Özgün Metin
Vezin: fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilün
Hāne-i dil her nefes cānā ki cāyuñdur senüñ
Sen şeh-i ‘ālemsin ol ṣırça sarāyuñdur senüñ
Kīmyā-yı 'izz ü devlet ṭūṭīyā-yı çeşm-i cān
Ḫāk-i pāyuñ ḥaḳḳıçün kim ḫāk-i pāyuñdur senüñ
Giceler kim dem-be-dem peydā olur ey dil şebāb
Āteşīn peykānlu tīr-i āh u vayuñdur senüñ
Yāra didüm olmışam kec-rā kaşuñ fikriyle ḍāll
Didi anı bilmedüñ mi ḥüsn-i rāyuñdur senüñ
İtlerin tā ṣubḥa dek uyutmayan cānānenüñ
Ca‘ferā her şeb fiġān-ı hūy u hayuñdur senüñ
Günümüz Türkçesiyle
1. Ey can, gönül evi her an senin yerindir; sen dünyanın padişahısın, o da senin billur sarayındır.
2. İzzet ve devletin kimyası, can gözünün tutyası, ayağının toprağı hakkı için, senin ayağının toprağıdır.
3. Ey gönül, gecelerde ardı ardına beliren akan yıldızlar, senin ahının ve vahının ateş temrenli oklarıdır.
4. Sevgiliye "Eğri yollu kaşını düşünmekten yolumu şaşırdım" dedim; dedi ki: "Bilmedin mi, o senin doğru görüşündür."
5. Ey Ca'fer, sevgilinin köpeklerini sabaha kadar uyutmayan, her gece senin hay huy feryadındır.
Edebî ve Tarihî Yorum
Ayağının Toprağı Hakkı İçin
İkinci beyit kendi üstüne dönen bir yeminle kurulmuştur. Âşık, sevgilinin ayağının toprağı üzerine yemin eder ve yeminin konusu da yine o topraktır: izzet ve devlet kazandıran kimya, can gözüne şifa veren tutya, sevgilinin ayağının toprağıdır. "Ḫāk-i pāyuñ" tamlaması aynı mısrada iki kez söylenir; bir kez yemin olarak, bir kez de hüküm olarak. Kimya burada bakırı altına çevirdiğine inanılan iksir, tutya da göze çekilen şifalı tozdur. Toprak hem zenginlik hem şifa getirir.
Redif "senüñ"dür; gazel bu redifle yazılmış dördüncü gazeldir ve bu kez kafiye "-āy" sesiyle kurulur: cāyuñ, sarāyuñ, pāyuñ, vayuñ, rāyuñ, hayuñ. Matlada âşığın gönlü sevgilinin "ṣırça sarāy"ıdır. Billur ya da camdan yapılmış köşk hem saydamlığı hem de kırılganlığıyla gönüle uygun bir benzetmedir.
Akan Yıldızlar ve Doğru Görüş
Üçüncü beyitte gecelerde görünen akan yıldızlar, âşığın ahından çıkan ateş uçlu oklardır. KTB baskısında bu kelime "şebāb" (gençlik) diye basılmıştır; Erünsal'ın tezinde ise "şihāb", yani akan yıldız, göktaşı vardır ve beytin anlamı ancak bu okuyuşla tamamlanır. İslam geleneğinde şihâblar, göğe kulak vermek isteyen şeytanlara atılan ateş parçaları olarak da anılır; beyitte bu oklar âşığın ahından çıkar.
Dördüncü beyit küçük bir konuşmadır ve "yol" kelimesiyle oynar. Âşık sevgilinin "kec-rā", yani eğri yollu kaşını düşünmekten yolunu şaşırdığını, "ḍāll" olduğunu söyler. Sevgilinin cevabı bir şakadır: bu şaşkınlık âşığın "ḥüsn-i rāy"ıdır, yani doğru görüşüdür. Eğri yol ile doğru görüş aynı beyitte karşılaşır. Mahlas beytinde âşığın her gece "hay huy" diye feryadı, sevgilinin mahallesindeki köpekleri sabaha kadar uyutmaz. Dördüncü beyitteki "bilmedüñ mi" Ayasofya ile Hâlet Efendi nüshalarında "rāst bil kim" olur; Hâlet Efendi nüshası son beyitte "fiġān-ı" yerine "fiġān u" okur; Ayasofya nüshası ikinci beyitte "kim" kelimesini atlar. Nazmî'nin mecmuasında bu gazele rastlanmaz.
Kaynakça
- İsmail E. Erünsal (hzl.), Tâcî-zâde Ca‘fer Çelebi Dîvânı, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2018 (e-kitap), s. 411-412, gazel no. 114. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-211662/taci-zade-cafer-celebi-divani.html
- İsmail E. Erünsal, The Life and Works of Tâcî-zâde Ca‘fer Çelebi, with a Critical Edition of His Dîvân, Doktora Tezi, University of Edinburgh, 1977, c. 2, gazel no. 114 (3. beyitte "şihāb" okuyuşu ve nüsha farkları). https://era.ed.ac.uk/handle/1842/17182
Çevrimiçi kaynaklar






