Özgün Metin

Mustafânın no’la ger bir iki üftâdesine
Pertev-i nûr-ı Muhammedden irerse lemeât

Günümüz Türkçesiyle

1. Mustafa'nın bir iki düşkününe, kendini ona adamış birkaç kişisine, Muhammed'in nurunun ışığından parıltılar erişirse buna şaşılır mı.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Beyit, Edâyî'nin İstanbul'da hamisi olan Başdefterdar Şerîfezâde Mehmed Çelebi'ye sunduğu bir şiirden kalmıştır. Kaynaklar şiirin türünde ayrılır: Hüsameddin onu bir kasidenin beyti sayar, Âşık Çelebi ise Hüsameddin'in aktardığı sözlerinde Edâyî'nin Şerîfezâde'ye "bir kıt'a" söylediğini yazar ve beyti "bu bahirde, bu kâfiyede", yani bu vezin ve bu kafiyede söylenmiş bir örnek olarak verir. İki mısra kafiyeli olmadığı için beyit bir matla değildir; şiirin geri kalanı bilinmiyor. Kafiye ikinci mısranın sonundaki "lemeât" (parıltılar) kelimesindedir. Kaynaklar vezni göstermez.

Anlam ve Söz Sanatları

Beytin bütün inceliği iki özel isimdedir. Mustafa ve Muhammed, Hz. Peygamber'in adlarıdır; "nûr-ı Muhammed" de tasavvufta bütün varlığın kaynağı sayılan Muhammedî nuru anlatır. Bu ilk anlamıyla beyit dinî bir söz gibi okunur: Mustafa'ya gönül verenlere Muhammed'in nurundan pay düşmesi şaşılacak bir şey değildir. İkinci anlamda ise Mustafa, şairin ölen efendisi Şehzade Mustafa'dır; "üftâde" (düşkün, kendini adamış) olanlar da onun sarayındaki şairler ve kâtiplerdir. Muhammed ise şiirin sunulduğu Şerîfezâde Mehmed Çelebi'dir. Böylece şair, şehzadenin ölümünden sonra ortada kalan bir iki adamının yeni hamiden ışık, yani lütuf ve himaye beklemesini, Peygamber'in iki adı üzerinden kurulmuş bir tevriye ile dile getirir. "Nûr, pertev, lemeât" kelimeleri ışık çevresinde bir tenasüp oluşturur.

Şairin kendini şehzadenin "üftâde"si olarak anması, bu bağlılığı gizlemediğini de gösterir. Hüsameddin'e göre Edâyî şehzade için yazdığı mersiyelerde Rüstem Paşa'yı incitecek sözler söylemişti; böyle bir dönemde eski efendisinin adını yeni hamisinin adıyla aynı beyitte, Peygamber'in adları örtüsü altında birleştirmesi ince bir cesaret işidir. Bu son değerlendirme bizimdir.

Tarihî Bağlam

Hüsameddin'e göre Edâyî, şehzadenin 960 Şevvalinde (Ekim 1553) öldürülmesinden sonra 961'de (1554) İstanbul'a gitmiş ve Başdefterdar Şerîfezâde Mehmed Çelebi'ye sığınmıştır. Şerîfezâde, Edâyî'nin kendisine sunduğu şiirde en çok bu beyti beğenmiş ve bu sayede onu takdir ederek Divân-ı Hümâyûn kâtipleri arasına aldırmıştır. Hüsameddin bir dipnotunda Şerîfezâde'nin adının 963 Rebiülevvelinde (Ocak-Şubat 1556) Rumeli Sadareti sicillerinde başdefterdar olarak geçtiğini kaydeder. Âşık Çelebi de Şerîfezâde'nin Edâyî'yi "matla gibi güler yüzle" karşıladığını ve ona "nazım gibi" kapı açtığını yazar. TEİS maddesi de Âşık Çelebi'ye dayanarak, şehzadenin ölümünden sonra bir süre inzivaya çekilen Edâyî'nin Şerîfezâde'nin himayesine girdiğini belirtir. Şairin hayatı için Edâyî Receb Bey yazısına bakılabilir.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar