Amasyalıdır. Üçler Mahallesi halkından Mûsâ bin Süleyman [445] bin Abdullah’ın mahdûmu olduğu kendi kitâbının zahrında görüldü. Üçler Mahallesi’nde 913’de doğdu. Bahşîzâde eş-Şeyh Ya’kûb, Bahşî Efendi’nin tilmîz ü dâmâdı Hakalalı es-Seyyid eş-Şeyh Muhyiddîn Mehmed, Şeyh İmâdzâde Musliheddîn Mûsâ Efendilerden ikmâl-i tahsîl ederek mücâz oldu.

Ba’dehû İstanbul’a gidip Allâme Muhaşşî Sinan Efendi’nin halka-i tedrîsine mülâzemetle ondan dahi tedrîse mücâz oldu. Neş’e-i uhreviyyesi tab’ında gâlib olduğundan i’âde ve mülâzemet fikrinden geçip Amasya’ya avdetle ders-i âm olarak yıllarca tedrîs-i ulûm etdi.

Fazl ü kemâliyle fevka’l-âde iştihâr eylediğinden 975’de vefât eden Cum’a Efendi’nin yerine Hızır Paşa müderrisi oldu. 980’de altmış akçe vazîfe-i yevmiyye ile Mehmed Paşa müderrisi olarak büyük ri’âyet gördü. Bunu da hoş görmediğinden 984’de müderrisliği terk edib Hicâz’a gitdi.

Ba’de’l-Hacc Mekke-i Mükerreme’de mücâvir olup Harem-i şerîfte tedrîs-i ulûm ve mevâsim-i hacda her taraftan gelen Türkler’e va’z ü nasîhat ederek fazl ü irfânı, zühd ü takvâsıyla [446] kendisini ulemâ-yı Haremeyne ve ahâlisine tanıttı. 988’de Şeyhü’l-harem olup Mekke ulemâsına riyâset etdi.

Bu şöhreti de kendisine âfet bildiğinden 994’de Harem-i şerîf meşîhatinden de vaz geçip Amasya’ya avdet ve halktan ihtiyâr-ı uzlet ederek hânesinden dışarı çıkmadı. İbâdât ü tâ’âta mülâzım olduğu hâlde 1000 senesi rebîülâhirinin yirmi yedinci cum’a gecesi dâr-ı kudse intikâl etdi.

Gâyet fâzıl, muhakkik, müfessir, muhaddis, kâffe-i ulûmda mütebahhir, usûl ü fürû’da mâhir, gâyet zâhid, vâ’iz, müteşerri’, âbid şöhretten müctenib, mütevâzı’, vakâr u temkîn sâhibi, mazınneden bir zât-ı şerîf idi. Mekke-i Mükerreme’de ikâmeti esnâsında Kur’ân-ı Kerîm’de muharremâta delâlet eden âyât-ı kerîmeyi cem’ ve bunları doksan dokuz bâba taksîm ederek âlî bir tefsîr te’lîf edib “Tebyînü’l-Mehârim” adıyla tesmiyye etdi.

Bu tefsîr-i şerîfi beyne’l-ulemâ pek makbûl u mergûb olup fuzalâ-yı müte’ahhirîn kitâblarında bundan hayli fevâ’id [447] nakl etmişlerdir. Üstâd u şeyhi eş-Şeyh Ya’kûb Efendi’nin dâmâdı olup mahdûmlarından eş-Şeyh Ya’kûb, Es’ad Efendiler pek meşhûrdur. Şeyh Ya’kûb Efendi evlâdına şeyh Ya’kûbzâdeler ve Es’ad Efendi evlâdına “Sinânzâdeler” dendi.

Rivâyet edildiğine göre müfessir-i müşârün-ileyhin refikası, kadir-nâ-şinâs bir kadın olduğundan hayli ezâ ve cefâ edermiş, kendisini talaka teşvîk edenlere “O, benim şeyhimdir. Onun ezâ ve cefâsına tahammül sâyesinde umduğumu buldum. Onu nasıl tatlîk edebilirim.” dermiş.

Amasya Mekteb-i rüşdiyyesinde ikinci mu’allimimiz olan Şeyhzâde Hâfız eş-Şeyh el-Hâc Mehmed Ali Efendi üstâdımız esnâ-yı dersinde tayy-i mekândan bahs ederken demişdir ki:

“Tebyînü’l-Mehârim” sâhib u mü’ellifi olup Üçler Mahallesi’nde kendi hânesinde medfûn ve kabri yıllarca Amasya ulemâsına ziyâret-gâh olan Amasyalı Şeyhü’l-harem el-Hâc Sinan Efendi, Mekke-i Mükerreme’de ikâmet etdiği esnâda eş-Şeyh Abdulkâdir Mekkî Efendi nâmında biriyle pek ziyâde sevişirmiş. [448]

Amasya’ya avdetinden sonra Hicâz’a giden Zile hüccâcından birini her nasılsa Mekke havâlîsinde soymuşlar. Bî-çâre hemşehrîlerinden avdet edecek kadar bir meblâğ karzen istediği hâlde kimse vermemiş, hemşehrîleri gidip kendisi Mekke’de kalmış.

Âile ve evlâdını düşündükçe bî-çâre pek ziyâde müte’essir bir hâlde imrâr-ı hayât edermiş. Hâline vâkıf olan Abdulkâdir Mekkî Efendi bunu tesliye edib “Amasyalı Şeyh Sinan Efendi, her cum’a günü sabah namâzını Harem-i şerîfte edâ etmek üzere gelir, namâzdan sonra kendisini etekle o seni Zile’ye götürür” demiş.

Abdülkâdir Efendi Harem-i şerîfe gelen Sinan Efendi’yi Zileli hâcıya göstermiş. Hacı da Sinan Efendi’yi namâzdan sonra eteklemiş. Hâlini arz ederek ağlayıp yalvarmış, güç hâl ile efendiyi acındırıp kendisini hemşehrîleri Zile’ye gidecekleri gün götüreceğini va’d etdirmiş.

Hemşehrîleri Zile’ye gireceği günün sabâhında Sinan Efendi hâcıyı yanına alıp gözünü yumdurmuş, bir müddet sonra kendisini Zile civârında bir yere indirmiş, Amasya’ya gelirse kimseye bir şey söylememesini tenbîh ederek kendisi Amasya’ya, Hacı da hüccâca [449] katılıp herkesin hayretini celb ederek Zile’ye gitmiş.”

Hâcemiz bu hikâyeyi nakl etdikten sonra “işte buna tayy-i mekân derler ki bir müddet-i kalîle zarfında aylara belki yıllara muhtâc bir nesneyi yapabilmek demektir” demişdi. Fâzıl-ı müşârün-ileyh Hacı Sinan Efendi’nin kabr-i şerîfini hâcemizin ta’rîf etdiği hânesinde bulup ziyâret etdim.