Bir çocuğun doğması, Anadolu'da hiçbir zaman yalnızca anne ile babanın meselesi sayılmadı. Halkbilimciler doğumu, evlenme ve ölümle birlikte insan hayatının üç büyük geçiş dönemi olarak görür; her geçişin çevresinde, kişiyi yeni durumuna hazırlayan ve o sırada yoğunlaştığına inanılan tehlikelerden koruyan bir âdetler kümesi toplanır. Yeşilırmak boyunda, Amasya'nın mahallelerinde ve dağ köylerinde de çocuğun gelişi bu türden bir âdetler zinciriyle karşılanmıştır. Bu zincirin bir kısmı Anadolu'nun hemen her yöresinde bilinen ortak uygulamalardır: loğusalık, kırk günü, kırklama, ad koyma, diş hediği. Bir kısmı ise Amasya'ya ve çevresine özgü bir renk taşır; özellikle çocuk isteyen kadınların gittiği yatırlar, yürümeyen çocukların götürüldüğü türbeler ve ağaç diplerinde yapılan "satma" töreni bölgenin kendi geleneğidir.

Bu konuda bir noktayı baştan belirtmek gerekir. Amasya için doğum âdetlerini tek başına ele alan, ilçe ilçe derlenmiş bir envanter bilinmemektedir. Ortak âdetlere ilişkin bilgiler Anadolu genelinde yapılmış derlemelere dayanır ve Amasya evlerinde de aynı çerçevede yaşandığı düşünülebilir, ancak her ayrıntının Amasya'da ne ölçüde uygulandığı ayrıca belgelenmiş değildir. Amasya'ya bağlanabilen ayrıntılar ise halkbilimi araştırmalarında ve Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yöre kayıtlarında köy ve mahalle adlarıyla geçer. Aşağıda bu iki katman birbirinden ayrı tutulmuştur.

Çocuk Beklerken

Gebelik döneminin âdetleri, doğacak çocuğun cinsiyetini ve huyunu önceden kestirme çabasıyla başlar. Anadolu'nun birçok yerinde olduğu gibi, anne adayının canının ekşi ve acılı şeyler çekmesi kız bebeğe, tatlı şeyler çekmesi erkek bebeğe işaret sayılır. Canının çektiği yiyecek bir emir gibi karşılanır, çünkü yerine getirilmeyen bir istek bebeğin bedeninde iz bırakır diye düşünülür. Hamile kadının baktığı kişi ya da hayvanın, doğacak çocuğa özelliklerini geçireceğine dair inançlar da aynı ailedendir; güzel bir çocuk için ayva yenmesi, ay'a bakılması, korkutucu bir şeyden sakınılması bu inançlara örnektir.

Doğumun hazırlığı aile içinde paylaşılan bir iştir. Derlemelerde sık görüldüğü biçimiyle, bebeğin doğum sırasındaki giysilerini ve hastaneye ya da doğum odasına götürülecek armağanları babaanne tarafı, annenin doğum sonrasındaki ihtiyaçlarını ve bebeğin odasının düzenini anneanne tarafı üstlenir. Beşik de çoğunlukla anneannenin armağanıdır. Eski düzende doğum evde, mahallenin ya da köyün ebesinin gözetiminde yapılır, evin deneyimli kadınları da ebeye yardım ederdi.

Anadolu'da göbek kordonuna verilen anlam da dikkat çekicidir. Düşen kordonun nereye gömüldüğünün çocuğun geleceğini belirleyeceğine inanılır. Okul bahçesine gömülürse çocuğun okumuş, cami avlusuna gömülürse imanlı, evin bir köşesine gömülürse evcil olacağı söylenir. Kimi yörelerde kordon bir dolap ya da sandık içinde saklanır. Aynı inanç, kordonun atıldığı yerin çocuğun seçeceği mesleği gösterdiği biçiminde de anlatılır.

Çocuk İsteyen Kadınların Ziyaret Yerleri

Amasya geleneğinin en özgün yanı, çocuğu olmayan kadınların ve çiftlerin gittiği ziyaret yerleridir. Halkbilimci Necdet Kurt'un Amasya ve Tokat çevresindeki türbe ve yatır uygulamalarını derlediği çalışması, bu bölgede yaşayan Türkmen topluluklarının köy adlarından bile izlenebileceğini belirtir. Avşar, Dodurga, Kayı, Bayat, Kızık, Kınık, Salur gibi Oğuz boy adlarını taşıyan onlarca köy vardır ve araştırmacıya göre bu topluluklarda İslam öncesi inanışların birçoğu, biçim ve amaç bakımından fazla değişmeden, İslami bir kimlik altında sürmektedir. Çocuk dilemek için yapılan ziyaretler de bu çerçevede değerlendirilir. Bu yorum Kurt'a aittir; uygulamaların kökeni ayrıca tartışmaya açık bir konudur, ancak uygulamaların kendisi yörede çok sayıda tanığa sahiptir.

Amasya şehir merkezinde bu amaçla anılan yerlerden biri, Kurşunlu Mahallesi'ndeki Ehli Hatun Türbesi'dir. Türbe haftanın her günü, en yoğun biçimde cuma günleri kadınlar tarafından ziyaret edilir. Evlenemeyen kızlar kısmetleri açılsın diye, çocuğu olmayan çiftler ise çocuk dilemek için gelir. Ziyaretçi iki rekât namaz kılar, dua eder ve adak adar. Ardından başını türbedeki kuyuya sokar ve kuyuda bir ışık görürse dileğinin kabul olacağına inanır; hiçbir şey görmeyen için dileğin gerçekleşmeyeceği söylenir. Türbede yalnızca çocuk isteyenler kurban adar, öteki dilekler için namaz ve oruç gibi dinî adaklarla yetinilir. Merkezdeki Tezveren Evliyası da kadınların ve genç kızların uğradığı bir yerdir. Çocuğu olmayanlar, evlenmemiş kızlar ve sınavlarda başarı dileyenler, salı akşamından cuma akşamına üç gün üst üste gelir, akşam ezanından yatsıya kadar dilek tutar ve sandukanın çevresinde üç kez döner.

İlçe ve köylerde bu uygulama daha tiyatral bir biçim alır. Uygur Köyü yakınındaki yaylada, çevresinde başka ağaç olmayan bir kayanın üzerinde duran ağaca Ebe Kayası denir. Köylüler, burada çocuğu olmadığı için ağlaya ağlaya ölen bir kadının yattığına inanır. Ziyaret yerinde "satmak" denilen bir tören yapılır ve bu işle köyde görevli, tekke işlerine bakan bir kadın ilgilenir. Çocuk isteyen kadın, sabahın çok erken saatinde, yanında görevli kadınla bir kadın daha olmak üzere adak yerine gelir. Kadınlardan biri ağacın dibine oturur. Görevli kadın, ziyaretçiyi belinden tutup ağacın çevresinde döndürür ve her dönüşte "Ebe Kayası Huu" diye seslenir. Ağacın dibindeki kadın "Huu, nereye gidiyon" diye karşılık verir. Görevli kadın da ziyaretçinin adını anarak, falancanın dölü olmuyor, onu satacağım der. Üç dönüşün sonunda hep birlikte "Olur inşallah, durur inşallah" denir. Sonra isteyenler iki rekât namaz kılar ve adak adar. Çocuğu olmayan kadınlar üzerlerindeki elbiseden yırttıkları bir parça bezi ağaca bağlar. Aynı ziyaret yerine hamile kadınlar çocuklarını düşürmemek için, buzağısını düşüren ineklerin sahipleri de hayvanlarının şifası için gelir.

"Satma" uygulamasına Amasya'nın başka yerlerinde de rastlanır. Taşova'nın Geydoğan Köyü'ndeki türbede çocuğu olmayan kadınların boynuna ip bağlanır ve kadınlar türbe bahçesindeki sakız ağacının çevresinde yedi kez dolaştırılır. Türbede dua okunur, iki rekât namaz kılınır, adak adanır. Çocuk dünyaya gelince aile türbeye döner, adağını keser ve etini yoksullara dağıtır. Ardından köye inen aile, çocuğa isim vermek için rastgele bir köylüyü durdurur ve çocuğa o köylünün adını verir. Değirmendere'deki Dedelik Yatırı ile Kayrak Köyü'ndeki ziyaretlerde de çocuk satma töreni yapılır. Bu ziyaretlerin ardından doğan çocuğa erkekse Satılmış, kızsa Satı adı konur; Kayrak'ta erkek çocuklar için Kaya adı da kullanılır. Göynücek'te Kışlabeyi Köyü'ndeki Cender Evliyası'na erkek çocuk isteyenler gelir ve dilekleri yerine gelirse çocuğa yine Satılmış adını verir. Bulduklu Köyü'ndeki Perdeli Ziyareti'nde ise çocuğu olmayanlar dilekte bulunur ve erkek çocuk sahibi olanlar çocuğa Eren adını koyar. Merzifon'un Gökçebağ Köyü'ndeki Hamza Dede Türbesi hem çocuğu olmayanların hem de yeni evlenenlerin uğrak yeridir. Köyde gelin evden alındıktan sonra gelin alayı türbenin çevresinde üç kez dolaşır ve dua okunur. Göynücek'in Beşiktepe Köyü'nde, bir ardıç ağacının altında yattığına inanılan Gülben adlı ermiş kız için de çocuk isteyen kadınlar iki rekât namaz kılıp ağacın çevresinde üç kez döner, ağacın gölgesinde uyur.

Satılmış ve Satı adları, uygulamanın adından gelir: çocuk doğmadan önce ziyaret yerine satılmış, doğduktan sonra da bu adla anılmıştır. Çocuk dileği evliliğin ilk gününde de kendini gösterir. Amasya'da kaydedilen düğün âdetlerine göre gelin evine girip çeyiz sandığının üstüne oturtulduğunda kucağına bir erkek çocuk verilir.

Doğum ve Loğusalık

Doğumdan sonra anneye "loğusa" denir ve onun çevresinde kırk gün sürecek özel bir bakım düzeni kurulur. Loğusaya kuvvet versin diye un, tereyağı ve pekmezle yapılan sıcak yiyecekler ile tavuk suyu gibi besleyici yemekler hazırlanır. Yakın akrabalar loğusa evine yemek takımlarıyla gelir; tavuklu pirinç çorbası, muhallebi, mayalı hamurdan çörek, kaymak ve meyve bu takımların alışılmış parçalarıdır. Ziyaretçilerden hediye getirmeleri beklenir. Yeni doğmuş bir bebeğin ilk haftasından sonra yapılan ziyaretlerde havlu, çorap, çocuk çamaşırı ya da çiçek götürülür.

Ziyarete gelenlere ikram edilen loğusa şerbeti, bu dönemin en bilinen simgesidir. Şeker ve baharatla hazırlanan şerbet, annenin kuvvetlenmesine ve sütünün artmasına yardım eder diye düşünülür. Şerbetin kırmızı renkli olması da boşuna değildir. Halk anlayışında loğusaya ve bebeğe en büyük tehlike al basması ya da alkarısı denen kötü bir varlıktan gelir ve kırmızı renk bu varlığa karşı koruyucu sayılır. Bu yüzden kırmızı şerbet içilir, kırmızı loğusa şekeri yenir, anne kırmızı bir kurdele ya da taç takar. Derlemelerin gösterdiği kadarıyla loğusanın kırmızı giyinmesi, Anadolu'nun çok sayıda yöresinde ortak bir uygulamadır.

Doğumdan sonraki kırk gün, halk dilinde kırk basması denen hastalıklara ve nazara en açık dönem sayılır. Bu süre içinde anne ve bebek yalnız bırakılmaz, gerekirse bebeğin yanına bir süpürge konur. Dışarı çıkarılmaz, ziyaretçiler ayrı bir odada ağırlanır. Kırkı çıkmamış başka bir kadınla ya da çocukla karşılaştırılmazlar, çünkü iki kırklının birbirini basacağına inanılır. Akşam ezanından sonra kırklı kadının ev dışına çıkmaması, kırklı çocuğun çamaşırının geceye bırakılmaması gibi kurallar da kaydedilmiştir. Bu dönemde kadının mezarının kırk gün açık kaldığı, her an hastalanıp ölebileceği düşünülür. Anadolu'nun çeşitli yörelerinde loğusa ve bebeğin odasında lamba yakılır ve anne, bebeğe sırtını dönüp yatmaz.

Bu inanışlara bugün hekim ve hemşirelik araştırmacıları da bakmaktadır. Onların değerlendirmesine göre al basması anlatılarında geçen korku, sayıklama ve görüntüler tıpta doğum sonrası ateşli hastalıklar, meme iltihabı, susuzluk ve doğum sonrası depresyonla ilişkilendirilebilir. Annenin ve bebeğin kırk gün dışarı çıkarılmaması, ziyaretçilerin sınırlanması ve annenin yalnız bırakılmaması, enfeksiyondan korunma ve sosyal destek bakımından yararlı bulunur. Aynı araştırmacılar, geleneksel uygulamaların hekimin yerini tutmaması gerektiğini de vurgular.

Bebeğin korunması için kullanılan nesneler arasında mavi boncuk, nazarlık ve okunmuş muskalar başta gelir. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde beşiğin üzerine Kur'an-ı Kerim konur, yastığın altına bıçak ya da bir demir parçası yerleştirilir, iğne batırılmış soğan beşiğin içine bırakılır. Demirin ve bıçağın koruyucu sayılması çok eski bir düşünceye dayanır. Amasya'da bıçağa bağlanan inanç yalnızca beşikle sınırlı kalmaz: Ezinepazar gibi yerlerde derdi olan kişi, akşamdan her biri bir evliyaya niyetlenmiş üç bıçağı bir su kabına koyar ve sabah hangisi paslanmışsa o evliyaya gider. Kurt, bu uygulamanın bölgeye özgü, yurt genelinde ender rastlanan bir gelenek olduğunu belirtir.

Kırklama

Kırk günün sonunda anne ve bebek için yapılan tören kırklama ya da kırk çıkarmadır. Kırklama, tehlikeli dönemin geride kaldığının ve annenin artık topluma karışabileceğinin ilanıdır. Anadolu'da en yaygın biçiminde anne ve bebek bir kaba konan suyla yıkanır; suya kırk taş atılır ya da kırk kaşık su dökülür. Bazı yörelerde suya kırk çeşit nesne, kırk iğne ya da kırk dişli tarak konur. Annenin yıkandığı suya altın, mavi boncuk, yüzük gibi eşyaların atıldığı da görülür. Bebeğin kırkı çıkarılırken, kırklı olmayan biri tarafından yıkanması gerektiği söylenir. Kimi yörelerde kırklama bir hamamda yapılır ve "kırk hamamı" adını alır. Kırk çıkarıldıktan sonra bazı yerlerde ev halkı mevlit okutur, anne ve bebek bir süre anneannenin evine gider.

Amasya evlerinde kırklamanın hangi ayrıntılarla yapıldığı ayrıca derlenmiş değildir; yukarıdaki örnekler Anadolu geneline aittir.

Ad Koyma

Bebeğe ad verme, dinî bir inceliğe sahiptir. Aile büyüklerinden biri ya da saygı duyulan bir hoca, bebeği kucağına alır, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okur ve adı söyler. Anadolu'nun bir bölümünde ad üç kez tekrar edilir, tören de "adını ben koydum, yaşını Allah versin" sözüyle kapanır. Doğumdan sonraki ikinci hafta ad koyma yemeği verilir; yemeği çoğu yerde babaanne hazırlar ve sofrada çorba, et ya da kebap, dolma, börek, fasulye, bamya, meyve ve eskiden hoşaf bulunur. Çocuğun adı çoğu zaman ölmüş bir dedenin ya da ninenin anısını yaşatmak için seçilir. Kur'an'a uygun olmayan bir isim konmaması da yerleşik bir kuraldır.

Amasya'nın bu geleneğe özgü adları, yukarıda sayılan Satılmış, Satı, Kaya ve Eren'dir. Bu adlar, çocuğun hangi ziyaret yerinin adağıyla dünyaya geldiğini ömür boyu yansıtır.

İlk Diş ve Diş Hediği

Bebeğin ilk dişi çıktığında ev halkı sevinçle toplanır. Anadolu'da bu sevince diş hediği, diş buğdayı ya da diş göllesi denir. Hedik, buğdayın nohutla birlikte suda haşlanmasıyla yapılan bir yemektir. Haşlanan buğday süzülüp sıcak olarak büyük bir tepsiye ya da sahana konur, üzerine tuz ve bol ceviz içi eklenir ve toplu olarak yenir. Bazı evlerde içine fasulye, fındık, kuru üzüm ya da nar taneleri katılır, kimi yerde şeker serpilir. Komşular ve akrabalar çağrılır, hedik tabaklara dağıtılır. Bitlis'te kaydedilen bir anlatıya göre ilk dişi gören kişi çocuğun elbisesini yırtar, ev sahibine dönüp "gözleriniz aydın, çocuk diş çıkarmıştır, hediğini yapın da yiyelim" der ve çocuğa bir hediye alınır. Anadolu'nun başka yerlerinde de ilk dişi gören kişinin çocuğa hediye almasıyla ilgili benzer bir uygulama bilinir.

Törenin en sevilen kısmı, çocuğun geleceğine dair yapılan yoklamadır. Çocuk tepsiye ya da yere oturtulur, başından bir avuç hedik dökülür ve önüne makas, kalem, ayna, para, tarak, bıçak, Kur'an-ı Kerim gibi nesneler konur. Çocuğun hangisine uzandığına bakılarak ileride seçeceği meslek hakkında tahminde bulunulur: kalem alan öğretmen, tarak alan berber, bıçak alan kasap olur. Bu geleneğin Orta Asya'ya uzanan eski bir inanca bağlandığı da ileri sürülmüştür; Kültür Portalı'ndaki Bitlis kaydı onu Şaman inancına bağlar. Bu tür köken açıklamaları kesin bir belgeye dayanmaz, daha çok halk kültürü yorumlarına aittir.

Yürümeyen, Konuşmayan, Huysuz Çocuk

Çocuğun gelişimi gecikince başvurulan yollar da Amasya'da ziyaret yerlerine bağlanır. Merkezde Şehirüstü Mahallesi'ndeki Halkalı Dede Türbesi, yürüme zamanı geldiği halde yürümeyen çocukların getirildiği yerdir. Özellikle cumartesi günü gelinir, dualar okunur ve çocuğun ayakları üç kez türbedeki halkadan geçirilir. Anlatılana göre bu çocukların çoğu bir hafta içinde yürür. Çocuk yürüdüğünde türbeye kurban getirilir ve kurban orada pişirilerek yenir; bazen davul zurnayla oyun oynanır.

Ezinepazar'ın kuzeyindeki bir tepenin eteğinde, üzerinde ayak izine benzeyen izler bulunan bir kaya vardır ve bu izlerin Hz. Hızır'a ait olduğuna inanılır. Kaya çukurlarında biriken yağmur suyu kutsal sayılır. Yürümeyen çocukların tedavisi için gelenler küçük çukurlardan kaşıkla su alır ve arkalarına bakmadan uzaklaşır, çünkü arkasına bakanın tedavisinin imkânsız hale geleceğine inanılır. Tedavi sonuç verirse helva yapılıp komşulara dağıtılır. Gümüşhacıköy'ün Gümüş beldesindeki Sığırcık Molla Türbesi'nde yürüyemeyen ve konuşamayan çocuklar için türbenin taşları çocukların dizlerine, dillerine sürülür. Uygur beldesindeki Kabalak Baba'ya hasta çocuklarını getiren kadınlar çocukları bir kayanın çevresinde yedi kez döndürür ve adak olarak horoz keser; horozun kanı kayaya sürülür. Yavru Köyü mezarlığındaki pelit ağaçlarının oluşturduğu Pelit Dede Yatırı'nda hasta çocuklar ağaçların arasından üç kez dolaştırılır.

Daha gündelik huzursuzluklar için yapılan uygulamalar da kayıtlıdır. Amasya merkezinde işediğini söylemekte geciken çocuk, üç cuma günü selâ vaktinde "çiş evliyası"na götürülür. Yaramazlık eden çocuğun atleti alınıp perşembe günü bir evliya mezarının üzerine serilir, cuma sabahı alınarak çocuğa giydirilir. Çok ağlayan çocuğun ağzına selâ vaktinde, babasının ayakkabısıyla hafifçe vurulduğu da Amasya halk inançları arasında yer alır.

Çocuğun Toplumdaki Yeri

Çocuk Amasya'nın ortak törenlerinde de görünür. Yağmur duası, bölgenin bahar mevsimindeki en bilinen toplu uygulamalarından biridir. Taşova'nın Şeyhli Köyü'nde kuraklık olunca çocuklar toplanır, bir kurbağa yakalayıp kalburun içine koyar ve üstünü örtüp kalburu başlarında taşıyarak ev ev dolaşır. Her kapıda "Yağ verenin oğlu olsun, un verenin kızı olsun" derler; ev sahibi bir şeyler verir ve çocukların üzerine bir kova su döker. Toplanan yiyecekler pişirilip birlikte yenir. Merzifon'un Akören Köyü'nde ilk çiğdemler çıktığında çocuklar toplanıp ev ev dolaşır ve "verenin altın başlı bir oğlu olsun, vermeyenin kel kafalı bir kızı olsun" diye tekrarlar; bulgur ve yağ toplanıp pilav pişirilir. Dilek cümlelerinin çocuk sahibi olma temennisiyle bitmesi, çocuğun toplum nezdindeki değerini gösteren ayrıntıdır.

Çocuk yaşamının önemli bir eşiği de sünnettir. Amasya'da sünnet düğünleri eskiden hamam merkezli yapılırdı: sünnet olacak çocuk ve arkadaşları faytonlarla şehri dolaşır, dönüşte hamama gelirdi. Çocuk yıkanır ve sünnet gömleği giydirilirdi. Hamamın içinde ve önünde saz heyeti çalardı. Törene katılanlara, çoğunlukla çocuklara, simit, poğaça, eli böğründe ve şeker ikram edilirdi. Bugün sünnet düğünleri genellikle hafta sonları yapılır; çocuk hamama götürülür, sünnet elbisesi giydirilir ve davetlilerle birlikte araç konvoyuyla çevre gezisine çıkılır, ardından eve getirilip sünnet yapılır. Gelen konuklar çocuğa hediyelerini verir, yemek ikram edilir; bazı aileler sünneti mevlit okutarak yapar.

Doğum ve çocuk âdetlerinin büyük kısmı bugün hastane doğumları ve modern çocuk bakımı sebebiyle seyrelmiştir. Doğum sırasındaki geleneksel uygulamalar tıbbın yerleşmesiyle ortadan kalkmış, doğum sonrasındaki uygulamalar ise biçim değiştirerek sürmüştür. Loğusa şerbeti, kırk günü çevresindeki sakınmalar, ad koyma yemeği ve diş hediği Anadolu'da hâlâ aile yaşamının parçasıdır. Amasya'ya özgü ziyaret yerleri de kapanmış değildir; Kurt'un derlemeleri, bu uygulamaların yöredeki köy ve mahallelerde canlı kaldığını belirtir.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Diğer kaynaklar

  • Taylan Köken, Amasya Ziyaretgâhları: Türbeler, Yatırlar, Ziyaret Yerleri (Kurt'un makalesinde atıf yapılan eser).
  • Amasya'da Yöresel Kültür ve Adetler (gelin kucağına çocuk verilmesi ve sünnet düğünü kaydı). https://turkeyoutdoor.org/amasyada-kultur-sanat/

Çevrimiçi kaynaklar