Özgün Metin
Vezin: Mef‘ūlü fā‘ilātün mef‘ūlü fā‘ilātün
Oldı ṣurāḥī ser-keş baş egmedi ḳabaġa
Mey şimdi çıḳdı başda söz düşdi hep ayaġa
Devr-i ḳadüñde çün serv baş çekdi bāġīlerle
Bāġ-ı felekde āḫir bend oldı pāyı bāġa
Bezmüñde bāġīlerveş meydāna çıḳdıġıçün
Her gice yandırır çarḫ odlar ser-i çerāġa
Sīnem bu ḥalḳa ḥalḳa efsürde dāġlarla
Gūyā peleng dürür kim ‘aşḳuñla düşdi dāġa
Ebkār-ı ḥüsn-i ma‘nī eyler mi hiç temeyyül
Ṣāḥib dil-i ḥazīnveş bīmār u bī-dimāġa
Günümüz Türkçesiyle
1. Sürahi dikbaşlı oldu, kabağa baş eğmedi; şarap şimdi başa çıktı, söz ise hep ayağa düştü (ayak, kadeh demektir; söz ayaktakımının diline düştü).
2. Senin boyunun devrinde servi isyancılarla birlikte baş kaldırdığı için, felek bahçesinde sonunda ayağı bağa vuruldu (köküyle yere bağlandı).
3. Meclisinde (mumlar) isyancılar gibi meydana çıktığı için felek her gece kandillerin başında ateş yakar.
4. Göğsüm bu halka halka sönmüş yara izleriyle, sanki senin aşkınla dağa düşmüş bir pars gibidir.
5. Sâhib, güzel anlamların bakireleri, hüzünlü gönül gibi hasta ve keyifsiz birine hiç yönelir mi?
Edebî ve Tarihî Yorum
Dördüncü beyitteki "dâğ" kelimesi iki anlamı birden taşır: yanık izi ve dağ. Âşığın göğsü aşk ateşiyle dağlanmış, halka halka izlerle dolmuştur; bu benekli göğüs, postu halka halka lekeli parsa benzer. Pars da dağlarda yaşar, böylece "dağa düşmek" hem yaralar edinmek hem de bir hayvan gibi dağlara sürüklenmek anlamına gelir. Divan şiirinde Mecnun'un çöle düşmesi gibi aşkın insanı dağa taşa düşürdüğü söylenir; Sâhib bu bilinen hâli pars imgesiyle tazeler.
İkinci ve üçüncü beyit bir isyan hikâyesi gibi kurulur. Servi, sevgilinin boyunun devrinde "bâğîler", yani isyancılarla birlikte baş kaldırmıştır; cezası ayağının bağlanmasıdır. Servinin bahçeden ayrılamaması, kökleriyle yere çakılı oluşu bu cezanın görüntüsüdür ve "bâğ" kelimesi hem bahçe hem bağ anlamıyla bu düşünceye hizmet eder. Üçüncü beyitte meclisteki mumlar isyancı gibi ortaya çıkmıştır; her gece başlarında yanan alev, onlara verilen cezadır.
İlk beyit bir sarhoşluk sahnesidir. Sürahi kabağa (içki konan kuru su kabağına) baş eğmez; şarap başa çıkar, yani sarhoşluk başlar, söz de "ayağa düşer". Eski Türkçede "ayak" kadeh anlamına geldiği için söz kadehe, içki meclisinin hafif sohbetine düşmüş olur. Mahlas beyti ise bambaşka bir sesle biter: "ebkâr-ı ma‘nâ", yani daha önce söylenmemiş anlamlar, hasta ve keyifsiz bir gönle gelmez. Şair, şiirin ilhamını gönül ferahlığına bağlar.
Kaynakça
- Meral Topal, Pîrî-zâde Mehmed Sâhib Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Divanı'nın Tenkitli Metni, Yüksek Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ 2004, s. 190, gazel 89 (Millet Ktp. Ali Emîrî Manzum 243, vr. 31a; İÜ Ktp. T. 1710/6, vr. 15a; İÜ Ktp. T. 738, vr. 21a). https://openaccess.firat.edu.tr/handle/11508/16014
Çevrimiçi kaynaklar






