Özgün Metin
Vezin: Feʿilātün feʿilātün feʿilātün feʿilün
Olmasaydı ḳaleme lüṭf-i beyān deʾb-i edeb
Siyyemā kilk-i belīġimde nezāhet-aġleb
Telḫ-rīz eyler idim şöyle şikāyātım ile
Şükr-i ālūde-i şükrān iken aġzımdaki leb:
Bunca yıl medresede çekdigim envāʿ-ı teʿab
İtdi intāc ḳażāyā-yı naḳīż-i maṭlab
Ḳıldı tecvīf-i derūn emŝile-i ḳāle yeḳūl
Oldı miżrāb-ı nedem keş-me-keş-i naḥv-ı ḍarb
Riḳʿa yazmaḳlıġı ferdālara ḳıldım taʿlīḳ
Ŝülüŝ-i ʿömrimi nesḫ eyledi meşḳ-i ḥācib
Çırpınup yatmalı mı medresede yıllarca
Aylıġa geçmek içün köpri ḳurarken mekteb
Sūḫte cerre, imām isḳāṭa, meşāyiḫ neẕre
Göz diküp dāʾim oḳur ʿuṣr ile yüsrā ferġab
Fen-i esbāb-ı maʿīşet aña bī-maʿnādır
Ẓan ider molla mücāza yaraşır ẕikr-i sebeb
Çoḳ taṣavvurlarımı itmedi kimse taṣdīḳ
Fiżża-i manṭıḳa nisbetle sükūt oldı zeheb
Fikri tehẕīb ile tenvīr idemez żavʾ ü menār
Ne şumūsında żiyā var ne fenādan da leheb
Ne meṭāliʿ ne ṭavāliʿ ne merāṣid ḳaldı
Eledim öyle ki ġırbāle urur encüm-i şeb
Ḥucac-ı maʿrifete ṣanma mevāḳıf ʿarafāt
Ṣaff her saṭrı degil vāḳıf-ı lebbeyk-be-leb
Kaḍimīri oḳudum şaşdım o ḥikmetlere ben
Bir çocuḳ melʿabesinden de tuḥaf bir melʿab
Ne fizikdir ne şimi, felsefe, heyʾet, ṭabaḳāt
Fenn-i teşrīḥ ü menāfiʿde degil, lākin hep
Her çeşit felsefe maḫlūṭesidir ḥikmetimiz
Olur enhār-ı ẓunūn baḥr-ı ḫayāle munṣab
Cüz-i ferdi ider ibṭāl, heyūlāya ḳoşar
Yolını çoḳça şaşırmış o hüdāya ne ʿaceb
İbn-i Sīnāya şifā virse idi ḳānūnī
Anı eylerdi işārāt, necāta aḳreb
Süllem ü türş ü muvāzāt ü simāt ü taṭbīḳ
Neyi müŝbet ki berāhīn ola farż-ı aġreb!
Cins-i ecsāmdan olsaydı feżā-yı muṭlaḳ
Mebḥaŝ-ı buʿd u tenāhīsini cāʾizdi ṭaleb
Boşlıġı boşluġa īṣāl ile taḥdīd itmek
Ḥükemādan ṣayılan ẕāta degil mi aʿyıb
Ḥikmetü'l-ʿayn ile tecrīde baḳılsa görinür
ʿĀḳıla her ikisinden de teceddüd-enseb
Çeñe yormaḳdan ʿibāret gibidir ʿilm-i kelām
Kimse uymaz baña olsam da imāmü'l-mezheb
Eşʿariyyeyle muḫālifleri cenk eyleriken
Ṣulḥ içün bir çalan olsa dir idim ṭabl-ı ṭarab
Cinnet-i ḳaysı ḳıyāsāta iderdim tercīḥ
Baña leylā görinürdi edebiyyāt-ı ʿarab
Ehl-i ḥaḳ üstüne ḫaṣmāne yürür ehl-i hevā
Nitekim ḥaydara ḳarşı yürümüşdi merḥab
ʿAdl ü tevḥīd ṣanır maġlaṭasın miġzeli
Ehl-i sünnet yolıdır ḥaḳḳa ṭarīḳ-i aṣveb
Taḥt-ı īcāba gider mi o vücūd-ı vācib
Ne dimek aṣlaḥü mā-kāne ʿalellāhi veceb
Feyż-i tevfīḳ-i refīḳ olmadıġından düşmüş
Leng olup ṣāḥib-i keşşāf, cibālīder-cübb
Baña şeh-rāh yeter meẕheb-i māder-zādım
Ḳābil-i ḳurb ḳabūl olmadı cebr-i meẕheb
"İḫtiyār elde degil" ḳavli bedīhī buṭlān
Cevher-i ʿaḳl olamaz hem-derk-i seng u ḫaşeb
Şu ḳadar var ki aña terbiyeniñ medḫali var
Hele nāfiẕ görinür ḥükm-i muḥīṭāṭ ü ʿaṣab
Ben ġıẕānıñ bile teʾŝīrine ḳāniʿ oldum
Baʿżısı ḥilm virir, baʿżı sitiʿdād-ı ġażab
Meyl-i maḫṣūṣuna vüsʿat virir ülfet kişiniñ
Ḳorḳaraḳ beyża çalar gitgide ser-best ẕeheb
ʿAḳl ü dīn naḳd-ı saʿādet iken eşrār-ı beşer
İtdiler ḥayf ki sermāye-i tezvīr ü şeġab
Ḥıfẓ-ı dīn uġrına Allāh içün itdi islām
Ḳılıcıyla, ḳalemiyle nice ḥarb-i erḥab
Tīġ-i ser-tīz hücūmun yiyen aʿdā-yı ʿanūd
Arar ʿaczinden eġālīṭ ile cāy-ı mehreb
Şems-i maʿkūs-ı ṭulūʿa naẓar it maġribde
Māder-i maşrıḳıñ evlādıdır ol ṭurfe neseb
Naṣıl itmem ben o fāżılları tebcīle ḳıyām
Ki cihān deşt-i cehāletde piyādeyken hep
Ḳaṣabü's-sebḳ-i meʿālīye sürüp raḫş-ı himem
Oldılar şāh-süvārān meyādīn-i ireb
Zihn-i vaḳḳādları ʿarş-ı kemāle ḳandīl
ʿAḳl-ı naḳḳādları çarḫ-ı ʿulūme kevkeb
Felekü'l-ḥikmet-i islāma birer şems-i münīr
Feyż-i envārları şāmil-i eʿacem ü ʿarab
Naẓarım anları taʿḳībde pek rācildir
Meger eflāk çeke nūr-ı şühübden eşheb
Ḳaṣr-ı şīrīn midir ey ḫüsrev o mirḳāt-i bülend
Görinür mi bize mirʿat ile vech-i maṭlab
Oḳudum fıḳhı ṭahāretden alup ḥayża ḳadar
Giydigi ḳısmı ḳażā ehline oldu mekseb
Yanarım sūḫteliḳle geçen eyyāma bugün
Ne ḳadar mūm yaḳup nūr-ı naẓar dökdüm şeb
ʿİlme envār-ı naẓar dökmede yoḳ fāżl u şeref
Āb-ı rū dökmek ile ḥāṣıl olur bizde rüteb
Zādeden ṣīġa çeküp fiʿl-i mużāriʿ ola gör
Yā ḳıyāfetli riyākār ü münāfıḳ meşreb
Fużalā fażla gibi ḳaldı miyānda bī-cā
Meclise ʿużv u reʾīs olmaġa kāfī merkeb
Zevce-i bu lehebiñ bār u bālinden aġır
Yük ṭaşır dūzaḫa ṭoġrı nice ḥammāl-ı ḥaṭab
Başḳa şeylerdir olan şimdi medār-ı iḳbāl
Olur idbāra sebeb ʿiffet ü nāmūs u edeb
Ṣadr-ı ebyāt-ı rubāʿiyyedir ʿayn-ı rüʾesā
Beyt-i maʿmūre ayaḳ baṣsa iderler aḫreb
Ḫaṭve-peymā-yı teraḳḳī bütün aṣḥāb-ı ḳurūn
Ben ki maʿṣūmum olup ḳaldım eŝīr-i mekteb
Bu ṣahīfe bu ḳadar baḳma teʾeŝŝürlerime
Böyle ḳalmaz bu cihān dest-i zamāndır mikleb
Görinür ʿayn-ı baṣīretle baḳılṣa dehriñ
Cāhile gürledigi şaʿşaʿa berḳ-i ḫulleb
Gördigiñ debdebeler, kevkebeler, şaʿşaʿalar
Daġal-i nefs ü hevā, ẓıll-ı müẕehhebdir hep
Eñ ufaḳ zevḳini biñ mülk-i Süleymān virmez
Dīn ü nāmūs u ḥamiyyet ne büyükdür Yā Rab!
Günümüz Türkçesiyle
1. Kaleme beyan lütfunun âdeti edep olmasaydı, hele beliğ kalemimde temizlik ağır basmasaydı,
2. ağzımdaki dudak şükran şekerine bulanmışken, şikâyetlerimle şöyle acılar dökerdim:
3. Bunca yıl medresede çektiğim türlü zahmetler, amaca aykırı önermeler doğurdu.
4. "Kâle yekûlü" örnekleri içimi boşalttı; "darabe" nahvinin çekişmesi pişmanlık mızrabı oldu.
5. Rik'a yazmayı yarınlara talik ettim; İbnü'l-Hâcib meşki ömrümün sülüsünü nesh etti.
6. Mektep maaşa geçmek için köprü kurarken, medresede yıllarca çırpınıp yatmalı mı?
7. Softa cerre, imam ıskata, şeyhler adağa göz diker; hep "güçlükle beraber kolaylık" okur (mısra tam açık değildir).
8. Geçim sebeplerinin ilmi ona anlamsızdır; molla, "sebebi anmak" ancak mecaza yaraşır sanır.
9. Pek çok tasavvurumu kimse tasdik etmedi; mantığın gümüşüne göre sükût altın oldu.
10. Ne "Zav'" ne "Menâr" düşünceyi terbiye edip aydınlatabilir; ne "Şemsiyye"sinde ışık var ne de alev.
11. Ne "Metâli'", ne "Tavâli'", ne "Merâsıd" kaldı; öyle eledim ki gecenin yıldızları kalbura vurur.
12. Bilgi delillerini Arafat vakfeleri sanma; her satır, dudak dudağa "lebbeyk" diyen bir hacı değildir.
13. Kadı Mîr'i okudum, o hikmetlere şaştım; bir çocuk oyuncağından da tuhaf bir oyun.
14. Ne fiziktir, ne kimya, ne felsefe, ne astronomi, ne jeoloji; teşrih ve fizyoloji ilminde de değildir, ama hepsidir:
15. Hikmetimiz her çeşit felsefenin karışımıdır; zan ırmakları hayal denizine dökülür.
16. Atomu (cüz-i ferdi) iptal eder, heyulâya koşar; o kılavuzun yolunu çokça şaşırmasına ne şaşılır (mısra tam açık değildir).
17. "Kânûn" İbn Sînâ'ya "Şifâ" verseydi, "İşârât" onu "Necât"a daha yakın ederdi.
18. Merdiven, kalkan, muvâzât, simât ve tatbik delilleri neyi ispat eder ki, delillerin en garip bir farz olsun (beyit tam açık değildir).
19. Mutlak boşluk cisimler cinsinden olsaydı, uzaklığının ve sonluluğunun tartışılması istenebilirdi.
20. Boşluğu boşluğa ulaştırıp sınırlamak, hakîmlerden sayılan birine en ayıp şey değil mi?
21. "Hikmetü'l-ayn" ile "Tecrîd"e bakılırsa, akıllıya ikisinden de en uygun olanın yenilenmek olduğu görülür.
22. Kelâm ilmi çene yormaktan ibaret gibidir; mezhebin imamı olsam da kimse bana uymaz.
23. Eş'arîler ile muhalifleri savaşırken, barış için biri davul çalsa "neşe davulu" derdim.
24. Kays'ın deliliğini kıyaslara tercih ederdim; Arap edebiyatı bana Leylâ görünürdü.
25. Heva ehli hak ehlinin üstüne düşmanca yürür, tıpkı Merhab'ın Haydar'a (Hz. Ali'ye) karşı yürüdüğü gibi.
26. Mu'tezilî, safsatasını adalet ve tevhit sanır; Ehl-i Sünnet yolu, hakka giden en doğru yoldur.
27. O zorunlu varlık bir zorunluluk altına girer mi? "En uygun olanı yapmak Allah'a vaciptir" ne demek?
28. Tevfik feyzi yoldaş olmadığından Keşşâf sahibi (Zemahşerî) topal kalmış, dağlardan kuyuya düşmüş (mısra tam açık değildir).
29. Bana anadan doğma mezhebimin ana yolu yeter; Cebriyye'nin zorlaması yakınlığa kabule layık olmadı.
30. "İrade elde değildir" sözünün çürüklüğü apaçıktır; aklın cevheri taş ve tahta ile aynı idrakte olamaz.
31. Şu kadar var ki ona terbiyenin etkisi vardır; hele çevrelerin ve sinirlerin hükmü etkili görünür.
32. Ben gıdanın bile etkisine kani oldum: kimi yumuşaklık verir, kimi öfkeye yatkınlık.
33. Alışkanlık kişinin kendine özgü meyline genişlik verir; korka korka yumurta çalan gitgide serbestçe altın çalar.
34. Akıl ve din saadetin nakdi iken, insanların kötüleri yazık ki onları sahtekârlık ve kargaşa sermayesi yaptılar.
35. İslam dini korumak uğruna, Allah için, kılıcıyla ve kalemiyle nice geniş savaş yaptı.
36. Keskin kılıcın hücumunu yiyen inatçı düşmanlar, acizliklerinden safsatalarla kaçacak yer arar.
37. Batıda ters doğan güneşe bak; o tuhaf soy, doğu annenin evladıdır.
38. Dünya baştan başa cehalet çölünde yaya iken o faziletlileri yüceltmeye nasıl kalkmam?
39. Himmet atını yüksek şeylerin ödül çubuğuna sürüp maharet meydanlarının şah süvarileri oldular.
40. Parlak zihinleri kemal arşına kandil, eleştirici akılları ilimler feleğine yıldızdı.
41. İslam hikmetinin feleğine birer parlak güneş; nurlarının feyzi Acem'i ve Arap'ı kuşatır.
42. Onları izlemekte bakışım pek yayadır; meğer ki felekler akan yıldızların nurundan bir kır at çeke.
43. Ey Hüsrev, o yüksek merdiven Şirin'in köşkü müdür? Aranan yüz bize bir aynayla görünür mü?
44. Fıkhı taharetten alıp hayza kadar okudum; giydiği kısım kadılığa layık olanlara kazanç oldu (mısra tam açık değildir).
45. Bugün softalıkla geçen günlere yanarım; geceleri ne kadar mum yakıp göz nuru döktüm.
46. İlme göz nuru dökmekte bizde fazilet ve şeref yok; bizde rütbeler yüz suyu dökmekle elde edilir.
47. Ya "zâde"den kalıp çekip bir muzari fiil ol, ya kıyafetli bir riyakâr ve münafık huylu (mısra tam açık değildir).
48. Faziletliler bir fazlalık gibi ortada yersiz kaldı; meclise üye ve başkan olmaya bir eşek yeter.
49. Nice odun hamalı, bu (Ebû) Leheb'in karısının yükünden daha ağır yükü doğru cehenneme taşır.
50. Şimdi ikbalin ekseni olan başka şeylerdir; iffet, namus ve edep talihsizliğe sebep olur.
51. Reislerin başı, rubai beyitlerinin sadrıdır: mamur bir eve ayak bassalar onu "ahreb" (harap) ederler.
52. Asırların bütün insanları ilerlemeye adım atmakta; ben ki masumum, mektebin esiri kaldım.
53. Ey sayfa, bu kadar bakma kederlerime; bu dünya böyle kalmaz, zamanın eli çevirendir.
54. Basiret gözüyle bakılırsa görülür: dünyanın cahile gürlettiği parıltı aldatıcı bir şimşektir.
55. Gördüğün debdebeler, alaylar, parıltılar hep nefsin ve hevanın tortusu, yaldızlı bir gölgedir.
56. Bin Süleyman mülkü onun en ufak zevkini vermez; din, namus ve hamiyet ne büyüktür, ya Rab!
Edebî ve Tarihî Yorum
Cûdî'nin medrese yıllarına ve medrese eğitimine dair acı şikâyeti, "Dakk-ı müdîk" başlıklı bu uzun kaside, divanın en önemli otobiyografik metinlerinden biridir. Şair edebin kalemini durdurmasaydı, şükrün tatlandırdığı dudağından nasıl acılar döküleceğini söyleyerek başlar ve medresede çektiği yılların amaca aykırı sonuçlar doğurduğunu anlatır. Altıncı beyit dönemin büyük değişimini tek bir soruda toplar: yeni mektepler maaşlı bir mesleğe yol açarken, medresede yıllarca çırpınmanın anlamı var mıdır?
Ders kitaplarıyla oynanan oyun
Kasidenin en ustalıklı bölümü, medresenin ders kitaplarının adlarıyla yapılan kelime oyunlarıdır. Dördüncü beyitte Arapça fiil çekimi örnekleri "kâle yekûlü" ve "darabe", beşinci beyitte yazı türlerinin adları, rik'a, ta'lik, sülüs ve nesih ile İbnü'l-Hâcib'in gramer kitaplarının "meşk"i birbirine örülür. Onuncu ve on birinci beyitlerde mantık ve usul kitapları sıralanır: "Zav'", "Menâr", "Şemsiyye", "Metâli'", "Tavâli'" ve "Mevâkıf"ı çağrıştıran vakfe kelimesi. On üçüncü beyitte medresenin felsefe ders kitabı olan Kadı Mîr şerhi, on yedinci beyitte İbn Sînâ'nın eserleri, "Kânûn", "Şifâ", "İşârât" ve "Necât", bir cümlenin içinde hem kitap hem anlam olarak kullanılır. Bu oyunlar, kitapları ezberleyen ama hayata dair bir şey öğrenemeyen bir talebenin alayıdır.
Kelâm ve hikmet eleştirisi
Şair eski hikmetin fizik, kimya, astronomi ya da jeoloji olmadığını, her türlü felsefenin bir karışımı olduğunu söyler; boşluğun sonluluğunu ispatlamaya çalışan "merdiven" ve "kalkan" delillerini alaya alır. Kelâmı "çene yormak" diye nitelendirir, ama Mu'tezile ve Cebriyye karşısında Ehl-i Sünnet yolunu savunur ve insanın iradesini, terbiyenin, çevrenin, sinirlerin ve hatta gıdanın etkisiyle birlikte düşünür. Otuz yedinci beyitten itibaren ton değişir: Batı'da doğan bilim güneşi, aslında doğunun evladıdır ve şair dünyanın cehalet içinde olduğu çağda bilgi meşalesini taşıyan İslam âlimlerini över.
Kasidenin sonu yeniden şikâyete döner ve sertleşir: ilme göz nuru dökmek değil, yüz suyu dökmek rütbe getirir; meclise üye ve başkan olmaya bir eşek yeter. Elli birinci beyit aruzdan bir terimle şakalaşır: rubai vezninin "ahreb" kalıbı, harap anlamıyla birleşir. Son beyitler bütün parıltıları "yaldızlı bir gölge" sayar ve din, namus ve hamiyetin bütün dünya mülkünden büyük olduğunu söyleyerek kapanır. Okunuşu tezde kesinleşmeyen birkaç kelime için çeviri temkinli davranır.
Kaynakça
- Zeynep Adıyahşi, Merzifonlu İbrâhîm Cûdî Dîvânı (İnceleme-Metin-Sözlük) [43b-87b], Yüksek Lisans Tezi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Samsun 2017, s. 93-98 (şiir no. 245; yazma vr. 72a-72b-73a-73b). http://libra.omu.edu.tr/tezler/116831.pdf
Çevrimiçi kaynaklar






