Amasya’nın Dârü’s-Selâm Mahallesi’nde “İstanbulca Tâcî Bey” demekle meşhûr Hacı Beyzâde Tâceddîn İbrâhim Paşa bin Mevlânâ Safiyyüddîn Mustafa Çelebi bin Hacı Mehmed Gâzi Bey bin eş-Şeyh Alâaddîn Alî bin İbrâhim’in sulbinden 860 senesi ramazânında doğdu.

Pek genç iken bir taraftan hutût-ı mütenevvi’ayı Şeyhzâde Hamdullâh Efendi’den ve diğer taraftan ulûm-ı edebiyyeyi Mevlânâ Rükneddîn Ahmed bin Mahmûd el-Cendî, Hatîb Kâsım, Mevlânâ Abdî Efendilerden ahz ü ta’allüm edib İstanbul’a gitdi.

Orada meşhûr Hızır Beyzâde Sinan Paşa, Hâcezâde Musliheddîn Mustafa, Hatîbzâde Muhyiddîn Mehmed, Hacı Hasanzâde Mehmed, Mevlânâ Musliheddîn Kestelli gibi fuhûl-i ulemâ ve fuzalâdan ikmâl-i tahsîl ederek ders-i âm ve ibtidâ Sinan Paşa’dan mülâzım olarak Bursa’da Bâyezîd Paşa müderrisi oldu.

[90] Fakat Sinan Paşa’nın felâketinden müte’essir olup 885’de medreseden azl edildi. Ba’dehû Germiyân vilâyeti dâhilinde Simav kasabasına kâdı nasb edilerek oraya gönderildi. 886’da Fâtih Sultân Mehmed Han’ın vefâtı üzerine inhilâl eden taht-ı saltanata Sultân Bâyezîd-i Sânî Amasya’dan gelip cülûs etdi.

Fakat Karaman vâlîsi birâderi Şehzâde Sultân Cem dahi saltanat da’vâsına kıyâm ederek harb ü kıtâle mübâşeret etdiğinden Sultân Bâyezîd vüzerâ ve ricâlinden şübhe etdikleri kimseleri katl ü nefy ü habs etmeye başlamışdı.

Ez-cümle vüzerâdan Gedik Ahmed Paşa, Hamza Beyzâde Mustafa Paşa, Şehzâde Cem taraftârlığı töhmetiyle katl u i’dâm edildiği gibi sânîyen vezâretle nişâncı olan Hızır Beyzâde Sinan Paşa, ikinci vezîr Hızır Paşazâde Mehmed Paşa hattâ Vezîr-i a’zam İshak Paşa bile bu töhmetten dolayı 888 senesi zilhiccesinde azl edilerek Sinan Paşa Edirne’ye, İshak Paşa Selânik’e Mehmed Paşa Amasya’ya gönderildi.

Bu esnâda sâhib-i tercemenin de Şehzâde Sultân Cem’e göndermiş olduğu bir ubûdiyyet-nâmesi tutulup târîhi tahrîf [91]ve ma’nâsı tağlît edilerek Sultân Bâyezîd’e takdîm edildi. Sultân Cem pederinin vefâtından evvel Ca’fer Çelebi’den bâğçesi için bir mikdâr servi fidânları istemişti. Bu ubûdiyyet-nâme Çelebi’nin bu fidânları göndermiş olduğuna dâ’ir arîza-i cevâbiyyesi idi.

Bu ubûdiyyet-nâme Veliyyüddîn Efendi kütüb-hânesinin münşe’ât-ı perâkende arasında bulunup not edilmişti. Bir sûreti şudur:

باآستانهء آسمان رفعت و سليمان شوکت ازين خاکی مورچه معروض بندگی آنست که از جانب سکندر روزگار
و سلطان جم اقتدار باين بندهء مخلص و دولتخواه متخصص طغرای شريف بی متال جهانمطاع رسيد
بيش از خواندن سوارش که بينش چشم جهانست اين چشم غبار آستانهء دولت را سودم و برای اکرام و اهتمام و
اغزاز و احترام غرعزيرش کشودم و ضموم مضمون اغر با نغارش مفهوم کشت که حديقهء ضمير جام کيتی
نمارا از برای روضهء دلگشای بهشت آرا و حوضهء غنابخش جنة المأوی چندين (سروها) مقصود کشتی زود
بر موجب اشارت نشان عاليشان واجب االذعان خاقانی و طغرای [92]غرای جهان آرای خسروانی چاکر وار
بنده شعار با تضرع و ابتهال در جای عبوديت و امتثال بر نهادم
وزير قعنای ابن بندهء فقير راجع و تفتيش کردم بران مثابه که در تخت وسع اين رقّ خالص غير مبزول چيزی
نماند (اين قرر نهالهای سردها) بدست آورديم و کيميای خال سدهء عدالت آشيان و غبار آستان خالفتپناه بنيرهء آل
عثمان را فرستاديم . سهادت دارين دائم و قائم بادجق محمد و آله االماجد

Bu ubûdiyyet-nâmede kavs içine alınan serv-ha askerler ve nihâl-ha-yı serv-ha da delikanlı askerler diye pek yanlış ma’nâlar verildiğinden bî-çâre Ca’fer Çelebi mukayyeden İstanbul’a getirilip Yedikule zindânında iki yıl kadar habs u tazyîk ve sıkı bir sûretde teftîş ü tahkîk edildi.

Netîce-i teftîşte berâ’eti ve mağdûriyeti sâbit olduğundan 891’de ıtlâk edilip İstanbul’da tedrîse avdet ve üstâdı Hacı Hasanzâde Mehmed Çelebi’ye mülâzemet ederek pederi Tâcî Bey Şehzâde Sultân Ahmed’e Amasya’da defterdâr ve kendisi Mahmûd Paşa müderrisi oldu. [93]

On yıldan ziyâde Mahmûd Paşa dershânesinde tedrîs-i ulûm ederek fezâ’il-i ilmiyye ve edebiyyesi her tarafa intişâr etdi. Gerek pâdişâhın ve gerek erkân-ı devletin nazar-ı dikkatini celb edecek mebâhis-i mühimme-i ilmiyyede tefevvuk u rüchân göstermekte idi.

Binâen-aleyh 905 senesi muharreminde²¹¹ tahvîl-i tarîk ederek mevki’-i dîvân-ı âlî, ya’nî nişâncı ve tevki’î oldu. Beylerbeyi pâyesiyle baş-defterdâr olan Yegânzâde Hüseyin Paşa’ya takdîm edilerek buna da Beylerbeyilik pâyesi verilip “Nişâncı Paşa” dendi.

Tam on iki yıl bilâ-fâsıla nişâncılık edib defâtir-i Sultâniyyeyi ıslâh ve ferâmîn ü menâşîr-i hâkâniyyeye bir şekil ve sûret-i cedîde ihtirâ’ederek tanzîm eyledi. Sultân Bâyezîd’in ve bütün erkânın pek ziyâde mergûbu olup bütün kavânîn-i Osmâniyye’de mercî’-i enâm oldu.

Ancak 917 senesinde Amasya vâlîsi Şehzâde Sultân Ahmed’in tahta iclâs etdirileceği yeniçeriler arasında ba’zı a’dâsı tarafından işâ’a edildiğinden Mü’eyyedzâde Abdurrahmân Efendi ile beraber azl edildi. Bu esnâda her ikisinin de [94] konakları talan u yağma edilerek harebe-zâra döndü.

Sultân Bâyezîd-i Sânî bu yağma vak’asından dolayı pek muzdarip olan müşârün-ileyhi tatyîb için yevmî yüz akçe ulûfe-i tekâ’üd verdiği hâlde kabûl etmeyip açıkda kaldı. Gâretden dolayı kimseye şekvâ vü minnet kabûl etmedi.

918 senesi saferinin yedinci günü Sultân Selîm Han taht-ı Osmânî’ye cülûs etdikte ulûfe-i mezkûreye ba’zı bilâdın kâdılığını verip müşârün-ileyhi tatyîb ü tevkîr eylediğinden kabûl etdi. Ancak yerine nişâncı nasb edilen Çandarlızâde Îsâ Bey’in ehliyeti mahdûd olduğu anlaşılmağla sene-i mezbûre rebîülevvelinde sânîyen nişâncı oldu.

919 senesi rebîülevvelinde zamîmeten Anadolu kazaskeri olup 920’de Sultân Selîm Han’ın ma’iyyetinde Îrân seferine beraber gitdi. Sene-i mezbûre şa’bânında nişâncılık uhdesinden alınıp Mu’arrifzâde Mehmed Çelebi’ye verildi. Îrân seferinden muzafferiyetle avdet edib şevvâlinde Sultân Selîm ile beraber Amasya’ya geldi. [95]

Sultân Selîm eyyâm-ı sefer ü hazarda üç zât ile umûr-ı mülk ü milleti müzâkere ederdi. Bunlar Ca’fer Çelebi, Hâce Halîmî, Molla İdrisî idi. Bu husûsa mabeynden ve ocaktan yetişme gayr-i Türk vezîrler ve ağalar pek ziyâde hased ü hiddet ediyorlar, ellerinden vezâret ü sadâretin gideceğinden korkuyorlardı.

920 senesi şevvâlînin yirmi üçüncü günü Amasyalı Pîrî Mehmed Paşa’ya vezâret verildiği bu hased ü hiddeti teşdîd etdi. Çünkü gayr-i Türkler mesned-i vezâreti kendilerine hâs u münhasır bir mertebe-i ulyâ hâline getirmişler, müşârün-ileyhe vezâret verilmesini bu üçlerin ilkâsından bilmişlerdi.

Bundan dolayı 921 senesi muharreminde yeniçeriler isyân ederek Pîrî Paşa ve üçlerin hânelerini yağma ve gâret ve ba’zı fezâyihe cesâret etmişlerdi. Sultân Selîm Amasya’da gözünün önünde cereyân eden şu vak’ayı bir türlü hazm edemedi. Derhâl sadâret kâ’im-makâmı Dukakînzâde Ahmed Paşa’yı asıp parçalattı.

921 senesi rebîülevvelinde Sultân Selîm Amasya’dan kalkıp ordusuyla ve erkân-ı devletiyle beraber İstanbul geldi. Bu [96] vak’anın muharrikleri hakkında tahkikâta başladı. Yeniçeri ağalarını tazyîk etdi. Bir aralık terk-i saltanata kadar gitdi. Nihâyet gayr-i Türklerin ittifâkıyla Ca’fer Çelebi ve bostancı-başılıktan çıkma İskender Paşa muharrik olmak üzere gösterildi.

Halbuki vak’anın muharrik u müretdibi Dukakinzâde Ahmed Paşa ile sarây erkânından Silâhdâr Ahmed ve Mîrahûr Ferhâd Ağalardı. Bunların yeniçeri ocağında büyük nüfûzları vardı. Bunların tertîbâtıyla tahrîk-i fitne cürmü bu iki bî-günâhın üzerinde kaldı.

921 senesi receb-i şerîfinin sekizinci günü sabahleyin erken Ca’fer Çelebi konağından kaldırılıp Topkapı Sarayı’nda huzûr-ı Selîm Hânîye çıkarıldı. Hafîf bir müşâfeheden sonra tahrîk-i fitne edenler hakkında bir fetvâ taleb edildi. Ba’de’s-sübût “katli lâzım gelir” cevâbını alan Sultân Selîm, “senin tahrîk-i fitne etdiğin nezdimde sâbit olmuştur” diyerek cellâda işâret etdi. Seyf ü nat’ı gören Ca’fer Çelebi canından ümîdini kesti. Ağır bir hitâbe ile Sultân Selîm’e pek çok ve kıymetli [97] nasîhâtler söyledi. Hârûnü’r-Reşîd-Ca’fer Bermekî gibi çok emsâl-i târîhiyye gösterdi. Devşirmelerin kizb u iftirâlarıyla iğfâl edildiğini ve sonra çok pişmân olacağını anlattı. Pâdişâhı bir derece yumuşattı.

Hayfâ ki, vezîr-i azâm Sinan Paşa, hased ü rekâbet hissiyâtına mağlûb olarak pâdişâhı iğzâb edecek ba’zı harekâtı ihtâr etmekle Sultân Selîm, fenâ bir tehevvüre kapılıp bî-çâreyi derhal i’dâm etdirdi. O mu’azzam nûr-ı irfânı bir anda söndürdü.

Merhûmun kardeşi Sa’dî Çelebi sonradan gelip meydân-ı siyâsetten cesedini kaldırdı. Çarşamba tarafında kâ’in mescid-i şerîfi harîmine bilâ-gasl ü tekfîn şehîdâne defn etdirdi. Şehîd-i mağfûr uğrunda hayli mâtemler edildi. Mersiyyeler söylendi. Müsebbibleri aleyhinde beddu’âlar yapıldı.

Vezîr-i a’zâm Sinan Paşa bir yıl sonra Mısır harbinde maktûl oldu. Silahdâr Ahmed Ağa vezîr-i sânî olup Mısır vâlîliğine giden ve orada i’dâm edilen Hâ’in Ahmed Paşa’dır. Mîrahûr Ferhâd Ağa da Anadolu Beylerbeyiliğinde yaptığı zulümlerinden dolayı [98] i’dâm edilen Deli Ferhâd Paşa’dır.

Ca’fer Çelebi gâyet fâzıl, ulûm-ı şer’iyye ve edebiyyede kâmil, fünûn-ı akliyyede mâhir, elsine-i selâsede şâir, edîb, hattât-ı bediü’l-üslûb, kâtib-i bî-nazîr idi. Hutût-ı mütenevvi’ada pek mâhir olup hatt-ı siyâkatı îcâd ve sûret-i tuğrayı ve fermânların şekl-i ifâdesini ibdâ’ etdi.

Cûd-ı keremi, ulüvv-i himmeti, darb-ı mesel hükmünde olduğundan fuzalâ, ulemâ, şu’arâ te’lîf eyledikleri âsârında müşârün-ileyhi fevka’l-âde medh ü senâ etdikleri elde bulunan âsâr-ı eslâf ile sâbit olup elsine-i selâsede üç dîvânı, te’lîf etdigi “Kitâbü’l-Ahlâk ve Heves-nâme”si üdebâ arasında makbûldür.

İstanbul’da Balât üzerinde bir câmi-i şerîfi, yanında bir mektebi ve bir medrese-i âlîyesi ve bunları müştemil Tevki’î Ca’fer Çelebi nâmıyla meşhûr bir mahallesi vardır. Şehâdetinden sonra mevkûfâtı tanzîm edildiğinden vakfiyesi yoktur. Müşârün-ileyhin cevdet-i karîhası, talâkat-ı beyânı, belâğat-i ifâdesi, kemâl-i tedbîr ü kiyâseti, hâssaten ilm u fazlı o kadar yüksektir ki misl ü nazîri şimdiye kadar pek nâdir gelmişdir. [99]

Âşık Mehmed Çelebi “Tezkire-i Şu’arâ” adlı eserinde diyor ki: “Ca’fer Çelebi: Tâcî Beyzâdedir ve Tâcî Bey, Sultân Bâyezîd-i merhûm Amasya’da şehzâde iken lalası olup Tâcîbeylikle Rûmun şeref ü câhla ma’rûf âbâdan-ı hânedân ve âzâde-i hânevâdedir. Sinn-i temyîze bâliğ olmadan mübâlağa-i ma’ârife mâlik ve diyâr-ı fevâzil ü fezâ’ilde tîg-i kalem ve zebân-ı ilm ile fâtih-i memâlik oldu.

Efâzıl-ı asrın nazar-ı kimyâ-eserleriyle işi altun ve hilâl-i kemâli bedr gibi rûz-efzûn oldu. Sipâhîzâde sâhib-i seyf iken ehl-i ilm tarîkine âzim oldu. Tarîk-i ilmin turuk-ı muhtelifesin görüp âhir Hacı Hasanzâdeden mülâzım ve tarîk-i tedrîse sülûk edib Mahmûd Paşa müderrisi iken menşûr-ı âmâli tevkî’-i iltifât-ı pâdişâhî ile muvakki’ oldu.

“Dîvân-ı Sultânîye nişâncı oldu ve tab’-ı nahl-ârâsı bezm-i câh u celâlde reyhâncı oldu. Gitdiğince gonça-i murâdı nesîm-i terbiyet-i pâdişâhî ile gül gibi güşâyiş buldu ve nihâl-i âmâli tesnîm-i iltifât-ı şâhenşâhî ile serv-i ser-efrâz olup nümâyiş buldu ve a’yânın görür gözü ve [100]selâtîn-i Arab u Acem ve havâkîn-i etrâf-ı âlem mürâselâtında nevk-i kalemi erkânın tutar eli oldu ve paşalık unvânıyla mu’anven olup Nişâncı Paşa denilip sâ’ir tertîb u terbiyette vezîr demeli oldu.

Ol zamâna dek nişâncılar ve defterdâr sınıfında olan mastabede defterdârlar altında otururlardı ve hünkâr selâmlamakta defterdârlardan aşağa dururlardı. Ol nişâncı olduğu vakit Pîrî Paşa defterdâr bulunmuş²¹² ondan aşağa oturmaktan te’ennüf etmiş, ben tarîk-i ilmde ehl-i ilm iken bu hakaret için mi tahvîl-i tarîk etdirdiniz deyü arz -ı te’essüf etmiş.

Pâdişâh-ı ma’rifet-bînve kadr-şinâsdan emr olmuş ki dîvânda vüzerânın sağ cânibinde olan mastabede başka otura ve eyyâm-ı seferde vüzerâ otağı gibi otağ kura. Sultân Selîm devrinde beyt-i kadri bâlâ-ter ü ber-ter oldu ya’nî kim kazasker oldu. Nişâncı iken hilâl-i âmâli iş’ât-ı mühr-i pâdişâhî ile bedr oldu. Câyı sîne-i dilberân gibi ber-ter oldu. Ya’nî sadr-ı sa’âdette sâhib-i sadr oldu. [101]

Nesri lü’lü-i mensûr olsa acibmidir ki rişte-i güzerân-ı eyyâm-ı ömrü le’âl-i hüsn-i nevâziş-i pâdişâhî ile muntazım idi ve nazmı dürr-i manzûm olsa tan mıdır ki dest-i hakkâk-ı iltifât-ı şâhî ile meskûb olan dürer-i huzûr-ı kalb ve safâ-yı hâtır ve refah-ı hâl ü ferah-ı bâle mâlik olup ganî vü gânim oldu.”

Mesnevî

Eger sâdık dinürse ana sâdık
Gelirmiş her sözü halka muvâfık
N’ola rif’atte uçarsa o tayyâr
İki şeh himmetinden şehperi var

Eyyâm-ı hazarda ve halvette şeref-i meclisleriyle kâmrân ve hengâm-ı seferde ekseriyâ yanaşup hem-‘inân idi. Hattâ sefer-i Erdebilde ve azîmet-i Şâh İsmâ’îlde ekser evkât Molla İdris ve Halîmî ve Câ‘fer Çelebi merhûm pâdişâhla çâr unsur gibi hem-inân u harf-zenân ve bezle-gûyân u musâhabet-künân giderlermiş.

Salât-ı subhdan sonra hergün virdi du’â-i seyfle meşhûr Hırz-ı Yemânî imiş. Hakkında demişler beyt:

اندر پناه حرز يمانى كرهتم
خون هزار دشمن جانى بر يختم

Ana iştigâlinden pâdişâh binmezden mukaddem selâma varmakta geç deprenür imiş. Adım adım üzerine gelip [102] buyurun der imiş. Çadırından alaya varınca nice çavuşlar gelip hünkâr binmelidür tiz yürün der imiş.

“Âhir Ca’fer Çelebi’nin nihâl-i âmâli ve me’âli cevzâya ermiş iken sarsar-ı fitne tahtına hıyânet ekti. Ya’ni çeşm-i şûh-ı cemmâş-ı zamânenin gözü ve şimşîr-i pür-teşvîr-i pâdişâhînin dili değdi. Amasya’da yeniçeri ta’ifesinin tuğyânına tahrîk töhmeti ile sadr-ı sa’âdetten saff-ı ni’âl-i felâkete ve serîr-i riyâsetten nat’-ı siyâsete getürdüler.

Râvî eydür çün seyf ü nat’ı gördü. Tîğ-i nevmîdi ile kat’ı alâ’ik edib ser-rişte-i kârı sâhib-i kadre havâle edib câme gibi çök urdu. Ol seyfle hâme-vâr ol kadar ceriyyü’l-lisân ve âteş-i ye’sle şem’-veş ol denlü cerb-zebân olup ol hadde mevâ’iz u zevâcir ü hikâyât u nezâ’ir söyledi.

Gâhî pâdişâhla kendi hâlini Hârûnu’r-reşid Ca’fer Bermekiyi katl edib sonra pişmân olduğu ile tanzîr eyledi ve gâhî vehâme-i hâtime-i katl ü vekâhat-ı âkibet-i tehevvürde olan durûb-ı emsâl ü güftârı hâtır-ı pâdişâhîye [103] tahtîr eyledi.

Ammâ bâd-ı hased ü sa’y-ı a’dâ nâ’ire-i gazab-ı pâdişâhîye ol denlü işti’âl virmemiş idi ki katarât-ı nesâ’ih söyündüre ve girdbâd-ı fitne ol kadar yükselmemiş idi ki bârân-ı te’ennî vü tedbîr ile bî-mikdâr otura. Lâ-cerem vezîr-i bed-saht-ı bahtın şânın tezvîr-i pür-teşvîri ile cellâd-ı gamze-sıfat dest-i tiğ-i bürrânla bir sille urup tâc-ı serin ser-i bedeninden aldı. Ol gavvâs-ı deryâ-yı ilm u irfân dürr-i girân-mâye-i şehâdet bulmağ için lücce-i deryâ-yı mevte daldı.

Karındâşı Sa’dî Çelebi merhûm ki mahallinde mezkûr olur gelip meyyitin alıp cesedin İstanbul’da Nişâncı mescidi demekle ma’rûf mescid hareminde tedfîn etdiler. Ma’nâ-i şehâdetini zikr edib hazîre-i cennete ve kendi kalplerin “selâmun aleykum bimâ sabertum fe-ni’me ukbe’d-dâr”²¹³ mevtınında tavtîn etdiler.

Pâdişâh sonra nice kerre izhâr-ı nedâmet etmiş ve niçün bana ilkâ-i habs etmediniz diyü mukarrebân-ı hazreti melâmet etmiş. Hattâ ol esnâda Dikili-Çemberlitaş kurbında Alî Paşa imâreti etrâfı yanıp pâdişâh bi’z-zât söyündürmeye çıktıkta Hâdım Sinan Paşa’ya hitâb edib bu yanıp yakılmalar Ca’fer Çelebi’nin şerâr-ı âteş-i âh-ı dil-i bi-günâhıdır. Acebdir ki ânın kanı bizi tahtgâhımızla mülk-i Kaydefâ gibi sele vermezse, ya dûd-ı âhı Âd gibi tâc-ı ibtihâcımızla berbâd edib yile virmezse demiştir.

Amma kesilen baş yine bitmez ve son pişimânlık assı itmez ba’de harâbi’l-Basra ne fâ’ide ve akîbi’l-katl tiryâk-ı hayf u te’essüf ne nef’ ede. Merhûm Sultân Selîm her zamânda saltanata geldüğümüzde iki kimse bulduk. Biri Mü’eyyedzâde ammâ ne fâ’ide ki pîrliğine ermişüz ve biri Tâcîzâde ki dest-i tehevvürle hırmen-i vücûdun yele vermişüz diyü buyururmuş.

Aceb hikmetdir ki Sultân Selîm-i merhûm serîr-i saltanata cülûs etdikte Ca’fer Çelebi merhûm tehniye-i cülûs içün dest-bûs etdikte bir kasîdeyi ithâf eder ki matla’ı budur:

Cân-âferin ki ber keff-i mâ nakd-ı cân nihâd
Behr-i nisâr-ı makdem-i şâh-ı cihân nihâd

Bu matla’ egerçi bi-nazîrdir. Ama tastîr itdiği zâhirdir.”

[105] Âşık Çelebi, şunu da yazıyor: “Merhûm şehîd edilmezden birkaç gün mukaddem yanına gelen Üskübî İshâk Çelebi’ye der ki bir gazel söyledim. İçinden şu beyti çok beğendim:

Ben şehîd-i tiğ-i aşk oldukda kûy-ı yârda
Yumadan defn eylegün tenden gubârı gitmesün.

Fi’l-hakîka birkaç gün sonra en sevdiği Sultân Selîm’in sarâyında şehîd edildi. Yumadan da defn edildi. Şâyân-ı hayretdir ki merhûm şehâdetinden iki gece evvel şu beyti tekrar ederek uyanır. Bu hâlet-i şehâdeti gecesine kadar devâm eder:

منم آن دو روزه عمری که بزيستن نيردد
پس از ان که من بميرم بگريستن نيرزد

Mevlânâ Lâtifî Çelebi “Tezkire-i Şu’arâ”sında diyor ki: “Câ’fer Çelebi - Tâc Beyoğlu demekle ma’rûf ve ulüvv-i neseb ü kemâl-i haseble mevsûfdur. Merhûm Sultân Bâyezîd ve Sultân Selîm’e nişâncı olduktan sonra kazasker olmuştur. Menâsıb-ı âliye vü merâtib-i me’âliye birle rif’at u izzet bulmuştur.

“Nesl-i Osmân vilâyet-i Rûm’a mutasarrıf olalı nişâncılık [106] makâmına ana nazîr gelmemiştir. Fenn-i nazmda Hassân-ı dehr ve üslûb-ı nesrde Sehbân-ı asr idi. Sâ’ir fezâ’ilinden fazla mükemmel dîvânı ve “Heves-nâme” nâm bir dâstân-ı dil-sitânı vardı.

Kendi karîhasından sâdır olmuş hâssa îcâdı ve hevâ-yı cevânîde hasb-i hâlinden ihtirâ’ u îrâdıdır. Bir kitâb-ı belâgat-nisâb ve bir nazm-ı sihr intisâbdır ki min matla’ ilâ makta’ elfâz-ı acîbe vü me’ânî-i garîbe ile ebyât-ı pür-nikât ve sanâyi’-i bedâyi’ u ibârât u isti’arâtdır.”

Edirneli Mecdî Mehmed Efendi “Terceme-i Şakâyık”da merhûmun terceme-i hâlini yazdıktan sonra diyor ki: “Merhûm Sultân Selîm Han-ı kuds-âşiyân kendi zamîr-i pâkinde muzmer olan gayz-ı kîne²¹⁴ iktizâsıyla yeniçeri tâ’ifesinin Amasya’da tuğyânına muharrik oldu deyu töhmet eyleyüp bu bahâneyle dokuz yüz yirmi senesi²¹⁵ recebinin sekizinci günü sebt gününde katl eyledi. Mezâr-ı şerîfi Balat tarafında kendi binâ etdiği câmidedir.

Mevlânâ-yı sâlifü’z-zikrin lisân-ı Türkîde bî-nihâye kelimât-ı manzûmesi vardır. Her biri erbâb-ı nazm içinde makbûl ve ashâb-ı tab’ ortasında mu’teberdir. Dîbâc-ı kelâm-ı yerâ’at-ilmâmı[107] tırâz-ı i’câzla mutarraz olup i’lâm-ı fesâhat ve me’âlim-i belâgat ve nezâketle mu’allemdir. Hazret-i İmâm Matrazî’nin bu tarz-ı bedî’ine âlüfte ve i’lâm-ı ulemâdan allâme-i âlem anın ma’ârifine âşüftedir.”

“Kendinin mübtedi’âtından Heves-nâme²¹⁶ adlu bir destân ve ahlâka müte’allik bir kitâb-ı müstetâbı vardır. El-hâk bu ikisi dahi anın lutf-ı tab’ına şâhidân-ı âdilân mesâbesinde olup fazl-ı vâfir ü ilm-i zâhirine beyyine-i beyyineti’d-delâletdir. Ol fâris-i meydân-ı fazl zebân-ı fârisîde dahi latîf eş’âr ısdâr edib kasîde vü gazel vâdîsinde bî-nazîr kelimât-ı dil-pezîr tasdîr eyledi.

Ve lisân-ı Arabîde dahi a’lâ kasîdeleri vardır. Bu ebyât anın Sultân Bâyezîd hakkında dediği kasîdesindendir:

الله أنشأکم فی أحسن الصور
وال يری ندکم فی الذل والحو ر
لما بدا ثغره فی فيه منتظما
217 حسبته لؤلؤا فی خاتم عطر

“ Bu cümleden mâ’adâ semt-i inşâda dahi yed-i tûlâsı olup ol vâdîde dahi hâme gibi müşârün-ileyh bi’l-benândır. Nefâsât-ı aklâm-ı müşgîn-erkâmından müntefes olan münşe’ât-ı mübda’âtı i’câza karîb bir emr-i garîbdir. Bu matla’ dahi anındır:

Matla’ [108]

Sebz-i hatt kim sâye salmış zülf-i müşk-efşân ana
Hızrdur k’olmuş müyesser ömr-i bî-pâyân ana

Bu da:

Lebüne öykünelden²¹⁸ gonça-i ter
Sabâ hışm eyleyüb ağzını yırtar

Bu da:

Günde bin kez²¹⁹ görse bilmez ol büt-i ra’nâ beni
Neylesün bir demde bin şekle koyar sevdâ beni

Bu da:

Hatt yazar hattın kalemsiz safha-i sîm üstüne
Bu ne sırdır nokta kor Han-ı lebin mîm üstüne

Bu da:

Ey hat-ı ruhsâr yâr od eyledi yirin senin
Böyle günden âşikâr oldıgı tezvîrin senin

Bu da:

Gün yüzünde zülfüni ol meh girih-gîr eylemiş
Bir gümüş kandile gûyâ misk-i zencîr eylemiş.

Bu da:

Öldürürsen bugün öldür beni yârına koma
Ki benim irecegim yârına Allah bilir. [109]

Bu da onundur:

Delürdüm derd-i aşkınla saçın zincîri hakkımdur
Habîbim kimsenin hakkın koma boynunda yazıkdur

Bu da:

Hâne-i dil ey meh-i enver ki câyındır senin
Sen şeh-i âlemsin ol sırça sarâyındır senin

Bu da:

Saklarım sînemde mihrin odı söndürmez beni
Âteş-i sûzân-ı hicrinle yanub olsam da kül

Bu da:

Söylemek kasd itdügümce yâre derd-i hasretim
Ağlamak tutar beni güftâre kalmaz kudretim
Kapuna itüb götürdi ben gubârı hâkdan
Vardur[ur] yerden göğe bâd-ı sabâya minnetim

Sultân Bâyezîd’e takdîm etdiği “benevşe” redifli kasîdesinin gîriz-gâhı şudur:

Tutan bir ulu dâmenin olamaz diyü mahrûm
Elden komadı dâmen-i kühsârı benefşe [110]

Ca’fer Çelebi’nin Bâlî İbrâhim Çelebi nâmında gâyet güzel ve şâir bir mahdûmu ma’rûfdur. Birâderi meşâhîr-i fuzalâ vü şu’arâdan Sa’dî Çelebi ile diger birâderi İsmâ’îl Bey meşhûr olup hemşîrezâdesi Hacı Enbiyâzâde Mehmed Çelebi de ricâldendir.