Amasya’da nişâncı olup Molla Câmî akrabâsından olduğu rivâyet edilen Ahmed Çelebi bin Kutbeddîn Câmî mahdûmudur. Fâzıl-ı meşhûr Molla Abdurrahmân Câmî’nin tavsiye mektûbuyla Amasya’ya gelip cülûsundan mukaddem Sultân Bâyezîd-i Sânî’den hüsn-i kabûl gören pederidir.
Kendisi Amasya’da büyüdü. Pederi Şehzâde Sultân Ahmed’e nişâncı oldukda sâye-i ikbâlinde tahsîl-i edebiyât edib [517] şehzâde-i müşârün-ileyhe kasîdeleriyle tekarrüb ederek nedîm ve şâir-i hâssı oldu. Müreffeh bir hayâta erdi.
918’de Şehzâde Sultân Ahmed’in ihnâkında menkûbâne Amasya’da ikâmet edib 920’de Sultân Selîm Hân’ın Amasya’yı teşrîfinde Zafer kasîdesiyle nâ’il-i iltifâtı olarak İstanbul’a gitdi. Burada defterdâr Amasyalı İskender Çelebi’ye çatıp nedîmi olarak Ayasofya vakfının fazla-i vâridâtından ulûfe verildi. 940’da vefât etdi.
Edîb, şâir, lâtîfe-gû, güleç yüzlü, güzel sözlü, letâ’ifle meşhûr idi. Lâtîfî Çelebi “Tezkire-i Şu’arâ”sında diyor ki: Acem serhâddîne karîb yerdendir. Sultân Bâyezîd zamanında Hazret-i Şeyh Câmî ve Mevlânâ Nevâyî terbiye-nâmesiyle Rûm’a gelmiş ve “Nevâyî Dîvânı”n Diyâr-ı Rûm’a evvel ol getirmişdir.
Bu fıkra ayniyle pederi olan Ahmed bin Kutbeddîn Câmî’ye ait olduğu târîhen anlaşılır. Çünkü Basîrî’nin sinn ü sâli buna müsâit değildir. Amasyalı Münîrî Efendi’nin “Münşe’ât” ünvânıyla yazdığı târihinde Amasya vâlisi Şehzâde [518] Sultân Ahmedle mütâyebâtı ve 916’da yirmi yedi yaşlarında olduğu yazılıdır.
Mevlânâ Lâtîfi diyor ki: “Ekser evkâtın Diyâr-ı Rûm’da geçürmeğin tarz-ı şi’irde Türkî ibâret nazımları şivesin ve Rûm şâirleri işvesin ri’âyet etmişdir. Hoş âyende hûb-ı eş’ârı ve pesendîde Fârisî ve Türkî merğûb güftârı vardır.” Diyâr-ı Rûm’da dediği Amasya’da demektir. Rûm şâirleri dediği de Türk şâirleri olacaktır.
Bu bir kaç matla’ onun eş’ârındandır:
Âşıklarını âh o Mesîhâ-dem öldürür
Bu âdem oldurur ki Mesih âdem öldürür
Kezâ
Şol iki mahmûr gözler çehre-i dil-dârda
İki nergisdir açılmış kûşe-i gülzârda
Bu da
Gerçi kim derler cihânda ârife bir gül yeter
Ârife bir gül yeterse bana yârim gül yeter
Matla-i Fârîsî [519] Matla-i Fârîsî [519]
تا خاك پات از ننظر اهل درد رفت
چندان كر بست ديده كه دريا بكرد رفت
Mevlânâ Lâtîfî yine diyor ki: “Merhûm aceb cerb-i ziyân ve azb-ı lisân, hândân-ı rûy u bezle-gûy, nedîm-şîve, şûh-tab’ kişi idi. Cönklere ve cerîdelere sebt olunacak rengîn letâ’ifi ve letâ’ife müte’allik me’ârifi çok idi ve hûy ve haslette alacalığından gayri aybı yok idi.”
Basîrî Çelebi, Şehzâde Sultân Ahmed’in nedîm-i hâssı olduğu münâsebetle Sultân Selîm ve şehzâdesi Sultân Süleyman Hânların zamân-ı saltanâtlarında ikbâl yüzü göremediğinden gayrı İskender Çelebi’nin himâye-i kerîmânesini görmeseydi, Revânî Çelebi gibi zevâtın câ’izelerine muhtâç olarak yaşardı. Hâlis Horasânî olsaydı, pederi gibi nişâncı ve reîsülküttâb bile olurdu.