Amasya'da bir ölüm, yalnız yakınlarının değil, mahallenin ve komşuların da harekete geçtiği bir olaydır. Hasta son nefesine yaklaşırken başlayan hazırlıklar, yıkama ve kefenleme, cenaze namazı ve defin ile sürer; ardından haftalara yayılan taziye ve anma günleri gelir. Bu düzenin büyük bölümü İslami ölçülere dayanır, bir bölümü ise çok daha eski halk inanışlarından süzülüp gelmiştir. Anlatımın temelini şehir merkezinde ve Göynücek köylerinde derlenen gelenek ve inanışlar oluşturur; Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar'ın Amasya Tarihi'nde ve Osman Fevzi Olcay'ın hatıralarında geçen eski cenaze ve vakıf örnekleri bu derlemelere tarih derinliği katar. Başka yörelerden bilinen örnekler ise karşılaştırma için ayrıca belirtilmiştir.
Ölümden Önce: Belirtiler ve Bekleyiş
Halk anlayışında ölümün bir ön haberi vardır. Rüyada manda görmek, ayna kırıldığını ya da evin yıkıldığını görmek, bir dişin çekildiğini veya düştüğünü görmek, rüyada büyük bir kazan görmek ölüm olacağına yorulur. Ölü yıkanırken cesedin yumuşak kalması ölümlerin çoğalacağının işareti sayılır. Teneşirin üzerine ölüyü yıkayan kişinin çıkması iyi karşılanmaz, ardından bir ölüm olacağı düşünülür.
Göynücek köylerinde 2019'da tamamlanan bir alan araştırması bu inanışlara başkalarını ekler. Orada karga ya da baykuş öttüğünde birinin hastalanacağına veya cenaze çıkacağına inanılır; kötü dilek bildirmek isteyen "Evinde baykuş ötsün" der. Rüyada baykuş görmek ölüm haberine, geceleri köpeklerin uluması ölüme ya da kötü habere, sağ gözün seğirmesi de kötü bir haberin yaklaştığına yorulur. Açık bırakılan makasın "kefen biçeceği" söylenir; yemeği birden çok yiyen kişinin nasibini topladığı ve ölümünün yaklaştığı düşünülür. Amasya derlemesindeki yumuşak ceset inanışı Göynücek'te de aynen yaşar: ölü yıkanırken yumuşaksa peşinden bir ölü daha çıkacağına inanılır. Araştırmacı, köylülerin ölüm üzerine konuşmaktan belirgin biçimde çekindiğini, bunu "Allah'ın işine karışmak olur" diye gerekçelendirdiklerini de not eder.
Hastanın gözleri matlaşmışsa, burnu sivrilmişse, bakışları sabitleşip yüzü solmuşsa öleceği anlaşılır. Göynücek'te bu belirti, bacakların soğumasıyla tarif edilir ve hastanın bunun farkına varmadığı söylenir. Bundan sonra başucunda Kur'an okunur ve hastanın ağzına sürekli su verilir. Su vermenin gerekçesi de inanışta yerini bulmuştur: susayan ve ölmek üzere olan hastanın karşısına şeytan çıkar, "bana imanını ver, ben sana su vereyim" der. Ağzına su verilen hasta bu pazarlığa düşmesin diye susuz bırakılmaz. Göynücek'te ağır hastaya zemzem verilir, canının çektiği yiyecekler sorulup getirilir; son anlarında başında bir hoca, dede ya da Kur'an bilen biri Yasin okur. Hastanın yanında kalabalık edilmez ve onu üzmemek için ölümden söz edilmez. Ölmek üzere olanın yanında Yasin okunması fıkıh kitaplarında da yer alır; Hz. Peygamber'in ölülere Yasin okunmasını tavsiye eden hadisinin can çekişenleri de kapsadığı kabul edilmiştir.
Ölüm Anı ve İlk İşlemler
Ölen kişinin gözleri açık kalmışsa bu, "murat alamamış" ya da "gurbette özlediği vardı, gözü arkada kaldı" diye yorumlanır. İlk iş gözlerini kapatmak, çenesini bağlamak ve üzerindeki giysileri çıkarmaktır. Yatağı değiştirilir; bu yeni yatağa "rahat döşeği" denir. Ölünün ayakkabısı ya yakılır ya da bir yoksula verilir, yakmanın gerekçesi ruhunun eve dönmemesidir. Karnı şişmesin diye üzerine bıçak, makas gibi demirden bir nesne konulması da ilk saatlerin işlemlerindendir. Göynücek'te de ölü bekletilecekse karnına makas ya da bıçak konur; ayrıca ölünün ayakları kıbleye çevrilir, koku yapmasın diye kolonya sürülür. Tezin yazarı demirin kötü ruhları uzaklaştırdığı yolundaki eski inancın bu uygulamada sürdüğünü düşünür; bu, araştırmacının yorumudur.
Komşular da bu sırada devreye girer. Cenaze evinde yemek pişirmek yük sayıldığı için komşular yemek getirir ya da evde pişen yemek taziyeye gelenlere dağıtılır. Ölünün yıkandığı yerde üç gece art arda ateş yakılır; günümüzde bu âdet, cenazenin kalktığı ilk gece evin ışıklarının sabaha kadar açık bırakılması biçiminde sürdürülür. Göynücek'te de aynı dönüşüm gözlenmiştir: eskiden ölü evinin önünde üç dört gece ateş yakılırdı, bugün ateşin yerini mum ya da üç dört gün söndürülmeyen ev ışıkları almıştır. Cenazenin yıkandığı yerde ise orayı temizlemek için hâlâ ateş yakılır.
Yıkama ve Kefenleme
Ölü erkekse onu erkeklerden biri ya da imam, kadınsa adetten kesilmiş yaşlı bir kadın yıkar. Yıkayanlara genellikle para verilir. Ölü teneşirin üzerine yatırılır, ona önce bir abdest aldırılır, ardından başı üç kez, sağ yanı üç kez, sol yanı üç kez yıkanır ve bütün vücudu sabunlanır. Su dökülerek yıkama tamamlandıktan sonra ikinci bir abdest aldırılır ve beden durulanır. Fıkıh kitaplarında tarif edilen düzen de buna yakındır: cenaze kapalı bir yerde, ayakları kıbleye gelecek biçimde teneşire yatırılır, abdest aldırılır, sabunlu ılık suyla iki kez, kokulu suyla bir kez yıkanır; erkeği erkekler, kadını kadınlar yıkar.
Göynücek köylerinde yıkama yeri zamanla değişmiştir. Eskiden herkes ölüsünü kendi evinin önünde yıkardı; bugün köylerin büyük bölümünde cemevlerinde bu iş için ayrılmış bölümler vardır. Önceleri ölüyü başka köylerden gelen hoca yıkarken artık bu görevi dede üstlenir, kadınları kadın hocalar yıkar. İmamın yanında ölünün çocukları ya da anne babası da isterse yıkamaya katılabilir. Cenaze sabaha kalacaksa akşamdan bir "rahatlık banyosu" yaptırılır, sabah imam ayrıca yıkar. Eskiden komşular ölü için beyaz çarşaf ya da sabun getirirdi; bu âdet artık uygulanmamaktadır.
Amasya'nın eski ulemasından birinin hayatı, ölü yıkamanın şehirde nasıl bir saygınlık taşıdığını gösterir. Hüsameddin'in anlattığına göre 1221 [1806] yılında ölen Nakşibendî Şeyh Ahmed Efendi meslekten gassal değildi; ancak şehrin ileri gelenleri ve âlimler kendilerini onun yıkamasını vasiyet eder, çok rica ederlerse bazılarını nazikçe yıkar, yıkadığı ölüyü kabrine de kendisi indirirdi. Hüsameddin, bir ölüyü yıkarken bileğini sıkıp "Ne güzel ve yüce yerin var" dediği, ölünün gözünü açıp gülümsedikten sonra yeniden kapadığı rivayetini de aktarır ve bunu pek çok kişinin gördüğünü söyler. Kerametle ilgili bu anlatı doğrulanabilir bir olgu sayılamaz, ama yıkama işinin ölünün kendi seçtiği güvenilir birine bırakılmasının şehirde benimsenmiş bir dilek olduğunu açıkça gösterir.
Yıkama suyundan artan kısmı eş, dost ve yakınlar birer tas alıp ölünün üzerine dökerler. Bu, ölüyle son helalleşme sayılır. Artan suyla çarşaflar ve ölünün eşyaları yıkanır. Göynücek'te ise yıkamadan kalan su evin yakınına dökülmez, tenha ve uygun bir yere götürülür. Kefen için "hasa" denilen beyaz bir kumaş kullanılır. Erkek kefeni on beş metre kumaştan üç parça olarak hazırlanır: iki büyük parçanın yanında iç gömleği ve yedi kat yapılan "sıtır bezi" bulunur. Kadın kefeninin farkı, bunlara bir de "göğüs bezi"nin eklenmesidir. Bu ayrım fıkıhtaki sünnet kefenle örtüşür; orada da erkek kefeni gömlek (kamis), izar ve lifafe olmak üzere üç parçadır, kadın kefenine baş örtüsü ile kefenin açılmaması için göğüsle göbek arasına sarılan göğüs örtüsü eklenir.
Göynücek'te kefenin bu üç parçası adlarıyla bilinir: baştan ayağa uzanan iki örtüden uzun olanı yere serilir, kısası üstüne konur, boyundan diz kapağına inen gömleğin iki yanı açılıp ölünün başı aradan geçirilir, sonra izar ve lifafe önce soldan sonra sağdan kapatılıp bağlanır. Kefen biçilirken makas kullanılmaz, yerine bıçak kullanılır. İnancı kuvvetli yaşlılar kefenlerini sağlıklarında alır; amaç kefeni gördükçe ölümü hatırlamak ve kötülükten uzak durmaktır. Kefenlenen ölü tabuta konulur, üzerine çörek otu atılır ve gülsuyu dökülür; Göynücek'te de kefene aynı amaçla gülsuyu dökülür ya da çörek otu serpilir.
Cenaze Namazı ve Defin
Tabuta yerleştirilen cenaze camiye getirilir ve cenaze namazı kılınır. Hanefî fıkhına göre yağmur gibi bir mazeret yoksa cenaze namazı caminin içinde kılınmaz; Hüsameddin'in anlattığı eski Amasya cenazelerinde de tabutun Sultan Bayezid Camii'nin avlusundaki musalla taşına konduğu görülür. Göynücek'te akşam ezanından sonra cenaze kaldırılmaz. Tabutun baş tarafına ölen kadın ya da kız çocuğuysa başörtüsü, erkekse ceket, şehitse bayrak konur. Namazdan sonra tabut omuzlarda taşınarak mezarlığa götürülür. Göynücek'te tabut köyün erkekleri tarafından elden ele değiştirilerek taşınır ve bu, Müslümanların birbirine haklarını helal etmesi anlamına gelir.
Ölü, mezarda tabuttan çıkarılır ve kıbleye dönük, hafifçe sağ yanı üzerine yatırılır. İmam dua okur, ölünün üstü kapatılır. Mezara toprak atmak sevap sayılır. Göynücek'te toprak atan kişi küreği elden ele vermez, yere bırakır; bir sonraki onu yerden alıp devam eder ve bunun arkasında "topraktan geldik, toprağa gideceğiz" düşüncesi bulunur. Mezar kapatıldıktan sonra dualar edilir ve cemaat dağılır; imam mezar başında kalarak ölüye telkin verir. Telkin konusunda mezhepler farklı düşünür: Şâfiî ve Hanbelîler onu müstehap sayar, Hanefî mezhebinde ise yapılmayacağı belirtilmekle birlikte yapılmasında sakınca görülmemiştir. Ölünün uyanışının toprağın titremesinden anlaşılacağı düşüncesi de bu sırada anlatılır. Göynücek'te vasiyeti varsa ölünün sevdiği bir eşyası da yanına gömülebilir.
Giresun ve Elazığ derlemeleri, bu çerçevenin Anadolu'nun geneliyle ne kadar örtüştüğünü gösterir. Giresun'da cenaze, gurbetteki yakınlarının gelmesini beklemek ve ölenin evinde ailesiyle son bir gece geçirmesini sağlamak amacıyla bir gün evde tutulur; defin çoğunlukla öğle namazından sonra yapılır ve cenaze namazının ardından katılanlara bir ekmek verilirdi. Elazığ köylerinde ölüm duyulunca bütün köy işini bırakır, kimi mezar kazar, kimi gerekli malzemeyi getirir, ölü suyunun kaynatılmasından yıkamaya kadar bütün işler cenaze sahiplerinden önce tamamlanır. Köyde ya da yakın köyde düğün, sünnet gibi bir tören varsa ya ertelenir ya da ölü evinden izin alınarak müziksiz yapılır. Şehir derlemesinde bu ayrıntılar yer almaz, ancak yas süresince eğlence yapılmaması aynı anlayışın Amasya'daki karşılığıdır. Göynücek'te ise izin âdeti açıkça kayıtlıdır; bu bölüm aşağıda yas başlığı altında ele alınmıştır.
Osmanlı Amasya'sında Büyük Cenazeler
Hüsameddin'in Amasya ulemasına ayırdığı ciltler, şehrin ileri gelenlerinin nasıl uğurlandığına dair kısa ama canlı notlarla doludur. Halvetî şeyhlerinden Şeyh Nûh Efendi 977 [1569-70] dolaylarında öldüğünde cenazesi büyük bir kalabalıkla kaldırılmıştı; halk onu "veliyyullah" sayıyordu. 1053 [1644] yılının zilhiccesinde Sultan Bayezid Camii vaizi ve Mahmud Çelebi Tekkesi şeyhi Halvetî Şeyh Hüsâmeddîn Efendi öldüğünde ise şehrin bütün esnafı dükkânlarını kapatmış, cenazesi Hüsameddin'in deyişiyle "parmak üzerinde" gitmişti. Bu deyim, tabutun kalabalığın elleri üzerinde, adeta parmak uçlarında taşındığını anlatır.
Törenin en ayrıntılı tarifi, 1273 [1856] yılında teheccüd namazını kıldıktan sonra secdegâhında öldüğü anlatılan Halvetî Şeyh Ahmed Rüşdü Efendi'nin cenazesidir. Cenaze Sultan Bayezid Camii'nin avlusuna getirilip sağ taraftaki musalla taşına konmuş, namazını Nakşibendî şeyhi Şehir Kethüdâsızâde Şeyh Mehmed Arif Efendi kıldırmıştı. Namazın sonunda cemaate ölünün nasıl bilindiği sorulurken, yani bugün de sürdürülen helallik sorusu sorulurken, şeyhlerin ve müritlerin çığlıkları, halkın hıçkırıkları ve âlimlerin gözyaşları Hüsameddin'e göre bütün Amasya'yı bir mâtemhâneye çevirmişti. Tabut zikir ve tehlil ile parmaklar üzerinde Aşağı Pirler'in doğusundaki köşe başına kadar götürüldü.
Benzer sahneler başka âlimler için de anlatılır. Kırk beş yıl Amasya'da ders vermiş, müftülükte de bulunmuş bir âlim 1173 [1760] yılında öldüğünde Hüsameddin "Amasya bir mâtem günü yaşadı" diye yazar; cenazesi Sultan Bayezid Camii'ne getirilmiş, namazı büyük bir kalabalıkla kılınmış ve Okmeydanı'na giden yolun solundaki mezarlığın doğusuna gömülmüştü. 1806'da ölen Şeyh Ahmed Efendi'nin namazı da yine Sultan Bayezid Camii'nde kılınmış, kendisi Narlıbahçe Mezarlığı'nda Şehzade Türbesi'nin yanına defnedilmişti. Bu örnekler, Sultan Bayezid Camii avlusunun yüzyıllar boyunca şehrin büyük cenaze namazlarının toplandığı yer olduğunu düşündürür.
Bu kalabalık törenlerin bir yönü, fıkıh kitaplarındaki ölçülerle tam örtüşmez. Fıkıhta cenazeye sessizce eşlik edilmesi istenir; teşyi sırasında yüksek sesle Kur'an okumak ya da zikir yapmak mekruh sayılmış, bazı âlimler bunu ölümün ibret yönünü gölgelediği gerekçesiyle hoş görmemiştir. Ahmed Rüşdü Efendi'nin tabutunun zikir ve tehlil ile taşınması ise tarikat çevrelerinin kendi şeyhlerini uğurlarken bu ölçüden ayrıldığını gösterir. Hüsameddin bu ayrılığı eleştirmez, olduğu gibi kaydeder.
Bütün bu düzenin bozulduğu anlar da olmuştur. 1099 yılı zilhiccesinde [Eylül-Ekim 1688] veba Amasya'yı dehşete düşürecek ölçüde artınca, Hüsameddin'in anlatımına göre ölüler yıkanıp kefenlenmeden, oldukları gibi kazılan çukurlara gömülmeye başlanmıştı; ölülerin çokluğu ve cesetlerin kokusu herkesi şaşkına çevirmişti. Ertesi yılın ramazanında salgını savmak için şehrin bütün âlimleri ve hafızları toplanmış, Kur'an ile Buhârî ve Müslim'in hadis kitapları okunup hatimler indirilmiş, şehrin her yanı hatim okunarak dolaşılmıştı. Hüsameddin'e göre ramazanın sonunda veba dindi.
Kazma Takırtısı ve Cenaze Evinin Sofrası
Amasya'da ölü evine komşular yemek getirir ya da orada pişirilen yemek taziyeye gelenlere dağıtılır. Bu yemeğe "kazma takırtısı" denilir. Ad, mezar kazanların kazma ve küreklerinin sesinden gelir. Malatya köylerinden derlenen bir kayıt uygulamayı ayrıntısıyla anlatır: köyde biri öldüğünde mezar imece usulüyle kazılır, evinden kazmasını ve küreğini alan mezara koşar, mezarı kazanlara ve cenazeyi taşıyanlara dönüşte ölü evinde yemek verilir. Aynı yörede ölünün toprağa verilişinden yedinci güne kadar ölü evinde pek kazan kaynatılmaz; komşular ve akrabalar sıralarını aralarında düzenleyerek ölü sahiplerine sezdirmeden yemek taşırlar. Giresun'da da cenaze çıkan evde bir hafta yemek pişirilmez ve yemeği çoğunlukla komşular getirir.
Amasya'da bu tutum "ölü evinde ocak tütmez" deyişiyle de dile getirilir. Yemek getirmek, yas içindeki ailenin sofra kurma yükünü hafifletir. Birkaç gün boyunca sofranın düzenini üstlenmek, taziyeye gelenlerin ağırlanmasına yardım etmek bu vefa anlayışının parçasıdır. Göynücek'te de aynı gerekçe dile getirilir: cenaze sahibinin bir de yemekle uğraşması istenmez, yasını rahatça tutsun diye komşular yemek taşır. Başsağlığına da eli boş gidilmez; şeker, yağ gibi şeyler götürülür.
Bu âdetin dinî bir dayanağı vardır. Ca'fer b. Ebû Tâlib şehit düştüğünde Hz. Peygamber, ailesinin üzüntüden yemek hazırlayacak durumda olmadığını söyleyerek çevresindekilere onlar için yemek yapmalarını öğütlemiş, İslâm âlimleri de bu rivayetten hareketle cenaze evine yemek götürmenin sünnet olduğunu belirtmiştir. Aynı âlimler, cenaze sahiplerinin yemek hazırlayıp başkalarına ikram etmesini ise uygunsuz bir zamanda külfet getirdiği ve Câhiliye âdetlerinden sayıldığı için mekruh görmüş; mirasçılar arasında ehliyeti eksik olanlar varsa bu harcamanın ölünün bıraktığı maldan yapılamayacağını eklemişlerdir. Uzaktan cenazeye gelenleri doyurmak ise caiz sayılmıştır. Kazma takırtısının iki biçimi, komşunun getirdiği yemek ile ölü evinde pişip mezar kazanlara dağıtılan yemek, bu iki ölçü arasında yerel bir uzlaşma gibi durur.
Ölü Helvası
Amasya'da ölenin ruhu için helva yapılır ve dağıtılır. Helva, cenazenin kalktığı gün başta olmak üzere anma günlerinde kavrulur. Un, tereyağı ve şeker büyük tencerelerde sabırla çevrilir, helvanın kokusu evden sokağa yayılır. Hazırlanan helva taziyeye gelenlere, komşulara, yoksullara ve cami cemaatine ikram edilir, yenirken de ölenin ruhuna dua edilir. Göynücek köylerinde helvanın zamanı yerden yere değişir: bir köyde defnin üçüncü ve kırkıncı günlerinde kavrulur, bazı köylerde ise helva cenazenin hemen ardından verilmez, mevlit okutulurken dağıtılır. Aynı köylerde cenazeden sonra "kabir kurbanı" denilen bir kurban kesilir ve ölü yemeği dağıtılır.
Gelenek, kaynaklarda Orta Asya Türk inançlarına bağlanır. Buna göre yağda kavrulan unun kokusunun ölünün ruhuna ulaştığına inanılırdı; koku ölünün ruhunu, helvanın kendisi geride kalanları doyururdu. İslamiyet sonrasında uygulama yeni bir anlam kazandı: helva ölünün ağzının tadı gelsin ve kabir azabı hafiflesin diye pişirilir, yiyenler ölenin ruhuna dua eder. Edebiyat terimleri üzerine yazılmış bir açıklamaya göre bu âdet eski Türklerdeki yuğ törenlerinin devamıdır ve İslami bir kılığa bürünmüş olsa da kökeni daha eskidir; aynı açıklama, ölünün evinde toplu yemek yenmesi ve kadınların topluca ağıt yakması gibi uygulamaları da yuğ törenlerini anımsatan unsurlar sayar. Aynı kaynak, ölü helvasının ilk gün, üçüncü gün ve kırkıncı gün gibi biçimsel sayılara bağlı olarak yapıldığını, dağıtılırken ölenin adının anılıp "rahmetlinin ruhu için" denildiğini ve helvanın yoksullara, hatta hapishanedekilere bile gönderildiğini kaydeder. Divan şairlerinden Atai, Sabit ve Necati'nin beyitlerinde "ölü helvası" ve "helva" imgesi geçer; âdetin edebiyata girmiş olması da yaygınlığını gösterir.
Helvanın ölümle bağı yalnız cenaze günlerine sıkışmaz. Göynücek'te yeni evli gelin ile damat evlerine ilk girdiklerinde iki rekât namaz kılar ve öldüklerinde Sırat Köprüsü'nden geçerken derman bulsunlar diye helvadan üç lokma yerler. Düğün sofrasındaki bu üç lokma, ölü helvasıyla aynı inancın hayatın öbür ucundaki yansımasıdır.
Yöresel ağızlarda helvanın yanında başka adlar da vardır. Kırk ekmeği, ölü aşı, ölü çöreği, lokma, can helvası gibi adlar Anadolu'da cenaze sonrası verilen yemekler arasında sayılır. Malatya köylerinde ölünün yedisi yemeğinin ana çeşitleri düğün yemeklerinin aynısıdır; tek fark, buraya bir de un helvasının eklenmesidir. Kırkıncı günde ise ölenin hayrına köylülere yemek verilir, mevlit okutulur ve mevlit şekeri dağıtılır; bu yemeğe "can aşı" denir.
Helvanın tatlı olması da dikkat çekmiştir. Ölüm sofrası üzerine yapılan bir çalışma, mevlitlerde şeker ve helva dağıtılmasının acı bir deneyimin tat duyusu üzerinden hafifletilmesi düşüncesinden beslenmiş olabileceğini, bunun da "acıyı bal eylemek" deyişiyle bir arada düşünülebileceğini belirtir.
Vakıflarda Ölü İçin Helva ve Hatim
Amasya'da ölü için helva pişirmek, yalnız ailelerin değil vakıfların da üstlendiği bir hayır olmuştur. Hüsameddin, 847 [1443-44] yılından sonra ölen Amasyalı müderris Mevlânâ Pîr Ali Çelebi'nin Geldiklan nahiyesindeki Ağcaşehr köyünün yarı gelirini vakfettiğini, öbür yarısının da akrabası Tursun Bey'in vakfı olduğunu yazar. İki yarının gelirinin de Pîr Ali Çelebi'nin türbesinde layıkıyla yemek ve helva pişirilmesine şart koşulduğunu belirtir ve bilginin vakıf kayıtlarında da aynı olduğunu ekler. Bu şart, ölü helvasının on beşinci yüzyıl Amasya'sında türbe başında, sürekli bir hayır olarak pişirildiğini gösterir; helvanın hangi günlerde ve nasıl dağıtıldığı ise metinde yer almaz.
Ölünün ruhuna Kur'an okutmak da vakıflarla güvenceye alınırdı. Hüsameddin'in Amasya ulemasından saydığı Lâdikli Tâceddîn Ahmed Efendi, 1208 [1793-94] yılında beş bin kuruş nakit ve mülklerini vakfederek Lâdik'te Tekke mahallesindeki Yukarı Mescid'e ve imamına görevler bağlamış, mescide cüzler koyup ruhuna hatim okunmasını şart koşmuş, cüz okuyanlara da ücret ayırmıştı. Böyle şartlar, ölünün ardından okunan Kur'an'ın yalnız yedinci ve kırkıncı günlere bırakılmadığını, vakıf geliriyle yıllar boyu sürdürülmesinin amaçlandığını gösterir. Fıkıh kitapları ise defin sırasında ya da sonrasında ölü için para karşılığı Kur'an okutmayı ve hatim indirtmeyi bid'at sayar; Kur'an okumanın ölene fayda sağlayacağı umulmakla birlikte okuyanın parayı amaçlamasının ibadet niteliğini ortadan kaldırdığı belirtilir. Amasya'daki vakıf şartları, halkın ve ulemanın bu konuda kitaplardaki ölçüden daha geniş bir uygulamayı benimsediğini gösterir.
Osman Fevzi Olcay, bu geleneğin kendi tanık olduğu dönemde süren bir örneğini anlatır. Gümüşlü Mahallesi'nin Selağzı semtinde vakıf olan bir simitçi dükkânının bağlı olduğu hayır gereğince her yıl Kurban Bayramı'nın arife gününde Karcı İmam Tevfik un helvası yaptırırdı. Helvalar pidelere sarılıp büyük çamaşır seleleriyle Aşağı Pirler Türbesi'ne götürülür, orada hafızlar hatim okuyup dua ettikten sonra dağıtılırdı. Olcay bu âdetin her yıl belirli günde mutlaka yerine getirildiğini, dükkânın mütevelliliğini de Kayyumzâde denilen birinin yürüttüğünü kaydeder. Arife gününün seçilmesi, Göynücek ve Elazığ derlemelerinde arifenin mezar ziyareti günü olarak geçmesiyle uyumludur.
Taziye ve Yas
Ölü evinde yas tutulur. Tanıdıklar, eş, dost ve akrabalar taziyeye gelir. Yas süresince evde televizyon açılmaz, müzik dinlenmez. Bulunulan yerde yas varsa çevredekiler buna saygı gösterir; yakında düğün varsa eğlence yapılmaz. Elazığ derlemesine göre taziye süresi üç gündür, definden sonra topluca cenaze sahibinin evine gidilir, hoca Yasin-i Şerif okur ve ölü sahibine yakın kimseler orada kalarak acıya ortak olmaya çalışır. Giresun'da bu ziyarete "yasa gitmek" ya da "yas etmek" denir. Taziye ziyaretlerinde uzun sözler beklenmez; sessizce oturmak, Fatiha okumak ve sabır dilemek yeterli görülür.
Üç günlük süre İslâm âlimlerinin tartışmasından gelir. Bir hadise dayanılarak taziyenin üç günle sınırlı olduğu söylenmiş, bazı âlimler ise bir süre konmasını isabetsiz bulmuştur. Ağırlıklı görüşe göre taziye definden sonra ve cenaze yakınlarının evinde yapılmalıdır; camide taziye mekruh sayılmış, çok kişinin gelebileceği düşünülerek ziyaretin uzatılmaması tavsiye edilmiştir. Taziyeye gelenlerin ölünün iyi yanlarını anması da ölüleri iyilikle anmayı emreden hadislere dayanır. Bazı yörelerde ölümden sonraki ilk bayram yas bayramı sayılır ve ölü evinde cenaze yeni çıkmış gibi bir matem havası yaşanır.
Göynücek'te yas tutanlar siyah ya da koyu renkli giyinir. Eskiden yas kırk gün sürer, bu sürede erkekler tıraş olmaz, yıkanmazdı; bugün bu kurallar uygulanmasa da bazıları bir süre tıraş olmamayı sürdürür. Cenaze günü düğün olursa düğün sahibi cenaze evine gidip izin isterdi; izin verilirse düğün yapılırdı, ama düğünün ertelenmesi daha çok tercih edilirdi. Araştırmacı bu esnekliğe bizzat tanık olmuştur: Çaykışla köyünde bir okuntuya katıldığı gün köyde bir cenaze çıkmış, cenaze sahibi hediyesini düğün evine gönderip düğüne katılmamış, düğün sahibi de onun iznini alarak düğünü o gün yapmıştır. Cenazenin üstüne eskiden ağıtlar yakılırdı; bugün düzenli olmasa da ölünün yakınlarının ağıt yaktığı bilinmektedir.
Taziyenin dinî yönünde ölenin hayattayken tutmadığı oruçlar ve kılmadığı namazlar da hesaba katılır. Ölenin yaşına göre bir hesap çıkarılır ve bu hesaba karşılık yoksullara para verilir; Amasya'da bu işleme "kefaret sarma" denilir. Elazığ'da buna benzer biçimde ölen kişinin "devrine oturma" geleneği vardır ve ölenin yapmadığı veya eksik bıraktığı ibadetler için fitre dağıtılır. Göynücek'te de "devir ve ıskat" geçmişte uygulanır, ölünün borcu bu yolla ödenerek ruhunun rahat etmesi amaçlanırdı; araştırmaya göre bu uygulama bugün kalkmıştır. Ölünün kul borcunun ise mümkünse namazı kılınmadan önce bıraktığı maldan ödenmesi fıkıhta müstehap sayılır.
Ölünün eşyaları da yasın bir parçasıdır. Göynücek'te giysileri kullanılabilir durumdaysa komşulara verilir, bazı eşyalar hatıra olarak saklanır; kimi köylerde giysiler kırk gün bekletildikten sonra ihtiyacı olana verilir ya da yakılır.
Yedinci, Kırkıncı ve Elli İkinci Günler
Ölüm olayının ardından ölenin ruhu için belirli günlerde uygulamalar yapılır. Ölümün yedinci, kırkıncı ve elli ikinci günlerinde, ayrıca bayram ve kandillerde mevlit okutulur, mezar ziyareti yapılır, yemek verilir. Halk inanışında kırkıncı günde etin kemikten ayrıldığı, elli ikinci günde ise son olarak burnun vücuttan düştüğü ve bunun çok acı verdiği düşünülür. Göynücek'te de ölünün yedisi, kırkı ve elli ikinci gecesi yapılır, Kur'an okunur ve ölü yemeği verilir; ancak orada kemiklerin etten ayrılmasının elli ikinci gecede olduğuna inanılır. İki derleme arasındaki bu fark, aynı inancın yerden yere farklı günlere bağlandığını gösterir. Göynücek'te dua edilip yemek verilmesinin gerekçesi de açıkça söylenir: ölünün çektiği acıyı hafifletmek. Bu günlerin dinî metinlerde bir karşılığı yoktur; fıkıh kitapları ölünün yedinci, kırkıncı ya da elli ikinci gecesinde düzenlenen mevlit ve hatimlere dair Kur'an'da ya da hadislerde bir bilgi bulunmadığını, defin sonrası devir ve ıskatın da bid'at türüne girdiğini belirtir. Halk uygulaması ise bu günleri anmanın asıl takvimi olarak korumuştur.
Elazığ'da kırkıncı gün mevlit okutulur ve davetlilere yemek ile helva ikram edilir, elli ikinci günde hatim indirilir, ölümden sonraki ilk dinî bayram "karalı bayram" sayılır ve arife günleri mezarlıklar ziyaret edilir. Malatya köylerinde ölenin "ilk bayramı" denilen bayramda mezarda şeker, bisküvi ve kömbe dağıtılır. Amasya'da da mezar ziyaretleri bayramlarda yoğunlaşır.
Mezar ve Mezarlık Âdetleri
Göynücek araştırması, defnin ardından mezarın başında sürdürülen uygulamaları da kaydeder. Ölü gömüldüğü gece evin önünde sabaha kadar ateş yakılır ve bu bir, iki ya da üç gün sürer; ölümün gerçekleştiği gün, defin gecesi mezarlıkta ateş ya da mum yakılır ve bu uygulama bayramlarda, arife günlerinde ve perşembe gecelerinde tekrarlanır. Kimi mezar taşlarının baş tarafında ateş yakmak ya da mum dikmek için ayrılmış bölümler vardır; araştırmacı mezarlıkları gezerken yarım yanmış mumlara ve sönmüş ateşlerin küllerine rastlamıştır. Kırk gün ateş yakılan durumlar da bilinmekle birlikte seyrektir.
Perşembe günleri mezarlar ziyaret edilir, mum yakılır, dua edilir ve mezarlara su dökülür. Kadınlar eskiden ölü gömüldükten birkaç gün sonra mezarlığa giderdi; bugün aynı gün ya da ertesi gün gidilmektedir. Mezarlığın yanından geçenler İhlas ve Fatiha okur. Arife ve bayram günlerinde, Nevruz'da, Hıdırellez'de ve Muharrem orucunun son günlerinde mezarlıklar ziyaret edilir. Mezar başına ağaç ve çiçek dikilir, ölen kadınsa başörtüsü bağlanır; kimi mezarlara bayrak asılır, bez parçaları ya da renkli yazmalar bağlanır. Kabir yanında mum yakmak ve bez bağlamak fıkıh kitaplarında bid'atlar arasında anılır; Göynücek'teki yaygınlıkları, eski inançların resmî ölçülere rağmen sürdüğünü gösterir.
Mezar taşı bir köyde ölümden bir yıl sonra dikilir. Taşlar çoğunlukla mermerdir, tahtadan olanlar da vardır; üzerlerine ölenin adı, soyadı, doğum ve ölüm tarihleri yazılır. Bazı taşlarda şiirler, özdeyişler ve motifler, özellikle de Zülfikar motifi bulunur; araştırmacı bunun ölenin Hz. Ali'ye bağlılığını simgelediğini belirtir. Mezar kazılırken başka bir ölüye ait kemik çıkarsa mezara para atılır; böylece yerin eski sahibinden satın alındığı kabul edilir ve yeni ölü ancak bundan sonra gömülür. Davutevi ve Ardıçpınar köylerinde ölülerin eski Türklerde olduğu gibi giysileriyle gömüldüğü söylentisi de vardır; ancak bu köylerin sakinleri bunu reddeder ve araştırmacı söylentinin doğrulanamadığını açıkça yazar.
Ölünün Yazgısına İlişkin İnanışlar
Amasya derlemesinde ölünün ahiretteki durumuna dair belirtiler de kayıtlıdır. Ölü teneşir tahtasında güzelleşmişse ahirette sonunun iyi olacağına inanılır. Ceset ağırsa ölenin günahının çok, hafifse az olduğu düşünülür; cesedin renginin siyah olması da günahın çokluğuna yorulur. Cenaze kaldırıldıktan sonra evde bir kelebek ya da sinek görülürse ölünün ruhunun bu kılıkla eve geldiğine inanılır.
Doğu Anadolu'dan Bir Karşılaştırma
Erzurum cenaze geleneklerine dair bir araştırma, Amasya'da derlenenlerle şaşırtıcı ortaklıklar taşır. Orada da ölünün yatırıldığı yatağa "rahat döşeği" denir, gözler hemen kapatılır, çene bağlanır ve karnının şişmemesi için üzerine bıçak ya da tas konulur. Cenaze evinde ışıklar akşam namazından sonra yakılır ve sabaha kadar söndürülmez; bu uygulama kırkıncı güne kadar sürdürülür. Bir farkla birlikte anılması gerekir: Erzurum'da yıkama suyundan artanla yakınlar ellerini yüzlerini yıkar, Amasya'da ise artan suyu yakınlar ölünün üzerine döker, Göynücek'te de tenha bir yere götürüp döker.
Erzurum'da ölü helvasını cenaze sahipleri değil komşular hazırlar; yağı, unu ve şekeri her biri ayrı bir komşu getirir, çünkü o gün yaslı olan ev sahibinin eli kolu kalkmaz. Helva büyük tencerelerde, kuran bilen ve abdestli birine kavrulur, kavuran kişi konuşmadan dua okur. Cenaze helva kokusunu almazsa ruhunun üç gün evden gitmeyeceğine inanılır. Yedinci günde yeniden helva yapılır, tepsiyle mezarlığa götürülür, orada dağıtılır ve yiyenler ölenin ruhuna dua eder. Taziyeye gelenler yas kaldırmak için bir hafta sonra yeniden ziyaret eder; kırkıncı günde cenaze evi, maddi durumuna göre hayvan keserek "kırk ekmeği" verir. Amasya derlemesindeki kırkıncı gün mevlidi ve yemeği bu geniş çerçevenin bir parçasıdır. Yine de Amasya metni helvanın yoksullara ve cemaate dağıtılmasını ana nokta olarak aktarırken, Erzurum örneği kimin, nasıl ve hangi dua ile hazırladığını ayrıntılandırır.
Erzurum'da cenaze evinde kimse gülmez, televizyon ve radyo açılmaz, banyo yapılmaz, çamaşır yıkanmaz ve çocuk getirilmez; kırk gün boyunca aile yalnız bırakılmaz. Amasya derlemesindeki "yas süresince televizyon açılmaz, müzik dinlenmez" ifadesi bu daha ayrıntılı yas kurallarının kısa bir özeti gibidir; Göynücek'te eskiden kırk gün yıkanmama âdetinin bulunması ise Erzurum'daki banyo yasağıyla aynı çizgidedir.
Cenaze Sonrası Yemek Geleneğine Geniş Bir Bakış
Ölümün ardından yemek verilmesi yalnız Anadolu'ya özgü bir uygulama sayılmaz. Ölüm sosyolojisi üzerine yazılan bir çalışma, cenaze sonrası sofrayı Musevi, eski Prusya ve Litvan, Meksika ve Japon örnekleriyle yan yana koyar. Aynı çalışmaya göre mezarlıklarda yapılan eski sunak ayinleri, İslam'ın etkisiyle yoksullara yemek verilmesine ve mevlitte helva ile şeker dağıtılmasına dönüşmüştür. Yemek ritüeli büyükşehirlerde belediyelerin sunduğu yemek hizmetleri aracılığıyla sürmekte, ayrıca ailenin sofradaki bolluğu toplumsal konumunu da gösterebilmektedir.
Cenaze evinde helva kavurmanın nedenini anlatan bir yazı da aynı bağı kurar: ölüm olur olmaz koca bir tencere ve malzemeler hazırlanır, helva aynı gün kavrularak taziyeye gelenlere ikram edilir. Bu, kökünü Orta Asya Türk inançlarında bulan bir uygulamanın bugünkü Amasya mahallelerindeki görünümüdür. On beşinci yüzyılda bir müderrisin türbesinde vakıf geliriyle pişirilen helvadan Olcay'ın hatırladığı, Aşağı Pirler Türbesi'ne selelerle taşınan arife helvasına ve bugün Göynücek köylerinde mevlitte dağıtılan helvaya uzanan çizgi, âdetin kesintisiz bir geçmişi olduğunu gösterir. Kimi âdetler zamanla seyrelmiş, kimi şehir ve köy yaşamının yeni koşullarına uyarlanmıştır; ancak yemeğin ve duanın birlikte paylaşılması, ölenin ardından yapılanların büyük bölümünün çekirdeği olmayı sürdürür.
Kronoloji
847 [1443-44] sonrası: Amasyalı müderris Pîr Ali Çelebi ölür; Ağcaşehr köyünün yarı geliri, öbür yarısıyla birlikte türbesinde yemek ve helva pişirilmesine şart koşulmuştur.
977 [1569-70] dolayları: Halvetî şeyhi Nûh Efendi Amasya'da ölür; cenazesi büyük bir kalabalıkla kaldırılır.
1053 [1644]: Sultan Bayezid Camii vaizi Şeyh Hüsâmeddîn Efendi ölür; esnaf dükkânlarını kapatır, cenaze "parmak üzerinde" taşınır.
1099 [1688]: Veba salgınında ölüler yıkanıp kefenlenmeden çukurlara gömülür.
1100 [1689]: Ramazanda vebayı savmak için hatimler indirilir; ramazan sonunda salgın diner.
1173 [1760]: Kırk beş yıl ders vermiş bir Amasya âliminin cenaze namazı Sultan Bayezid Camii'nde kılınır.
1208 [1793-94]: Tâceddîn Ahmed Efendi, Lâdik'te ruhuna hatim okunmasını şart koşan vakfını kurar.
1221 [1806]: Ölüleri vasiyet üzerine yıkayan Nakşibendî Şeyh Ahmed Efendi ölür; Narlıbahçe Mezarlığı'na gömülür.
1273 [1856]: Şeyh Ahmed Rüşdü Efendi'nin cenazesi Sultan Bayezid Camii avlusundaki musalla taşından zikir ve tehlil ile kaldırılır.
2019: Göynücek ilçesindeki doğum, evlenme ve ölüm inanışlarını derleyen yüksek lisans tezi tamamlanır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 3, s. 514; c. 4, s. 568, 612, 614 (e-kitap). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page568.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 6, s. 221–222, 231–232; c. 7, s. 448; c. 8, s. 486 (e-kitap). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page231.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 11, s. 481–482 (e-kitap). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page482.html
- Osman Fevzi Olcay, Amasya Hâtıraları: Bildiklerim, Gördüklerim, İşittiklerim ile Amasya, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, s. 49. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- Biricik Taştan, Amasya İli Göynücek İlçesi Türk Halk İnanış ve Uygulamaları, Yüksek Lisans Tezi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, 2019, s. 75–84. http://libra.omu.edu.tr/tezler/126977.pdf
- Mehmet Şener, "Cenaze", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, İstanbul 1993, s. 354–357. https://islamansiklopedisi.org.tr/cenaze
- Mustafa Çağrıcı, "Tâziye", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 40, İstanbul 2011, s. 202–203. https://islamansiklopedisi.org.tr/taziye
- Ezgi Bolçay, "Erzurum'da Cenaze Gelenekleri", Türkbilig, 2014/28, s. 111–118. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/990842
- Adem Sağır, "Ölüm Sosyolojisi Bağlamında Yemek, Cenaze ve Ölümün Sofra Pratikleri Üzerine". https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/200647
Resmî kaynaklar
- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Portalı, "Amasya Ölümle İlgili Gelenek ve İnanışlar" (Kültür Atlası). https://kulturportali.gov.tr/turkiye/amasya/kulturatlasi/olumle-lgl-adet-ve-nanislar
- Giresun İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Cenaze Gelenekleri". https://giresun.ktb.gov.tr/TR-217058/cenaze-gelenekleri.html
- Elazığ İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Ölüm Gelenekleri". https://elazig.ktb.gov.tr/TR-58541/olum-gelenekleri.html
- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı e-Kitap, "Ölü Ardından Verilen Yemekler". https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78738/olu-ardindan-verilen-yemekler.html
Diğer kaynaklar
- Edebiyat ve Sanat Akademisi, "Ölü Helvası Dağıtmak", 26 Haziran 2021. https://edebiyatvesanatakademisi.com/post/olu-helvasi-dagitmak/135923
- Yemek.com, "Niye Yaptığımızı Hiç Bilmediğimiz 7 Yemek Geleneği ve Sebebi", 3 Ocak 2017. https://yemek.com/yemek-gelenekleri-ve-sebepleri/
Çevrimiçi kaynaklar






