Özgün Metin

Vezin: Mefʿūlü fāʿilātü mefāʿīlü fāʿilün

Gördüm yine ufuḳda muḥarrem helālini
İtmiş işāret āhlarıñ inşiʿālini
Sāl-ı cedīde besmeledir ġurretü'l-ḥarām
Tekrār ider kitāb ḥayātıñ meʿālini
Reʾs-i şühūra şanlı iken oldı ḳanlı tāc
Gösterdi ḥaḳ bu ayda cemāl ü celālini
Kem-bedr olur felekde ḳamer-gāh-ı nev-hilāl
İʿlān ider cihāna kemāl ü zevālini
Bir ayda bir iki gicecik bedr olur o reh
Baʿżan ḫusūfa ḳapdırır iḳbāl bālini
Şemsiñ küsūfı bedr-i münīriñ ḫusūfı var
Gördüm ṣafā-yı dehre muġālib melālini
Bir ḫūn-ı ḫuşk-reng yüzi ancaḳ alnı aḳ
Taṣvīr ider hilāl, şehīdiñ cemālini
Behrām elinde tīġ-i tehevvürle fırlamış
Taʿḳīb ider ufuḳda ʿudūnuñ ḫayālini
Ẓan itme māh-ı nevdir elinde ʿuṭāridiñ
Parlar ḳalem yazarken o māhıñ miŝālini
Ol māh-ı mihr-perver ü ol mihr-i [...]
Açmış güneş gibi ʿalem-i iḥtifālini
Virmiş fürūġ-ı feyż-i demi dehre başḳa renk
Basṭ eylemiş dü ʿāleme envār-ı alını
Güller de lāleler de şafaḳlar da müncelī
Envār-ı ḫūn-ı sürḫ-i ciger-pāre-i ʿalī
Añdım yine ḥüseyni ṣūṣ ey bülbülāt ṣuṣ
Dilde ḫurūşa geldi ʿaleykü'ṣ-ṣılāt ṣuṣ
Elḥān-ı murġı, zemzeme-i cūy-bārı kes,
Ey gülşen ol mübeddel-i ṣamt-ı felāt ṣuṣ
Āyīn-i mātem öyle degil hāy u hūy ile
Aġlar mülk-i sükūt ile velvelāt ṣuṣ
Demʿ-i teḥassürüñ ṣıla-i raḥmi kerbelā
Ey āh dil revān olup itsün ṣılāt ṣuṣ
Maẓlūmlar civārına hiç uġramaz yoluñ
Ḫōşdur başım belālar ile ey necāt ṣuṣ
Ṣuṣ çaġlama utan ṣusuz aġlar şu ḫaymeler
Leb-teşneler ḳanı aḳıyor ey fırāt ṣuṣ
Ehl-i cefāya güldigiñe aġlarım seniñ
Min-baʿd gülme rūyıma ʿarsız ḥayāt ṣuṣ
Bilmem bu mācerā nedir ehl-i vefā ile
Ey dehr-i bī-vefā, felek-i bī-ŝebāt ṣuṣ
Ṭoldırdı gūş-ı ʿālemi feryād-ı kerbelā
Girmez ḳulaġa andan öte hāʾilāt ṣuṣ
Girmez ḳulaġına bu vefāsız cemāʿatiñ
Ey zīnet-i mināre olan ḥayʿalāt ṣuṣ
Bir yümnsüz vilāyete vālīlik uġrına
Ḳaṭʿ-ı velā iden ey ebu'l-mühmelāt ṣuṣ
Her şey geçer, ḥayāt geçer [...] geçer
Ẓan itmeyiñ yezīde ḳalan geçer
Gün ṭoġdı açdı ḳanlı yüzünden niḳābını
Gözden aḳıtdı aġlayup āteşli ābını
Eylerdi ṣanki ḫidmete ʿarż-ı şitāb u tāb
Tebcīl idüp Ḥüseyniñ ʿulüvv-i cenābını
Yüz sürdi ḫāk-i pāyına sūz u güdāz ile
Öpdi kemāl-i şevḳle zerrīn rikābını
Eşheb-süvār-ı deşt-i şehādet olınca şāh
Öpdi güneş o māhıñ ayaġı türābını
İtdi vedāʿ baġrına baṣdı çocuḳları
Ḥaḳḳa bıraḳdı ḫayme-i ʿiṣmet-meʾābını
Ḳopdı o anda ḫaymede gökler yıḳan ṣadā
Ḫurşīd çekdi rūyına ebr-i ḥicābını
Cibrīl sidreden bunı gördükde der-ʿaḳab
İndi zemīne ṭutdı ḫıyāmıñ ṭınābını
Zīrā Ḥüseyn ḫaymesi peyġamberiñ evi
Daʿvet ider suḳūṭı cihānıñ ḫarābını
Ḫançer yürütdi raḥmet-i ḥaḳ būse-gāhına
Kesdi şimir ḫudā vü benīden ḥesābını
Reyyān-ı kevŝer oldı Ḥüseyniñ maʿiyyeti
İçdi yezīdiñ ordusı dehriñ serābını
Ser-ḫōş olup ne yapdıġını bilmez eşḳiyā
Allāh içirmesün ḳula ġaflet şarābını
[...] Şeʾāmetiyle nuḥūseti [...]
Sürdi çıḳardı ʿırḳ necābeti
Niʿme'l-emīr olurdı alaydı Stanbulı
Lākin yezīd ṭutdu babadan ḳalan yolı
Āl-i Resūli itdi hedef tīr-i kīneye
Yañlış nişān alır ʿarabıñ kör gözi ṣulı
Maḥv eyledi Ḳureyşiñ ʿulüvv-i cenābını
Ṭutdı Benī Ümeyye reh-i ġadr-ı munġolı
Eyler necābet-i ʿarabiyye naṣıl ḳabūl
Ol ḫānedānıñ oynadıġı bī-edeb rolı
İnsānlıgıñ yüziḳarası mendebūrlar
Deyn müflisi, ḥamiyyet-i islām yoḳsulı
Ḥālā o ḥāli yād idüp aġlar miyāh-ı arż
Her ḳab ṣudan tehī yalıñız dīdeler ṭolı
Ey Kerbelā zemīniñe kerb ü belā yaġar
Eyler hirās-ı yıldırım andan ḳaçar ṭolı
Dicle o ḫāk-i ḫuşk-ı belādan uzaḳ ṭurur
Gümreh fürāt uzatmış aña sehv ile ḳolı
Anda buluşdı kendi gibi gümreh-ān ile
Ṭutdı ḳara göñülli belālar ṣaġı ṣolı
Ẓulmetde ḳaldı āb-ı ḥayāta dönüp fürāt
Ḫıżr olsa dest-res olamaz Allāhıñ ḳulı
Ṣıbyān-ı ehl-i beyt baġırdıḳça ṣu diyü
Yoḳ orduda ḳulaḳ virir Allāh ḳorḳulı
Yāḳūt erirdi degse idi teşne-leblere
Gelmezdi bir teʾeŝŝür o sengin ʿarablara
Çıplaḳ ʿarab ki ḫilʿat içün ḫalʿ-i dīn ider
Bir şehr içün ḫarāb-ı temām-ı zemīn ider
Ġālibdir eşḳıyāsı anıñ etḳıyāsına
Ḥasb-i riyāset anları dūzaḫ-ḳarīn ider
Kim itmege cesāret ider ol cefāyı kim
ʿÖmer ü ʿUbeyd u Şimr u Yezīd laʿīn ider
İslāma nisbeten göremem ol şaḳīleriñ
Ḳatl-i imām ü esr-i benāt ü benīn ider
Aġreb ki ḳavli fiʿline uymaz münāfıḳıñ
Hedm-i şerīʿa ḫatm-i kitāb-ı mübīn ider
"Ṣalli ʿalā Muḥammedin" aġzında cilve-ger
Ammā elinde āl-i Muḥammed enīn ider
Müʾminlere emīr olan īmānsıza baḳıñ
[...] Müʾminīn ider
Aġreb emīr-i muḥterem-i müʾminīn ola
Ol bī-edeb ki [Arap harfli kelime, okunamadı] Resūl-ı emīn ider
Ḳavm-i Ḳureyş ü Şām u ʿIrāḳıñ münāfıḳı
Mehdīyi ḳor decācile post-nişīn ider
Īẕā iden benīye olur ẕemme müsteḥaḳ
" Tebbet yedā" bu ḥükmi bedāhet rehīn ider
Ümm-i cemīliñ atdıġı ḫāşāke beñzemez
Ol tīrler ki ḫār-ı muġaylān yemīn ider
Müfti cevāz virmedi [...]
Ṭutdı siper şerīʿatı hetk eyleyenlere
Ṣād bār.. Bārekallāh eyā kilk-i muḫteşem
Taḥsīn saña hezār, hezār ey büyük ʿAcem
Zīrinde ḥaşr ü neşr olunur maḥşer-i ġarā
Dikdi bu ʿarṣada ḳalemiñ bir bülend ʿilm
Sünnī vü şīʿa herkes oḳur ḫāricī bile
Bir meẕhebe ṭoḳunmuyor ol naẓm-ı muntaẓam
Ol ḥiss-i pür-ḫurūş ile ol ṣafvet-i edeb
Beyne'l-ümem ider seni ey ẕāt.. Muḥterem
Bir feyż-i ḫāṣ-ı ʿaşḳ u tevellādır ol eŝer
Olmuş ḳalem eliñde ʿaceb nāy-ı sūzdum
Kāşān u Iṣfahān degil feyż-i münḥaṣır
Gūş-ı cihānı ṭoldırır ol āteşīn neġam
Elġıbṭa naẓm-ı merŝiye-i sūz-nākıña
İtmiş ḥuḳūḳ-ı şiʿri bi-ḥaḳḳın arā ḳalem
[Şām] u ʿIrāḳ ẕevḳine baḳsun nifāḳ ile
Ḥuccāc beyti yıḳsun idüp ḥürmet-i ḥarem
İḫlāṣ-ı ḳalbe mālik olan biz faḳīrler
Āl-ı Resūle aġlayalım böyle dem-be-dem
Üç günlük ʿömre virmek içün ḫande-i ġurūr
Bir ümmeti ḳıyāmete dek aġladan sitem
Zühhāda ẕevḳ-i ṭāʿat ü fussāḳa ẕevḳ-i mey
ʿUşşāḳa ḫūn-ı dīde, ġarībāna laht-ı gam
Herkes gider bu sāḥada ẕevḳince bir yola
Ben bir yol isterim ki reh-i bū türāb ola
Ṭut rāh-ı istiḳāmeti ṣāġı, ṣolı degil
Gitme ġulāt gitdigi yol ḥaḳ yolı degil
Bāzū-yı ḥaydarī ḳoparır bāb-ı ḫayberī
Miskīnleriñ ṭarīḳati Ḥaydar ḳolı degil
Ḥaydar veliyy-i ḫāṣ-ı Ḫudā, ʿabd-i maḥżdır
Allāh degil, peyamber-i ḥaḳdan ulu degil
Ṣavm u ṣalātı terk ile küsmez şerīʿate
Peymāne-i ṣafāsı ʿaraḳla ṭolu degil
Pā-māl-i iştihāsı degil ʿarż-ı müslimīn
Āyīn-i cümle meclis-i ehl-i ġulüv degil
Ḥürmet ider kibār u ṣıġār ṣaḥābeye
Şeyḫine ḳarşı ṭafra-nümā-yı ʿulüvv degil
Cennetle neyl-i devlet-i büşrā iken yine
Endīşeden derūnı rehīn-i ḫulüvv degil
Allāh.. ḳorḳusundan ider ḳalbi ihtizāz
Aʿdāya ḳarşı gerçi dili ḳorḳulu degil
Ol ḥażretiñ bütün elemi dīn yolundadır
Dünyāya göñli baġlı degil ḳayġulu degil
Bir intibāh virmiş aña devlet-i yaḳīn
Ḳalb-i şerīfi şekli, gözi uyḳulu degil
Cūdī kimiñ içinde ki var baʿż-ı murtaża
Peyġamber ümmeti degil, Allāh ḳulı degil
Rabbim Ḫudā, peyamberim Aḥmed Resūl-ı ḥaḳ
Zehrā, ʿAlī, Ḥüseyn ü Ḥasan sevmege eḥaḳḳ

Günümüz Türkçesiyle

1. Yine ufukta Muharrem hilalini gördüm; âhların tutuşmasına işaret etmiş. Haram ayın ilk gecesi yeni yılın besmelesidir; kitap hayatın anlamını yeniden okutur. Ayların başına şanlı bir taç iken kanlı bir taç oldu; Hak bu ayda cemalini ve celalini gösterdi. Yeni hilalin ay yeri gökte eksik ay olur; dünyaya kemalini ve zevalini ilan eder. O yol bir ayda bir iki gececik dolunay olur; bazen ikbal kanadını tutulmaya kaptırır. Güneşin tutulması, parlak dolunayın tutulması var; dünyanın safasına galip gelen kederini gördüm. Kurumuş kan renginde bir yüz, ama alnı ak: hilal şehidin güzelliğini tasvir eder. Merih elinde öfke kılıcıyla fırlamış, ufukta düşmanın hayalini kovalar. Utarit'in elinde yeni ay var sanma; o ayın benzerini yazarken parlayan kalemdir. O güneşi besleyen ay ve o güneş (mısra eksiktir), tören sancağını güneş gibi açmış. Nefesinin feyzinin aydınlığı dünyaya başka bir renk vermiş; kızılın nurları iki âleme yayılmış. Güller de, laleler de, şafaklar da görünen, Ali'nin ciğerpâresinin kızıl kanının nurlarıdır.

2. Yine Hüseyin'i andım; susun ey bülbüller, susun! Gönülde "Salat sana olsun" coşkuya geldi; susun. Kuşun nağmelerini, derenin şırıltısını kes; ey gül bahçesi, çöllerin sessizliğine dön; sus. Matem âyini öyle "hay" ve "huy" ile olmaz; sükût ülkesi gürültüyle ağlar; sus. Hasret gözyaşının sıla-i rahmi Kerbelâ'dır; ey âh, gönül akıp gitsin, ziyaretler etsin; sus. Senin yolun mazlumların yakınından hiç geçmez; ey kurtuluş, başım belalarla hoştur; sus. Sus, çağlama, utan; şu çadırlar susuz ağlar; susuz dudaklıların kanı akıyor, ey Fırat, sus. Cefa ehline güldüğüne ağlarım; bundan sonra yüzüme gülme, ey arsız hayat, sus. Vefa ehliyle bu macera nedir, bilmem; ey vefasız dünya, sebatsız felek, sus. Kerbelâ'nın feryadı dünyanın kulağını doldurdu; ondan öte korkunç şeyler kulağa girmez; sus. Bu vefasız cemaatin kulağına girmez, ey minarenin süsü olan "hayye ale" çağrıları, susun. Uğursuz bir vilayetin valiliği uğruna bağlılığı kesen, ey ihmaller babası, sus. Her şey geçer, hayat geçer, (bir kelime eksik) geçer; Yezid'e kalan (lanetin) geçeceğini sanmayın.

3. Gün doğdu, kanlı yüzünden peçesini açtı; ağlayarak gözünden ateşli suyunu akıttı. Sanki hizmete koşmayı ve sıcaklığını arz ediyordu, Hüseyin'in yüce makamını yücelterek. Yanarak ve eriyerek ayağının toprağına yüz sürdü; altın üzengisini büyük bir şevkle öptü. Şah şehadet çölünün kır atına binince, güneş o ayın ayağının toprağını öptü. Veda etti, çocukları bağrına bastı; iffet yurdu olan çadırını Hakka bıraktı. O anda çadırda gökleri yıkan bir ses koptu; güneş yüzüne utanma bulutunu çekti. Cebrail Sidre'den bunu görünce hemen yere indi, çadırın ipini tuttu. Çünkü Hüseyin'in çadırı Peygamber'in evidir; onun yıkılışı dünyanın yıkımını çağırır. (Şimr) Hakkın rahmetinin öptüğü yere hançer yürüttü; Şimr Allah ve Peygamber'le hesabını kesti. Hüseyin'in maiyeti Kevser'e kandı; Yezid'in ordusu dünyanın serabını içti. Haydutlar sarhoş olup ne yaptığını bilmez; Allah kuluna gaflet şarabını içirmesin. (Mısra eksiktir) uğursuzluğu ve kötü talihiyle soyun asaletini sürüp çıkardı.

4. İstanbul'u alsaydı "ne güzel kumandan" olurdu; ama Yezid babasından kalan yolu tuttu. Resulün ailesini kin okunun hedefi yaptı; Arap'ın kör ve sulu gözü yanlış nişan alır. Kureyş'in yüce makamını mahvetti; Ümeyyeoğulları Moğol'un hıyanet yolunu tuttu. Arap asaleti o hanedanın oynadığı edepsiz rolü nasıl kabul eder? İnsanlığın yüz karası, mendebur, borç müflisi, İslam hamiyeti yoksulu kişiler. Hâlâ o hâli anıp yeryüzünün suları ağlar; her kap sudan boş, yalnız gözler dolu. Ey Kerbelâ, toprağına keder ve bela yağar; yıldırım ondan korkar, dolu ondan kaçar. Dicle o kuru bela toprağından uzak durur; yolunu şaşırmış Fırat yanlışlıkla ona kolunu uzatmış. Orada kendisi gibi yolunu şaşırmışlarla buluştu; kara gönüllü belalar sağını solunu tuttu. Fırat ab-ı hayata dönüp karanlıkta kaldı; Allah'ın kulu, Hızır olsa ona elini uzatamaz. Ehl-i beytin çocukları "su" diye bağırdıkça, orduda kulak verecek Allah korkulu biri yoktu. Yakut, susuz dudaklılara değseydi erirdi; o taş kalpli Araplara hiçbir etki gelmezdi.

5. Hil'at için dinden soyunan çıplak Arap, bir şehir için bütün yeryüzünü harap eder. Onun eşkıyası takva sahiplerine galiptir; riyaset hesabı onları cehenneme komşu eder. Lanetli Ömer, Ubeyd, Şimr ve Yezid'in ettiği o cefayı etmeye kim cesaret eder? İmamı öldüren, kızları ve oğulları esir eden o şakileri İslam'a mensup göremem. En tuhafı, münafığın sözü işine uymaz; şeriatı yıkar, apaçık kitabı mühürler. Ağzında "Muhammed'e salat olsun" parlar, ama elinde Muhammed'in ailesi inler. Müminlere emir olan imansıza bakın, (mısraın başı eksik) müminleri. En tuhafı, muhterem müminlerin emirinin o edepsiz olması ki güvenilir Resulü (okunamayan bir kelime) eder. Kureyş'in, Şam'ın ve Irak'ın münafığı Mehdi'yi bırakıp deccali posta oturtur. Peygamber'in oğullarına eziyet eden kınanmayı hak eder; "Tebbet yedâ" (Ebû Leheb'in elleri kurusun) bu hükmü apaçık kılar. Ümmü Cemîl'in attığı dikenlere benzemez o oklar ki ılgın dikeni (gibi) (beyit tam açık değildir). Müftü cevaz vermedi (mısra eksiktir); şeriatı yırtanlar onu kalkan edindi.

6. Yüz kere bârekallah, ey Muhteşem'in kalemi! Sana bin bin aferin, ey büyük Acem! (Sancağın) altında parlak mahşer toplanır ve dağılır; kalemin bu meydana yüce bir sancak dikti. Sünnî de Şiî de, hatta Hâricî bile herkes okur; o düzenli nazım hiçbir mezhebe dokunmuyor. O coşkun his ve o edep saflığıyla, ey zat, seni milletler arasında muhterem eder. O eser aşkın ve Ehl-i Beyt sevgisinin özel bir feyzidir; elindeki kalem şaşılacak bir yanık ney olmuş. Feyzi Kâşân'a ve İsfahan'a mahsus değildir; o ateşli nağmeler dünyanın kulağını doldurur. Yanık mersiye nazmına gıpta! Kalem şiirin haklarını hakkıyla yerine getirmiş. Şam ve Irak nifakla zevklerine baksın; Haccâc Harem'in hürmetini (çiğneyip) Beyt'i yıksın; biz kalbin ihlasına sahip fakirler, Resulün ailesine böyle an be an ağlayalım. Üç günlük ömre bir gurur gülüşü vermek için bir ümmeti kıyamete kadar ağlatan zulüm! Zahitlere ibadet zevki, fasıklara şarap zevki, âşıklara gözün kanı, gariplere gam parçaları; herkes bu meydanda zevkince bir yola gider; ben Ebû Turâb'ın (Ali'nin) yolu olan bir yol isterim.

7. Doğruluk yolunu tut, sağı solu değil; aşırıların gittiği yol Hak yolu değildir, gitme. Haydar'ın bileği Hayber kapısını koparır; miskinlerin tarikatı Haydar'ın kolu değildir. Haydar Allah'ın has velisi, katıksız bir kuldur; Allah değildir, Hak peygamberinden yüce değildir. Orucu ve namazı bırakıp şeriata küsmez; safa kadehi rakıyla dolu değildir. Müslümanların namusu onun iştahının ayakları altında değildir; âyini aşırıların bütün meclislerinin âyini değildir. Büyük küçük bütün sahabeye hürmet eder; şeyhlerine karşı yücelik taslayıp kurum satmaz. Cennet müjdesinin devletine ermiş iken yine içi endişeden boş değildir. Kalbi Allah korkusundan titrer, gerçi düşmanlara karşı dili korkulu değildir. O hazretin bütün elemi din yolundadır; gönlü dünyaya bağlı değil, onun kaygısında değildir. Yakîn devleti ona bir uyanıklık vermiş; şerefli kalbi (uyanıktır), gözü uykulu değildir. Ey Cûdî, kimin içinde Murtazâ'ya (Ali'ye) buğz varsa o Peygamber ümmeti değildir, Allah'ın kulu değildir. Rabbim Allah, peygamberim Hak Resulü Ahmed'dir; Zehrâ, Ali, Hüseyin ve Hasan sevilmeye en layık olanlardır.

Edebî ve Tarihî Yorum

Hz. Hüseyin'in 680 yılında Kerbelâ'da şehit edilişi, divanın en uzun şiirlerinden biri olan bu yedi bentlik mersiyenin konusudur; şiir, bu olayı anlatan geniş bir mersiye geleneğine katılır. Her bent yirmi iki mısralık bir gövde ile kendi aralarında kafiyeli bir vasıta beytinden oluşur; bu biçim terkib-bendin bilinen düzenidir. Tezde bazı mısralar eksik kelimelerle verilmiştir; bunlar metinde ve çeviride açıkça işaretlenmiştir.

Muharrem hilalinden Kerbelâ çölüne

İlk bent ufukta görülen Muharrem hilaliyle açılır ve gök cisimlerini birer yas tanığına çevirir: hilal "kurumuş kan renginde, ama alnı ak" bir şehit yüzüdür; Merih öfke kılıcıyla düşmanı kovalar; şafakların, güllerin ve lalelerin kızılı Ali'nin ciğerpâresinin kanından gelir. İkinci bent "sus" redifli bir yas çağrısıdır: bülbüller, dereler, gül bahçeleri ve hatta Fırat susmalıdır; susuz dudaklıların kanı akarken Fırat'ın çağlaması bir utançtır. Üçüncü bent şehadet gününün sahnesini kurar: güneş Hüseyin'in üzengisini öper, Hüseyin çocuklarına veda eder, Cebrail çadırın ipini tutmak için yere iner. Bu bentteki "Hakkın rahmetinin öptüğü yer" ifadesi, Peygamber'in torununu boynundan öptüğünü anlatan rivayete göndermedir.

Tarih ve öfke

Dördüncü bent tarihî bir yargıyla açılır: Yezid, Peygamber'in İstanbul'u fethedecek komutan için söylediği "ne güzel komutan" müjdesine, kendisinin de katıldığı İstanbul kuşatmasıyla erişebilirdi; ama babasının yolunu tuttu. Dicle ile Fırat'ın Kerbelâ karşısındaki tavrı, yakutun bile eriyeceği susuz dudaklar ve taş kalpli bir ordu, bentte yasın öfkeye dönüştüğü yerlerdir. Beşinci bent Ömer b. Sa'd, Ubeydullah b. Ziyad, Şimr ve Yezid'i adıyla anar ve onları ağızlarında salavat, ellerinde Peygamber'in ailesini inleten münafıklar olarak tarif eder.

Muhteşem'e övgü ve aşırılığa karşı

Altıncı bent mersiyenin içinde bir başka şaire, Farsçanın en ünlü Kerbelâ mersiyesinin yazarı Muhteşem-i Kâşânî'ye (ö. 1588) yöneltilmiş bir övgüdür. Cûdî, Muhteşem'in terkib-bendinin Sünnî, Şiî ve hatta Hâricî herkes tarafından okunduğunu, hiçbir mezhebe dokunmadığını ve feyzinin Kâşân ile İsfahan'a sığmadığını söyler; bu, kendi mersiyesinin de bir nazire olarak o büyük örneğe bağlandığını gösterir. Son bent ise Ehl-i Beyt sevgisini Sünnî bir çerçeveye yerleştirir: Hz. Ali Allah'ın has kuludur, Allah değildir, Peygamber'den yüce değildir; namazı ve orucu bırakan, sahabeye hürmet etmeyen "gulât", yani aşırılar onun yolunda değildir. Mersiye, Ali'ye buğz edenin ümmetten sayılamayacağını söyleyen bir hükümle ve Zehrâ, Ali, Hasan ve Hüseyin'in sevilmeye en layık olduğunu bildiren bir beyitle kapanır. Bektaşî polemiklerinin şairi burada Ehl-i Beyt sevgisini ortak bir değer olarak sahiplenir; ama onu şeriatın sınırları içinde tutmak ister.

Kaynakça

  • Zeynep Adıyahşi, Merzifonlu İbrâhîm Cûdî Dîvânı (İnceleme-Metin-Sözlük) [43b-87b], Yüksek Lisans Tezi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Samsun 2017, s. 126-130 (şiir no. 285; yazma vr. 83b-84a-84b-85a-85b-86a). http://libra.omu.edu.tr/tezler/116831.pdf

Çevrimiçi kaynaklar