Özgün Metin
Vezin: Mefā‘ilün fe‘ilātün mefā‘ilün fe‘ilün
O şeb ki şāhid-i mey yüzden itdi ref‘-i niḳāb
Maḳāmın eyledi tevbe-derāy-ı künc-i ḥicāb
Açıldı rūyuma gūyā ki bāb-ı ümmīdüm
Tecerru‘ itdüm o şevḳ ile kāse kāse şarāb
Göründi çeşmüme bu heft ḳubbe-i mīnā
Derūn-ı sāġar-ı pür-meyde hem-çü şekl-i ḥabāb
Göreydi ger bu leṭāfetle bezmümi Cemşīd
Vücūdın eyler idi nār-ı ḥasret ile kebāb
İdeydi nūş eger nīm-cür‘asın Cem anuñ
Dir idi pāy-ı ḫum-ı meyde "leyte küntü türāb"
Ṣafā-yı meclisüme farṭ-ı şevḳ u ḥasretden
Sinin-i ātiye eylerdi sāl-i ḥāle şitāb
‘Arūs-ı ‘işretüme dīde-dūz-ı ḥayret olup
Ḳalurdı tā-be-seher dīde-i felek bī-ḫᵛāb
Bu neş’e ile iderken cihāna ḫande velīk
Gelüp ḫayālüme nā-gāh ‘aḳl-i zühd-i niṣāb
Yetürdi sāmi‘ama ṣad-‘itāb u şiddetle
Va‘īd-i sāmi‘a sûz "fe-keyfe kâne ‘iḳâb"
Çeküp melāmet ile tīġ-i tīz tevbīhin
Bu resme didi ki ey Ṣāḥib-i caḥīm-me‘āb
Hidāyet itmez ise saña Kirdgār-ı kerīm
Meded-res olmaz ise ger Müfettiḥü’l-ebvāb
Çeker caḥīme seni bu isā‘et ‘amelüñ
Şefā‘at ide meger kim resūl-i sidre-cenāb
Gül-i riyāż-ı nübüvvet Muḥammed-i ‘Arabī
Şefī‘-i ma‘ṣiyet-ālūdegān-ı rūz-ı ḥesāb
O şehr-yār-ı melā’ik-ḥaşem ki ḳıldı Ḫudā
Semend-i rif‘atine ‘arş u kürsī seng-i rikāb
Odur o dürc-i dü-‘ālem bahā-yı raḥmet kim
Naẓīr-i nüh ṣadef-i kā’inātda nā-yāb
O baḥr-ı cūd ki engüşt-i meh şikāfından
Riyāż-ı ṭab‘ını çoḳ teşne eyler idi serāb
‘Alīm-i nüsḫa-i ḥikmetle levḥ-i dānişinüñ
Kemīne ḥarfine arż u semā iki i‘rāb
Ṣabāḥ maṭla‘-ı rūyında bedduha ile vāżıḥ
Me‘āl-i nüsḫa-i çeşmi tesevvürü’l-miḥrāb
Vücūdı āyīne-i ‘aks-i rāz-ı levḥ ü ḳalem
Dili ḥadīḳa-i ezhār-ı sırr-ı ümmü’l-kitāb
Nihāl-i ḳāmet-i ṭūbā-resiyle bu kevnüñ
Yazıldı şānına ṭūbī leh ü ḥüsn-me‘āb
Ḳıbāb-ı ravża-i rif‘at-cenābına nisbet
Ḥabāb deñlü degül nüh revāḳ-ı heft-ḳıbāb
Şeh-i ḳalem-rev-i isrā ki hestī-i kevne
Vücūdını sebeb itdi Müsebbibü’l-esbāb
Eyā ṭabīb-i şifā-sāz-ı zaḫm-ı duzaḫiyān
Veyā penāh elem-i pīşegān-ı rūz-ı ḥesāb
Sen ol Ḥabīb-i Ḫudāsın ki farṭ-ı ‘ismetden
Ṣiyābuñ olmadı leke-peẕīr-i pāy-ı zebāb
Teşekkül itmek ile sāye serv-ḳāmetüñ
Taḥarrüẓ itdi o maḥẕūrı sāyebān seḥāb
Bu ḳā’ināt cesed aña rūḥ ẕātuñdur
Olur mı hīç ki ide rūḥ sāyeyi īcāb
Ben ol ġarīḳ-i yem-i bī-kerān-ı ma‘ṣiyetem
Ki ġavṭa-ḫur(?) olurum eylesem kenāre şitāb
O münfa‘il-ter-i a‘māl-i bī-me‘ālüm kim
Kenār-ı yāduma hīç girmedi ‘arūs-ı ṣavāb
Bu cürm-i ma‘ṣiyet-i bī-nihāyetüm göricek
Revādur eylese benden kenāre ehl-i ‘iḳāb
Şefā‘at itmez isen Ṣāḥib-i ża‘īfe eger
Ne vech ile vire rūz-ı su‘āl-i Ḥaḳḳa cevāb
O gün ki maḥşeryānı kemāl-i ḥasret ile
Ḥarāret-i ‘aṭaş-ı maḥşer eyleye bī-tāb
Kemāl-i merḥametinden o nā-tüvān ḳulı
Zülāl-i şefḳatüñe nā‘il eyle bi’l-aḥbāb
Günümüz Türkçesiyle
1. O gece ki şarap güzeli yüzünden peçeyi kaldırdı, tövbeyi yırtan (o güzel) perdenin köşesini kendine makam edindi.
2. Sanki yüzüme umut kapım açıldı; o coşkuyla kâse kâse şarap içtim.
3. Bu yedi mavi kubbe (gökler), dolu kadehin içinde bir kabarcık gibi gözüme göründü.
4. Cemşid meclisimi bu incelikle görseydi, varlığını hasret ateşiyle kebap ederdi.
5. Cem onun yarım yudumunu içseydi, şarap küpünün dibinde "keşke toprak olsaydım" derdi.
6. Gelecek yıllar, meclisimin safasına duydukları aşırı istek ve hasretten bu yılın içine koşmak isterdi.
7. Eğlence gelinime (meclisime) şaşkınlıkla gözünü dikmiş olan feleğin gözü sabaha kadar uykusuz kalırdı.
8. Bu neşeyle dünyaya gülüp geçerken, zühd ölçüsündeki akıl ansızın hayalime geldi.
9. Kulağıma yüz azar ve sertlikle, kulağı yakan bir tehdit ulaştırdı: "Benim cezam nasıl oldu?"
10. Kınayarak azarının keskin kılıcını çekti ve şöyle dedi: "Ey varacağı yer cehennem olan Sâhib,
11. Kerem sahibi Yaratıcı sana hidayet etmezse, kapıları açan (Allah) eğer yardımına yetişmezse,
12. Bu kötü amelin seni cehenneme çeker; meğer ki Sidre makamlı Resul şefaat ede."
13. (O,) peygamberlik bahçesinin gülü Arap Muhammed'dir; hesap gününde günaha bulaşmışların şefaatçisidir.
14. O, melekler maiyetinde giden padişahtır ki Allah, yüceliğinin atına arşı ve kürsüyü üzengi taşı yaptı.
15. O, iki âlem mücevher kutusunun rahmet değerindeki incisidir ki, kâinatın dokuz sedefinde (dokuz gökte) benzeri bulunmaz.
16. O, cömertlik denizidir ki, ayı yaran parmağından (akan su), serabı (bile) tabiat bahçesine çok susamış bırakırdı. (Beytin anlamı kapalıdır; verilen karşılık yaklaşık bir okumadır.)
17. (Allah) hikmet nüshasıyla bildiği bilgisinin levhasındaki en küçük harfe yer ve gök iki hareke (i'râb işareti) olur.
18. Yüzünün doğuş yerinde sabah, "ve'd-duhâ" ile apaçıktır; gözünün nüshasının anlamı "mihraba tırmandılar" (âyeti)dir.
19. Varlığı, levh ve kalemin sırrını yansıtan aynadır; dili, ümmü'l-kitâbın sırrının çiçek bahçesidir.
20. Tûbâ ağacına erişen boyunun fidanıyla, bu varlık âleminin şanına "ne mutlu onlara, dönüş yerleri ne güzel" diye yazıldı.
21. Yüce makamlı ravzasının kubbelerine göre, yedi kubbeli dokuz revaklı gök bir su kabarcığı kadar bile değildir.
22. İsrâ (Mi'rac) gecesinin ülkesini dolaşan padişahtır ki, sebeplerin Yaratıcısı onun varlığını kâinatın var oluşuna sebep kıldı.
23. Ey cehennemliklerin yarasına şifa veren hekim, ey hesap gününde acıya alışmışların sığınağı!
24. Sen o Allah'ın sevgilisisin ki, masumiyetinin çokluğundan elbisene sineğin ayağı leke bırakmadı.
25. Selvi boyunun gölgesi oluşmasın diye bulut, o sakıncadan sakınarak (sana) gölgelik oldu.
26. Bu kâinat bir cesettir, onun ruhu senin zatındır; ruhun gölge yapması hiç olur mu?
27. Ben o kıyısız günah denizinde boğulanım ki, kıyıya koşsam (yine) dalgaya batan olurum. (Neşir mısradaki bir kelimenin okunuşunu soru işaretiyle vermiştir.)
28. Anlamsız amellerimden çok utanan o kişiyim ki, doğruluk gelini hatıramın kıyısına hiç girmedi.
29. Bu sonsuz günah suçumu görünce, azap ehli benden uzak dursa yeridir.
30. Eğer zayıf Sâhib'e şefaat etmezsen, sorgu gününde Hakk'a ne yüzle cevap verir?
31. O gün ki mahşer halkını, mahşerin susuzluğunun sıcaklığı büyük bir hasretle takatsiz bırakacak,
32. (O gün) merhametinin kemalinden o güçsüz kulunu dostlarla birlikte şefkatinin tatlı suyuna eriştir.
Edebî ve Tarihî Yorum
Na‘t, bir peygamber övgüsünden beklenmeyecek bir sahneyle, şarap meclisiyle açılır. Şarap güzeli peçesini kaldırmış, tövbeyi yırtan kadeh yerini almış, yedi gök kadehin içinde bir kabarcık kadar küçülmüştür. Cemşid bu meclisi görse kıskançlıktan yanacak, Cem içse Kur'an'da kâfirin kıyamet günü söylediği "keşke toprak olsaydım" sözünü küpün dibinde tekrarlayacaktır. Topal bu iki Arapça ibareyi (5. ve 9. beyitler) Sâhib'in kasidelerinde dilin gazellere göre ağırlaştığının örnekleri arasında anar.
Sekizinci beyitte sahne birden döner: zühd ölçüsündeki akıl gelir ve kulağa, Kur'an'da geçmiş kavimlerin helâkini anlatan âyetlerin sonundaki "fe-keyfe kâne ‘iḳâb" (benim cezam nasıl oldu) sözünü fısıldar. Akıl şairi mahlasıyla, "Ṣāḥib-i caḥīm-me‘āb" diye çağırır; burada "sâhib" kelimesi hem mahlas hem "sahibi, ehli" anlamıyla okunabilir. Azarın sonunda tek kurtuluş yolu gösterilir: Sidre'ye ulaşan Resul'ün şefaati. Böylece işret bölümü, kasidenin geleneksel nesîb kısmının yerini tutar ve övgüye bir gerekçe kazandırır.
On üçüncü beyitten sonraki övgü bölümü, Peygamber'le ilgili bilinen anlatıları terkiplere sıkıştırır. On altıncı beyitte ayı ikiye bölen parmak (şakk-ı kamer) ile parmaklarından su akması mucizesi bir araya getirilmiş görünür; beyit kapalıdır ve neşir açıklama vermez. On sekizinci beyitte yüz Duhâ sûresinin "ve'd-duhâ" yeminiyle, göz ise Sâd sûresindeki "tesevverü'l-mihrâb" ibaresiyle anılır; kaş mihrap mazmununun bu âyet parçasıyla bağlanması şaire özgü bir buluştur. Yirminci beyit Ra‘d sûresindeki "ṭūbā lehüm ve ḥüsnü me’āb" ifadesini Tûbâ ağacı benzetmesine yaslar. Yirmi dördüncü ve yirmi beşinci beyitler, Peygamber'in elbisesine sinek konmadığı ve bedeninin gölge düşürmediği yolundaki rivayetleri işler; yirmi altıncı beyit bunu bir gerekçeyle kapatır: kâinat bir beden, Peygamber onun ruhudur ve ruhun gölgesi olmaz. Yirmi ikinci beyitteki "kâinatın varlığına sebep" düşüncesi, Topal'ın 3. kaside için andığı "levlâke" kudsî hadisinin bu kasidedeki karşılığıdır.
Son altı beyit şairin kendi hâline döner. Kendini kıyısız bir günah denizinde boğulan biri olarak gören Sâhib, kıyıya koşsa bile dalgaya yakalanacağını söyler; yirmi yedinci beyitteki bu kelimenin okunuşunu Topal da kesin vermez. Kaside, mahşer gününün susuzluğunda şefaat suyuna erişme dileğiyle, yani şiirin başındaki şarabın karşılığı olan başka bir içecekle biter. Otuz iki beyitlik metin aruzun "mefā‘ilün fe‘ilātün mefā‘ilün fe‘ilün" kalıbındadır; "-āb" kafiyesi (niḳāb, ḥicāb, şarāb, ḥabāb…) bütün kasideyi taşır. Şiir her üç nüshada bulunur; İstanbul Üniversitesi T. 738 nüshasında 4. ve 5. beyitler, T. 1710/6 nüshasında 18. beyit yoktur, ikinci nüshada 6. ve 7. beyitlerin ikinci mısraları da yer değiştirmiştir.
Kaynakça
- Meral Topal, Pîrî-zâde Mehmed Sâhib Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Divanı'nın Tenkitli Metni, Yüksek Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ 2004, s. 45-49, kaside 2 "Na‘t-ı Şerîf-i Nebevî" (Millet Ktp. Ali Emîrî Manzum 243, vr. 2a; İÜ Ktp. T. 1710/6, vr. 1b; İÜ Ktp. T. 738, vr. 2a); ayrıca s. 5-6 (dil ve üslup) ve s. 13 (şefaat). https://openaccess.firat.edu.tr/handle/11508/16014
Çevrimiçi kaynaklar






