Turâbî Şuayb Efendi ömrünün son on yedi yılını İstanbul'da, Fatih ve Ayasofya camilerinde vaiz olarak geçirdi. Daha önce II. Bayezid döneminde Filibe ve Edirne'de müderrislik etmişti; 927 (1521) yılında doksan yaşlarında öldü. Şiir de söyleyen bu âlimi Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar Amasyalı sayar ve imzasını şöyle verir: "Şu'ayb bin Muhsin es-Sâbıkî el-Amâsî eş-Şehîr bi-Turâbî", yani Turâbî diye tanınan, Muhsin oğlu, Sâbıkî ailesinden Amasyalı Şuayb. XVI. yüzyılın tezkirecileri ise İstanbul'da vaaz eden bir "Mevlânâ Türâbî"den söz eder; Sehî Bey onu Cem Sultan'ın hocası olarak tanıtır, Kınalızâde Hasan Çelebi Kastamonu vilâyetinden sayar. Bu kayıtların aynı kişiyi anlattığı büyük olasılıktır, ama hiçbiri ötekini anmaz. Tezkirelerde ona ait gösterilen iki şiir parçası, aidiyet tartışmasıyla birlikte ayrı sayfalarda verilmiştir.

Hüsameddin'in Kaydı

Hüsameddin, Turâbî mahlaslı üç Amasyalıdan ilkini Amasya Tarihi'nin sekizinci cildinde şöyle tanıtır:

Turâbî Şu'ayb Efendi-Sâbıkî Amasyalıdır. Muhsin Çelebi bin Hüseyin Çelebi bin Abdulmuhsin Çelebi bin Sâbıkuddîn Ebûbekir'in mahdûmudur. Amasya fuzalâsından ve hâssaten Sultân Bâyezîd-i Sânî mu'allimi Hatîb Kâsım Efendi'den iktisâb-ı fezâ'il ü edebiyat edib İstanbul'a gitdi. Orada Mevlânâ Alâaddîn Alî Arabî, Yûsuf Kirmastî, Hüsâmzâde Musliheddîn Mustafa Efendilere mülâzemet ederek onların hizmetlerinden istifâdeler etdi. Sultân Bâyezîd-i Sânî dârü's-sa'âde ağası Hüseyin Ağa'ya mu'allim olarak sarây-ı hümâyûn gılmânı hocası oldu. Ba'dehû a'lâm-i ulemâya verilen Filibe medresesi sonra Edirne'de Çelebi medresesi müderrisi olup büyük ri'âyetler gördü. 910'da tedrîsden ferâgat edib İstanbul'a geldi. Yevmî kırk beş akçe vazîfe ile ibtidâ Fâtih, sonra Ayasofya câmileri vâ'izi oldu. Nakl-i tefsîr u hadîs ederek halkın ahlâkını tehzîbe çalışdı. On yedi yıl kadar halka va'z u nasîhat, Cenâb-ı Hakka niyâz u ibâdet ederek 927'de dâr-ı na'îme rihlet etdi. Gâyet fâzıl, müfessir, muhaddis, kâmil, müteşerri' bir zât-ı sütûde-simât idi. Şâ'ir, edîb olup va'zında eş'ârından makâma münâsib beyitler okurdu. Letâfet ü zarâfeti hâvî pek çok hikâyeler bilir, halkı ba'zen hikâyât-ı latîfe ile güldürür, ba'zen de celâl ü azamet-i ilâhiyyeyi tasvîr u ihtâr ederek ağlatırdı. Takrîri gâyet güzel, ifâdesi açıktı. Doksanlık bir pîr iken kuvvet-i bedeniyyesi tâm, hâfızası mükemmel idi. Şâyân-ı hayret bir sûrette ekûl idi. Fakat açlığa da o kadar mütehammildi. Bir kimsenin ellerini sıksa âdeta kemiklerini kıracak derecede kuvvet gösterir, at nalını iki parmağıyla ufadırdı. Bir kaç yerde görülen imzâsı şudur: "Şu'ayb bin Muhsin es-Sâbıkî el-Amâsî eş-Şehîr bi-Turâbî"

Maddenin bugünkü Türkçesi şöyledir: Amasyalıdır; Sâbıkuddîn Ebûbekir'in oğlu Abdülmuhsin Çelebi'nin oğlu Hüseyin Çelebi'nin oğlu Muhsin Çelebi'nin oğludur. Amasya'nın faziletli âlimlerinden, özellikle II. Bayezid'in hocası Hatîb Kâsım Efendi'den ilim ve edebiyat öğrenip İstanbul'a gitti. Orada Mevlânâ Alâeddîn Ali Arabî, Yûsuf Kirmastî ve Hüsâmzâde Muslihuddîn Mustafa Efendilerin hizmetinde bulunarak onlardan yararlandı. II. Bayezid'in darüssaade ağası Hüseyin Ağa'ya hocalık ederek saray oğlanlarının hocası oldu. Ardından ileri gelen âlimlere verilen Filibe Medresesi'ne, sonra Edirne'deki Çelebi Medresesi'ne müderris oldu ve büyük itibar gördü. 910'da müderrisliği bırakıp İstanbul'a geldi; günlük kırk beş akçe maaşla önce Fatih, sonra Ayasofya camilerinin vaizi oldu. Tefsir ve hadis nakledip halkın ahlakını düzeltmeye çalıştı. On yedi yıl kadar halka vaaz ve nasihat ederek, Allah'a yakarıp ibadet ederek yaşadı ve 927'de öldü. Çok faziletli, müfessir, muhaddis, olgun, şeriata bağlı, övülmüş huylu bir zattı. Şair ve edipti; vaazlarında kendi şiirlerinden konuya uygun beyitler okurdu. İnce ve zarif pek çok hikâye bilir, halkı kimi zaman hoş hikâyelerle güldürür, kimi zaman Allah'ın celalini ve azametini anlatıp hatırlatarak ağlatırdı. Anlatışı çok güzel, sözü açıktı. Doksanlık bir ihtiyarken bedeni tam güçlü, hafızası mükemmeldi. Şaşılacak derecede çok yerdi, ama açlığa da o kadar dayanırdı. Birinin ellerini sıksa neredeyse kemiklerini kıracak kadar güç gösterir, at nalını iki parmağıyla ufalardı. Birkaç yerde görülen imzası şudur: "Şu'ayb bin Muhsin es-Sâbıkî el-Amâsî eş-Şehîr bi-Turâbî".

Hayatı

Doksan yaşında öldüğü kaydı doğruysa Şuayb Efendi 830'ların sonunda (1430'ların ortası) doğmuş olmalıdır. Aile adı, dedesinin dedesi Sâbıkuddîn Ebûbekir'den gelir. Amasya'daki hocası Hatîb Kâsım Efendi, Hüsameddin'in üçüncü cildinde 884 (1479) yılında Şehzade Bayezid'e muallim tayin edilen âlimdir; Şuayb'ın ondan ne zaman okuduğu ve İstanbul'a ne zaman gittiği yazılmamıştır. İstanbul'da hizmetinde bulunduğu Alâeddîn Ali Arabî ve Yûsuf Kirmastî, Fatih ve II. Bayezid dönemlerinin tanınmış âlimleridir.

Kariyerinin ilk durağı saraydır. Darüssaade ağası Hüseyin Ağa'ya hoca olması, onu saray oğlanlarının, yani Enderun'da yetişen gençlerin hocalığına götürmüştür. Ardından Filibe ve Edirne'de müderrislik yapmış, 910'da (1504-05) ders vermeyi bırakıp vaizliğe geçmiştir. İstanbul'un en büyük iki camisinde, önce Fatih'te sonra Ayasofya'da vaaz etmesi, onun döneminin sayılı vaizlerinden biri olduğunu gösterir.

Hüsameddin'in maddesi, Amasya Tarihi'nin en canlı kişi tasvirlerinden biridir. Vaazlarında kendi beyitlerini okuyan, halkı bir güldürüp bir ağlatan, doksan yaşında hafızasını ve gücünü koruyan, çok yiyip açlığa da dayanan, at nalını iki parmağıyla ufalayan bir ihtiyar çizer. Bu ayrıntıların bir kısmı menkıbe havası taşır; Hüsameddin onları hangi kaynaktan aldığını söylemez.

Tezkirelerdeki Türâbî

Sehî Bey'in 1538'de tamamlanan Heşt Bihişt'inde "Mevlânâ Türâbî" başlıklı kısa bir madde vardır. Sehî'ye göre Türâbî, Cem Sultan'ın hocası olmuş, faziletli ve olgun, tefsire gücü yeten, zahirî ilimlerde usta bir kişiydi. İstanbul'da otururdu; beytülmalden kendisine ayrılmış akçesi vardı; cuma günleri vaaz ederdi; derviş tabiatlı bir adamdı. Madde, ondan aktarılan iki beyitle biter.

Kınalızâde Hasan Çelebi'nin tezkiresindeki "Türâbî" maddesi, aynı tabloyu biraz farklı ayrıntılarla verir: Türâbî Kastamonu vilâyetindendir, şairlerin ilim ve velayet sahiplerindendir; beytülmalden günlük on beş akçe maaşı vardır; büyük camilerde ve kalabalık meclislerde hadis ve tefsir nakletmeye, vaaz ve nasihate vakit ayırmış, ömrünü müslümanların hizmetine adamıştır. Kınalızâde onun "meşâyihâne", yani şeyhlere yakışır şiirleri olduğunu söyler ve iki beyit verir.

Üç kaydın ortak noktaları açıktır: İstanbul'un büyük camilerinde tefsir ve hadisle vaaz eden, beytülmalden maaş alan, derviş tabiatlı, şiir de söyleyen bir âlim. Hüsameddin'in Şuayb'ı da tam olarak budur. Ayrıldıkları yerler ise memleketi ve maaşın miktarıdır: Hüsameddin Amasya ve kırk beş akçe der, Kınalızâde Kastamonu ve on beş akçe. Cem Sultan'ın hocalığını yalnız Sehî anar. Şuayb'ın doğum tarihi hesabı bu bilgiyle çatışmaz; 1459 doğumlu Cem'in hocası, ondan yirmi beş yıl kadar büyük bir âlim olabilir.

Kaynakların Durumu: Kastamonu ve Amasya Kayıtları

Kınalızâde'nin Kastamonu kaydının nereden geldiği, Latîfî'nin tezkiresine bakınca anlaşılır gibidir. Latîfî de bir "Türâbî" maddesi verir, ama anlattığı kişi bambaşkadır: Kastamonulu, Şeyhî'nin çağdaşı, Fatih devrinin başlarında yaşamış, meczup görünüşlü bir veli; şiirlerini hankahların ve imaretlerin duvarlarına kömürle yazan, mezarlıklarda yatıp kırlarda gezen, insanlardan kaçan, yerdeki karıncayı ezmekten sakınan bir derviş. Latîfî'nin bu maddesinde ne vaizlikten ne beytülmal maaşından ne de tefsirden söz edilir. Kınalızâde ise Kastamonu bilgisini Latîfî'den, vaizlik ve maaş bilgisini Sehî'nin tasvirine benzeyen bir kaynaktan alıp tek maddede birleştirmiş görünür. Aşağıda anlatılan şiir aktarımı da bu birleştirmeyi destekler. Bu okuma bize aittir ve kaynaklar onu açıkça doğrulamaz.

Bu doğruysa "Kastamonulu Türâbî" ile "vaiz Türâbî" iki ayrı kişidir ve vaizin memleketi konusunda elimizde yalnız Hüsameddin'in tanıklığı kalır. O tanıklığın dayanağı da güçlüdür: Hüsameddin, Şuayb'ın imzasını birkaç yerde gördüğünü ve imzada "el-Amâsî" nisbesinin bulunduğunu yazar. Modern çalışmalarda ise iki ayrı ad listelenir. Yusuf Ziya Karaaslan'ın Türâbî mahlaslı şairleri saydığı makalede "Kastamonulu Şuayb Türâbî Efendi (ö. 1523)", "Şehzade Cem'in de hocası olan Vaiz Türâbî (ö. 1524)" ve Hüsameddin'e dayanan "Türâbî Şuayb Efendi (Sabıkî) (ö. 1520)" ayrı ayrı anılmıştır. Bu üç kaydın aynı kişiye ait olması, Hüsameddin'in verdiği bilgilerle uyuşur; ölüm tarihlerindeki birkaç yıllık fark da farklı kaynakların kullanılmasından doğmuş olabilir. Kesin bir özdeşlik için Taşköprizâde'nin eş-Şekâiku'n-Nu'mâniyye'si gibi ulema biyografilerinin karşılaştırılması gerekir; bu sayfa için o kaynaklar görülemedi.

Şiiri

Hüsameddin, Şuayb'ın vaazlarında kendi şiirlerinden beyitler okuduğunu söyler, ama bir beyit aktarmaz. Ona ait gösterilebilecek iki parça, yukarıdaki iki tezkirededir ve ikisi de ayrı sayfalarda verilmiştir.

Sehî'nin aktardığı iki beyit "dir dir ditrer" redifli bir gazelin matlaı ile bir beytidir: can, o şuh güzelin üstünde titrer; zülfü yanağına dağılınca gölge gibi akarsuyun üstünde titrer. Sehî'nin Türâbî'si ile Hüsameddin'in Şuayb'ı aynı kişiyse, bu, şairden kesin olarak kalan tek parçadır: Gazel Parçası 1, "Cânum ol şûḫ-ı cihân üstine dir dir ditrer".

Kınalızâde'nin verdiği "Ey gönül eyleme gel dünye-i gaddâra heves" beyitlerinin durumu farklıdır. Latîfî aynı gazeli Türâbî maddesinde "li-mü'ellifihi", yani tezkirenin yazarına ait olarak verir ve gazelin makta beytinde "Ey Latîfî" diye kendi mahlasını kullanır. Gazelin Türâbî'ye değil Latîfî'ye ait olduğu bu yüzden açıktır; Latîfî'nin maddesinde duran bu şiiri Kınalızâde'nin Türâbî'ye mal ettiği anlaşılıyor. Parça, tezkirelerin aktarım biçimini gösterdiği için aidiyet notuyla ayrı sayfada verilmiştir: Gazel Parçası 2, "Ey gönül eyleme gel dünye-i gaddâra heves".

Aynı Mahlaslı Amasyalılar

Şuayb'ın ardından aynı ciltte iki Turâbî daha gelir: 1040'ta (1630) ölen müderris, kadı ve şair Turâbî Mustafa Efendi ile 1245'te (1830) ölen Nakşibendî şeyhi Turâbî Ali Efendi. Hüsameddin üçü arasında bir aile bağı kurmaz.

Kronoloji

830'ların sonu (1430'ların ortası): Doksan yaşında öldüğü kaydından hesaplanan doğum tarihi.

910 (1504-05): Müderrisliği bırakıp İstanbul'a gelir, önce Fatih sonra Ayasofya camilerinin vaizi olur.

927 (1521): Ölür.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar