Alîzâde Turâbî Mustafa Efendi, XVII. yüzyılın başında Amasya'nın en tanınmış şairi sayılan müderris ve kadıdır. Mahlası "toprağa ait" demektir ve kendisi, şehrin edip çevresinde "anâsır-ı erbaa-i edeb", yani edebin dört unsuru diye anılan dört şairden biridir: Âbî su, Âzerî ateş, Hevâyî hava, Türâbî toprak. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, şiirlerinin ve hal tercümesinin Müderris Abdî Efendi'nin bugün kayıp olan tezkiresinde yer aldığını söyler. O tezkireden bize kalan tek şiiri, Amasya'ya sancakbeyi olarak gelen Gürcü asıllı Hüftâdî Ahmed Bey için yazdığı üç beyitlik bir kıtadır. 1040 (1630) yılında, yetmişini aşmış olarak öldü.

Hüsameddin'in Kaydı

Amasya Tarihi'nin sekizinci cildindeki madde, Turâbî'yi babasının adıyla tanıtarak açılır:

Turâbî Mustafa Efendi-Alîzâde Amasyalı Mehmed Çelebi mahdûmudur. Amasya'nın anâsır-ı edebinden biri olan Turâbî Efendi, Allâme Sinan ve Fâzıl Yahyâ Efendilerden tahsîl-i ulûm edib hayli zamân ders-i âm oldu. Karayazıcı Eşkiyâsının savletinden ilm ü aklı sâyesinde kurtuldu. Onların devrinde fevka'l-âde iştihâr edib devr-i medâris ederek Mehmed Paşa müderrisi oldu. 1017'de kendisini Sadr-ı a'zam Kuyucu Murâd Paşa'ya sevdirdiğinden hem nâ'il-i ihsânı, hem de altmışlı derecesinde olan Hüseyin Ağa medresesi müderrisi oldu. Ba'dehû, ba'zı kasabât u bilâda kâdı ve aralıkda gelip müderris olarak Amasya'da ikâmet ederdi. 1038'de Amasya'da bulundu. Mîrlivâ Hüftâdî Bey'i hicv ü senâ ederek onun bile teveccühâtını kazandı. Mîr-i mûmâileyhin vak'a-i katlinde a'yân-ı memleket İstanbul'a i'zâm edildiği hâlde buna mevleviyyetle Çorum kazâsı virildi. 1040 senesi saferinde ma'zûlen vefât etdi. Fâzıl, kâmil, şâir, edîb, âkil, müdebbir, halûk, latîf, medh ü zemme kâdir, yetmiş yaşını mütecâviz bir pîr-i muhterem idi. Mahdûmları ricâlden Mehmed, Ömer Ağalar pek ma'rûf idiler. Âsâr-ı şi'riyyesi ve tercemesi Müderris Abdî Efendi'nin tezkiresinde mezkûr idi.

Sadeleştirilmiş hâliyle: Amasyalı Mehmed Çelebi'nin oğludur. Amasya'nın edebiyat unsurlarından biri olan Turâbî Efendi, Allâme Sinan ve Fâzıl Yahyâ Efendilerden ilim tahsil etti ve uzun süre ders-i âm olarak ders okuttu. Karayazıcı eşkıyasının saldırısından ilmi ve aklı sayesinde kurtuldu. Onların zamanında çok ün kazandı; medreseleri sırayla dolaşarak Mehmed Paşa Medresesi müderrisi oldu. 1017'de kendisini Sadrazam Kuyucu Murad Paşa'ya sevdirdiği için hem onun ihsanına erişti hem de altmışlı derecesindeki Hüseyin Ağa Medresesi'ne müderris oldu. Sonra bazı kasabalarda ve şehirlerde kadılık yaptı, aralarda gelip müderris olarak Amasya'da otururdu. 1038'de Amasya'daydı. Sancakbeyi Hüftâdî Bey'i hem yerip hem överek onun bile gönlünü kazandı. Bu beyin öldürülmesi olayında memleketin ileri gelenleri İstanbul'a gönderildiği hâlde, ona mevleviyet payesiyle Çorum kadılığı verildi. 1040 yılı saferinde görevden alınmış olarak öldü. Faziletli, olgun, şair, edip, akıllı, tedbirli, güzel huylu, nükteli, övmeye de yermeye de gücü yeten, yetmiş yaşını aşmış saygın bir ihtiyardı. Oğulları, devlet adamlarından Mehmed ve Ömer Ağalar çok tanınmışlardı. Şiirleri ve hal tercümesi Müderris Abdî Efendi'nin tezkiresinde kayıtlıydı.

Hayatı

Hüsameddin doğum yılı vermez; ölüm tarihinden ve yaşından geriye sayılınca Turâbî'nin doğumu 970 (1562-63) ya da daha öncesine düşer. Hocalarından Fâzıl Yahyâ Efendi, Hüsameddin'in başka maddelerde "Bahşîzâde Fâzıl Necmeddîn Yahyâ Efendi" diye andığı Amasyalı âlimdir. Aynı hocadan Temennâyî Hacı Bayram Efendi de okumuştur; iki şair, aynı medrese çevresinin iki kuşağıdır.

Hayatının ilk sınavı Celâlî isyanlarıdır. Karayazıcı Abdülhalim'in önderliğindeki Celâlîler, XVI. yüzyılın son yıllarında Orta Anadolu'yu altüst etmişti. Hüsameddin, Turâbî'nin onların saldırısından "ilmi ve aklı sayesinde" kurtulduğunu ve bu dönemde çok ün kazandığını söyler; nasıl bir olay olduğunu anlatmaz. Asıl yükselişi, Celâlîleri bastıran sadrazam Kuyucu Murad Paşa'ya yakınlık kurmasıyla gelmiştir. 1017 (1608) yılı, paşanın Anadolu seferi yılıdır; Turâbî bu yıl hem onun ihsanını görmüş hem de "altmışlı", yani günlük altmış akçelik derecedeki Hüseyin Ağa Medresesi'ne atanmıştır. Bundan sonraki yirmi yılda kadılıkla müderrislik arasında gidip gelmiş, kadılık aralarında Amasya'ya dönmüştür.

Hüsameddin dördüncü ciltte, 1017 yılında Amasya'daki ulema ve ileri gelenleri sayarken "şâir-i meşhûr Türâbî Mustafa Efendi"yi de anar ve şunu ekler: Turâbî, ilmi, fazileti, edebi ve güzel ahlakıyla seçkin bir simadır; Kelâmî Efendi'nin ölümünden sonra çağının tek şairi sayılmıştır. Aynı yazarın üçüncü ciltte, 993 (1585) yılında Amasya'ya sancakbeyi olarak gelen şair Şâmî Mustafa Bey'in meclisine Kelâmî ve Sükûtî ile birlikte aldığı "Turâbî Çelebi" de büyük olasılıkla odur. Bu kayıt doğruysa Turâbî, en az yirmi üç yaşındayken şehrin şiir meclislerine girmiş demektir. İki kaydı birbirine bağlayan Hüsameddin değildir; özdeşlik, ad ve dönem uyuşmasına dayanan bir tahmindir.

Hüftâdî Ahmed Bey ve Son Yılları

Turâbî'nin hayatından en ayrıntılı bilinen sahne, 1038 (1628-29) yılında Amasya'ya sancakbeyi olarak gelen Hüftâdî Ahmed Bey'le ilgilidir. Hüsameddin dördüncü ciltte bu beyi uzun uzun anlatır: Gürcistan'daki Kartli hâkimi soyundan gelen, babasıyla birlikte Müslüman olmuş, dilden ve dinden anlamayan, "şarap ve şehvetten başka bir nesne bilmeyen", dev kılıklı bir adamdır. Maiyetindeki Gürcüler halka zulmetmiş, sonunda 1038'de çıkan bir halk ayaklanmasında Hüftâdî Bey öldürülmüştür. Hüsameddin'in anlattıklarının tamamı Hüftâdî Ahmed Bey sayfasındadır.

Hüsameddin, Turâbî'nin bu beyi "hicv ü senâ ederek", yani hem yerip hem överek onun bile teveccühünü kazandığını söyler. Kıta bu iki yönü birden taşır: ilk beyitleri beyi över gibi başlar, son beyit onu bir sinekten feryat koparan bir deve çevirir. Beyin öldürülmesinden sonra Amasya'nın ileri gelenleri hesap vermek üzere İstanbul'a gönderilmiş, Turâbî ise mevleviyet payesiyle Çorum kadılığına atanmıştır. Bu ayrıcalığın sebebini Hüsameddin açıklamaz. Turâbî, 1040 saferinde (Eylül 1630), görevden alınmış olarak ölmüştür.

Şiiri

Hüsameddin'in "medh ü zemme kâdir" sözü, yani övmeye de yermeye de gücü yetmesi, Turâbî'nin şiirinden elimizde kalan tek örnekle doğrulanır. Abdî Efendi tezkiresinde bulunan bu kıtayı Hüsameddin dördüncü ciltte, Hüftâdî Bey'in Amasya'ya gelişini anlatırken aktarır:

Sanma boş mîr-livâ Heftâdî
Maşrık u mağribe yetmiş adı
Ana Yüzoğlu deyüb geçme sakın
Işret ü şöhrete vermiş dâdı
Öyle bir dîv-i mânend ki ol
Bir sinekten koparır feryâdı

Kıta, "Heftâdî" (Farsça yetmiş) adıyla Türkçe "yetmiş" (ulaşmış) kelimesi arasında, halkın beye taktığı "Yüzoğlu" lakabıyla da sayı ve yabanilik anlamları arasında kurulmuş bir söz oyunudur. Ayrı sayfasında özgün metin, günümüz Türkçesi ve yorumuyla verilmiştir: Kıta 1, "Sanma boş mîr-livâ Heftâdî". Aynı şiir, kayıp tezkireden kalan öteki parçalarla birlikte Abdî Efendi tezkiresi yazısında da anılır.

Turâbî'nin başka şiirlerine ulaşılamamıştır. Hüsameddin'in elindeki tezkire nüshası yangında kaybolmuştur ve Hüsameddin, Turâbî'nin "âsâr-ı şi'riyyesi"nin orada kayıtlı olduğunu söylemekle yetinir. Mahlasının yazımı da kaynaklarda değişir: madde başlığında "Turâbî", kıtayı aktardığı yerde "Türâbî" yazılmıştır.

Çevresi ve Öğrencileri

Hüsameddin'in başka maddeleri, Turâbî'nin Amasya'daki edip çevresinin merkezinde durduğunu gösterir. Abdî Efendi'nin tezkiresinden aktarılan bir cümleye göre Âbî Mehmed Çelebi'nin Âzerî, Türâbî ve Hevâyî ile sohbetleri ve şakalaşmaları vardı ve bu dörtlüye "edebin dört unsuru" denirdi. 1026 dolayında ölen kâtip ve şair Âhî İbrâhim Efendi'nin Kelâmî, Âzerî ve Turâbî gibi şairlerle sohbet ve müşaereleri olduğu, 1039'da ölen hattat ve şair Rüşdü İbrâhim Efendi'nin de "Turâbî Mustafa Efendi gibi asrı şu'arâsıyla" şakalaşıp şiir yarıştırdığı kaydedilmiştir. Öğrencileri arasında Amasya mahkemesi kâtibi, müderris ve şair İsmâil Efendi-Kâtibzâde (Kâtibî) ile kâtip Sâdık Hasan Çelebi sayılır. Hüsameddin dördüncü ciltte, 1017-1099 yıllarını kapsayan dönemin kalem şairlerini sayarken de Kelâmî'den hemen sonra Türâbî'nin adını verir.

Oğulları Mehmed ve Ömer Ağalar ilmiye yolunu değil, ricâl, yani devlet hizmeti yolunu tutmuşlardır.

Aynı Mahlaslı Amasyalılar

Mustafa Efendi'nin maddesi, sekizinci ciltte iki adaşının arasına düşer. Ondan bir asrı aşkın süre önce yaşamış olan Turâbî Şuayb Efendi, II. Bayezid döneminde İstanbul'da vaizlik etmiş ve 927'de (1521) ölmüştür; Nakşibendî şeyhi Turâbî Ali Efendi'nin ölümü ise iki asır sonraya, 1245'e (1830) düşer. Üçü arasında akrabalık olduğuna dair bir işaret yoktur. Osman Kurtoğlu, Türâbî mahlasını kullanan şairleri andığı makalesinde bu üç Amasyalıyı Hüsameddin'e dayanarak ayrıca anar ve Koniçe'deki Bektaşî şeyhi Amasyalı Türâbî Abdullah Baba'nın bunlardan başka biri olduğunu belirtir.

Kronoloji

993 (1585): Şâmî Mustafa Bey'in meclisinde Kelâmî ve Sükûtî ile birlikte anılan "Turâbî Çelebi" büyük olasılıkla odur.

1017 (1608): Kuyucu Murad Paşa'nın ihsanını görür, Hüseyin Ağa Medresesi müderrisi olur.

Rebiülahir 1038 (Kasım-Aralık 1628): Hüftâdî Ahmed Bey Amasya sancakbeyi olarak gelir; Turâbî'nin kıtası bu beye söylenmiştir.

1038 (1628-29): Hüftâdî Bey bir halk ayaklanmasında öldürülür; Turâbî mevleviyetle Çorum kadısı olur.

Safer 1040 (Eylül 1630): Görevden alınmış olarak ölür.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Çevrimiçi kaynaklar