Osmanlı Devleti'nde vergi, uzun süre bir yandan şer'î ölçülere, bir yandan da padişahın ve divanın koyduğu örfî kurallara dayandı. Şer'î vergilerin yanında, ihtiyaç doğdukça halka yüklenen ve adına avârız denen olağanüstü yükümlülükler, devletin savaş yıllarındaki asıl maliye aracıydı. Amasya sancağı, Anadolu'nun orta kolu üzerinde, Sivas eyaletine bağlı bir kavşak olarak bu yükün en yakından hissedildiği yerlerden biriydi. Ordu doğuya yürürken ya da elçiler İstanbul'a giderken yoldan geçen herkesin yiyeceği, yem ve konaklaması önce yol üzerindeki kazaların hesabına yazılırdı.

Avârız Nedir

Sözlükte "sonradan meydana gelen, asıl ve sabit olanın karşıtı" gibi anlamlara gelen avârız, Osmanlı maliyesinde hem bir vergi hem de bir bütçe terimi olarak kullanıldı. Klasik dönemde bu vergi, devletin olağanüstü ihtiyaçları doğduğunda, çoğunlukla savaş zamanlarında divanın teklifi ve padişahın emriyle toplanırdı. Kaynaklarda "avârız-ı dîvâniyye ve tekâlîf-i örfiyye" adıyla anılan yükümlülükler çok çeşitliydi. Askerin geçeceği yollar boyunca kurulan menzillere belirlenen çeşit ve miktarda zahire satmak, ordunun ihtiyacı olan harp malzemesini, arpayı ve samanı tedarik edip taşımak, gerektiğinde amele, araba ve hayvan bulmak, kürekçi, azap, cerrah ve kavas adlarıyla orduya yardımcı sınıflar çıkarmak, hisar yapmak ve nihayet avârız akçesi ya da avârız bedeli adıyla para ödemek bu yükümlülüklerin başlıcalarıydı. Verginin kökü Osmanlılardan öncesine uzanır; Anadolu beyliklerinde ve İlhanlılarda da benzer yükümlülükler bulunduğu bilinir, erken Osmanlı temlikname ve vakfiyelerinde de mülk ve vakıf sahiplerine tanınan muafiyetler arasında avârız sayılırdı.

Avârız para olarak, mal ya da erzak olarak, bazen de doğrudan iş gücü biçiminde ödenebilirdi. Hem Müslümanlardan hem gayrimüslimlerden alındığı için savaşın masrafı toplumun geniş bir kesimine dağılırdı. Başlangıçta yalnızca olağanüstü hâllere özgü olan bu yük, art arda gelen savaşlar yüzünden zamanla normal vergilerin bir parçası hâline geldi. Halil Sahillioğlu'nun TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesi bu dönüşümü açıkça tespit eder: savaş zamanında toplanması öngörülen vergi, seferlerin birbirini izlemesiyle olağan bir kalem olmuştur.

Hane ve Avârızhâne

Avârızın nasıl hesaplandığını anlamak için önce Osmanlı sayımlarındaki hane kavramına bakmak gerekir. Tahrir defterlerinde vergi ve nüfus tespiti aile esasına dayanırdı; yalnızca vergi verebilecek durumdaki aile reisleri ve kazanç sağlayabilen bekâr erkekler (mücerred) yazılırdı. Defterlerde nüfus "avârız hânesi" ve "hâne-i gayr ez-avârız" olmak üzere ikiye ayrılırdı. Birincisi vergilendirilebilir ya da fiilen vergilendirilmiş haneleri gösterirdi. İkincisi ise derbendcilik, tuzculuk, madencilik, celeplik, şahincilik gibi belirli bir hizmetle yükümlü olanları, kadı, nâib, sipahi, müderris gibi görevlileri, imam, hatip, müezzin, şeyh, seyyid gibi din adamlarını ve bedenî sakatlığı bulunanları kapsar, bunlar vergilerin tamamından ya da bir bölümünden muaf tutulurdu.

Avârızhâne, vergi yükünün paylaştırıldığı bir hesap birimiydi ve gündelik anlamdaki ev karşılığı olmak zorunda değildi. Birkaç gerçek hane bir araya gelerek bir avârızhâne oluştururdu ve kendilerine düşen payı kendi aralarında bölüşerek öderlerdi. Gerçek hanelerin kaçının bir avârızhâne sayılacağı yere ve döneme göre değişirdi. TDV maddesi dört ila elli haneden söz eder, avârız adıyla toplanan vergide ise çoğunlukla dört beş gerçek hanenin bir avârızhâne sayıldığını belirtir. Donanma için kürekçi istenen durumlarda elli hane başına bir kürekçi çıkarılır, öteki haneler de çıkarılan kürekçinin harçlığını verirdi. İmparatorluğun her yerinde geçerli tek bir birim bulunmadığından kaza kaza ölçü değişirdi ve devlet, bir kazadaki avârızhane sayısını belirledikten sonra hane başına düşen miktarı her yıl yeniden saptayıp buna göre vergi toplardı. Avârızhanelerin tespiti ve tahsili kadının sorumluluğundaydı. Bu yüzden avârız tahrirleri, verginin adil ya da adaletsiz dağıtılmasında belirleyici bir belge türüne dönüştü.

Hane başına düşen miktar da yerden yere farklıydı. Kastamonu üzerine yapılan bir çalışmada, XVIII. yüzyılın ilk yarısında her avârızhaneden 500 akçe alındığı ve bu ücretin hiç değişmediği, aynı dönemde Amasya, Antep ve Diyarbakır gibi yerlerde ise hane başına 400 akçe toplandığı kaydedilir. Bu rakam, Amasya için Hüseyin Güneş'in Lale Devrinde Amasya adlı kitabına dayandırılır.

Nakdîleşme, Nüzül ve Sürsat

Avârızın ilk biçimleri ağırlıklı olarak aynî yükümlülüklerdi. Ordunun yolu üzerindeki halk, askere ekmek, et, arpa ve saman vermek, yük hayvanı ve araba hazırlamak zorundaydı. Bu yükümlülük gelişip sistemleştikçe, adlar da ayrışmaya başladı. Ordunun iaşesi için belirli bölgelerden toplanan zahireye nüzül, zahirenin yerine ya da yanında alınan ve belirli yerlere taşınması gereken kalemlere sürsat denirdi. TDV maddesine göre bedel-i mükârî, bedel-i timâr, nüzül ve sürsat asıl avârız ya da avârız türü vergilerdendi. Nüzül ve sürsat çoğunlukla buğday, un ve yağ gibi aynî olarak, avârız ise nakit olarak toplanırdı.

Zaman içinde nakliye güçlükleri ve zahirenin yolda telef olma ihtimali, aynî yükün paraya çevrilmesini zorunlu kıldı. Zahire toplamak, belirtilen yerlerde depolamak ve taşımak hem külfetli hem de kayıplarla dolu bir işlem zinciriydi. Bu yüzden sürsat zahiresi için devlet bir miri satın alma fiyatı belirliyor ve bedeli bu fiyat üzerinden tahsil ediyordu. XVI. yüzyılın sonlarında avârız ve nüzülün nakde dönüşmesiyle sürsat uygulaması başladı. Nüzülün sistemli biçimde toplanmaya başlandığı dönem Yavuz Sultan Selim devri olarak anlaşılır. 1514 Çaldıran Seferi için 422.846 haneden 688.428 kile un ve arpa tarh edilmiş, 312.734 haneden 508.740 kile tahsil edilebilmiştir; hane başına 1,62 kile düşmüş, bunun üçte biri un, üçte ikisi arpa olmuştur. Selim, Çaldıran'ın ardından kışı Amasya'da geçirdi ve ordu 19 Nisan 1515'te Kemah ve Dulkadiroğlu seferi için buradan hareket etti. Bu sefer için de 318.167 haneye vergi tarh edilmiş, 249.942 kile zahire toplanmıştır; bunun 83.314 kilesi un, 166.630 kilesi arpadır ve hane başına yaklaşık 0,78 kile düşer. Amasya, daha bu aşamada, ordunun toplanma ve hareket noktalarından biri olarak devletin lojistik hesaplarının içindeydi.

Bütçedeki Yeri ve Sonu

Osmanlı bütçelerinde avârız, düzensiz gelirlerin (vâridât-ı gayr-ı mukarrere) başlıca kalemlerinden biriydi. Bu tür vergilerin birçoğu "avârız" adıyla, bazı tahsil fermanlarında "bedel-i avârız" olarak tahsil edilirdi. TDV maddesinde verilen iki bütçe örneği, verginin ağırlığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. 828 milyon akçelik 1692 bütçesinde avârızın payı 188 milyon akçeydi. Bir milyarı aşan 1715 bütçesinde ise bu pay 134 milyona düşmüştü; bu gerilemede, aynı yıllarda toplanan imdâd-ı seferiyye vergisinin rol oynamış olması muhtemeldir. Avârız vergisi Tanzimat'la birlikte kaldırıldı.

Sivas Eyaletinin İçinde Amasya Sancağı

XVIII. yüzyılda Amasya sancağı, Sivas eyaletine bağlıydı ve Anadolu'nun orta kolu üzerindeki önemli bir geçiş noktası konumundaydı. Doğuya, İran ve Kafkas cephesine giden ordular ve haberciler, bu yolu izlerdi. Bu durum, sancağın vergi yükünü yalnızca nüfus ve gelir düzeyi belirlemezdi, güzergâh üzerinde bulunmak da ayrı bir yük getirirdi. Savaş sırasında yol boyundaki kazalara asker, zahire, hayvan ve konaklama (menzil) talepleri yazılır; bunların bir bölümü hizmet olarak, bir bölümü ise paraya çevrilerek ödenirdi.

Amasya sancağına bağlı kazaların 1691 ile 1798 arasında ödediği avârız vergisini Gürkan Cevger, Amasya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi'nde yayımladığı makalesinde yüz yıllık bir seri hâlinde ortaya koymuştur. Çalışmanın ana kaynağı Başkanlık Osmanlı Arşivi'ndeki Maliyeden Müdevver Defterlerdir; Mevkufat Kalemi defterleri ile Amasya şer'iyye sicilleri de destekleyici olarak kullanılmıştır. Elde edilen verilerle sancağa bağlı kazalar birbiriyle karşılaştırılabilmiş, Amasya sancağının XVIII. yüzyıldaki avârız miktarı Sivas eyaletine bağlı diğer sancaklarla kıyaslanmıştır. Makalenin özetinde vergiyi dağıtmak, toplamak ve hazineye aktarmak işlemlerinin birçok devlet görevlisinin sorumluluğunda yürüdüğü, tahsil aşamasının zamanla gündelik hayatta pek çok soruna yol açtığı da vurgulanır.

1691 başlangıç yılı ile 1798 bitiş yılı arası, Osmanlı maliyesinin kritik bir devrini kapsar. 1683'teki Viyana kuşatmasıyla başlayan uzun savaşlar hazineyi tüketmiş, devlet yeni gelir kaynakları aramak zorunda kalmıştı. Aynı yüzyıl içinde avârız, nüzül, sürsat ve imdâd-ı seferiyye gibi birbirine benzeyen yükümlülükler iç içe geçti ve sancak halkının yükü çoğu zaman bu kalemlerin toplamı olarak yaşandı.

1730-1731 Seferleri ve Amasya Kazası

Amasya şer'iyye sicillerinin 1730 ve 1731 yıllarını kapsayan cildinde, Safevî seferinin bu kazaya nasıl yansıdığını gösteren emirler toplanmıştır. Jülide Akyüz Onat'ın bu belgelere dayanan çalışması, vergilerin para yanında asker, zahire, hayvan ve taşıma olarak da tahmil edildiğini ayrıntılı biçimde gösterir. Osmanlı ile Safeviler arasındaki mücadele 1722'den sonra yeniden alevlenmiş, III. Ahmed'in saltanatında başlayan savaş 1730 Patrona Halil isyanıyla padişahın tahttan inmesinden sonra I. Mahmud döneminde 1736'da imzalanan anlaşmayla sona ermişti. Bu yıllar, doğuya yürüyen ordunun ihtiyaçlarını güzergâh kazalarına tarh eden emirlerin sicillere yoğun biçimde girdiği yıllardır.

Devletin ilk ihtiyacı savaşacak asker bulmaktı. Emirlerde askerin eski, işe yarar ve tecrübeli olması istenir, yol boyunca ekmek, et ve arpa gibi ihtiyaçlarının hangi kazalardan karşılanacağı bildirilirdi. 1730 Temmuzunda Amasya sancağından ve uygun görülen yerlerden 500 müsellem piyade levendin yazılması istendi. Bağdat valisi Ahmed Paşa'nın maiyeti için Hendek, Bolu, Kastamonu, Kangırı, Amasya, Sivas ve diğer yerlerden 1000 cebeci toplanması emredildi. Toplanacak askerlerin yol masrafları, taşıma ücretleri ve yiyecekleri, o kaza halkının yükümlülüklerine mahsup edilecekti, yani avârız hesabından düşülecekti. Devlet teşvik olarak da bahşiş, ulûfe ve harçlık vaat ediyordu. Bir emirde her nefere 12 kuruş bahşiş, altı ay boyunca aylık 2,5 kuruş ulûfe ve üç aylık harçlık verileceği, toplam 18.310 kuruşun hazineden ödeneceği belirtilir. 1738'de Kayseri, Bolu, Kastamonu, Çorum, Boğazlayan ve Amasya taraflarından elli kişilik yirmi bayrak hâlinde toplanan miri levendin her ferdine 30 kuruş bahşiş ve aylık 2,5 kuruştan altı aylık ücret verilmesi kararlaştırıldı, toplam 58.396,5 kuruş ayrıldı. Savaşta ele geçecek yerlerin tahriri sonrası sefere katılanlara zeamet ve tımar verileceği de vaat edilmişti.

Zahire alımında devlet İstanbul kilesini esas alıyor, rakamları mühürlü ve imzalı defterlere işliyordu. 1730 Haziranında Sivas eyaletinden sefer için 30.000 kile buğday, 20.000 kile un ve 60.000 kile arpa, toplam 110.000 kile zahire satın alınması bildirildi. Her İstanbul kilesi için buğdayda 28, unda 40, arpada 20 sağ akçe fiyat biçildi. Zahirenin bedeli 23.066,5 kuruşa ulaştı ve Sivas eyaletinin avârız ve nüzülüne eklenmesine karar verildi. Bu emir uyarınca Amasya livasından 3753 kile buğday, 2502 kile un ve 7508 kile arpa alındı; yalnızca Amasya şehrine 843 kile buğday, 562 kile un ve 1686 kile arpa düştü. Erzurum'daki ordu için gereken ekmek de Tokat, Turhal, Amasya ve Zile'den satın alınarak gönderildi; her çift ekmeğe iki akçe fiyat konmuştu ve bedeli Tokat voyvodalığının mukataa gelirlerinden karşılandı.

Taşıma da aynı ölçüde ağır bir yüktü. Merkez, sefer için Sivas ve Karaman eyaletlerinden toplam 500 katır arabası yapılmasını emretti; bunların 350'si Sivas eyaletine, 150'si Karaman eyaletine düştü. Emirde arabanın özelliği ayrıntılı olarak tarif edilmişti: üç deve yükü taşıyabilen, iki tekerleği demir kaplı, direği ve boyunduruğu keresteden yapılmış bir kağnı. Bir arabanın tahmini bedeli, demirci ve yapıcı ücretiyle 15 kuruş, kayış ve urganla birlikte 18 kuruş bir rub' tuttu. Sivas eyaletinin payı 13.335 kuruşa vardı. Amasya livasına isabet eden kısım 46,5 çift manda, 46,5 araba malzemesi, 46,5 araba sürücüsü ve üç araba yapıcısıydı; bu hizmet 1143 yılı Sivas eyaleti bedel-i beldârî akçesinden olmak üzere nakde çevrildi. Aynı sırada Sivas eyaletinden Revan cephesi için 400 deve ve 300 katır ile yük hayvanı istendi. Dağıtım yapıldığında Amasya livasına 65 katır ve 52 deve düştü.

Menzil ve Elçi Ağırlama

Amasya, orta kol üzerinde bir menzil durağıydı ve menzil ordunun yanı sıra İstanbul'a gidip gelen elçilere de hizmet verirdi. Menzillerde devlet tarafından bir yıl için atanan menzil emini, menzil kethüdası, ahur kethüdası, odacı, seyis, sürücü ve aşçı gibi görevlilerin yanında, asıl yükü çeken çevre köylerin halkından oluşan menzilkeşler bulunurdu. Bunlar yaptıkları hizmet karşılığında avârız-ı dîvâniyye ve tekâlif-i örfiyyeden muaf tutulurdu. Amasya ve çevresindeki köylerin birçoğu menzilkeş olarak belirlenmişti. Amasya menzili yıllık iltizama verilirdi. 1143 (1730) yılında menzil iltizamı, Gazgancı mahallesinden ve nakliyeci takımından Anastas adlı zimmîye 1360 kuruşa verildi. Aynı bedel, Revan yönündeki askerlerin zahire nakli için Amasya halkına tarh edilmiş, Anastas da bu parayı Amasya ahalisinden aldığını mahkemede beyan etmişti.

12 Cemaziyelevvel 1151 (28 Ağustos 1738) tarihli bir buyuruldu, menzilin elçi ağırlamadaki işlevini gösterir. Bağdat valisi Ahmed Paşa, Amasya mütesellimine, kadısına ve ileri gelenlerine yazarak, İran Şahı tarafından İstanbul'a gönderilen Ali Merdan Han, Herat şeyhülislamı ve Oğuz Ali Han'ın konaklarında hiçbir sıkıntı çekmemelerini istemişti. Amasya sancağından elçilere verilecek ihtiyaç listesinde ekmek, pirinç, sade yağ, koyun eti, tavuk, bal, arpa, saman, odun ve manda yer alıyordu. Bu tür masraflar yol boyundaki halkın üzerine yazılan avârız türü kalemlerden karşılanırdı.

İmdâd-ı Seferiyye ve Yönetici Zümrenin Payı

Avârızın yanında, XVII. yüzyılın sonlarından itibaren görülen imdâdiyye de sancak halkının üzerindeki yükü artırdı. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre imdâdiyye, 1683 Viyana kuşatmasının ardından yıllarca süren savaşlar hazineyi tüketince varlıklı kişilerden yardım toplanmasıyla başladı, önce karz görünümündeydi, sonra bir vergi hâlini aldı. XVIII. yüzyılda imdâd-ı seferiyye ve imdâd-ı hazariyye olarak ikiye ayrılarak düzenli bir vergi oldu. 1718'de getirilen düzenlemeyle merkez eyalet başına belirli bir miktar tarh ediyor, bu miktar sancaklara, sancaklardan da kazalara dağıtılıyordu. Gelir, beylerbeyi ve sancak beylerinin besleyecekleri askerlerin masrafına ayrılmıştı. Düzenlemeye göre bu meblağın yarısı yöneticinin kendi giderlerine ayrılacak, öteki yarısının her 70 kuruşu için bir asker beslenecekti.

Amasya sicillerinde bu verginin yerel yansıması görülür. 1152 (1739-1740) yılı için Sivas valisi Abdullah Paşa, eyaletteki kadılara hitaben imdâd-ı seferiyye tahsili için bir emir göndermiş, Amasya sancağı kazalarına da pay isabet etmişti. Aynı vali, Sivas kalesi içindeki sarayın ve odaların onarımı için ayrıca bir tahsil talep etti. Gerekçe şöyle anlatılır: Askerlerin kullandığı saray ve odalar yıkılmaya yüz tutmuş, on beş yıldır askerler hanlarda kalıyor, kira masrafı onarım masrafından fazla tutuyordu. Onarım ve satın almalar toplam 20.500 kuruşa vardı (4000, 8000, 4800 ve 3700 kuruşluk kalemler) ve bu tutar imdâd-ı seferiyye taksimi esasıyla Sivas eyaletindeki kazaların halkına dağıtıldı. Amasya sancağı kazalarına düşen pay 2747 kuruştu. Savaşla ilgisi bulunmayan bir inşaat harcamasının savaş vergisi adıyla ahaliye yazılması, verginin ne ölçüde olağan bir yük hâline geldiğinin açık bir göstergesidir.

Şehir Kethüdası ve Vergi Dağıtımı

Amasya gibi bir şehirde vergilerin mahalle ve köylere dağıtılması, kayıt altına alınması ve toplanması şehir kethüdasının görevleri arasındaydı. Kethüda aynı zamanda şehre uğrayan kamu görevlilerini, sefere çıkan veya eşkıya takibine giden askerî birlikleri, görevine giden vali, mutasarrıf ve mütesellimleri ağırlamak ve bu masrafların defterini tutmakla yükümlüydü. Kimin ne kadar vergi vereceği, kimin muaf olduğu ekonomik duruma göre onun aracılığıyla belirlenirdi. 1152 (1739-1740) yılında Amasya şehir kethüdalığında bir değişiklik oldu; Mustafa Bey'in yerine halkın onayıyla Hacı Halil atandı. Görev değişikliği nedeniyle yapılan muhasebede, saliyâne olarak tahsil edilen kalemlerden vilayet masraflarına 18.572 kuruş harcandığı, menzilciye de defter dışı 12.482 kuruş verildiği yazılmıştır. Bu rakamlar, bir şehrin yıllık yükünün büyük bölümünün konaklama, menzil ve vilayet masraflarından oluştuğunu gösterir.

Halkın Tepkisi

Ağır vergi, kaçınılmaz olarak çeşitli tepkiler doğurdu. Sicillerde en sık rastlanan tepki, yükten kurtulmak için askerî statüde olduğunu ileri sürmekti. Zile Hassı voyvodası Mehmed Emin, Amasya kazasına bağlı köy halkının seferler yüzünden dağılıp perişan olduğunu bildirmiş, vergi vermek istemeyen reayanın kendilerini "sâdât, sipâhi, yeniçeri, topçu" olarak tanıttığını divana arzetmişti. Aynı dönemde, 2 Mayıs 1739 tarihli bir kayıtta Amasya sancağının Arıkur köyünden Hasan oğlu Mahmud ile Hızır adlı iki kardeş, yeniçeri yazıldıklarını ancak bu iş için güçleri olmadığını mahkemede dile getirmişlerdi. Ömer ve Osman adlı iki kardeş ise eskiden beri reaya olduklarını, askerlikle ilgilerinin bulunmadığını ve vergilerini ödediklerini kadının huzurunda beyan etmişlerdi. Seferlerin uzaması, nakit ve aynî taleplerin sıklaşması, bazı kişileri yeniçeri kılığında sefere katılıp tımar ve vergi muafiyeti elde etmeye, bazılarını da yerlerini terk etmeye itti.

Köy halkının idari bağlılığı da bu baskıdan etkilendi. 1143 (1730) yılında Amasya kazasına bağlı Bayraklı köyü halkı İstanbul'a arz göndererek, eskiden bağlı oldukları Taşâbâd'a yeniden bağlanmalarını istedi. Gerekçe, güçlerinin üstünde tekâlif tarh edilmiş olmasıydı. Durumu açıklığa kavuşturmak için hazine-i âmirede saklanan mevkufat defterlerine başvuruldu ve Bayraklı'nın Taşâbâd'a bağlanması uygun görüldü. Bu örnek, defter kayıtlarının vergi mükellefleri için de bir hak kaynağı olabildiğini gösterir.

Mevkufat defterleri, XVIII. yüzyılda avârızın giderek paraya dönüşmesiyle birlikte Hazîne-i Hümâyun'un Mevkufat Kalemi'nde, imparatorluğun her yerindeki kazalarda kaç avârızhâne bulunduğunu gösterecek biçimde düzenlenmeye başlanmıştı. Bu defterler vergi tahsilinin temelini oluşturdu.

Avârız Vakıfları ve Verginin Sonu

Bazı hayır sahipleri, mahalle ya da köy halkını bu vergi yükünden kurtarmak için avârız vakıfları kurdu. Vakıf geliri avârız ödemesine ayrılır, gelir yetmediğinde kalan kısım mahalle halkı arasında paylaşılırdı. Vergi konmayan zamanlarda gelir kamu yararına harcanırdı. Yoksul halka akar ve para olarak tahsis edilen bu vakıflar, verginin eski önemini yitirmesiyle yangın, deprem, su baskını ve salgın gibi afetlerde yoksullara, dullara ve yetimlere, sahipsiz cenazelerin masrafına, su yollarının, kaldırımların ve sıbyan mekteplerinin onarımına da harcandı. Avârız vergisi Tanzimat'la kaldırıldıktan sonra da vakıf gelirleri mahalle ihtiyaçları için kullanılmayı sürdürdü. 1875'te Maarif Nezareti'nin bir talimatnamesiyle bu paraların sıbyan ve ibtidaî mekteplere harcanması kararlaştırıldı. Cumhuriyet döneminde, 1930 tarihli belediye kanununa göre avârız vakıfları belediyelere devredildi.

Defterler ve Okuma Güçlüğü

Avârız üzerine bugün konuşabilmemiz, arşivlerdeki defter tutma disiplinine bağlıdır. Maliyeden Müdevver Defterler, Mevkufat Kalemi kayıtları ve şer'iyye sicilleri, verginin hesaplanışını, kimlerden toplandığını ve nereye harcandığını gösterir. Bu belgeler arasında sürekli tekrar eden bir güçlük de vardır: Aynı vergi aynı kayıtta avârız, nüzül, sürsat, imdâd-ı seferiyye ya da bedel-i beldârî gibi farklı adlarla görünebilir, bir hizmetin bedeli olarak nakde dönüşmüş olabilir veya başka bir kalemin hesabına mahsup edilebilir. Dolayısıyla rakamları okurken verginin adından çok yazılış gerekçesine ve hangi hane birimine dayandığına bakmak gerekir.

Kronoloji

1514: Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Seferi için nüzülün sistemli biçimde tarh edildiği ilk büyük örnek; 422.846 haneye tarh yapıldı.

1515: Kışı Amasya'da geçiren ordu, 19 Nisan'da Kemah ve Dulkadiroğlu seferi için buradan hareket etti; 318.167 haneye nüzül tarh edildi.

1683: Viyana kuşatmasıyla başlayan uzun savaşlar hazineyi zorladı; imdâdiyye uygulamasının zemini oluştu.

1691-1798: Amasya sancağına bağlı kazaların avârız vergisinin Maliyeden Müdevver Defterler'e dayanılarak izlenebildiği yüzyıllık dönem.

1692: 828 milyon akçelik bütçede avârızın payı 188 milyon akçe.

1715: Milyarı aşan bütçede avârızın payı 134 milyon akçeye geriledi.

1718: İmdâdiyyenin imdâd-ı seferiyye ve imdâd-ı hazariyye olarak ikiye ayrıldığı düzenleme.

1730-1731: Safevî seferi için Amasya kazasına asker, zahire, ekmek, araba ve hayvan tarh edildi; Bayraklı köyünün Taşâbâd'a bağlanma talebi.

1738: Bağdat valisi Ahmed Paşa'nın İran elçilerinin Amasya'da ağırlanması için gönderdiği buyuruldu.

1739-1740: Sivas valisi Abdullah Paşa'nın imdâd-ı seferiyye taleplerinde Amasya sancağına 2747 kuruş isabet etti; şehir kethüdalığı Mustafa Bey'den Hacı Halil'e geçti.

1875: Maarif Nezareti talimatnamesiyle avârız vakıflarının paralarının okullara ayrılması.

1930: Belediye kanunuyla avârız vakıflarının belediyelere devri.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

  • Gürkan Cevger, "Amasya Sancağı'nda Avarız Vergisi Uygulamaları (1691-1798)", Amasya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, sy. 10 (2021), s. 217-235.
  • Jülide Akyüz Onat, "18. Yüzyılda Amasya Kazasına Tahmil Olunan Vergiler", History Studies, 3/2 (2011). historystudies.net
  • Süleyman Polat, "Osmanlı Devleti'nde Nüzul Vergisinin Teşkili ve Gelişimi: XVI-XVII. Yüzyıllarda Osmanlı Ekonomisini Nüzul Vergisi Üzerinden Değerlendirmek", Belleten, 82/295 (2018). belleten.gov.tr

Diğer kaynaklar

  • Halil Sahillioğlu, "Avârız", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, İstanbul 1991, s. 108-109. islamansiklopedisi.org.tr
  • "İmdâdiyye" ve "Avârız Vakfı" maddeleri, TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
  • Ömer Döşemetaş, "Osmanlı Devleti'nde Avarız Vergisi: XVIII. Yüzyılın İkinci Çeyreğinde Kastamonu Örneği", Akademik Matbuat, 3/2 (2019).

Çevrimiçi kaynaklar