Türklerin at ile kurduğu bağ, yazılı tarihten önceye uzanır. Bozkırda göçebe yaşamın bütün işlerini atın sırtında gören bu kültür, sürüsünü güden çobanı da savaşa giden süvariyi de aynı hayvanın üstüne oturttu, binicilik hünerlerini de eğlencenin ve yarışın konusu yaptı. Anadolu'da bu mirasın bugüne en çok ulaşan kolu cirit oldu. Amasya için cirit, yalnızca meydanlarda oynanan bir oyun olmanın ötesinde, kentin adını Osmanlı saray kayıtlarına ve İstanbul sokaklarındaki taraftar kavgalarına kadar taşıyan bir gelenektir. Bu yazı, cirit ve binicilik geleneğini daha çok halkın içinden, köyün, kasabanın ve pazar meydanının oyunu olarak ele alır.

Bozkırdan Anadolu'ya

Kuzey Avrasya'nın geniş otlaklarında doğan göçebe Türk kültürü, atı toplumsal, ekonomik, siyasal, askerî ve dinsel hayatın vazgeçilmez bir ögesi saydı. Merkezinde at bulunan zengin bir sportif repertuvar da bu kültürden çıktı: bayge, oğlak kapmaca (gökbörü ya da buzkaşi), gümüş kapma, atlı güreş, kız kovalama, cambı atma, atlı cirit ve rahvan ya da yorga at yarışları. Bunların çoğu bugün de Türkiye'de ve Türk dünyasının başka bölgelerinde oynanır; Türkiye'de yaşayanlar ise atlı cirit ile rahvan yarışlarıdır. Çöğen denilen sopa oyunu ise İngilizlerin XIX. yüzyılın ortasında Hindistan'dan öğrenip 1871'de ülkelerine götürdüğü polonun atası sayılır.

Cirit sözcüğü Arapça cerid kelimesinden gelir ve yaprakları soyulmuş palmiye dalı anlamına gelir. Aynı ad, süvari birliklerinin kullandığı 75 ile 80 santimetre uzunluğunda, büyük ölçüde demirden yapılmış, ucu sivri kısa bir savaş mızrağı için de kullanılmıştır. Oyunun, bu kısa mızrağın at üstünde en verimli biçimde kullanılması için yapılan idmanlardan doğduğu düşünülür. Kökeni konusunda çeşitli kuramlar öne sürülmüştür. Ağırlıklı görüş, ciridin Türklerle özdeşleştiği yönündedir; çünkü oyun, Türklerin egemen ya da etkin olduğu coğrafyalarda görülür ve onlar çekildikçe oradan kaybolur. Kimi yazarlar bu görüşü daha da ileri götürüp ciridi yalnızca Anadolu'ya özgü sayar ve Osmanlı coğrafyasının dışındaki Türk dünyasında tanınmadığını ileri sürer; Memlüklerde ve Hint Türklerinde de sevildiğini yazanlar ise bu kadar kesin konuşmaz. Orta Asya'da çevgan ile gökbörü yaygınken, ovalık ve dağlık kesimlerin oyunu olarak cirit, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı döneminde ön plana çıkmıştır.

Anadolu Selçuklu çağına ait kayıtlarda da ciridin izi vardır. Anadolu Selçuklu tarihini yazan Houtsma, Sultan Alaeddin Keykubad'ın cirit oyununu çok sevdiğini kaydeder, İbn Bibi de oyunun Selçuklu çağında bilindiğini anlatır. Oyunun saldırı ve kaçış üzerine kurulu yapısı, Selçuklu ve Osmanlı süvarisinin vur-kaç taktiğiyle örtüşür; bu benzerlik, ciridin neden bir spor olmanın yanında askerî eğitim aracı sayıldığını da açıklar.

Oyunun Kuralları ve Hünerleri

Bugünkü biçimiyle cirit, her biri elinde birer cirit taşıyan yedişer atlıdan oluşan iki takımla oynanır. Oyun aracı, yaklaşık bir metre uzunluğunda, ahşaptan yapılmış oval bir değnektir. Yıldıran'ın anlattığı biçimde saha 40 x 130 metre ölçüsündedir ve oyun kırkar dakikalık iki devre sürer; Baydar ise kurallı ciritte devrelerin 35 dakika olduğunu yazar. Bu fark, kuralların zaman içinde ve federasyon düzenlemelerinde değiştiğini düşündürür. Oynanırken atları da binicileri de coşturan, savaş ve kahramanlık temalı bir müzik çalınır. Geleneksel ortamda bu müziği davul ile zurna sağlar.

Temel düzen yüzyıllardır aynıdır. Ucu köreltilmiş ciridi dörtnala giden at üzerinden rakibe isabet ettirmek ve rakibin attığı cirit karşısında kendini korumak oyunun özüdür. Korunmanın üç yolu vardır: ciridi havada yakalamak, çöğen denen sopayla savuşturmak ya da eyeri boşaltıp atın yanına yatarak ciridin altından kaçmak. Atların aniden hızlanıp hız kesmesi, keskin dönüşler, binicinin atından inmeden eğilip yerden cirit alması ve kendisine atılan ciridi havada tutması oyunun en hareketli ve en çok alkış alan anlarını oluşturur. Bu hünerlerin hepsi at ile binicinin birbirini tam olarak tanımasını gerektirir.

Kurallı ciritte, yani federasyon düzeniyle oynanan biçimde, rakiplerin her biri kendi duraklarında, yani alaylarında bekler ve karşıdan gelen atlının ciridini karşılar. Rakibin vücuduna isabet eden cirit altı puan sayılır. Binicinin hücum eden rakibi alayına dönmeden yakalaması ya da atılan ciridi havada tutması gibi hünerler üç puan getirir. Atından düşmek, kasıtlı olarak atını rakip atlıya çarptırmak, bağışlama mesafesinde rakibe cirit vurmak ise ceza puanı gerektirir. Ciridin törelerinden biri de budur: yakalanan rakibe cirit vurmayıp ciridini sırtında gösterip bağışlamak, hüner sahibi binicinin kendine yakıştırdığı bir davranıştır.

Köyde, Kasabada ve Pazar Meydanında

Cirit, saraylarda sevildiği kadar halk arasında da yaygındı. Osmanlı Devleti'nde müsabaka biçiminde oynanan en yaygın spor, ciritti. Köylerde ve kasabalarda bazen iki köy arasında, bazen de bir köyün delikanlıları kendi aralarında düğünlerde, ilkbahar aylarında ya da pazar meydanında ürünlerini sattıktan sonra karşılıklı gruplar hâlinde cirit oynardı. Halk arasındaki oyunda profesyonel anlamda bir takımlaşmaya gidilmezdi; atı olan, ciridi tutmasını bilen oyuna girerdi. Cuma günleri ve dinî bayramların üçüncü günü, cirit için en çok seçilen zamanlardı.

Ciride duyulan bu sevginin köklerini Osmanlı toprak düzeninde aramak gerekir. Ordunun ana gövdesini tımarlı sipahiler, yani toprağın askerleri oluşturuyordu. Tımar sahibi, geçimini köylüden alınan vergilerle sağlar, çağrıldığında tımarının büyüklüğüne göre atlı askerlerini alıp sefere giderdi. Savaşta yararlık gösterenlere yeni tımarlar verilirdi. Yeniçeri Ocağı ve Enderun, gayrimüslim çocukları dışında Anadolu'ya kapalı olduğundan, Müslüman halkın devlet yönetimine katılmasının yolu ya ulema sınıfına girmek ya da tımarlarda yiğitlik ve binicilik hüneri göstermekti. Bu nedenle yiğitlik ve binicilik, kişinin toplum içindeki yerini de belirleyen bir değerdi. Padişahların, vezirlerin ve beylerbeylerinin ahırlarında cins atlar beslenirken, Anadolu'da yalnızca at yetiştirmekle yükümlü, at çeken denilen imtiyazlı obalar da vardı.

Ordu sefere çıkarken toplanma konaklarında da cirit oynanırdı. Devlet görevlileri bir yandan sefere katılması gereken tımar sahiplerinin gelip gelmediğini yoklar, bir yandan da savaştan önceki son prova niteliğindeki cirit vuruşmaları yapılırdı.

Kimi çağdaş yazarlar bu oyunun Osmanlı toplumundaki yerini bugünkü futbol tutkusuna benzetir. Aralarında Baydar'ın da bulunduğu araştırmacılar, bundan elli altmış yıl öncesine kadar Türkiye'nin her şehrinde ve kasabasında cirit oynandığını, düğünlerde ve şenliklerde atlı konukların kendi aralarında iki takım kurup cirit savurduğunu yazar. Karayolu ve demiryolu ağının gelişmesi, motorlu taşıtların yaygınlaşması ve atın taşıma işindeki yerini yitirmesiyle oyun geriledi. Eski bir atasözü olan "bir atın nefesi yedi komşuya şifadır" sözünün hükmü de aynı süreçte eskidi. Yol ağının az geliştiği, kapalı coğrafyalar ise atı da ciridi de daha uzun süre korudu.

Seyirci, Hakem ve Kara Cirit

Günümüzde atlı cirit, kara cirit ve kurallı cirit olarak ikiye ayrılır. Kara cirit, tarihten gelen ve özgün niteliklerini koruyan biçimdir. Kurallı cirit, kara ciridin düzenlenmesiyle, kulüplerin kurulmasıyla, lisanslı ciritçiliğin doğmasıyla ve Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü'nün atlı ciridi öteki spor dalları gibi federe etmesiyle ortaya çıktı; ona üniforma, bayrak, lig, hakem, puan ve şampiyona getirdi.

Kara ciridin ustaları, aynı zamanda toplum hayatının önde gelen kişileriydi. Toprak sahipleri, esnaf, eşraf ve memurlar da oyundan uzak kalmazdı. Her beldenin köy ölçeğinde cirit alanları olurdu; şehirlerde ise bugünkü stadyumları andıran cirit sahaları bulunurdu. Her yaştan ve her sınıftan insan seyre çıkardı. Kara ciritte hakemlik de puan vermek de halka bırakılmıştı: seyircinin beğeni ya da tepkisi galibi belirlerdi. Bu işte seyircinin sözcülüğünü, erdemi ve saygınlığıyla tanınan biri üstlenir, yüksekçe bir yere oturur, ciritçilerin topluca beğenilen ya da hoş görülmeyen hareketlerini yüksek sesle ilan ederdi. Böyle bir oyunu katı kurallardan çok atlı yiğitlik geleneği yönetirdi.

Kış Ciridi ve Köyler Arası Karşılaşmalar

Atlı cirit geleneğinin en az bozulmuş biçimleri, yüksek rakımlı köylerde yaşatılmıştır. Doğu Anadolu'da Erzurum ve Kars yaylasında köylüler, eksi otuz kırk derecelik ayazda bile saatlerce at üstünde cirit oynayabilir. Köyler arasında kış ciridi için genellikle cuma günleri seçilir; misafir köyün atlıları yola çıkarken, ev sahipleri hazırlıklarını gözden geçirip konuklarını beklemeye başlar. Cuma namazının ardından kalabalık cirit alanına geçer, davul zurna eşliğinde oyunlar oynanır, güreşler tutulur, sonra atlar meydana girer. Bugün ev sahibi olan köy, bir sonraki ciridin konuğu olur. Bu, bir kış boyunca süren deplasmanlı bir lige benzer ve cirit sonrasında verilen ziyafetlerle tamamlanır. Bu uygulamalar Amasya'ya özgü olarak belgelenmemiştir, ancak yöredeki köylü cirit anlayışının geniş çerçevesini gösterir.

Ciridin ciddiyeti, oyunun savaşa ne kadar yaklaştığı anlatılarak da vurgulanır. 1666 yılında Edirne'de Samizade bahçesinde Nemçe elçisine bir cirit oyunu seyrettirilmiş, elçi şaşkınlıkla "bu oyun mu yoksa dövüş mü" diye sormuştur. Saray cündileri arasında ciritten ölenler de olmuştur; Yavuz Sultan Selim zamanından Yusuf Ağa, I. Ahmed zamanından Ahmed Ağa ve III. Selim zamanından Kara Hasan Ağa, isabet alan cirit yüzünden ölen cündilerden bazılarıdır.

Amasya ve Merzifon: Bamyacılar ile Lahanacılar

Amasya adını cirit tarihine en çok bu iki takım kazandırmıştır. Osmanlı kayıtlarında alay adıyla geçen, saray ve çevresinde bugünkü spor kulüpleri gibi taraftar bulan iki cündi grubunun adı, Lahanacılar ve Bamyacılar idi. İsimlerin ortaya çıkışı, kaynaklarda bir anlatıya dayanır. Ankara Savaşı'ndan sonra ordusunu güçlendirmek için Amasya'ya çekilen Çelebi Mehmed, iki yüz süvariyi talime alır; bunların bir bölümü kendi adına, bir bölümü de oğlu Murad adına eğitim görür. Amasya'nın bamyası, Merzifon'un da lahanası ünlü olduğundan Çelebi Mehmed'in takımına Bamyacı, Murad'ın takımına Lahanacı denilir. Kimi anlatımlarda rekabet Suluova'da, bugünkü Yedikır çayırında, süvarilerin dört yüz atlıya çıkarıldığı bir cirit müsabakasıyla başlatılır ve atlıların bamyasıyla ünlü Amasya'dan ve lahanasıyla ünlü Merzifon'dan seçildiği söylenir.

Bu anlatının tarihlenmesi sorunludur. Kimi kaynaklar olayı Ankara Savaşı'ndan sonraki Fetret yıllarına koyar, kimi kaynaklar ise 1413 ile 1421 yıllarını verir. Oysa Çelebi Mehmed 1413'te tahta çıkmış ve 1421'de ölmüştür; şehzade olarak Amasya'da bulunduğu dönemle bu tarih aralığı örtüşmez. Anlatıda şehzade Mehmed ile oğlu Murad'ın Amasya'daki yılları birbirine karışmış olabilir; kesin bir şey söylemek için belge yoktur. Başka bir yaklaşımda ise bu iki takımı Amasya'da, Çelebi Mehmed'in sonradan sadrazam olan Bayezid Paşa'nın kurduğu, Şehzade İsa ile Musa Çelebi gibi rakip kardeşlere karşı kullanılan süvari gücü olarak sunar. Hepsinde ortak olan, ilk örgütlenmenin Amasya çevresinde ve Fetret döneminin askerî ihtiyacından doğduğu fikridir. Belgeyle doğrulanmış bir kuruluş tarihi yoktur.

İsimlerin nereden geldiğine dair tek bir yorum da yoktur. Bir anlatı sebze adlarını Amasya ve Merzifon'un meşhur ürünlerine bağlar. Bir başkası ise Suluova'daki müsabakalarda seyircilerin "ha gayret Lahanacılar" ve "vurun Bamyacılar" diyerek oyuncuları cesaretlendirmesinden doğduğunu söyler. Amasya Üniversitesi'nde düzenlenen bir toplantıda ise bu adların, Osmanlı sarayının cirit alaylarına verilen ve Amasya ile Merzifon'un meşhur sebzelerinden esinlenen adlar olduğu belirtildi. Yöre ağzında lahana yerine kelem denmesinden hareketle, takımın asıl adının Kelemciler olmuş olabileceğini söyleyenler de var; bu varsayımı destekleyen belge gösterilmemiştir.

Alayların kimliği net biçimde tanımlanmıştı. Lahanacılar kırmızı kadife şalvar, yeşil mintan giyer ve yeşil bayrak taşırdı. Bamyacılar kırmızı kadife şalvarın üstüne mavi mintan giyer ve kırmızı bayrak taşırdı. Bu ayrım, sarayda takım ruhunun doğmasında rol oynadı. Zamanla iki alay sıradan bir oyun takımı olmaktan çıkıp taraftar kitleleri edindi. Topkapı Sarayı'nda şehzadelerin dairesindeki ocakta lahana ve bamya simgeleri yan yana yer aldı, kılıç ve hançerlere bu sebze motifleri işlendi, meydanlara bu simgeleri taşıyan sütunlar dikildi. Bab-ı Hümayun'dan birinci avluya geçildiğinde bugün de iki sütun dikkat çeker; soldaki lahana, sağdaki bamya anıtı olarak anılır. II. Mahmud'un Bamyacıları, III. Selim'in Lahanacıları tuttuğu bilinir; III. Selim'in lahanayı öven bir şiir yazdığı da aktarılır.

Alayların Saraydaki ve İstanbul'daki Hayatı

Cirit yalnız halk arasında değil, saray eğitiminde de önemliydi. Enderun'da içoğlanları, askerî eğitimin bir parçası olarak cirit oynar, iyi oynayanlar alaya alınırdı. Ciride katılanlara cündi denirdi; Arapçada asker anlamına gelen bu sözcük binicilikte usta olanlar için de kullanılırdı. Acemi cündi, Lahanacı ya da Bamyacı alaylarından birini seçer, eğitimini cündibaşının atadığı usta bir cündinin elinde alırdı. Eğitim sonunda ata çabuk ve çevik inip binmeyi, at üstünde kılıç, ok ve tüfek kullanmayı öğrenmiş olur, cündi ağalarının onayıyla keskinler sınıfına, yani usta cündiler arasına girerdi. Sadrazamların kapı halkı içinde de iki bölük cündi bulundurulması bir düzen hâline gelmişti. Cündilik tek başına bir meslek değildi, ama atamalarda hesaba katılan bir ölçüttü; Yavuz Sultan Selim döneminde Cündi İnal Bey, Kanuni döneminde Matrakçı Nasuh, II. Selim döneminde Cündi Derviş Paşa, III. Murad döneminde Cündi Mustafa Ağa ve IV. Murad döneminde Cündi Halil Paşa önemli görevlere atanan cündilerdendi.

Cirit, dinî bayramların üçüncü gününde ve doğum şenliklerinde mutlaka oynanır, bunun dışında genellikle padişahın isteğine göre düzenlenirdi. Düzeni Silahtar Ağa sağlardı. Oyun alanına genellikle her alaydan yirmi ya da yirmi bir cündi çıkar, bir bölümü yedekte beklerdi. III. Selim zamanına ait ve 30 ile 31 Aralık 1799 tarihli defterlere göre, elli beş oyuncunun on biri yaralananların yerini almak için hazır tutulmuş, oynayan ve yedek bekleyen her cündiye altışar guruş ödenmiştir; iki cündinin attan düşmesi nedeniyle ayrıca ödeme yapılmıştır. İstanbul'da oyunlar çoğunlukla saray içinde Ağa Bahçesi'nde, halkın da izleyebildiği çayırlarda ise Atmeydanı, Okmeydanı, Haydarpaşa, Büyükdere ve Kâğıthane gibi yerlerde oynanırdı.

Alaylar arasındaki rekabet zaman zaman sınırı aştı. 1812'de II. Mahmud'un huzurunda Büyükdere'de oynanan oyun çok sert geçti; taraftarlar "bamyaya lezzet, lahanaya kuvvet" diye tezahürat yaptı ve oyun sonunda Büyükdere çayırı bir savaş alanına döndü. III. Ahmed'in şehzadeleri için yapılan şenliklerde Lahanacı ve Bamyacı alayları arasında oynanan yaya cirit o kadar sertleşti ki taraflar birbirinden ayrılmış, kazanan belirlenememiştir. 2 Kasım 1816'da Çırağan Yalısı'nda yapılan bir oyunda Çopur Hasan Ağa, Şuayıp Ağa'ya kin besleyerek oyun alanı dışında pusu kurmuş ve onu attan düşürmüş; Şuayıp Ağa altı ay yatağa düştükten sonra 1817'de ölmüştür. Bu olay II. Mahmud'u cirit oynatmaktan vazgeçirmiş, oyun 1826'da kaldırılmıştır. Menzil ciridi ve lobut oyunu ise sürdürülmüştür. Amasya Üniversitesi'ndeki bir konuşmada alayların 19. yüzyılın sonlarına kadar Enderun'da motive edici unsur olarak kullanıldığı söylenmiştir; bu ifade 1826 tarihiyle tam uyuşmaz ve kaynaklar arasındaki bir ayrım olarak not edilmelidir.

At Kültürü ve Binicilik Mirası

Cirit, tek başına değil, geniş bir at kültürünün parçası olarak anlaşılmalıdır. Kaşgarlı Mahmud'un sözlüğünde yer alan "er atı, kuş kanadı ile" sözü ile "ata eğer gerek, eğere er" atasözü, Türk düşüncesinde at ile yiğidin ayrılmaz biçimde birlikte düşünüldüğünü gösterir. 1246'da Papa'nın elçisi olarak Orta Asya'yı dolaşan Plano Carpini, Türklerin sahip olduğu at sayısından hayrete düştüğünü yazmıştır. Bu kültürde iyi bir cirit atı, yıllarca özenle yetiştirilir, bakımı bir sevgi işi sayılırdı. Rahvan ve yorga at yarışları da aynı kültürün yan dallarındandı.

Modern anlamda binicilik ise Osmanlı'ya XX. yüzyılın başında Avrupa'dan girdi; Türkiye'de ilk binicilik okulu 1911'de Mahmud Şevket Paşa'nın girişimiyle açıldı. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele okulun kapanmasına ve at üretiminin gerilemesine yol açtı. Cumhuriyet döneminde atçılığa yeniden önem verildi ve 1924'te Karacabey Harası kuruldu. Ancak halk ciridi ile rahvan yarışları, bu kurumsal gelişmeden bağımsız olarak köylerde ve kasabalarda sürdü.

Bugün Amasya'da

Bamyacılar ile Lahanacılar adı bugün de Amasya ile Merzifon arasındaki rekabetin simgesi olarak anılıyor. 2022 baharında Amasyaspor ile Merzifonspor'un Bölgesel Amatör Lig karşılaşması, bu adlarla anıldı ve maç 3-3 berabere bitti. Haziran 2024'te Amasya Uluslararası Atatürk, Kültür ve Sanat Festivali kapsamında, Amasya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile Amasya Üniversitesi işbirliğiyle Lahanacılar ve Bamyacılar Tarih Paneli düzenlendi. Panelde Emine Dingeç ve Mehmet Gül konuştu; Gül, atlı ciridin gelecek kuşaklara aktarılması için geleneksel Türk sporları dersi konulması, tarihî Lahanacı ve Bamyacı motiflerinin müsabakalara yansıtılması ve yerel yönetimlerce tesis desteği verilmesi gibi önerilerde bulundu. Üniversite rektörü de önümüzdeki yıl takımlar hâlinde sportif etkinlikler yapılabileceğini duyurdu.

At sporlarının canlandırılmasına yönelik bir girişim de Suluova'dadır. Yolpınar Köyü girişinde, 2024'te faaliyete başlayan Amasya Atlı Spor Kulübü, binicilik eğitimi ve doğa turlarının yanında geleneksel rahvan yarışlarını yeniden canlandırmayı amaçlıyor. Türkiye genelinde cirit bugün çoğunlukla kulüp ve federasyon düzeninde oynanıyor; Baydar'ın deyişiyle seyircisi azalmış, incelikleri kaybolmaya yüz tutmuştur. Amasya'daki panel ve kulüp girişimleri, bu mirasın yerel kimliğin bir parçası olarak görüldüğünü ve yeniden canlandırılmak istendiğini gösteriyor.

Kronoloji

1246: Papa'nın elçisi Plano Carpini Orta Asya'yı gezer ve Türklerin at servetine dikkat çeker.

1402: Ankara Savaşı'ndan sonra Fetret Devri başlar; anlatıya göre Çelebi Mehmed Amasya'da süvarilerini iki alaya ayırır.

1413: Çelebi Mehmed tahta çıkar; kimi anlatımlar rekabetin başlangıcı olarak 1413 ile 1421 arasını verir.

1666: Edirne'de Samizade bahçesinde Nemçe elçisine cirit seyrettirilir.

1799: III. Selim dönemine ait defterlerde Bamyacı ve Lahanacı oyuncularının adları ve ödemeleri kaydedilir.

1812: II. Mahmud'un huzurunda Büyükdere'de oynanan oyun çatışmaya dönüşür.

1816: Çırağan Yalısı'ndaki oyunda Şuayıp Ağa yaralanır; 1817'de ölür.

1826: Cirit oyunu resmen kaldırılır.

1911: Türkiye'de ilk binicilik okulu açılır.

1924: Karacabey Harası kurulur.

2024: Amasya'da Lahanacılar ve Bamyacılar Tarih Paneli ve Suluova'da Amasya Atlı Spor Kulübü.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar