Köprülüdür. Köprü kasabasından Semercioğlu Hüseyin bin Mehmed’in mahdûmudur. 1278’de doğdu. Köprü’de hıfz-ı Kur’ân edib bir müddet Hacı Mehmed Emin Efendi’den okudu. Ba’dehû Amasya’ya gelip Sultân Bâyezîd medresesinde ikâmet ve Harpûtî Alî Efendi’nin halka-i tedrîsine mülâzemet etdi.

Bu esnâda fâzıl-ı meşhûr Mîr Hasan Efendi’nin dersinden iktisâb-ı fezâ’il ederek 1302’de mûmâ-ileyh Alî Efendi’den usûl-i ulemâ üzere tedrîse mücâz u me’zûn oldu. Fakat fünûn-ı âliyeye müte’allik kütüb-i mü’ellefe mütâla’âtına tevaggul ve diğer taraftan da tedrîs-i ulûma hasr-ı eşgâl ederek fevkal’âde iştihâr etdi. [239]

Bir aralık Köprü’ye gidip orada tapu kâtibi Amasyalı Tiryâkîzâde el-Hâc Ahmed Efendi’nin kerîmesiyle evlenip Orta Câmi-i şerîfte tedrîse başladı. Fakat ilmi ve umduğu kadar hürmet ve cem’iyet göremediğinden Amasya’ya avdetle Sultân Bâyezîd câmi-i şerîfinin sağ cenâhında sabâh ve ikindi tedrîsâtına devâm eyledi.

Bu esnâda kendisinin ulûm ve fezâ’ilde adîli olan Mecdîzâde Hâfız Abdurrahmân Kâmil Efendi de Gümüşlüzâde câmi-i şerîfinin harîminde kâ’in yüksek ders-hânesinde sabâh ve ikindi tedrîsâtına devâm ediyor; Amasya talebesinin kısm-ı a’zamı şu iki kutb-ı ilmin derslerine gidiyordu.

1313’de kendisinden istifâdeye kavuşan talebesinin birinci kâfilesine icâzet verdi. 1314 recebinde meşhûr Mehmed Kemâl Bey de Amasya mutasarrıfı olarak gelip şu iki kutb-ı ilmi kendisine celb ü cezb etdi. Tarîk-i ilmiyye için Amasya’da yeni bir şehrâh-ı terakkî açıldı.

Bu sıralarda Cünûnzâde el-Hâc Mustafa Ağa kendisine Sofular Mahallesi’nde bir hâne tedârik ve Abdullah Paşa câmi-i şerîfinin cihet-i garbiyyesindeki boş arsa üzerine talebesi için âlî bir [240]medrese binâ eylediğinden Sofular Mahallesi’ne nakl edib orada Abdullah Paşa câmii şimâlinde harem kethüdâsı el-Hâc Süleyman Ağa’nın vaktiyle yaptırdığı harâb u mu’attal mektebini i’mâr ve ders-hâne ve ikâmetgâh-ı husûsî ittihâz ederek talebesinin ikinci kâfilesine burada tedrîsâta başladı.

Bundan evvel Yukarı Pazar’da İbâdullâh câmi-i şerîfi hitâbeti ve ba’dehû Merzifon’da câmi-i Atik va’ziyesi ve Abdullah Paşa medresesi müderrisliği uhdesine tevcîh edilerek ma’îşeti yoluna girdi. Sonra Mehmed Paşa Mahallesi’nde ulemâya meşrûta bir hâne mahlûl olduğundan kendisine verilip güzelce i’mâr u ihyâ ederek oraya nakl-i ikâmet ve tedrîsâtına mülâzemet etdi.

Mutasarrıf Kemal Bey’in teveccühâtı günden güne tezâyüd ederek 1316’da mahkeme-i bidâyet a’zâsı olup 1317 senesi saferinde Amasya müftüsü Hacı Osmân Hilmi Efendi’nin azliyle muvakkit Mehmed Efendi’nin ve bunun da sene-i mezbûre ramazânında vefâtıyla Mecdîzâde Hâfız Abdurrahmân Kâmil Efendi’nin Amasya müftülüklerinde nüfûz-ı re’yi görülmekte idi.

1321 senesi recebinde Mutasarrıf Mehmed Kemâl Bey’in Amasya’dan [241] infikâkı üzerine a’zâlıktan çekilip tedrîsâtına devâm etdi. İkinci def’a icâzet verip talebesinin üçüncü kâfilesi tedrîsâtına başladı.

1326 senesi cumâdelâhiresinde i’lân edilen meşrûtiyyet üzerine Amasya’da menfîyen ikâmet eden Köprülü Fâzıl Mehmed Ârif Efendi Amasya meb’ûsu oldukta İttihâd fırkasına girip Fâzıl Ârif Efendi’nin nüfûzundan istifâde ederek ilmiyle mütenâsib bir mevki’ buldu.

1329 senesi intihâbında Amasya meb’ûsu olup şöhret-i ilmiyyesinin fâ’idesini ve fırka-i İttihâdiye’nin nüfûzunu gördü. Fakat bir yıl sonra Meclis’in feshine binâ’en tedrîsâtına avdet ve fırka-i İttihâdiye’nin ikinci def’a sultası üzerine 1331’de adîli olan Hâfız Kâmil Efendi’nin azliyle yerine Amasya müftüsü oldu.

1335’de İstanbul’da bâb-ı meşîhatte küşâd edilen dârü’l-hikmeye Amasya meb’ûsu Fâzıl Ârif Efendi’nin nüfûzu sâyesinde beş bin kuruş ma’âş ile a’zâ olarak İstanbul’a geldi. 1338’de i’lâmât-ı şer’iyye müdürü olup meşîhat dâ’iresinde [242] fazl ü irfânıyla temâyüz ve iştihâr etdi.

1341’de İstiklâl Mücâhedesi zaferle hitâma erdikte Ankara’da teşekkül eden Umûr-ı Şer’iyye vekâletinde Hey’et-i iftâ’iyye a’zâsı olarak Ankara’ya gitdi. Ba’dehû Şer’iyye vekâleti ilgâ ve teşkîl edilen Diyânet işleri riyâsetinde hey’et-i müşâvere a’zâsı olup ma’âşı yedi bin beş yüz kuruşa iblağ edildi.

1344’de sinni altmış beşi geçtiğinden tekâ’üde sevki kânûnen muktezâ olduğu hâlde Diyânet re’isi Ankaralı Mehmed Rıf’at Efendi’nin gösterdiği lüzûm üzerine a’zâlığı beş yıl daha temdîd edildi. Ancak 1349 senesi evâ’ilinde tekâ’üde bilâ-ma’âş sevk edilmiş ve düçâr olduğu mesâne illeti de teşeddüd etmiş olduğundan 1349 senesi zilhiccesinin yirmi üçüncü pazartesi günü akşamı Amasya’da dâr-ı na’îme irtihâl etdi. Mîlâdî 11 Mayıs 1931.

Gâyet fâzıl, muhakkik, ulûm-ı şer’iyye ve akliyye ve edebiyyede mâhir, hâssaten ilm-i usûlde ve fıkıh ve kelâmda yegâne-i asr denecek derecede mütebahhir, halûk, gâyet dîndâr, selef-i [243] sâlihîn mesleğine tâbi’, uzun boylu, serî’ü’l-intikâl bir zât-ı sütûde-simât idi.

Elli yıl kadar teheccüd namazını terk etmemiş, tedrîs ü mütâla’aya düşkün, saf-dîl idi. Bununla beraber serî’ü’t-te’essür, sözünde musırr idi. Sîmâsı mübârek, mu’âşereti latîf, ciddiyâtı gâlib, letâ’ife mâ’il, ashâb-ı kirâm arasında cereyân eden vekâyi’ ü münâkaşâtdan lisân u kalbi tâhir idi.

Vefâtından iki ay kadar evvel Amasya’dan bana gönderdiği te’lîfâtı listesi munsıfâne tedkîk edilirse müşârün-ileyhin mesâ’î-i ilmiyyesi ve fazl ü kemâli tecellî eder. Küçük mahdûmu Eczâcı Abdullah Ekrem Efendi’nin bana verdiği te’lîfâtı listesi şudur. Kendi hattıyla muharrerdir.

“Tedvîn olunan mü’ellefât: 1- Hakâyıku’l-Beyân Şerhi, 2- Alî Kuşî’nin Vaz’iye şerhinin Şerhi, 3- Arûzdan Endülüsiyye Şerhi, 4- Usûl-i Hadîsden Birgivînin Risâlesi Şerhinin Hâşiyesi, 5- Münâzaradan Takrîr-i Kavânîn Şerhi, 6- Hayâlînin Şerh-i akâ’id Haşiyesinin [244] Şerhi, 7-Celâl Gelenbevînin Telhîsi, 8- Usûl-i Fıkıhdan Mecâmî’ Şerhi, 9- Şerhu’t-Târîhi’l-Mektûb fî-evâhiri’l-Kütüb, 10-Tevşîhu’s-Sîmâ fî-Tavzîh-i lâ-siyyemâ, 11-Risâletü’l-Besmele fi’l-Mantık, 12-Şerhü’l-Lugaz alâ ismi Tîmâr-hâne, 13-Şerhü’l-Lugaz fi-Kelimeti’t-Tevhîd, 14-er-Resâ’il fî-Ba’zi’l-Mesâ’il, 15-Tefsîru Sûreti’d-Duhâ, 16-Tefsîru Sûreti’l-İnşirâh, 17-Tefsîru Sûreti’l-’Asr.

Hevâmiş-i kütübde olup henüz tecrîd olunmayanlar:

1-Ta’lîkât alâ-Şerhi’l-Kâfiye li’l-Câmî, 2-Ta’lîkât alâ-Şerhi Îsâgûci li’l-Fenârî, 3-Ta’lîkât alâ- Hâşiyeti’l-Fenârî li-Kavli Ahmed v’el-Kangırî, 4-Ta’lîkât alâ-Tasavvurâti’l-Kutb ve Tasdikâtihi alâ-Hâşiyeti’s-Seyyidi’ş-Şerîf, 5-Ta’lîkât alâ-Burhâni’l-Gelenbevî ve Şerhihi, 6-Ta’lîkât alâ-Şerhi’l-Alâka li-Hâfız Seyyid, 7-Ta’lîkât alâ-Muhtasari’l-Me’ânî, 8-Ta’lîkât alâ-Hâşiyeti’d-Dessûkî alâ Muhtasari’l-Me’ânî, 9-Ta’lîkât alâ-Şerhi’l-Emâlî li-Aliyyi’l-Kârî, 10-Ta’lîkât alâ-Şerhi’l-Akâ’id li’s-Sa’d, 11-Ta’lîkât alâ-Hâşiyeti’l-Akâ’id li-Ramazân Efendi, 12-Ta’lîkât alâ-Haşiyeti’s-Siyelkûtî ale’l-Hayâlî [245], 13-Ta’lîkât alâ Hâşiyeti’l-Gelenbevî ale’l-Celâl, 14-Ta’lîkât ale’l-Mir’ât, 15-Ta’likât alâ Haşiyeti’l-İzmîrî ale’l-Mir’at, 16-Ta’lîkât alâ-Tefsîri’l-Celâleyn, 17-Ta’lîkât alâ Haşiyeti’l-Celâleyn li’s-Sâvî, 18-Ta’lîkât alâ Şerhi’l Cevhereti li’l-Bâhûrî, 19-Ta’lîkât alâ Şerhi’n-Nûniyyeti li’l-Uryânî, 20-Ta’lîkât ale’l-cüz’i’l-evvel min Sahîhi’l-Buhârî, 21-Ta’lîkât ale’l-İntikâdi’r-Racîh Şerhi’l-İ’tikâdi’s-Sahîh, 22-Ta’lîkât alâ Şerhi’l-Kayserî li-Arûzi’l-Endülüsî”

Şu mü’ellefât içinde Şerh-i Mecâmi’ gâyet fâzılâne ve otuz formadan fazladır. Diğerlerinin herbiri de şâyân-ı ehemmiyetdir. Şeyhülislâm Tokatlı Mustafa Sabri Efendi Dârü’l-Hikme a’zâlığında hazreti ve bu şerhini istihfâf ve zamân-ı meşîhatında azlini emel ettiği hâlde ba’zı mesâ’ilde hazretin fazlına arz-ı iftikâr etmesi şâyân-ı dikkattir.

Fâzıl-ı müşârün-ileyhin Amasya’da adîli olan Mecdîzâde Hâfız Abdurrahmân Kâmil Efendi de bundan aşağı değildi. Bunların her ikisi de Amasya’nın medâr-ı iftihârı, kutb-ı kemâli idi. Erbâb-ı [246] fazîlet arasında bunlara “Sa’deyn” denirdi. Ya’ni biri Sa’deddîn Taftazânî diğeri Seyyid Şerîf Cürcânî i’tikâd edilirdi.

Amasya mutasarrıfı Mehmed Kemâl Bey biraz lengâne yürürdü. Bunun için de kendisine “Timurleng” denmişti. Bu iki fâzılı her yerde yanında bulundurduğu münâsebetle bunlara “Müselles” dendi. “Timurlenk ile Sa’d ve Seyyid birleşti” denirdi.

Bu iki fâzılın arasında ba’zı ahvâl i‘tibârıyla farklar bulunurdu. Meselâ: Hâfız Kâmil Efendi gâyet zekî, belâgat-ı lisân, fesâhat-ı beyân sâhibi, takrîr ü ifâdesi vâzıh, tab’an küşâde-meşreb bir zât idi. Va’z ü nasîhat etdiği zamân bütün halkı başına toplar, isterse halkı ağlatır, isterse güldürürdü.

Hacı Hâfız Efendi ise lisân ü beyânı tutuk, takrîr u ifâdesi dâr, anladığını anlatmakta kâsır, biraz da künd-meşreb idi. İbâdullâh câmiinde va’z ü nasîhat etdiği zamân dersinden halk o kadar istifâde edemez pek az kimse dinlerdi.

Hâfız Kâmil Efendi, elsine-i selâse edebiyâtına hakkıyla [247] vâkıf, şâir, edîb, gâyet mütekelllim, tevârîh u muhâzarâta vukûfu der-kâr, mu’âşereti pek latîf bir zât-ı nâdire-dân idi.

Hacı Hâfız Efendi de elsine-i selâse edebiyâtına âlim olmakla beraber tabî’at-ı şi’riyyesi yoktu. Arûz ve evzân-ı şi’re bi-hakkın vâkıf olduğu hâlde bir şi’ri dürüst okuyamazdı. Tevârih ve muhâzarâtı bilirdi. Fakat yerinde satamazdı. Nükteyi pek çabuk anlar mukâbelesinde te’ennî ederdi.

Hâfız Kâmil Efendi Arabca bir ibârenin mefhûmunu ve tercemesini o kadar güzel ve dürüst yapardı ki âdetâ kendisinden söylüyor gibi anlatırdı. Arabca bir ibâreden mefhûm aldığını ve terceme etdiğini hissetdirmezdi. Hacı Hâfız Efendi bu husûsâtta kâsırdı.

Hâfız Kamil Efendi, boyu kısa, vücûdu iri, gâyet sevimli ve beşûş, pek fatîn, biraz da muhteriz idi. Hacı Hâfız Efendi, uzun boylu, vücûden nahîf, nazarı keskin, tab’an metîn, safveti gâlib idi. [248]

Âkifzâde es-Seyyid Abdurrahîm Efendi’nin “el-Mecmû’” adlı eserinde Ürgübî ve Abdullah Vecîh Efendilerin evsâf u ahvâlîni yazdığına göre Hâfız Kâmil Efendi Vecîh Efendi’ye ve Hacı Hâfız Efendi de Ürgübî Efendi’ye pek benzerdi.

Onlar asrının ilmen ferîdi oldukları gibi bunlar da kendi asrının ulemâ-i ferîdi idiler. Bununla beraber zâhiren aralarında meveddet-i sahîha ve muhabbet-i hâlisâ müşâhede edilir, bâtınen yek-diğerine muğber oldukları sezilirdi.

Hâfız Kâmil Efendi’nin fazla ihtiyatkârlığı, Hacı Hâfız Efendi’nin de biraz mütecellidâne hareketi bu iğbirâra bâ’is gösterilmektedir. Bana kalırsa iğbirârın sebebi her mu’âsırlarda müşâhede edildiği üzere “çekememezlik” ve muhâsede-i dünyeviyyedir.

Hâfız Kâmil Efendi’nin azlini mûcib bir sebeb-i şer’î olmadığı hâlde fırka-i İttihâdiyye tarafından azli ve Hacı Hâfız Efendi’nin müftülüğe nasbı, sonra Dârü’l-hikme a’zâsı olup İstanbul’a gitdikte Hâfız Kâmil Efendi’nin tilmîzi olan Hâfız Mehmed Tevfîk Efendi’nin müftî olması Hacı [249] Hâfız Efendi’nin eser-i nüfûz ve ilkâsı olduğu muhakkaktır.

Amasya meb’ûsu Köprülü Fâzıl Ârif Efendi şu iki deryâdan iğtirâf-ı ilm ü fazîlet etdiği ve Hâfız Kâmil Efendi’nin yüksek meziyetlerini bildiği hâlde Hacı Hâfız Efendi’nin iğbirârına âlet olması şu’ûnât-ı beşeriyyeden add olunabilir.