Tâcîzâde Câfer Çelebi, XV. yüzyılın sonu ile XVI. yüzyılın başında Osmanlı divan kalemini yöneten, aynı zamanda döneminin tanınmış şairleri arasında sayılan bir devlet adamıdır. Amasya'da, Şehzade Bayezid'in sancak merkezinde doğdu; II. Bayezid'in nişancısı, Yavuz Sultan Selim'in Anadolu kazaskeri oldu ve 1515 yazında İstanbul'da, yeniçeri isyanını kışkırttığı gerekçesiyle idam edildi. Bugün en çok, İstanbul'u ve bir aşk macerasını anlatan mesnevisi Hevesnâme ile anılır. Hayatı, Amasya'nın şehzade sarayından Çaldıran'ın otağına, oradan yine Amasya'daki kış karargâhına uzanan bir çizgi izler; bu çizginin sonunda Balat'taki mescidinin hazîresi vardır.
Bir Defterdar Oğlu
Câfer Çelebi'nin hayatı hakkındaki en kapsamlı bilgi, TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki İsmail E. Erünsal maddesinde toplanmıştır. Erünsal, ailesine dair bilgi veren tek kaynak olarak Hüseyin Hüsâmeddin'in Nişancılar Durağı adlı eserini gösterir. Bu esere göre şair 856 Şaban ayında, yani Ağustos 1452'de Amasya'da doğmuştur; Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü de aynı tarihi verir. Doğum yılı konusunda tam bir birlik yoktur. Kimi kaynaklarda 1459, bir akademik çalışmada ise 868 (1463-64) geçer. Burada TDV'nin 1452 tarihi esas alınmıştır, ama çelişki bir belgeyle çözülmüş değildir.
Aynı kaynağa göre soyu, "Tâcî Beğ demekle meşhur olan Kefe Beğlerbeğisi Hacı Beğzâde Tâceddin İbrâhim Paşa"nın oğlu olmaya dayanır. Şecerede adı geçen daha eski atalar hakkında başka kaynaklarda bilgi yoktur; tarihî bakımdan itibar edilebilecek, hakkında bilgi bulunan tek isim babası Tâcî Bey'dir. Latîfî ve Âşık Çelebi'ye göre Tâcî Bey şair, münşî ve hattattı. Amasya'da Şehzade Bayezid'in defterdarı olarak hizmet etti ve Amasya seraskerliği görevinde de bulundu. M. Tayyib Gökbilgin'in İslâm Ansiklopedisi maddesi Gelibolulu Âlî'ye dayanarak onu "müdir-i umur, yani hassa emini" diye anar ve Bayezid'in cülusundan sonra, 1482 dolaylarından başlayarak bir süre daha defterdar veya nişancı olarak kaldığını söyler. Tâcî Bey'in şiirlerinden günümüze yalnızca tezkirelerde nakledilen birkaç beyit ile bir mecmuadaki bir gazel ulaşmıştır. Ölümü, oğlu Sâdî Çelebi'nin Münşeât'ının sonundaki dört tarih mısraında 890 (1485) olarak belirtilir. Kâtib Çelebi bunun Muharrem ayında ve elli dört yaşının üzerindeyken gerçekleştiğini yazar; bu hesap Tâcî Bey'in doğumunu 1432-33'e götürür.
Gökbilgin, ailenin Amasya'da "Hacı Bey-zâde" adıyla tanınan önemli bir yerli aile olduğunu belirtir ve bu konuda Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ne başvurur. Âşık Çelebi'nin ifadesiyle "Tâcî beyliler Rûm'da şeref ve câh ile mâruf hanedan"dı. Câfer Çelebi bu yüzden birçok lakapla anılır: Tâcîzâde, Tâcî Beyzâde, Tâc Beyzâde, Tâc Beyoğlu, Tâcoğlu. Şehzade Bayezid'in uzun yıllar sancak beyliği yaptığı Amasya hem bir yönetim merkeziydi hem de edebî bir ortamdı; baba Tâcî Bey bu ortamın içindeydi. Bir akademik makale (Avçın), Câfer Çelebi'nin çocukluk ve ilk gençlik eğitimini bu çevreye bağlar: Tuhfe-i Hattâtîn'e yansıdığı kadarıyla Anadolu'nun büyük hattatlarından Şeyh Hamdullah'tan ders almış, bu derslere babası Tâcî Bey ile Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi de katılmıştır. Hamdullah ile ders ilişkisi TDV maddesinde geçmez, ama Gökbilgin de Müstakimzâde'ye dayanarak şairin hattı Şeyh Hamdullah'tan öğrendiğini, yazı alanındaki yeteneğini yazarlığı kadar yüksek bulanların bulunduğunu kaydeder.
Amasya'dan Bursa'ya
TDV'ye göre Câfer Çelebi ilk derslerini Amasya'da Şeyhîzâde Abdi, Muîdzâde Muhyiddin Mehmed ve Horasânîzâde Seyyid Abdullah Çelebi'den aldı. Daha ileri bir eğitim için Bursa'ya gitti ve Taşköprizâde'nin aktardığına göre Hacıhasanzâde, Kastallânî Hatibzâde Muhyiddin Efendi ve Hocazâde'nin derslerine katıldı. İlmiye sınıfına giriş basamağı olan mülâzemeti Hacıhasanzâde'den aldı.
Gökbilgin farklı bir hoca listesi verir: Hocazâde Muslihiddin (ö. 1488), Hatibzâde Muhyiddin (ö. 1496), kazasker Kestelî Muslihiddin Mustafa (ö. 1496) ve "bilhassa" kazasker Hacı Hüseyinzâde Muhyiddin Mehmed Câmî (ö. 1505). Mülâzemeti de bu sonuncudan aldığını yazar. İki anlatım arasındaki fark, mülâzemet hocasının adından kaynaklanır. Taşköprizâde'ye dayanan TDV'nin Hacıhasanzâde'si esas alınabilir; ancak iki adın aynı kişiyi mi yoksa ayrı hocaları mı gösterdiği doğrulanamamıştır. Kardeşi Sâdî Çelebi'nin de Bursa'da Kadızâde Kāsım ve Hacıhasanzâde gibi hocalardan ders aldığı düşünülür; iki kardeşin bu şehirdeki öğrenim yılları birbirine yakın geçmiş olmalıdır.
Simav, Edirne ve İstanbul
İlk görevi Simav'da bir medrese oldu; ardından aynı yerde kadılık yaptı. Mecdî'nin Şekâik Tercümesi'ne göre Simav'da bir cami yaptırdı; TDV, bu yapıların arasında bir cami ve hamam saydığını da ekler. Bir akademik makale (Avçın, Atay'a dayanarak), Câfer Çelebi'nin Simav'daki görevi sırasında Şehzade Cem'e gönderdiği tahmin edilen bir bağlılık belgesi yüzünden Yedikule zindanına atıldığını, bir buçuk yıl sonra yazdığı bir kasideyle ve Amasyalı ileri gelenlerin ısrarıyla serbest kaldığını anlatır. Bu hikâye TDV maddesinde de Gökbilgin'de de geçmez; tek bir çalışmada, ikinci elden aktarılmıştır. Rivayet olarak anılabilir, doğrulanmış bir olay sayılamaz.
Bir vakıf defterindeki kayıtlara göre Ekim 1489 ile Mart 1492 arasında Edirne'deki II. Bayezid İmareti vakfının mütevelliliğini yürüttü. TDV, Edirne'deki sıbyan mektebini muhtemelen bu görevi sırasında yaptırdığını söyler. 899'da (1493-94) İstanbul'a, Mahmud Çelebi Medresesi'ne tayin edildi. Gökbilgin medresenin adını Mahmud Paşa Medresesi diye verir ve günlük 50 akçelik ücretten söz eder. Aynı akademik çalışma bu atamanın Çandarlı İbrahim Paşa'nın gayretiyle gerçekleştiğini ileri sürer. Bu yıllarda kardeşi Sâdî Çelebi de Bursa'da Gazi Murad Medresesi müderrisiydi ve iki kardeş ayrılıktan söz eden özel mektuplar yazışıyordu; Sâdî'nin mecmuasında bulunan, çoğunlukla ayrılık acısını dile getiren bu mektuplar samimi ve duygulu bir dille kaleme alınmıştır.
Hevesnâme
Câfer Çelebi'nin bugün en çok anılan eseri, 899 (1494) yılında yazdığı mesnevisi Hevesnâme'dir. TDV, tarihi şairin kendi ifadesindeki "mahabbetnâme-i Ca'fer" terkibinin ebced değerine dayandırır. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü ise eserin 899/1493'te tamamlanıp II. Bayezid'e sunulduğunu yazar. Bir yıllık bu fark, 1493 ve 1494 olarak iki biçimde dolaşır. Eser aruzun "mefâîlün mefâîlün feûlün" kalıbıyla yazılmıştır. Beyit sayısı kaynaklara göre değişir: TDV 3750, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü ile Avçın'ın çalışması 3810 der. Türk şairlerinin konu ve ilhamı genellikle İran edebiyatından aldığı, tercüme eserlerin yaygın olduğu bir dönemde yerli hayatın içinden bir aşk macerası anlattığı için Sehî, Latîfî, Âşık Çelebi ve Kınalızâde gibi tezkire yazarlarının hemen tamamı onu önemli bulmuştur. Divan edebiyatında sergüzeşt türünün ilk örneklerinden biri sayılır.
Mesnevi, her mesnevide olduğu gibi tevhid, naat ve münâcâttan sonra üç bölüme ayrılır. İlk bölüm İstanbul'a ayrılmıştır ve şehrin doğal güzelliklerinden semtlerine, önemli yapılarına kadar uzanır. Galata, Sarây-ı Hümâyun, Ayasofya ve Fâtih camileri, Semâniye medreseleri, hamamlar ve kasırlar, dârüşşifâ ve imaretler, Fâtih Sultan Mehmed'in mezarı, Eyyûb el-Ensârî'nin kabrinin nasıl bulunduğu, Kâğıthane, Eyüp ve Yedikule bu bölümde yer alır. TDV, bölümün gerçeklerden çok şiirin hayalî havasına yakın durduğunu, ama bir şehir hakkında ilk kez topluca bilgi verdiği için önemli ve orijinal sayıldığını yazar. Avçın'a göre bu tasvirler 104-417. beyitler arasındadır ve yapılar öyle gerçekçi çizilmiştir ki bir sanat tarihçisinin eski İstanbul çalışmasına kaynaklık edebilir.
İkinci bölüm asıl konunun girizgâhıdır ve "Hasbihâl" ile açılır. Şair burada kendi hayatından anekdotlar anlatır: dostlarıyla nasıl vakit geçirdiğini, İstanbul'a gelişinden itibaren medresede okuduğunu, ediplerin meclislerinde bulunduğunu. Sonra eserin hangi maksatla yazıldığını açıkladığı bir şiir sohbetini aktarır ve devrin şairlerini İran edebiyatına tutkunlukla, taklitçilikle suçlar. Şeyhî ile Bursalı Ahmed Paşa hakkındaki sözleri serttir: "Şular kim Türkî dilde şöhreti var / Biri Şeyhî biri Ahmed'dür ey yâr // Hayâl-i hâsa çün kādir değiller / Hakîkatte bular şâir değiller." Ona göre Ahmed Paşa belâgatta yetersiz ve fikirleri dağınık bir şair, Şeyhî ise fesahat kaidelerine dikkat etmeyen, garip sözcükler kullanan, tercümeci ve taklitçi bir söz ustasıdır. Hevesnâme'nin önemi, şairin tenkit ettiği bu kusurlardan uzak durma çabasından, yani yerlilik ve orijinallik iddiasından gelir. Arkadaşlarının ısrarı üzerine ve onların okuması için bir eser düşünürken hiç işlenmemiş bir konu aramış, sonunda başından geçen bir aşk macerasını anlatmaya karar vermiştir. Adını da kendi beytinde açıklar: "Heves birle urup bünyâdın anın / Hevesnâme kodum hem adın anın."
Üçüncü bölüm kitabın asıl konusudur. Önce aşktan ve aşkın hallerinden söz edilir; ardından Kâğıthane'de bir bahar gününün tasviri, sevgiliyi ilk görüş, ona âşık oluş, çekilen ıstırap, buluşmalar ve mektuplaşmalar gelir. Anlatım zaman zaman erotik bir üslup taşır ve mesnevi beyitlerinin arasına konuya canlılık kazandırmak için gazeller serpiştirilmiştir. Hikâyede şair evli bir kadınla ilişkisini anlatır; Âlî bunu yaşanmış bir olay olarak aktarır ve şairin kadınlara düşkünlüğünden söz eder. Eserin değişik yerlerinde rüzgârın oluşumu, ayın doğuşu, batışı ve değişmesi, gece ile gündüzün meydana gelişi, yağmur, dolu ve gökkuşağı gibi konular ilmî ve felsefî bir açıdan soru-cevap biçiminde incelenir. Divan şiirinin sevgiliye ait güzellik unsurları da, boy, kıl, kaş, zülüf, yanak, ağız, dudak, göğüs ve ayak sırasıyla tek tek anlatılır. Şair eseri iki ayda tamamladığını söyler ve kitabı bir şaha ya da vezire değil "peri yüzlü güzellere" ithaf eder: "Ne şâh u ne vezîr adına yazdım / Perî ruhsârlar yâdına yazdım."
Kitabın iddiası da dikkat çekicidir: "Benimdir evvel âhir az eger çok / İçinde kimsenin bir habbesi yok." Konusu, mekânı, kişileri ve tasvirleriyle yerli olan eser, TDV'nin ifadesiyle "tertip, üslûp ve nazım tekniği bakımından tamamen orijinal" kabul edilmiştir. Yazıldıktan sonra şairin de bulunduğu şiir ve sohbet meclislerinde uzun süre okunmuş, okuyanların önerileri üzerine bazı yerleri değiştirilmiştir. Herkes aynı ölçüde övgü dolu değildir. Gelibolulu Âlî eseri beğenmez ve "nazm-ı bî-nemek", yani tuzsuz nazım der; Âşık Çelebi ise Câfer Çelebi'nin şiirlerinde aşk unsurunun bulunmadığını söyler ve bunun delili olarak şairle Selim arasında bu konuda geçen bir tartışmaya işaret eder. Hevesnâme'nin Nuruosmaniye Kütüphanesi'nde, Türk Dil Kurumu Kütüphanesi'nde, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nde ve Paris'teki Bibliothèque Nationale'de yazma nüshaları vardır. Necati Sungur'un doktora çalışması olarak hazırladığı modern neşri 2006'da Ankara'da yayımlanmıştır; Hevesnâme'deki hasb-i hâl bölümleri ve eserin özgünlük iddiası üzerine ayrı akademik çalışmalar da yapılmıştır.
Divan Kalemi ve Nişancılık
903'te (1497) Câfer Çelebi, Dîvân-ı Hümâyun'a nişancı oldu. Gökbilgin atamanın tarihini 904 (1498/99) olarak verir. TDV'ye göre selefleri defterdarların altında yer alırken kendisi derece bakımından defterdarın üzerinde bir mevki aldı. Gökbilgin bu bağlamda ona paşalık unvanı verildiğini, törenlerde sağ tarafta yer aldığını ve seferde vezirler gibi otağ kurmasına izin verildiğini yazar; Âşık Çelebi de ona "Nişancı Paşa" der.
Nişancı, padişahın tuğrasını çeken ve divan yazışmalarını yürüten kişidir. Câfer Çelebi bu makamda yenilikçi bir isim oldu. II. Bayezid dönemine ait bir İn'âmât Defteri'ndeki kayıtlara göre divan kitâbetinde çığır açtı, tuğrâî ve dîvânî yazılarını ıslah etti, siyâkat yazısı onun kaleminde gelişme gösterdi. Aynı zamanda süslü nesrin başlatıcısı sayılır: Arapça ve Farsça sözcüklerle bezeli, daha yüksek bir söyleyişi sade anlatıma tercih etti. Bu dönemde adı önemli bir olayla pek anılmaz; faaliyetleri büyük ölçüde padişahın ihsan kayıtlarından izlenebilir.
Nisan-Ağustos 1500'deki Modon ve Koron seferine katıldı. Divanındaki bir kasidede Modon'un fethi ayrıntılı biçimde anlatılır; Modon'dan Bursa'ya gönderilen fetihnameyi de kendisi kaleme aldı (Ağustos 1500). Gökbilgin ayrıca Modon, Koron ve İnebahtı zafernamelerinin onun yazısı olduğunu belirtir.
İn'âmât Defteri'ne göre II. Bayezid ona çeşitli vesilelerle ihsanda bulundu. 5 Ekim 1503'te sunduğu kaside için hediye aldı; 13 Aralık 1503'te Mısır sultanına gönderilmek üzere yazdığı nâme için ödüllendirildi; Ocak ve Aralık 1504'te nedeni belirtilmeyen iki hediye daha kaydedildi; 10 Haziran 1505'te sunduğu kaside karşılığında 10.000 akçe aldı. Sonraki yıllarda sunduğu iki kaside, Mısır sultanına yazdığı iki mektup, oğlunun sünnet merasimi ve Şehzade Mahmud'un ölümü üzerine yaptığı taziye de ödüllendirilmiştir. Tapu defterlerinde de kalemi görülür: Hasan Fakih Çiftliği'nin Eylül 1504'te Dâvud Paşa'ya temlik edildiğine, II. Bayezid'in Eylül 1491'de kızı Şah Sultan'a verdiği köylere ve Aralık 1506'da Edirne yakınındaki Keşenlü köyünün Şehzade Mustafa'nın kızı Hânî Hatun'a temlik edildiğine dair derkenarlar onun el yazısıyla yazılmıştır.
Şehzade Ahmed'in Yanında
II. Bayezid'in saltanatının sonlarına doğru şehzadeler arasındaki mücadelede Câfer Çelebi, Şehzade Ahmed'i destekledi. Divanında Ahmed'e "vâris-i mülk" diye seslenen bir kaside vardır ve bu kasidede onun geleceğin sultanı olacağı umudunu dile getirir.
Tercih ona pahalıya mal oldu. Bayezid'in Ahmed lehine tahtı bırakmayı düşündüğü sırada, Şehzade Selim'i destekleyen yeniçeriler 21 Eylül 1511'de Ahmed taraftarı yüksek görevlilerin evlerine saldırıp yağmaladı. Hoca Sâdeddin'e göre Câfer Çelebi canını güçlükle kurtardı. Bayezid, yeniçerilerin isteği üzerine nişancı Câfer Çelebi'yi, Vezîriâzam Hersekzâde Ahmed Paşa'yı, Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa'yı ve Kazasker Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi'yi azletti; nişancılığa Çandarlızâde Îsâ Çelebi'yi getirdi. Taşköprizâde'ye göre Bayezid ona günlük 100 akçe emeklilik maaşı önerdi, ama o kabul etmedi; Gökbilgin bu rakamı Âlî'ye dayanarak 200 akçe olarak verir.
24 Nisan 1512'de II. Bayezid oğlu Selim lehine tahttan çekildi. Câfer Çelebi, Selim'in cülusunu tebrik etmek için Farsça bir kaside sundu. Bayezid doğum yeri Dimetoka'ya doğru yola çıktı, ancak Çorlu yakınındaki Abalar köyünde 21 Mayıs 1512'de aniden öldü. Câfer Çelebi'nin bu vesileyle yazdığı mersiyede, eski padişahın tahttan çekilmekten duyduğu üzüntüye ve içine düştüğü acı duruma hayıflanılır. TDV bir ayrıntıya dikkat çeker: bu tür kasidelerde âdet olan, yeni sultana dua bölümü mersiyenin sonunda yer almaz.
Bekleyiş Yılları
Câfer Çelebi'nin azlinden sonra yeni bir resmî görev için ne kadar beklediği tam olarak bilinmez. İn'âmât Defteri'ne göre yerine getirilen Îsâ Çelebi'nin tayin tarihi 28 Ekim 1511'dir; Ağustos 1513 tarihli bir belge onun hâlâ bu görevde olduğunu gösterir. Câfer Çelebi'ye nişancı sıfatıyla yapılan ilk atıf ise Aralık 1513'ün başındadır. TDV bundan, şairin 22 Eylül 1511 ile Aralık 1513 arasında resmî bir görevde bulunmadığını düşünür. Bu dönemde Yavuz Sultan Selim'e hitaben yazdığı bir kasidede durumundan yakınmış ve görev istemiş olması muhtemeldir.
Gökbilgin farklı bir tablo çizer: Selim tahta geçtikten sonra Câfer Çelebi'yi memnun etmek için önce İstanbul çevresindeki bazı kasabaların kadılığını mansıbına eklemiş, sonra onu yeniden nişancılığa almıştır. Kaynakların bu dönem hakkında net olmaması iki anlatım arasındaki farkı açıklar. Burada TDV'nin belgeye dayalı sıralaması tercih edilmiştir.
Çaldıran Seferi
Yeniden nişancı olduktan sonra Câfer Çelebi, 20 Mart 1514'te Çaldıran Seferi'ne çıkan Yavuz Sultan Selim'in yanındaydı. Âşık Çelebi, onun tarihçi İdrîs-i Bitlisî ve sultanın lalası Halîmî Çelebi ile birlikte sefere katıldığını ve Selim'le sohbet ettiğini anlatır. Ordu İzmit'teyken, 23 Nisan 1514'te Şah İsmâil'e gönderilecek Farsça bir mektup hazırladı. Sefer boyunca şaha iki mektup daha yazdı; bunlar Türkçedir ve ilki Temmuz 1514'te Erzincan'da, ikincisi bir ay sonra Çermük'te kaleme alınmıştır. Gökbilgin, Çaldıran zaferinden sonra her yana gönderilen fetihnamelerin de onun kaleminden çıktığını yazar.
23 Ağustos 1514'te Şah İsmâil bozguna uğrayıp hazinesini ve eşi Taclu Hanım'ı bırakarak kaçtığında, TDV'ye göre Selim Taclu Hanım'ı Câfer Çelebi'ye verdi. Gökbilgin ise ulemanın cevazı ve padişahın izniyle Taçlı Hanım'ın kendisiyle evlendirildiğini yazar. TDV kaynakçasında bu olay, Roger Savory'nin "Tâjlû Khânum: Was She Captured by the Ottomans at the Battle of Châldirân, or not?" başlıklı makalesinin konusu olarak yer alır; yani olayın ayrıntıları ve gerçekliği akademik bir tartışma konusudur ve burada kesin bir hüküm verilmemiştir.
Ordunun dönüşünde Pasinler Ovası'nda devlet erkânı arasında değişiklikler yapıldı: Defterdar Pîrî Çelebi'ye vezirlik verildi, Anadolu Kazaskeri Zeyrekzâde Rükneddin Rumeli kazaskerliğine geçti ve Câfer Çelebi onun yerine Anadolu Kazaskeri oldu. TDV bu görevlendirmeyi seferden dönüşe bağlar; Gökbilgin 23 Şaban 920'yi (13 Ekim 1514) verir.
Amasya'da Kış ve Yeniçeri İsyanı
16 Şevval 920'de (4 Aralık 1514) padişah Amasya'ya döndü ve gelecek yıl seferi sürdürmek üzere kışı burada geçirmek istedi. Gökbilgin'e göre ordu, padişahın arzusunun aksine Karabağ'da kışlamamıştı. Câfer Çelebi için Amasya, doğduğu şehir olmanın yanında hayatının son perdesinin de sahnesi oldu.
Şubat 1515'te yeniçeriler, İstanbul'a geri dönülmesi için bazı vezirlerin kışkırtmasıyla ayaklandı. TDV'ye göre 8 Muharrem 921'de (22 Şubat 1515), Gökbilgin'e göre ise 28 Muharrem 921'de yeniçeriler Pîrî Mehmed Paşa'nın, Halîmî Çelebi'nin ve Câfer Çelebi'nin evlerine saldırdı; TDV evlerin yakıldığını, Gökbilgin ise yağmalandığını ve bazı adamların öldürüldüğünü yazar. Gökbilgin'in aktardığına göre yeniçeriler önce yeniçeri ağası İskender Ağa'ya, sonra Câfer ve Halîmî Çelebi'lere başvurup padişahın emirlerine itiraz etmemeleri yolunda öğüt almışlardı; bu bilgi Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ne dayanır. Öfkenin kaynağı, vezirliğin Pîrî Mehmed Paşa'ya verilmesiydi: Bayezid döneminde vezirliğin yalnızca devşirme saraylılara has olduğu bir fermanla bildirilmişti ve yeniçeriler bu tayini usule ve geleneğe aykırı buluyordu.
Selim, olayın sorumlusu olduğu ithamıyla Dukakinzâde Ahmed Paşa'yı on gün sonra idam ettirdi. Gökbilgin, Dukakinzâde'nin Dulkadiroğlu Alâüddevle ile gizli yazışmasının da idamında rol oynadığını belirten bir kaynağı anar. Câfer Çelebi bu olayda hayatta kaldı, ancak asıl hesaplaşma padişahın İstanbul'a dönüşünden sonra yapılacaktı.
İstanbul'da Hesaplaşma ve İdam
Yavuz Sultan Selim 11 Temmuz 1515'te İstanbul'a döndü. Yeniçerileri kışkırtanları araştırırken TDV'ye göre sorumluların Vezir İskender Paşa, Kazasker Câfer Çelebi ve Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa olduğunu öğrendi. İskender Paşa ile Osman Ağa hemen öldürüldü. Câfer Çelebi padişahın huzuruna çağrıldı, sorgulandı ve 18 Ağustos 1515'te (8 Recep 921) idam edildi.
Gökbilgin bu hesaplaşmayı daha ayrıntılı anlatır ve iki ayrı rivayet aktarır. Tarihî kaynakların ittifakla verdiği anlatıya göre kapı kethüdası Ahmed Ağa (Hain Ahmed Paşa), hem kendini kurtarmak hem de padişahın gözüne girmek için İskender Paşa ve Balyemez Osman Ağa ile birlikte Tâcîzâde'ye de iftira atmış, birkaç yeniçeriyi buna şahit göstermiştir. Selim, İskender Paşa ile sekbanbaşını derhal, Câfer Çelebi'yi ise ona şu soruyu yönelttikten sonra idam ettirdi: "İslâm askerini isyana sevkeden adamın cezası nedir." Câfer Çelebi'nin cevabı "Sâbit olursa, katildir" oldu. Gökbilgin'in deyişiyle böylece devrin bu büyük ilim ve devlet adamını kendi sözleriyle mahkûm etmiş oldu. Konuşmanın metni bu biçimiyle Gökbilgin'in maddesinden gelir ve burada onun aktardığı haliyle verilmiştir.
Gökbilgin ayrıca Âlî'nin başka bir sebep gösterdiğini kaydeder ve bunun daha zayıf, ihtiyatla karşılanması gereken bir rivayet olduğunu belirtir. Nişancı Celâlzâde'den nakledildiği söylenen bu anlatıya göre, Selim henüz şehzadeyken Çorlu civarında babasıyla yaptığı karşılaşma ve ordusuyla firarı üzerine yazılmış bir hicviyeyi, sonradan bazı garezkârlar Câfer Çelebi'ye isnat etmişti; bu yüzden onun padişahın meclisinde bulunması "nâmus-ı devlete" uygun düşmüyordu. Gökbilgin, Âşık Çelebi, Âlî ve Sâdeddin'in ifadeleri karşılaştırıldığında iki rivayette de bir miktar hakikat bulunduğunu söyler. Bir akademik çalışma (Avçın, Atay'a dayanarak) Pîrî Paşa'nın gereksiz yere katledilmesine yol açtığı rivayetini de aktarır. İdamın sebebi hakkında tek bir kesin hüküm yoktur: kaynakların çoğunda yeniçeri isyanını kışkırtmak, bazılarında bir hicviye, bazılarında başka suçlamalar öne çıkar. Tezkireler ayrıca şairin şehadetinin kendisine önceden bildirildiğine dair bazı fıkralar nakleder; bunlar hikâye düzeyinde kalır.
Selim'in sonradan duyduğu pişmanlık kayıtlara geçmiştir. TDV, tezkirelerin Selim'in Câfer Çelebi'yi haksız yere idam ettirdiği için büyük pişmanlık duyduğunu naklettiğini yazar. Gökbilgin, birkaç gün sonra, 25 Ağustos 1515'te Çenberlitaş civarında Atik Ali Paşa vakıflarına ait bazı ev ve dükkânlar yanarken yangın yerinde sadrazam Sinan Paşa'ya rastlayan padişahın "Bu yanıp yakılmaklar Cafer Çelebi'nin şerâre-i ateş-i âh-ı bî-günâhıdır" dediğini rivayet eder. Selim'in, cülusu sırasında devlette iki kişi bulunduğunu, bunlardan birinin o sırada yaşlı olan Müeyyedzâde, diğerinin hiddetine kurban giden Câfer Çelebi olduğunu her fırsatta söylediği de anlatılır. Gökbilgin bu sözlerin de rivayet olduğunu belirtir.
Tezkireler "Vah gitti bu cihandan Ca'fer" mısraını idam tarihi olarak verir; bu mısra ebced hesabıyla 920'ye karşılık gelir. Oysa kaynakların tamamı idam tarihini 8 Receb 921 (18 Ağustos 1515) olarak gösterir ve TDV bunun, tarih mısraının bir yıl şaştığını ortaya koyduğunu belirtir.
Mezarı ve Kardeşi Sâdî Çelebi
Câfer Çelebi'nin cenazesi, kardeşi Sâdî Çelebi tarafından İstanbul'da Balat'taki mescidinin haziresine defnedildi. Mescit, TDV'nin Fener sırtlarında yer aldığını söylediği yapıdır; Avçın ise bu mescidin "Nişancı Mescidi" adıyla bilindiğini yazar. Câfer Çelebi'ye ait olduğu sanılan bir mezar taşı Türk İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi bahçesindedir. Semavi Eyice, mescit hakkında "Tâcîzâde Tevkii Câfer Çelebi Camii" başlıklı bir makale yayımlamıştır (TKA, XXXIV, 1998).
Kardeşi Sâdî Çelebi de Amasya doğumludur ve ağabeyinden bir yıl sonra, 922'de (1516) öldü. Bursa'da Gazi Murad Medresesi müderrisliği yaptı, sonra İstanbul'a geçti ve Semâniye medreselerinden birinde ders verdi. Daha çok Arapça şiir yazdı; tezkire yazarları bu şiirleri ağabeyinin Arapça şiirlerinden üstün sayar, Kınalızâde Hasan Çelebi ise onun inşada da Câfer Çelebi'yi geçtiğini söyler. Câfer Çelebi'nin ölümünden kısa süre sonra Mısır Sultanı Kansu Gavri'ye bir mektup yazılması gerektiğinde saraya çağrıldı; mektup çok beğenildiği için Yavuz Sultan Selim ona 30.000 akçe ihsan etti ve günlük ücretini 30 akçe artırdı. Hüseyin Hüsâmeddin, Amasya Târihi'nde (I, 13) Sâdî Çelebi'nin Amasya'nın güzelliklerini tasvir eden Hayrü'l-ahlâm adlı bir eser yazdığını kaydeder. Sâdî, Balat'ta yaptırdığı sıbyan mektebinin bahçesine gömüldü.
Eserleri
TDV'nin ve Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nün listesine göre Câfer Çelebi'nin eserleri şunlardır:
- Divan: Günümüze ulaşan sekiz nüshaya dayanan tenkitli metnini İsmail E. Erünsal yayımlamıştır (1983). Bu neşirde yirmi sekiz kaside, bir müseddes, 255 gazel, sekiz murabba, üç terciibend, on kıta ile dört Arapça kaside, bir Arapça müstezad, bir Arapça gazel, iki Farsça kaside, bir Farsça tahmîs, iki Farsça gazel ve bir Farsça murabba bulunur. Gökbilgin divanın 3382 beyit içerdiğini söyler. TDV, şairin nazım tekniğinin güçlü, dil kullanımının iyi olduğunu, ama hayal gücü ve duygu ifadesinde yeterli seviyeye ulaşamadığını belirtir. Divan üzerine bir doktora ve dört yüksek lisans tezi hazırlanmıştır.
- Hevesnâme: Yukarıda anlatılan mesnevi.
- Mahrûse-i İstanbul Fetihnâmesi: İstanbul'un fethini anlatan, âyet ve hadislerle, Arapça, Farsça ve Türkçe beyitlerle süslü, çok sanatkârane bir nesir örneği. TDV, eserin XVI. yüzyıl Osmanlı nesrinin en mükemmel örneklerinden biri sayılabileceğini, ama dilinin girift oluşunun tarihî kaynak değerinin anlaşılmasını engellediğini söyler. Sadettin Nüzhet Ergun bunu bir tarih çalışmasından çok edebiyat eseri olarak niteler, V. L. Menage ise "bir edebî faaliyetten biraz fazla" der. Buna karşın, eserdeki bilgilerin dönemin diğer tarihçileriyle karşılaştırılması, bazı yönlerden güvenilir olduğunu gösterir: Câfer Çelebi'nin kaydettiği bilgilerin bir kısmı Tursun Bey, Neşrî, Âşıkpaşazâde, Rûhî Çelebi ve Enverî'nin anlatımlarından daha sağlam görünür. Kuşatma öncesinde toplanan harp divanı ve Fâtih'in orada yaptığı konuşma Câfer Çelebi'de daha ayrıntılı aktarılır; Haliç'in girişini kapatan zincir daha güzel tasvir edilir; Galata'dan aşırılarak Haliç'e indirilen gemilerin sayısı "kırk ile elli arasında" verilirken Tursun Bey onları yalnızca "birkaç gemi ve tekne" diye anar. Kuşatma sırasında Bizans'a dışarıdan gelen yardım konusunda da özel bilgiler verir ve mühimmat, asker ve cephane dolu dört büyük geminin Bizanslılar'a yardıma geldiğini yazar. Eserde yer alan bir pasajdan, Câfer Çelebi'nin yazılı kaynakların yanında görgü şahitlerinin ifadelerinden de yararlandığı anlaşılır. Fetihnâme, Hevesnâme'den bir süre sonra tamamlanmış olmalıdır, çünkü Hevesnâme'deki Ayasofya tavsifine ait bölümler ve beyitler burada tekrarlanır. Metnin tamamını Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi Meâsîr-i Selim Han adlı eserinde vermiştir. Eser Târîh-i Osmânî Encümeni Mecmuası'nın eki olarak 1331'de neşredilmiştir; Şeref Kayaboğazı'nın basit transkripsiyonlu metni 1953'te, A. Çağrı Başkurt ile Kaan Doğan'ın çalışması da Libra Kitap'tan 2020'de çıkmıştır.
- Münşeât: TDV'ye göre müstakil bir eser olarak bugün bilinmemektedir. Hâlis Efendi özel kütüphanesinde bir nüshasının bulunduğunu söylemiş, ancak Sadettin Nüzhet Ergun İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nde onu bulamamıştır. İnşâ-i Tâcîzâde adıyla ona atfedilen mecmuada yalnızca ilk üç mektup ile bir başka mektup ona aittir; kitabın adı büyük ihtimalle diğer mektupları okumayan biri tarafından konulmuştur. Mevlânâ Müzesi Yazmalar Kataloğu'nda ona atfedilen bir başka mecmuanın "Hâzâ inşâ behatt-ı Tâcî merhum" başlığı da yanıltıcıdır; çünkü içindeki bazı mektuplar çok sonraki, Kanûnî dönemine aittir. Münşeat mecmualarında ve tarihî eserlerde yer alan mektuplardan altısının kesin biçimde ona ait olduğu belirlenmiştir.
- Enîsü'l-ʿârifîn çevirisi: Mevlânâ Şükrullah'ın ahlâka dair Farsça eserinin Türkçeye çevirisi.
- Kûsnâme: Kaynaklarda anılan mizahî bir eser; bir nüshası bulunamamıştır. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, bir mecmuada tespit edilen 93 beyitlik "Nâme-i Tâcîzâde Ca'fer Çelebi" başlıklı mesnevinin aynı eser olabileceğini belirtir.
TDV ayrıca Câfer Çelebi'nin yaptırdığı yapıları sayar: Balat'taki mescit, Simav'da bir cami ve hamam, Bergama'da bir kervansaray ve Edirne'de bir sıbyan mektebi. Gökbilgin ise İstanbul'da bir mescit ve bir medrese, Bursa'da bir mescit ve Simav'da bir mescidi olduğunu yazar.
Edebî Kişiliği
TDV'ye göre Câfer Çelebi'nin şiirinde Bursalı Ahmed Paşa'nın etkisi görülür; divanında en çok ona nazire yazmıştır. Necâtî ve Şeyhî'nin etkisinde de kalmıştır. Bu durum, Hevesnâme'de Ahmed Paşa ile Şeyhî'yi sert biçimde eleştirmesiyle ilginç bir tezat oluşturur. Şiirinde ve nesrinde XV. yüzyıl dil ve üslup özellikleri bulunmakla birlikte bazı farklılıklar da göze çarpar. Genellikle sade anlatımın ve Türkçenin baskın olduğu, Arapça ve Farsça sözcüklerin de yer aldığı bu dönemde o süslü nesri başlatan ve sade ifade yerine daha yüksek bir söyleyişi seçen yazar olarak görülür. Şiirlerinde Türkçe sözcüklerle Arapça ve Farsça sözcükler, Farsça tamlamalar yan yana durur. Kendisine "fasih lisan" verildiğini söyleyen şair sade Türkçe ifadeler kullandığında onları atasözleri ve deyimlerle süsler; edebî sanatlarda olduğu gibi kelime oyunlarında da başarılı sayılır.
Kendisine nazire yazanlar arasında Basîrî, Nihâlî, Mesîhî, Revânî, İshak Çelebi, Kemalpaşazâde, Zâtî ve Amrî sayılır. Edirneli Nazmî'nin Mecmau'n-nezâir'inde ona yazılan nazire sayısı 146'dır; aynı mecmuada 84, Eğridirli Hacı Kemâl'in Câmiu'n-nezâir'inde 14, Pervâne Bey Mecmûası'nda 99 şiiri yer alır. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ne göre nazire mecmualarında yaklaşık yirmi şiiri için devrin ve sonraki yüzyılın şairleri yüzlerce nazire yazmıştır; Prizrenli Şem'î de divanında onu öven bir şiire yer verir. Bu da şiirdeki şöhretinin ve etkisinin işaretidir.
Tezkireciler genellikle nesrini nazmına, kasidelerini gazellerine, Farsça inşasını da Türkçe inşasına tercih eder. Sehî onun şiirini latîf bulur; Latîfî nazmını Hassân'a, nesrini Sahbân'a eş sayar. Gelibolulu Âlî ise "nâmı zâtına gâlib bir devletli" der; yani şöhreti kendi kabiliyetinden büyüktür. Gökbilgin, Müeyyedzâde'nin Câfer Çelebi'nin Farsçasını beğenmeyerek "Tâcîzâde'nin fârisîsi engûrî fârisîsidir" dediğini de aktarır. Kardeşi Sâdî Çelebi'nin sanatta ağabeyinden daha güçlü sayıldığı da belirtilir; yine de Farsça gazelleri ve Arapça kasideleriyle Câfer Çelebi'nin devrinin münşîleri arasında en yüksek mevkii işgal eden değerli bir isim olduğu sürekli tekrarlanır.
Amasya'daki İzi
Câfer Çelebi'nin Amasya'yla bağı doğumu, ailesi ve eğitimiyle sınırlı kalmaz. Babası Şehzade Bayezid'in Amasya'daki yönetiminin içindeydi, kardeşi şehre dair bir eser yazdı, kendisi de ömrünün son kışını padişahın Amasya'daki kış karargâhında geçirdi ve evi bu şehirde saldırıya uğradı. Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi hem ailesini hem de bu son olayları kaydeder; TDV maddesinin kaynakçası da Amasya Târihi'nin III. cildinin 275-277. sayfalarına atıf yapar.
Buna karşın bugünkü Amasya'da onun adını taşıyan bir anıt, yapı, mezar ya da sokak olduğuna dair, burada kullanılan kaynaklarda bir bilgiye rastlanmamıştır. Eserlerinin ve mezarının bulunduğu yerler İstanbul, Simav, Bergama ve Edirne'dir. Bilinmeyen bir şey uydurulmamış, boşluk olduğu gibi bırakılmıştır.
Kronoloji
1452 (Ağustos): Amasya'da doğum (TDV; başka kaynaklarda 1459 ve 1463-64 tarihleri de geçer).
1485: Babası Tâcî Bey'in ölümü.
1489-1492: Edirne'de II. Bayezid İmareti vakfı mütevelliliği.
1493-94: İstanbul'da Mahmud Çelebi Medresesi'ne atanma; Hevesnâme'nin yazılışı.
1497: Dîvân-ı Hümâyun'a nişancı olarak atanma (Gökbilgin: 1498/99).
1500 (Nisan-Ağustos): Modon ve Koron seferi; fetihnâmenin yazılışı.
1511 (21 Eylül): Yeniçeri saldırısı; azil.
1512 (24 Nisan): II. Bayezid'in tahttan çekilmesi; Selim'e Farsça kaside.
1513 (Aralık): Nişancı sıfatıyla yeniden anılması.
1514 (20 Mart): Çaldıran Seferi'ne çıkış.
1514 (23 Ağustos): Şah İsmâil'in bozgunu.
1514 (Sonbahar): Anadolu Kazaskerliğine atanma.
1514 (4 Aralık): Padişahın Amasya'ya dönüşü.
1515 (22 Şubat): Amasya'da yeniçeri isyanı; evinin yakılması (TDV; Gökbilgin: yağmalanması).
1515 (11 Temmuz): Selim'in İstanbul'a dönüşü.
1515 (18 Ağustos): İdam; Balat'taki mescidinin haziresine defin.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- İsmail E. Erünsal, The Life and Works of Tâcî-zâde Ca'fer Çelebi, with a Critical Edition of His Dîvân, İstanbul 1983.
- Necati Sungur, Hevesnâme neşri, Ankara 2006 (TDV ve Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü atıflarıyla).
- Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi ve Nişancılar Durağı (TDV ve Gökbilgin maddelerindeki atıflar aracılığıyla). wiki.gokbilgin.com
Akademik çalışmalar
- İsmail E. Erünsal, "Tâcîzâde Câfer Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 39, İstanbul 2010 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- İsmail E. Erünsal, "Hevesnâme", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 17, İstanbul 1998 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- İsmail E. Erünsal, "Tâcîzâde Sâdî Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- Mehmet Avçın, "Tâcîzâde Cafer Çelebi'nin Heves-nâme'sinde İstanbul Tasvirleri", Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 8/39 (2015).
Diğer kaynaklar
- M. Tayyib Gökbilgin, "Câfer Çelebi", İslâm Ansiklopedisi, c. III (Gökbilgin Kütüphanesi çevrimiçi aktarımı).
- "CA'FER, Tâcî-zâde Ca'fer Çelebi", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (teis.yesevi.edu.tr). teis.yesevi.edu.tr






