Amasyalıdır. Tercemesi yukarıda yazılan “Tâcî Bey” demekle meşhûr Tâceddîn İbrâhim Paşa bin Safî Çelebi’nin mahdûmu ve Kazasker Ca’fer Çelebi birâderidir. Takrîben 871’de Amasya’da doğdu.

Amasya fuzalâsından Mevlânâ Şeyhîzâde Abdî-i Amasî’den tahsîl-i ulûm edib İstanbul’a gitdi. Orada Kâdızâde Mevlânâ Kıvâmüddîn Kâsım ve Rûmeli sadrı Hacı Hasanzâde Mevlânâ Muhyiddîn Mehmed Efendilerden ikmâl-i tahsîl edib ders-i âm ve [248] sadr-ı müşarün-ileyhten mülâzım oldu.

906’da üstâdı Hacı Hasanzâde’nin binâ etdirdiği medreseye ilk müderris oldu. 912’de Bursa’da Sultân Murâd Hân Medresesi müderrisi olup oraya gitdi. 914’de Atîk Ali Paşa müderrisi olarak İstanbul’a geldi. 916’da Sahn-ı Semâniyye müderrisi olarak temâyüz etdi.

917’de Sultân Ahmed tarafdârı diye azl edilen birâderi Ca’fer Çelebi vak’asında ma’zûlen Hicâz’a gidip ba’de edâ-yı hâcc avdetinde birâderi sânîyen nişâncı oldukta bu da sânîyen Sahn-ı Semâniyye müderrisi oldu.

921 senesi recebinde birâderinin i’dâmı üzerine azl ve yevmî seksen akçe vazîfe ile tekâ’üd edildi. Çünkü birâderinin salben i’dâmından dolayı fevka’l-âde müte’essir olup birâderini darağacından indirdiği ve defn etdirdiği esnâda pâdişâha ve erkân-ı devlete ta’n ü teşnî’ etmişdi.

Âşık Çelebi “Tezkire-i Şu’arâ”sında diyor ki: “Birâderi Ca’fer Çelebi’yi meydân-ı siyâsetden alub götürürken pâdişâha [249] bed-du’â etdiği cihetle gâyet havf üzere hânesinde mukîm olmuş. Mısır’a irsâl olunacak nâme-i hümâyûn tahrîrine me’mûr olup dâ’vet olundukda hânesine el-vedâ’ itmiş ve nîm-mürde sarâya gitmişdi.

Saraya varub me’mûriyyetini anladıkda müsterih u mesrûr olup kendisine i’âde edilen medresesinde otuz akçe terakkî verildi. Otuz bin nakid akçe ve bir samûr kürklü sof ihsân buyuruldu” mülahhasan.

Fakat birâderinin i’dâmından dolayı hâsıl olan te’essürât-ı azîmesi günden güne tezâyüd ederek nihâyet 922 senesi şa’bânında elli bir yaşında dâr-ı na’ime irtihâl etdi. Sultân Selîm civârında birâderinin mescid-i şerîfi hazîresinde ve birâderinin yanında medfûndur.

Kâffe-i ulûmda mütebahhir, muhakkik, edebiyât-ı Arabiyye’de imâm-ı asr, elsine-i selâsede şâir, bedîü’l-makâl, latîfü’l-hayâl, fasîhü’l-lisân, belîğü’l-beyân, allâme-i fünûn, gâyet halûk, mütevâzı’, sadûk, me’âyib-i nâsdan müctenib, kizb ü riyâdan muhteriz, afîf, dîndâr idi. [250]

“Şerh-i Miftâh”a ve Bâb-ı şehîde kadar Sadrü’ş-Şer’î’a’ya birer hâşiye-i müstakille te’lîf ve “Akâ’id-i Nesefiyye”yi “Kasîde-i nûniyye”ye bir nazîre olarak nazm etdi. Manzûm mü’ennesât-ı semâ’iyyesi meşhûr olup “Hayrü’l-Ahlâm” adlı eser-i edebîsi ve kasâ’id ü eş’âr-ı belîgası ma’rûftur.

Eş’âr-ı Arabiyyesinden zamânını hicv hakkında nazm etdiği şu eş’ârı bir mecmû’ada görüldü:

فإنه
عنود به للفاضلينعناد
أری نقد جهلرايجا فی زماننا
سبق وبسوقالفضل فيه کساد
توجهوجهالجاهوجهةسفلة
فسادوافعمالخافقينفساد
زند کباجدیأری لم الجدموريا
قد ووريتللجاهلينزناد
منای ام ح بأر الليالیأجنة
ليت فياشعریلهن هل والد
دمانیزمانیبالبالياورامنی
برمی مرام نصلهن حداد86

Müşârün-ileyhin eş’âr ü kasâ’idini hâvî bir mecmû’a taharriyât-ı medîdeden sonra Veliyyüddîn Efendi Kütübhânesi’nde bulunabildi. Kasâ’id-i Arabiyyesi içinde Safiyyüddîn el-Hılî kasîdesine bir nazîre olmak üzere Sultân Bâyezîd-i Sânî medhinde tanzîm etdiği şu kasîde-i bedî’ası buraya nakl edildi: [251]

حبيبیمذ رامالتنائینائيا
من غداجدی بين غدائیدائيا
و أودعت اذ ودعت عند مهاجری
فؤادا و صبرا عن مأبیآبيا
مسحتبمصفرالخدودنجاده
فقال أبتغی فی نجادیجاديا
فقلتبعينينافتتانى فقاللی
أتحسبذ من االمکرخالیخاليا
تفألت من واواتصدغلعطفه
علیولکنما وفا لىفاليا
ليت الأشعریيمن هل ن أ علی
فی ما علی راه أرجائیجائيا
يا أمنيتیغبت ذإ هانتمنيتی
و أ حللت من حزنفوأدیواديا
فبت و حالیمثل حالك هالك
وأ صبحبالبلبالبالی باليا
نصحتفوأدی فی الهوی و انتصحته
ولستأراهبانتصاحیصاحيا
و ماکانيدریدمعتی سبل مقلتى
فصار لی إ جفنیسهادیهاديا
يصوردمعیفوق خدیبحمرة
فأ صبحدمعی فی زمانیمانيا
جمالك عذرللمحبينواضح
فمنيك فینشانیشانيا
[252] جعلتشعاری فی هواك تصبرا
وسوفترانی عن شعاریعاريا
قساالقلب اذ قاسیالشدائد فی النوی
و تری هالّ القلبالمقاسیقاسيا
األن صد فی نماعذارك مرسال
أراهلقلبی فی حسابیسابيا
سبیالقلب و استولیبعقلی وومهجتى
فحالی لا ابکی و مالیماليا
تسرحقلبی عن جميعمشاغلی
سویمدح حاز من المعالیعاليا
ذا وك المليك بايزيدالمظفر
وحيدالوریفاق الموالیواليا
لقد نزلت فی شأنه آية العل ی
و من شانه ی لق يالدواه ي داه یا

Buradan aşağı otuz beyit Sultân Bâyezîd-i Sânî medhine dâ’ir olup bu on dokuz beyit ile mecmû’u kırk dokuz beyitten ibâret bir kasîdedir. Üstâdı Kâdızâde Kıvâmüddîn Kâsım Efendi Bursa kadısı iken 899 senesi ramazânının üçüncü günü vefât etdiği mesmû’ı oldukta bir mersiyye-i tavîle nazm edib şu iki beyt o mersiyyenin hâtimesidir:

و ال خير فی الدنيا وال فی حياتها
فعمرك مافيها ال محالة ضائع
توکل علی الرحمن فی کل حالة
و هذا الذی أوصيك باهلل نافع87

Latîfi Çelebi “Tezkere-i Şu’arâ”sında diyor ki: “Sa’dî Çelebi Rahmetullâhi aleyh Tâczâde Ca’fer Çelebi’nin birâderidir. Sultân Bâyezîd zamânında Sahn müderrisi iken fevt oldu. (!)

Ol asrın fuzalâsından ve fuzalânın şu’arâsından idi. Mevâni’den eş’ârın tedvîne mecâl bulamayıp bu fende zuhûr edememişdir. Bu matla’-ı meşhûr anındır:

Yâ Rab n’olaydı âlem içinde dil olmasa
Bârî olursa her güzele mâ’il olmasa

Velehu [253]

Işk hâlâtını Ferhâd ile Mecnûn ne bilür.
Biri dağ âdemidir birisi sahrâ delisi”

Hazret-i Sa’dî’nin o güzel matla’ını gördüğüm esnâda kalbime sünûh eden şu iki beyti arz etmeden geçemedim:

Hoşdur cihânda zevk visâl ü bahâr-ı ömr
Dehrin avârızıyla hemân zâ’il olmasa
Cânâna kalsa vuslatı mümkün bilir gönül
Ağyâr-ı bed-likâ kederi hâ’il olmasa

Edirneli Mecdî Mehmed Efendi “Terceme-i Şâkayık”ta tezyîlen diyor ki: “mûmâ-ileyhin kâffe-i ulûm-ı berâ’at-rüsûmda müşâreketi olduğundan gayrı fünûn-ı Arabiyyeye ihtisâs-ı tâmmı olup fazl-ı mütevâfir u ilm-i mütekâsir u sıyt-ı mütetâ’ire mâlik idi. Ol sütûde-sıfât u pesen-dîde-simâtın salâh-ı hâl ve sıdk-ı mâkâl ü kerem-i nefsi nihâyetde ve dürûğ-ı bi-fürûğdan ictinâbı gâyetde idi. . .

Fâzıl-ı mezkûrun elsine-i selâsede ebyât u eş’ârı bî-şümâr ve Türkî gazelleri bî-hesâbdır. Dil-i deryâ-bârı bihâr-ı nazmdan bî-sahîl bir bahr-ı kâmil ve celâ’il-i fezâ’ili bahr-ı muhît gibi [254] muhît ü şâmildir. Zebân-ı Türkî’de bu matla’ anındır: Yâ Râb nolaydı... ilâ âhir. Bu matla’ da anındır:

Rûşen kılan cihânı bu gün hüsni mâhıdır
Meftûn eden bu gönlümü zülf-i siyâhıdır

Lisân-ı Arabda dürer-i manzûm-girdâr-ı bî-şümâr kelimât-ı fesâhat-şi’âr tanzîm edib fusehâ-yı Arabın eş’ârına nazîr kasâ’id-i dil-pezîr nazm eyledi. Kasâ’id-i şerîfesine ayn-ı iz’ân ve çeşm-i im’ân ile nazar eyleyen kimse intizâm-ı kelimâtından fusehâ-yı Arab eş’ârı zann eyleyüb hüsn-i edâsından ekâbir-i şu’arâ-i sâlife kelimâtından gümân ider idi...”