Karabağ eyâleti dâhilinde Berküşâdlıdır. Yedinde mevcûd olan silsile-nâmesinde görüldüğü üzere Rükneddîn [271] Paşa bin Muhammed Rızâ Haydar bin Rukneddîn bin Muhibbeddîn bin Bahâeddîn bin Nureddîn bin Nizâmeddîn bin Şemseddîn Muhammed Ağa Bâlî bin eş-Şeyh Ahmed Cendî bin Rukneddîn bin Nureddîn bin Haydar bin Hasan bin Ebî Bekir eş-Şeyh Ahmed bin İsa bin Dâvûd bin Süleyman bin Mûsa bin Muhammed bin el-Kâsım bin el-Hasan bin Zeyd bin el-Hasan bin Emîrü’l-Mü’minîn Ali bin Ebî Tâlib bin Abdulmuttalib el-Hâşimî el-Kuraşî mahdûmudur.
İklîl ile musanna‘ bir sûretde güzel yazılmış olan şu silsile-nâmenin bâlâsında “teallaka nazarü’l-fakîr ileyhi azze şânuhû es-Seyyid Mustafa İzzet el-Hüseynî Nakîbu’l-eşrâf bi’l-memâliki’l-Osmâniyye gufira lehû” ibâresi de görüldü.
Bu silsile-nâmeyi bana ibrâz eden Mîr Ali Efendizâde Hâşim Efendi dedi ki; bu silsile-nâme gâyet sahîh ve tezvîrden sâlim ve Nakîbü’l-eşrâf es-Seyyid Mustafa İzzet Efendi’nin kitâbet-i resmiyyesiyle musaddakdır.
Bu silsile-nâmeyi ziyâret edib Hâşim Efendi’nin lutfen müsâadesiyle istinsâh ederken yanımda merhûm [272] Hacı Hâfız Mustafa Tevfîk Efendi ile el-yevm Eskişehir mebûsu ve o zaman Amasya’da menfî olan İstanbullu Yahya Gâlib Bey var idi. Hâşim Efendi’nin sözü de şâyân-ı dikkat idi.
Oldukça târîhe vâkıf olan Yahya Gâlib Bey’e oradan ayrıldıkdan sonra bu silsile-nâme hakkındaki mütâlâasını sordum: “Mîr Haydar bin Rükneddîn şâyân-ı dikkat bir sîmadır. Nâdir Şâh zamanında davâ-yı hilâfetle kıyâm eden ve Nâdir Şâh ile hayli uğraşan Mîr Haydar Şirvânî olmalıdır.” dedi.
Silsile-nâmenin bâlâsında görülen ibâre 1289 senesi şâbânında nakîbü’l-eşrâf olup 1294 senesi zilka’desinin on dördünde vefât eden sudûr-ı ilmiyyeden hattât-ı meşhûr Tosyalı Bostanzâde es-Seyyid İzzet Mustafa Efendi’nindir. Türkçesi “Bu silsile-nâmeye bakdım” demekdir. Bu da tasdîka delâlet etmez.
Bu silsile-nâme üzerinde icrâ etdiğim tetebbuât ve tedkîkât-ı târîhiyyeyi hulâsaten arz ediyorum. Şeyh-i müşârün-ileyhin peder-i âlîleri olan Rükneddîn Paşa bin Muhammed Rızâ bin [273] Mîr Haydar’dır. Fakat Mîr Hasan Efendi pederinin Mîr Muîneddîn Paşa olduğunu söylerdi.
Cedd-i âlîleri Mîr Haydar Şirvânî, her hâlde eş-Şeyh Ali bin İbrâhim el-Berküşâdî ed-Dağıstânî mahdûmu ve es-Seyyid eş-Şeyh İbrâhim bin es-Seyyid Ali el-Hasanî el-Berküşâdî’nin kerîmezâdesi olduğu anlaşılır.
Çünkü Berküşâdî eş-Şeyh Ali Efendi tarafından te’lîf ve Sultân Mustafa-i Sânîye takdîm edilerek Kütüb-hâne-i hümâyûnda 1203 numarada mukayyed “Kevâkibü’s-Sa’âde” adlı eseri mütâlaa güzâr-ı âcizi olup anda şu malûmâtı veriyor.
Kendi şeyhi ve kayın pederi olan es-Seyyid eş-Şeyh İbrâhim bin es-Seyyid Ali el-Hasanî el-Berküşâdî, 1048’de Sultân Murâd-ı Râbi’in irâdesiyle şehîden vefât eden es-Seyyid eş-Şeyh Mahmûd el-Ermevî en-Nakşibendî hulefasından olup kesret-i mürîdânına binâen hurûcundan havf eden İran Şâhı Safî Şâh tarafından ahz ve Alamut Kal’ası’nda habs edilmekle 1086’da vefât etmişdi.
Şeyhinin vefâtı üzerine Dağıstan’dan hicret edib [274] İstanbul’a geldi. Bir müddet İstanbul’da kalıb sonra Medîne-i Münevvere’ye gitdi. Orada ikâmet esnâsında bu kitâbı telîf ve takdîm edib 1116’da vefât etdi.
Sahîb-i tercemenin Hasaniyyü’n-nesl olmasından anlaşılır ki 1086’da Alamud Kal’ası’nda mahbûsen irtihâl eden es-Seyyid eş-Şeyh İbrâhim bin es-Seyyid Ali el-Hasanî el-Berküşâdînin kerîmezâdesidir. Nadirşâh ile harb eden ve da’vâ-yı hilâfet eyleyen zât târîhen malûm olduğu üzere Mîr Haydar bin Ali eş-Şirvânî’dir.
Bu zâtın pederi gösterilen Rükneddîn bin Muhibbeddîn bin Bahâeddîn bin Nureddîn bin Nizameddîn kimler olduğu anlaşılamadı. Bunların isimleri yazılsaydı belki tarîhen anlaşılabilirdi.
Ancak Şemseddîn Muhammed Ağa Bâlî târîhen 1000 ricâlinden olduğu muhakkakdır. Lâkin pederi eş-Şeyh Ahmed Cendî değildir.
Mevâlîden Şirvânî Mutahhar Efendi’nin 1011 tarihli Hüdayi Mahmûd Efendi Hazretleri’nin vakfiyesi zîrinde imzâsı “Mutahhar bin Muhammed Ağa Bâlî” diye görüldü. [275]
Şirvânî Mutahhar Efendi’nin iki kıt’a vakfiyesinde mezkûr olduğu üzere pederinin adı “Muhammed Ağa Bâlî” ve bunun pederi de “Muharrem”dir. Ağa Bâlî Muhammed Efendi’nin birâderleri Zefer Efendiyle Rûhânî Efendi olup Zefer Efendizâde Ahmed Efendi Mutahhar Efendi’nin ammizâdesi ve dâmâdıdır. Rûhânî Efendizâde Muhammed Efendi ve Zefer Efendi’nin diğer mahdûmu Muhammed Efendi’dir.
Şu vakfiyelerin tesbît etdiği malûmât-ı târîhiyyeden anlaşılır ki “Şemseddîn Muhammed Ağa Bâlî bin Muharrem”dir.
Bu zâtın peder-i karîbi gösterilen “Ahmed Cendî”de Keşfî Muhammed Çelebi’nin Selîm-nâmesi’sinde yazıldığı üzere Şâh İsmail Safevî’nin zaman-ı hurûcunda Şirvân’dan kaçıb Sultân Selîm’e ilticâ eden eş-Şeyh Şemseddîn Ahmed bin Abdullah el-Cendî olacaktır.
Bunun pederi gösterilen es-Seyyid Rükneddîn bin Nûreddîn bin Haydar bin Hasan bin Ebî Bekir bin es-Seyyid eş-Şeyh Ahmed aynıyla Lâdik’de medfûn es-Seyyid eş-Şeyh Ahmed sâhibü’l-hâl kebîrü’r-Rifâî el-Hüseyinî hafîdidir. Sâhibü’l-hâl [276] ensâbına mahsûs silsile-nâmelerinde bunları mükerreren gördüm.
Yalnız burada ufak bir sehv-i nâsih vardır. O da “Sadr (صدر)” kelimesi “Haydar (حيدر)” şeklinde yazılmış olmasıdır.
Bu silsile-nâmelerde es-Seyyid Ahmed bin Rükneddîn bin Nûreddîn bin Sadreddîn Kâsım bin İzzeddîn Hasan bin es-Seyyid Ahmed Kebîrü’r-Rifâî’dir. Bazen yalnız “Sadreddîn” ve bazen de yalnız “Sadr” yazılmışdır.
Bunlar da “Hüseynî” dir. “Hasanî” değildir. Eş-Şeyh Ahmed bin İsa bin Dâvûd bin Süleyman doğru olabilir. Lâkin bunun cedd-i âlâsı olan “Süleyman” Mûsa bin Muhammed bin el-Kâsım bin el-Hasan bin Zeyd bin el-Hasan bin Emîrü’l-Müminîn Ali bin Ebî Talib Hazretleri’nin oğlu olamaz. Çünkü müşârün-ileyhin Süleyman adlı oğlu yoktur.
Sultân Bâyezîd Câmii derûnunda Veliyüddîn Efendi Kütübhânesinde tasavvuf kısmında mevcûd olan “Umdetü’t-Tâlib fî Neseb-i Âli Ebî Tâlib”de Cemaleddîn Ahmed bin Atabetü’l-Horasânî Zeyd bin Hasan bin Ali bin Ebî Tâlib radiyallâhu anhum şeceresini şöyle tafsîl ve tesbît ediyor. [277]
Sülâle-i Hasaniyye’nin medâr-ı fahri olan Ebû’l-Kâsım Muhammed bin el-Kâsım bin el-Hasan bin Zeyd bin el-Hasan bin Ali bin Ebî Tâlib el-Alevî el-Bathânî oğulları Kasım, İbrâhim, Mûsa, İsa, Harun, Ali, Abdurrahmandır. Bunlardan Mûsa bin Muhammed bin el-Kâsım’ın oğulları da Hasan, İbrâhim Muhammed, Hamza Zeyd, Ali, Yahya, Hüseyin Ahmed.
Görülüyor ki bunların içinde Mûsa bin Muhammed’in Süleyman adlı bir oğlu yoktur. Ebi’l-Kâsım Muhammed bin el-Kâsım el-Bathânî sülâlesinde “Ahmed bin Dâvud bin Ali bin İsa bin Ebi’l-Kâsım Muhammed” vardır. Kezâlik “Ebû’l-fazl Ahmed bin Muhammed bin el-Hüseyin bin Dâvud bin Ali bin İsa bin Ebi’l-Kâsm Muhammed el-Fakîh el-Hânefî en-Nîsâbûrî” de vardır.
Lâkin “eş-Şeyh Ahmed bin İsa bin Dâvud bin Süleyman bin Mûsâ bin Ebi’l-Kâsım Muhammed” yokdur. Binâen aleyh Hazret-i Pîr-i Hamza Nigârî Efendi benim tetebbuât ve tetkîkâtıma nazaran 1086’da Alamud Kal’ası’nda mahbûsen vefât eden eş-Şeyh es-Seyyid İbrâhim bin es-Seyyid Ali el-Hasanî el-Berküşadî kerîmezâdesi ahfadındandır (el-ilmü indellâh). [278]
Karabağ dâhilinde Berküşâd Kasabası’nda 1224’de doğdu. Karakaş Köyü’nde sâkin Dehneli Abdullah Şikestî Efendi’den tahsîl-i ulûm etdiği esnâda ba’zı hûbâna dildâne olup tanzîm-i eş’âra başladı.
Sonra Şirvânî Hacı İsmail Efendi’nin dersine mülâzemet edib 1243’de müşârün-ileyhle birlikde Şirvân’dan kalkıb Amasya’ya geldi. İki yıl kadar Amasya’da Fâtıma Hâtun Medrese’sinde ikâmet ve müşârün-ileyhden tahsîl-i ulûma bezl-i makderet etdi.
1245’de âzim-i Hicâz olup avdet ve 1247’de üstâdıyla beraber Sivas’a rihlet etdi. Orada bir tarafdan ikmâl-i tahsîl ve diğer tarafdan tekmîl-i sülûk ederek 1256’da üstâdıyla beraber yine Amasya’ya avdet ve usûlen ahz-ı icâzet ve hilâfet ederek 1257’de Berküşâd’a gitdi.
Orada neşr-i ulûm ve irşâd-ı halk ile iştigâl ederek Dağıstan halkı kendisine biât ve tarîkine intisâb ve her emrine icâbet ederek büyük bir şöhret [279] kazandı. Şeyh Şâmil Efendi’nin meslek-i mücâhidânesini ihyâya azm etdiği Rus İmparatorluğu tarafından zann edildi.
Bundan dolayı Rusların tazyîkâtı artıb kendisini bîzâr etdiğinden 1271’de sânîyen Şirvân’dan çıkıb İran’a geçdi. Buradan Van tarîkiyle Erzincan’a geldi. Burada Dördüncü Ordu Müşîri Çırpanlı Abdulkerîm Nâdir Paşa kendisine fevkalâde hürmet edib beş yüz kuruş maâş tahsîsine delâlet etdi.
1272’de Erzurum’a gidip üç yıl kadar orada ikâmet ve 1275’de İstanbul’a gidip bir kaç mâh sonra ikinci defa Amasya’ya hicret ve Sarachâne Câmii kurbunda kâin medresede ikâmet etdi. 1276’da Sivas’a ve kırk sekiz gün sonra da Erzurum’a gitdi.
Burada cüz’î müddet ikâmeti esnâsında gayret-i mürîdânının uyandırdığı bir arbedeye hiddet ederek Bayburd’a gidip iki yıl burada oturdu. 1278’de tekrâr Erzurum’a avdet edib terâküm eden maâşâtını aldıkdan sonra 1280’de Karabağ’a gitdi. [280]
Orada bırakdığı evlâd ü iyâlini alıb Şirvân’dan kat’î bir sûretde alâkasını keserek çıkdı. 1281 senesi evâilinde üçüncü defa Amasya’ya hicret ve Yakutiye Mahallesi’nde bir müddet ikâmet etdi.
Bu müddet zarfında Amasya’nın ulemâ ve erkân-ı sohbet-i şerîfesinden istifâde etmek üzere kendisini ziyâret ve talebe-i ulûmda halka-ı tedrîsine müsâberet ederek umûmun hürmet-i mahsûsasını kazandı. Çünkü meşâhîr-i fuzalâdan ve sâdât-ı ulemâdan olduğu anlaşıldı. Maâşını da Amasya’ya nakl etdirdi.
1288 senesi şa’bânında Amasya’ya gönderilen üstâdı ve şeyhî Şirvânî Hacı İsmail Efendizâde Mehmed Rüşdü Paşa kendisine Pirinçci Mahallesi’nde Dârulhadîs-i Osmân Çelebi civârında muazzam bir konak yapdırıb oraya nakl etdi.
Bu esnâda Ali-Muâviye meselesi meydâna çıkdı.
1289 senesi cumâdelâhiresinde Mehmed Rüşdü Paşa İstanbul’a gidip 1190 saferinde sadrâzam olunca şu fâidesiz mes’ele teşeddüd ederek ulemâ ve erkân kendisinden [281] soğudu. Bunlar kendisine ve etbâ ü mürîdânına Şîâ-ı Aleviyye nazarıyla bakdı. Halk arasında büyük bir tefrîka hâsıl oldu.
Çünkü Muâviye ve tarafdârı olan Cemel ve Sıffîn ricâli alenen tekfîr ve tel’în ediliyordu. Ulemâ, tabîi buna mukâbele ederek Ehl-i Sünnet mezhebini müdâfaa etmekde idi. Her iki taraf da pek müfritâne hareket ederek halkın galeyân-ı efkârı artıyordu.
1291’de ikâmetgâhı konakda ba’zı hâlât-ı fevkalâde zuhûr ederek kendisini bî-huzûr etmekte idi. Bu muazzam konak, gecelerde ricâl-i gaybiyye tarafından taşlanıb, gündüzlerde hâne eşyâsı, sandıklar derûnunda mahfûz olan emtia ve elbisesi yanmakda idi. Bunları yapanlar bir türlü anlaşılamıyordu.
Binâen aleyh mezkûr konakdan çıkıb Gümüşlüzâde Mahallesi’nde bir kirâ-hâneye taşındı. Burada da ayn-ı hâle marûz kaldığından 1293’de Merzifon’a gitdi. Orada altı ay oturdu. 1294 senesi evâilinde Amasya’ya gelip Eski Kethüdâ Mahallesi’nde Şirvânîzâde [282] Kazasker Ahmed Hulûsî Efendi’nin konağında ikâmet etdi. 1297’de mahkeme-i şeriyye kâtibi ve şeyhinin dâmâdı olan Hacı İsa Efendi hânesinin vekîl-i harcı olan Şirvânî Hâfız Zekeriyya Efendi’nin vurulması ve mürîdânından kâtil Rüstem’in kendi konağında ihzâr edilen ata binib firâr edeceği esnâda der-dest edilmesi yüzünden yine Merzifon’a gitdi.
Orada bir yıl kadar kalıb 1298’de Amasya’ya avdet ve bir kaç mâh Deve-hâne Mahallesi’nde Payaslızâde el-Hâc Hakkı Efendi’nin hânesinde ikâmet edib sonra Çeri-başı Mahallesi’nde Sultân Bâyezîd İmâmı Mecdîzâde Hâfız Mehmed Şerîf Efendi’nin hânesine taşındı. Bize komşu geldi. Çeri-başı Câmi-i şerîfinde zikrine devâm etdi.
1301 senesi evâilinde şerîki olan Hacı İsa Efendi, kayın pederi olan Şirvânî Hacı İsmail Efendi’nin Türbesi câmiinde yatsı nâmâzını ba‘de’l-edâ halîlesiyle beraber türbeden çıkıb civârındaki köşke giderken bir şahs-ı mechûl tarafından katl kasdıyla atılan kurşun halîlesinin memesine [283] isâbet ve cerîhadâr etmiş idi.
Gerek Hacı İsa Efendi ve gerek Halîlesinin birâderi es-Seyyid Ahmed Hulûsî Efendi bu sû-i kasdi sâhib-i tercemeden bilib kurşunu atan da mürîdânından olduğunu sezmişlerdi. Bunun üzerine tahkîkât-ı serîa ve şedîde başladı. Telgraflar her tarafa işledi.
Nihâyet sâhib-i tercemenin Rusya’dan eslihâ-i memnûa idhâl etdirdiği, kurâda meskûn Alevîleri dâire-i ittihâdına davet için tezkereler yazdırıb gönderdiği, bu tezkerelerden haylisi kendi mührüyle mahtûm olarak tutulduğu ceddi Mîr Haydar Şirvânî davâsıyla kıyâm edeceği davâları birer netîce hâlinde Sultân AbdulHamîd Hân’a bâ-telgraf arz edildi.
Bu isnâdât üzerine Amasya’dan kalkıb Merzifon’a gitdi. 1301 senesi cumâdelûlâsının evâsıtında kendisine hürmetkâr olan Mutasarrıf Mehmed Reşad Bey’in azliyle Çeri-başı Hamdi Necib Paşa Amasya mutasarrıfı olup derhâl geldi. Cumâdelâhiresinde şifreli gelen emr-i telgrafı üzerine Merzifon’dan kaldırılıb Samsun’a ve buradan İstanbul’a i’zâm edildi.[284]
İstanbul’a vusûlünde kendisini vapurda istikbâl eden mürîdânından ve telgraf me’mûrlarından Erzurumlu Mehmed İzzet Efendi’nin Fâtih civârında Sarı Güzel Mahallesi’nde kâin hânesine müsâfir oldu. Kurenâ-yı Padişâhîden Şirvânî Mehmed Emin Bey ve Maârif’de encümen teftîş ve muâyene reîsi akrabâsından Ahmed Hamdi Efendi marifetleriyle dîvânı bastırıldı.
Ba’dehû Şeyhü’l-İslâm Uryânîzâde Ahmed Es’ad Efendi’nin huzûruna çıkarıldı. Muaviye ve emsâlinin ta’n ü teşnîi’ne mecbûriyet hâsıl olduğu kendisinden soruldu. “Ceddimin aleyhine kıyâm eden adamlara buğz ü lanet etmek bana âid bir vazîfe-i nübüvvetdir. Bu husûsda halkın bana mutâbaat etmesi doğru değildir.” cevâbını verdi.
Taraf-ı meşîhatpenâhîden bu cevâbı Pâdişâha arz edilmesi üzerine 1302 senesi muharreminde Harput’a gönderildi. Orada iki yıl ikâmet edib 1304 senesi Muharreminin üçüncü pazartesi günü ikindi vaktinde “irci’î” emr-i celîline icâbet ve dâr-ı naîme rihlet etdi.
İrtihâli ve cenâzesinin Amasya’ya nakli hakkındaki vasiyyeti [285] Mamûratü’l-Azîz vâlîsi Sultân AbdulHamîd Hân’a arz ü istîzân ve kurenâdan Mehmed Emin Bey vasıtasıyla nakline tahsîl-i fermân edildiğinden cenâzesi tahnît edilerek muharremin on dördüncü cumartesi günü tâm öğle vaktinde Amasya’ya gelip Bâyezîd Paşa Mahallesi’nde ihzâr edilen hânede defn edildi.
Mîr-i müşârün-ileyh gâyet fâzıl, ulûm-ı akliyye ve dîniyyede muhakkik, kâmil, elsine-i selâsede şâir, ilm-i tasavvufda mütebahhir, gâyet müşekkel, uzunca boylu, kalın vucûdlu, esmer benizli, saç ve sakalı kumral, endâmı gâyet mütenâsib, mehîb, nazarı cazibedâr, vakûr, sükûtu gâlib, ezâ-yı ihvâna nâ-mütehammil, hicvi şedîd, Hanefiyyü’l-mezheb, Hâlidiyyü’t-tarîka, musallî, âşık-meşreb, vecd-i seri, bir zât idi.
İbtidâ Ali Paşazâde kerîmesi Şâhlık Hanım ile evlendi. Bunun vefâtında hemşiresi Zeyneb Hânım ve bir sene sonra Emine Hânım ve Erzurum’da Zeliha Hânım ve Amasya’da kemer-başı Mustafa Efendi’nin kerîmesi Lütfiye Hânım ile evlendi. Son üçü vefâtına kadar taht-ı nikâhında ber-hayât [286] idiler.
Ancak Berküşâd’ın güzel hanımlarından Nigâr Hânım’ın aşkıyla âsûde-hâl olduğundan “Nigârî” mahlasını kabûl etmiş idi. Şâyân-ı dikkatdir ki Nigâr Hânım’ı isteseydi her hâlde diriğ edilmezdi.⁴² Bununla beraber akrâbasından Seyyid Ahmed Efendi tezevvüc etdi. Onun şehâdetine kadar taht-ı nikâhında kaldı.
Emine Hânım’dan Siraceddîn İsmail Efendi ile Hüsna Hânım nâmında bir oğlu ve bir de kızı doğdu. Zeliha Hânım’dan Şemseddîn Mehmed Efendi nâmında bir daha oğlu ve Lütfiye Hânım’dan Hayrünnisa, Büşrâ adlı iki kızı oldu. Fakat cümlesi de kendisinden evvel vefât etdi. Bilâ-veled dünyâdan gitdi.
Meşâyih-i Nakşibendîye’den eş-Şeyh Süleyman Efendi derdi ki “Şeyh Hacı Hamza Efendi harîs-i evlâd bir zât idi. Siraceddîn Efendi’nin vefâtından sonra Lütfiye Hânım hâmile oldukda bir oğlan doğuracağını ve Mehdî olacağını haber vermişdi. Bu haberi duydum. Şeyh Efendi acele ediyor. Belki kız olur [287] dedim.”
Filhakîka çocuk kız doğdukda Şeyh Efendi adını “Büşra” koyub bundan bir oğlan doğacağını ve bu oğlanın Mehdî olacağını haber vermişdi. Bu haberi kendi mürîdânından duydum. Şeyh Efendi yine acele etmişdir. Bu kız çocuk iken belki ölür dedim.
Şâyân-ı hayretdir ki Büşra Hanım üç yaşında merkebden düşüb öldü. Bu esnâda Hayrünnisa Hânım doğdu. Bu da sârâya mübtelâ oldu. Mürîdânından biri der ki, sârâya okur bir Mağribî bulub götürdük. Çocuğa okurken halkın Şeyh Efendi’ye kerâmetler nisbet ederek taabbud etdiklerini görünce Mağribî hiddet etdi.
Eğer bu Şeyh Efendi’de kerâmet olsaydı beni çağırmaz, kendi çocuğuna bir nefes ederek şifâyâb ederdi diyerek kalkıb gitdi. Bu çocuk sârâdan ölür dedi. Filhakîka Hayrünnisa Hânım da sârâdan vefât etdi.
Bununla beraber Şeyh Efendi gecelerde bazen âşıkâne gazeller [288] naatlar okuyarak oturduğu odanın etrâfında sabahlara kadar dolaşır ve ağlar, görenlerin yüreklerini dağlardı. Bazen de hayretler içinde gaşy olup dalar, her tarafa hüzn ve kederler salardı.
Çeri-başı câmi-i şerîfinde zikr ü tesbîhe şöyle başlardı: İbtidâ bütün mürîdân bir halka teşkîl edib ayakda durur. Yalnız mihrâbın önünde iki adam sığacak kadar yer bırakılırdı. Buraya Şeyh Efendi gelir başından fes ve sarığını çıkarır, bir külâh-ı Nakşibendî giyerdi. Bundan sonra sağdan başlayıb her mürîdin sağ ayağının ucuna basar kulağına birşeyler okur ve üflerdi. Mürîd üflediği anda âdeta bir tulum gibi kabarıb şişer, vecde gelir haykırırdı. Bu ameliye solda biter, bundan sonra kendisi elinde uzunca bir tesbîh ile halkayı devr ederek beyitler okur, bazen de yanık yanık ağlar, Allâh diyerek gözyaşları dökerdi.
Mürîdânın her biri kuşların ve hayvânâtın terennümâtını âdeta taklîd eden seslerle haykırırlardı. İçlerinde [289] bayılıb düşenleri olurdu. Bu tertîb üzere cereyân eden ezkâr ve tesbîhât iki saât kadar devâm eder, zikrin hitâmında Şeyh Efendi giderken düşenlerin göğüslerine basar, bayılanlar ayılıb kalkardı.
Mürîdânın Şeyh Efendi’ye inkiyâd ve itâatları pek yüksekdi. Basdığı ve oturduğu yerleri, ayakların uçlarını mesh ve pabuçlarını öpmekle mütelezziz olurlardı. Efendi Hazretleri’ni karşıdan gören bir mürîd derhâl yere kapanır, el ve ayaklarıyla yürüyerek ileri gider Efendi’nin pabuçlarını öperdi. Bu hâli çamurlu günlerde bile gördük.
Şâyân-ı dikkatdir ki kendi Şeyhzâdesi es-Seyyid Ahmed Hulûsî Efendi şeyhinin dâmâdı ve kendi şerik-i dersi Hacı İsa Efendi, diğer şerik-i dersi olan Şirvânî Hacı Mustafa Efendi ile araları açıkdı. Bunlar kimseye lanet etmezler ashâb-ı Rasûlullah’a hürmet ederlerdi.
Bunların Şeyh Efendi hakkındaki isnâdât-ı ma’hûdeye gelince köylerdeki Şiîlere gönderildiği söylenen tezkîreler herhalde efsâneden ibâretdir. Esliha-i memnû’a idhâline [290] hâcet yokdu. Çünkü Devr-i Hamîdî’de Çerkeslerle Şirvânîler zâten müstesnâ bir sûretde müsellâh gezerlerdi.
Ancak Şeyh Efendi’nin hâl ü kâli bütün mürîdân ve Şîânın müttehidâne hareket ve kıyâm etmelerini tervîce hâdim idi. Mürîdânın “ba’zı taşkınları silahlar işler, kamalar parlarsa Şeyh Efendimizin kerâmetlerini tasdîk edersiniz.” diye alenen sözleri herhâlde boş değildi.
Hattâ Merzifon’dan kaldırılıb Samsun’a giderken araba içinde yazdığı ve dîvânının başında basdırdığı şu beyitleri Şeyh Efendi’nin zamirinde cevelân eden ümid ve hareketlere âdetâ bir tercümân olmaktadır.
Çıkmadı sâhib-i da‘vâ ne ‘aceb
Açmadı bayrak-ı bâlâ ne ‘aceb
Çıkdı çün fırka-i Deccâl velî
Çıkmadı Mehdî Mesîhâ ne ‘aceb
Atdı âteşlere Nemrûd bizi
Gelmedi bir Halîl-âsâ ne ‘aceb
İrdi Fir‘avn bizim dâdımıza
İrmedi bir Yed-i beyzâ ne ‘aceb
Dîvler aldı bütün etrâfımızı
Kılmadı bir isr-i esmâ ne ‘aceb
Olmadı millet-i İslâma kömek
İrmedi bir meded âyâ ne ‘aceb
Olmadı dîn-i mübîn nakdi revâc
Kalmadı revnak-ı garrâ ne ‘aceb[291]
Bulmadık bir zafer âyâ ne içün
İrmedi nusret-i Mevlâ ne ‘aceb
Ey Nigârî kadir-i mîrim içün
Tevbe kıl söyleme hâşâ ne ‘aceb
Hazret-i Mîr Hamza Nigârî Efendi cedd-i a’lâsı olan emîrü’l-mü’minîn Aliyyü’l-murtezâ Efendimiz Hazretleri’ne karşı isyân bayrağını kaldıran Muâviye bin Ebî Süfyân, Amr ibnü’l-Âs, Mervân bin el-Hakem ve emsâline, Cemel ve Sıffîn ashâbına lânet ederdi. Emâret ve saltanat dâiyyesiyle kıyâm eden bu zevâtın ef’âl ve harekâtı uğrunda binlerce ehl-i îmân ve ihvân-ı dîn şehîd ve maktûl olmuşlardı. Bu şehîdler içinde Hazret-i Ali ile oğulları olan sıbt-ı Nebevî Hasan ve Hüseyin Radiyallâhu anhüm hazerâtı da vardı.
Cenâb-ı Muâviye ve Mervân ile evlâd ve ensâbı tâm altmış yıl minberlerde alâ melei’n-nâs Hazret-i Ali’ye şetm ü la’net etmişler, evlâd-ı kirâmına pek fecî işkenceleri revâ görmüşlerdi. Bunlardan işkenceler içinde şehîd olanlar da çokdu.
Sohbet-i Nebevî’ye hürmetine onların ef’âl ve seyyiâtını ictihâda haml ederek hoş görenler, bunları sevmeyen, sevmediklerini de uğrunda kimsenin burnu bile kanamayan, yalnız lanetle [292] anlatan evlâd-ı Âli’yi muhabbet-i nebevîyye hürmetine hoş görmelidirler.
Şetm ü lanet hadd-i zâtında kötü bir şeydir. Dînen ve ahlâken mezmûm bir hareketdir. Hâssaten ehl-i îmân ve Ashâb-ı Rasûlullâh oldukları ulemâ-yı ehl-i sünnet nezdinde muhakkak ve müttefik olan zevât aleyhinde şetm ü lanet muğâyir-i emr-i Rasûlullâh olarak daha fenâ bir hasletdir. Ahlâk-ı Muhammediyye’yi bundan siyânet etmek de birer vecîbe-i zimmetdir.
Fakat bu luzûmu idrâk etmeyerek şetm ü lanet edenlere karşı şetm ü lanet de bir mukâbeledir. Bu mukâbeleyi hoş görmeyenler “el-bâdî azlem” diyerek ilk defa şetm ü lanet edenleri de hoş görmemelidirler.
Şeyh Efendi ve mürîdânı bu mukâbele-i lafziyyeyi müfritâne bir sûretde ileri götürüb ahlâk-ı umûmiyyeyi tehdîde kadar vardılar. Tabiî ulemâ fırkası da ahlâk-ı umûmiyeye fenâlıkdan siyânet kasdıyla müdâfaayı müfritâne ileri götürüb taassuba kadar gitdiler.
Ulemânın kürsîlerde vaaz ü nasîhâtı mezheb-i ehl-i sünneti müdafaası Hazret-i Mîr-i Nigârî’ye pek ağır gelir, [293] Hazret de onlara ağız dolusu hicv ederek intikâm alırdı. Şu iki beyiti o hicviyyâtındandır.
Dime şâir sözüdür sanma yalan
Vâ‘ize yem gerek eşşege palân
Sûfiye lokma gerek zehr ide
Çerçiye pâra ılançıya ılan
Vâiz dediği fâzıl-ı meşhûr Hocazâde İbrâhim Efendi’dir. Yörgüç Paşa Câmii vâizidir. Eşek dediği zâhid-i meşhûr Hacıoğlu Mahmûd Efendi’dir. Sofu dediği Amasya Müftüsü Sofuzâde Mehmed Hulûsî Efendi’dir. Çerçî ve ilâncı dediği de ehl-i sünnet mezhebini müdafaa eden ulemâdır.
Bunların içinde en ziyâde maâş alan müftü Efendi idi. Bunun da maâşı müftülükden iki yüz ve müderrislikden elli kuruş ki cem’an iki yüz elli kuruş eder. Diğerleri fî-sebîlillâh tedrîs ü tezkîr ederek halkın vereceği zekât ve fitre ile te’mîn-i maîşet ederlerdi.
Bunları çerçîlik ve ilâncılık ile hicv eden hazretin hazîne-i devletden aldığı ayda beş yüz kuruş maâşından [294] mâadâ Şirvân ve mürîdândan yüzlerce liralar akıb gelir. İkâmetgâhı vüzerâ idâresi gibi işler sevdiklerine yirmi, otuz, kırk, elli lira kadar ihsânlar eylerdi.
Hazret-i Mîr Hamza Nigârî Efendi ilm-i tasavvufda yegâne-i asr idi. Bununla beraber şatahât-ı sûfiyyesi de vardı. Mübâhât-ı sofiyânesini şu beyitleri irâe etmekdedir:
‘Aşkda bî-meselem vâhid-i bî-tâyem men
Bana mânend bulunmaz kime hem-tâyem men
Vahdete sıgmaz ene'l-Hak sözini söylemezem
Rabbi ernî dimezem matlab-ı Mûsâyam men
Şiir ve edebiyyâtda kendisine hâss bir mesleki, bir tavr-ı âşıkânesi vardı. Parmak hesâbıyla da metîn şiirler söylerdi. Bu türlü eşârından şu beyitleri pek hazîndir.
Ne müdeddir Nigâr Nigâr dimekden
Kalmayubdur cânda ihtiyâr yeri
Kanlar udup bagrım başın yemekden
Hasta gönlüm olmuş âh u zâr yer [295]
Dîvânında güzel na’t-ı şerîfler, âlî gazaller, yanık ve derûnî elemleri terennüm eden kıt’alar vardır. Fakat bunların içinde sakatât-ı şi’riyyesi, kavâid-i lisanımıza uymayan edebi gariplikler de vardır. Bunlar da kendisine hâs olan sözlerdir.
Meselâ:
Sorma sebeb-i derdim ey ‘âlic-i pür-fen kim
Izhârına yok tâkat kim bâ‘is-i kanımdır
Kezâ
‘Aşk sahrâsını her lahza hümây-ı gönlüm
Tek ü tenhâ dolanur sanma gezer ‘Ankã tek
Diğer
Hâk-i pâyındır dem-â-dem secdegâh-ı gönlümüz
Tâ ki ol serdâr-ı zülfün bende-i fermânıdır
Diğer
Mürg-i gönül ol turra-i tarrâra dolaşmış
Yâ Rab ne belâdır bana bu zülf-i dil-âvîz
Ve
Köşk-i Nigârı gönül eyle penâh
Eyleye hıdmet sana sultân u şâh
Gûşe-nigâram uca dûr eyle kim
Küngüre-i ‘arş ayağındadır
Diğer
Bakdıkça bana gamzelerin kanıma kaynar
Çeşmin susuyor bagr-ı pür-alkanımı görgeç
Velehu
Dûzahu'l-‘uşşâk firkat-hânede
Fikr-i vaslınla gönül eyler tarab
Kezâ
Ey gönül miftâh-ı mihr ile olur esrâr feth
Bâb-ı muglâkãtı eyler kâse-i ser-şâr feth
Diğer
Felek ser-geşte-i zülf-i mutarrâ-yı Muhammeddir
Kamer hûrşîd-i Mecnûndur vü Leylâ-yı Muhammeddir
Hazretin dîvân-ı eşârı müritleri tarafından Kur’ân-ı Kerîm kadar kudsî bir kitâb sayılır. Başlarda gezdirilirdi.
Parmak hesâbıyla yazılmış eşârı terennümât ve teganniyât-ı mahsûse ile okunur. Vecd ü şevk içinde cûş u hurûş edilirdi.
Hazret bunu şöyle ifade idiyor:
Vahy-i İlâhîdir ehl-i Hak bilür
‘Atâ-yı tab‘ımı sünûhâtımı
Table-i müşg teki erbâb-ı safâ
Gezdürür başında hayâlâtımı
Fâ‘ilâtün / Fâ‘ilâtün / Fâ‘ilün
Diğer
Saldı hayrânlıga erbâb-ı dilânı ne ki var
Vahy mi mu‘cize mi sihr mi güftârların
Hülâsa Hazreti Mîr Hamza Nigârî şâyân-ı hürmet bir sîmâ-yı mübârekdir. Kendisine hâss bir meslek-i tasavvuf sâhibi olan fuzalâ-yı meşâyîhdendir. Bu meslek erbâbına Hamzavî dendi. Saltanatı uğrunda her türlü fenâlığı irtikâb edecek bir yaradılışda olan Muâviye ve Mervân’a fedâ edilecek kimselerden değildir, ve’s-selâm.