Osmanlı döneminde bir şehrin gündelik hayatı, çoğu zaman o şehrin kadı mahkemesinde tutulan defterlerden izlenir. Bir mirasın paylaşılması, bir evliliğin akdi, bir dükkânın satışı, bir hamamın kiralanması ya da iki komşu arasındaki anlaşmazlık, mahkemeye getirildiği ölçüde deftere geçmiştir. Amasya'nın şer'iyye sicilleri de bu türden kayıtların şehre ait en sürekli dizisini oluşturur. Defterler yalnız hukuk tarihine ait malzeme taşımaz. Fiyatlar, mülk el değiştirmeleri, asayiş sorunları, vakıf muhasebeleri, merkezden gelen fermanlar ve şehirde görev yapan kadıların adları da aynı sayfalarda yan yana durur.

Amasya için tutulmuş sicillerin toplam sayısı doksan beştir. Bunların en eski bölümü on yedinci yüzyıla uzanır ve ilk yirmi iki defter hicrî 1034 ile 1110, yani miladî 1624 ile 1699 yılları arasındaki kayıtları içerir. Bu defterlerin tanıtımı, içlerinde adı geçen kadıların tespiti ve üzerlerine yapılmış tezlerin dökümü, Amasya tarihi araştırmacılarının elindeki en sağlam başlangıç noktasıdır.

Şer'iyye Sicili Nedir

Şer'iyye sicilleri, kadı yahut kadının nâibi tarafından tutulan resmî defterlerdir. Kaynaklarda kadı sicilleri, kadı divanı, mahkeme kayıtları ya da sicillât-ı şer'iyye gibi adlarla da geçer. Defterlere mahkemede görülen davalar, kişilerin kendi aralarında yaptıkları sözleşmeler, miras taksimleri, evlilik ve boşanma kayıtları, alım satım, kira ve borç işlemleri, vakıflara dair düzenlemeler ile merkezden gelen ferman ve buyrukların suretleri yazılırdı. Kadı bu yüzden yalnız bir yargıç sayılamaz. Aynı zamanda şehrin noteri, tapu memuru ve mülkî amiri olarak çalışır, yaptığı her işi deftere geçirmek zorundaydı.

Fıkıh literatüründe kayıt çeşitleri birbirinden ayrılır. Kadı onayı ve kararı bulunmayan kayda mahzar, kadı onayı ve kararı bulunan kayda sicil denir. Bu iki kavramın terim hâline gelişi literatürden izlenebilir, fakat kayıtların defterlerde toplanmaya başladığı tarih henüz yeterince açıklığa kavuşmamıştır. Sicil defterlerinin ne zamandan beri tutulduğu da tartışmalıdır. Kimi araştırmacılar bu defterlerin sistemli biçimde yalnızca Osmanlı döneminde tutulduğunu savunur. Wael Hallaq gibi kimileri ise Memlükler dönemi Kudüs'ünden ve Erdebil'den Osmanlı öncesine ait kayıtlar göstererek kadı divanı geleneğinin daha eski olduğunu ileri sürer. Bu tartışmada Amasya'dan bir örnek de anılır. Selçuklu ve İlhanlı dönemine ait, Amasya mahkemesinde tutulmuş bir mahkeme kaydı günümüze ulaşmıştır. Osman Turan'ın 1952'de yayımladığı bu belge faizle para ikrazına dair hukukî bir vesikadır ve şehrin kadılık geleneğinin Osmanlılardan önceye uzandığını gösterir.

Osmanlı sicilleri iki ana belge türünden oluşur. Birinci türü mahkemedeki işlemler doğurur. İ'lâm, hüccet ve tereke kayıtları bu gruptadır ve genellikle defterin ön bölümüne yazılırdı. İkinci tür, İstanbul'dan gelen ferman, emir, buyuruldu, tezkere ve berat gibi belgelerin suretleridir ve defterin arka tarafında yer alırdı. Fetva örnekleri ve kadıların kişisel notları da zaman zaman aynı defterlere girmiştir. Büyük şehirlerde belgeler türlerine göre ayrı defterlerde tutulurken küçük kazalarda hepsi tek defterde toplanırdı. Bir i'lâm ya da hüccet kaydında şehir ya da kaza ile mahalle veya köy bilgisi, kişilerin adı, dini ve unvanı, davanın konusu ile delili, karar, tarih ve davada hazır bulunanların adları sırayla yer alır. Tereke kayıtlarında bunlara vârisler, mal varlığı, borç ve alacak ile miras payları eklenir. Narh kayıtlarında ürünlerin fiyatları, nikâh ve boşanma kayıtlarında mehir ile nafaka bilgileri bulunur.

Defterlerin görünüşü de kayıtların niteliğini belirler. Sicil defterleri genellikle dar ve uzun tutulurdu, 15 × 45 santimetre gibi ölçülerde olurdu ve sayfa sayıları on yirmi ile iki üç yüz arasında değişirdi. Kayıtlar çoğunlukla ta'lik, rik'a ya da divanî hatla yazılır, kronolojik sıraya her zaman uyulmazdı. Bunun birkaç nedeni vardır. Dava kayıtları önce müsvedde olarak yazılıp sonra deftere geçirilir, İstanbul'dan gelen belgeler i'lâm ve hüccet kayıtlarının arasına girer, dağınık sayfaların yeniden ciltlenmesi sırasında da karışıklıklar çıkardı. Bu yüzden bir defter bazen tek bir yılı, bazen birkaç on yılı kapsar. Kayıtlardaki hattın ve kâğıttaki filigranın değişmesi, hangi sayfaların sonradan bir araya getirildiğini anlamak için başlıca ipuçlarıdır.

Sicillerin Ortaya Çıkışı ve Korunması

Osmanlı Devleti'nde bilinen en eski şer'iyye sicilleri Bursa'dandır ve 1455 tarihlidir. Kadılık müessesesi Osmanlıların ilk devrinden beri bulunduğuna göre daha eski defterlerin de tutulduğu, ancak günümüze ulaşmadığı düşünülebilir. Arap coğrafyasında bilinen en eski defter, 1530'lara ait Mısır Sâlihiye Mahkemesi sicilidir. Sicillerin devlet eliyle korunması ve listelerinin çıkarılması ise 1873'te çıkarılan Sicillât-ı Şer'iyye ve Zabt-ı Deâvî Cerîdeleri Hakkında Tâlimat ile mümkün olmuştur.

Defterlerin günümüze ulaşması büyük ölçüde rastlantıya bağlı olmuştur. Demografik, siyasal ve iktisadî önemleri birbirine yakın Bursa ve Edirne'yi karşılaştıran araştırmacılar, Bursa'da 796 defter bulunduğunu, Edirne'nin 1538'den başlayan defter sayısının ise 690'da kaldığını belirtir. Mudanya'nın 1645 tarihli kayıtlarını içeren ilk sicilindeki bir not, defterlerin nasıl yok olabildiğine örnek verir. Kilitli bir tahta sandık ile yirmi altı mecelle sicilin bir kişiye emanet bırakıldığı ve altına "Unutulmaya" uyarısının düşüldüğü o kayıt, saklama düzeninin ne kadar kırılgan olduğunu gösterir.

Türkiye'deki defterlerin kataloğu, Ahmet Akgündüz'ün Şer'iye Sicilleri adlı eserinde yayımlanmıştır. Bu katalogda 9883'ü İstanbul'a, 6960'ı diğer şehirlere ait olmak üzere yaklaşık on yedi bin defterin kaydı bulunur. İstanbul dışındaki defterler 1941'den itibaren bulundukları şehirlerin kütüphane ve müzelerinden toplanarak 1991'de Millî Kütüphane'ye nakledilmiş, 2005'te 8934 sicilin aslı Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'ne devredilmiştir. Amasya sicilleri bugün Osmanlı Arşivi'nin Meşihat kataloğunda BOA.MŞH.ŞSC.d künyesiyle yer alır.

Kadılık Müessesesi

Osmanlı kadısı, İslâm devletleri içinde kendine özgü bir yeri olan adliye ve mülkiye görevlisidir. İlmiye sınıfına mensuptur ve devlet tarafından atanır. Kadı olmak için klasik dönemde aranan şartlar yanında belirli bir tahsil ve hiyerarşik terfi düzeninden geçmek gerekirdi. Fâtih Sultan Mehmed döneminde kurulan Sahn-ı Semân medreseleri, daha sonra da Süleymaniye medreseleri bu öğrenimin merkeziydi. Medreseyi bitiren aday kazasker dairesine başvurur, mülâzemet denilen bir tür stajyerlik dönemini en az üç yıl sürdürür, ardından en küçük kaza kadılıklarından birine tayin edilirdi. Mevleviyet pâyeli sancak kadılıkları bu basamakların üstündeydi. Amasya gibi önemli bir sancak merkezinde kadılık itibarlı olduğu kadar ağır sorumluluk taşıyan bir görevdi.

Kadıların tayini padişah beratıyla yapılırdı. Atama ve nakil işlemleri Anadolu ve Rumeli kazaskerlerinin dairelerinde rûznâmçe denilen defterlere kaydedilirdi. Deftere işlenmeyen bir tayinin beratı hükümsüz sayılır, beratsız göreve gelen kadının mahkemesi "fuzulî mahkeme" diye adlandırılırdı. Kadılar bir bölgeye kural olarak iki yıllık süre için atanırdı, ancak bu süre kısaltılabilir ya da uzatılabilirdi. On yedinci yüzyıldan sonra bu kurala uyulmasında aksamalar görülür. Amasya kadı listesinde aynı kişilerin birkaç kez geri dönmesi ve sürelerin uzatılması bu esnekliği düşündürür.

Osmanlı kadısının görevleri adlî alanla sınırlı değildi. Sefer sırasında yolların, köprülerin ve çeşmelerin onarımı, ordunun erzak ve yem ihtiyacının karşılanması, avârız vergilerinin toplanması, çarşı ve pazar denetimi, narh konulması, vakıf mütevellilerinin ve medreselerin gözetilmesi, kale muhafızlarının denetimi kadının sorumluluğundaydı. Bir yerin aranması, bir baskın düzenlenmesi ya da bazı kişilerin tutuklanması ancak kadı emriyle yapılabilirdi. Ayrı bir savcı bulunmadığı için kadı soruşturmayı da kendisi yürütürdü. Halkın merkezî devlete karşı sözcüsü de kadıydı. Pazar yerinin değiştirilmesi ya da bazı yerlerde derbendci muafiyeti gibi isteklerini halk adına merkeze o iletirdi.

Geniş bir bölgede bütün davalara tek başına bakamayan kadının nâibleri vardı. Nâibler kadının görevlerini kendi nahiyelerinde yerine getirir, mahkeme personeli de sicil kâtipleri, muhzır ve muhtesipten oluşurdu. Kadı ile beylerbeyi ya da sancak beyi arasındaki ilişki literatürde tartışmalıdır. Kimi yazarlar beylerbeyinin kadı mahkemesinin kararlarına karıştığını, kimileri kadının görevinde bağımsız olduğunu ileri sürer. Sonuçta kadı askerî ve mülkî görevlerinde beylerbeyinden tümüyle bağımsız değildi, ancak vakıflar ve medreseler üzerindeki denetiminde müstakildi. Taşra idaresinde kadı, defterdar ve ehl-i örften olan beylerbeyi ya da sancak beyi birbirini dengeleyen üç unsur olarak düşünülmüştü.

Kadılığın yapısı on sekizinci yüzyıldan itibaren değişmeye başladı. Merkezî idarenin zayıflamasıyla kadıların görevlerine yerel güçlerin müdahalesi arttı, yaptırım gücünü yitiren kadı yer yer ayan gibi yerel zümrelerle uzlaşmak zorunda kaldı. 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması kadının asayişle ilgili görevlerini sona erdirdi, şehirlerde İhtisap Nezâreti kurulunca belediye hizmetleri kadının elinden çıktı. 1836'da Evkaf Nezâreti'nin kurulmasıyla vakıfların denetimi de kadılardan alındı. Ceza ve ticaret alanında yeni nizamî mahkemelerin açılması şer'î mahkemelerin yetkisini nikâh, tereke taksimi, boşanma, alacak ve borç davalarıyla sınırladı. Şer'î mahkemeler 9 Nisan 1924 tarihli kanunla kaldırıldı. Tanzimat sonrasında sicillerin biçimi de değişti. Defterlere sayfa numaraları eklendi, okunması kolay olduğu için ta'lik yerine rik'a tercih edildi, imza ve mühür kullanımı yaygınlaştı, merkez-taşra yazışmaları ayrı defterlere geçirildi.

Sicillerin Arkasındaki Şehir

Amasya'nın kadı kayıtlarını anlamak için şehrin idarî konumuna bakmak gerekir. Şehir Danişmendlilerin elinde bulunduğunda, kimi çalışmalara göre 4 Nisan 1075'te Komutan İltekin Gazi tarafından kuşatılarak ele geçirilmiştir. Tarihin kesinliği tartışmalıdır, yine de on birinci yüzyılın başında şehrin Danişmendlilerin idaresinde bulunduğu bilinmektedir. II. Kılıçarslan döneminde Anadolu Selçuklu hâkimiyetine geçen şehir, bu dönemde Dârü'l-izz unvanıyla anılmış, 1243 Kösedağ Savaşı'ndan sonra İlhanlıların nüfuzu altına girmiştir. Kadı Burhaneddin ile Hacı Şadgeldi arasındaki mücadelenin ortasında kalan Amasya 1398'de Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır.

Osmanlı idaresine girdiğinde şehzade Mehmed'e (Çelebi Mehmed) verilmiş, ondan sonra da şehzade Murad (II. Murad), Ahmed Çelebi, şehzade Mehmed (II. Mehmed), Alaaddin, Bayezid (II. Bayezid), Ahmed, Mustafa ve Murad (III. Murad) gibi tahta çıkması muhtemel hanedan üyeleri Amasya sancağına gönderilmiştir. Sivas ve Tokat ile birlikte Amasya, 1413'te kurulan Rum Beylerbeyliği'nin çekirdeğini oluşturan sancaklardandı ve beylerbeyinin oturduğu yer olarak ayrı bir önem taşıdı. Beylerbeyliğin merkezi Sivas'a kayınca Amasya merkez olma statüsünü yitirdi. Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu Şehzade Mustafa'nın Amasya'ya vali tayin edilmesiyle şehir Sivas'tan ayrı müstakil bir vilayet oldu. Şehzade Mustafa'nın 1553'te öldürülmesinin ardından bu özelliğini kaybetti ve yeniden Rum Beylerbeyliği'ne bağlandı.

Sancağın yapısı da kadılığın kapsamını gösterir. On altıncı yüzyıl başında sancak Amasya merkez kazası ile Lâdik ve Merzifon kazalarından oluşuyordu. Amasya merkez kazası bu sırada altı nahiye ve 321 köye sahipti. 1576-1577'de kaza sayısı Gümüş, Gedegra, Zeytun ve Simre-i Lâdik'in eklenmesiyle yediye çıktı. Evliya Çelebi on yedinci yüzyıl ortalarında sancağın dokuz kazasının bulunduğunu söyler, 1665 ve 1671 tarihli belgeler ise sırasıyla on bir ve on kaza gösterir.

Nüfus ve mahalle sayıları kaynaklara göre farklılık gösterir. 1520 tarihli tahrir defterine göre Amasya 52 mahalleden oluşuyordu. Bunların 48'i Müslüman, 4'ü gayrimüslim mahalleydi ve gayrimüslimlerin 222 hanesi Ermeni, 73 hanesi Yahudi, 21 hanesi Rum idi. Başka bir hesaba göre 1525'te şehirde beşi gayrimüslim olmak üzere elli beş mahalle bulunuyordu. Her iki hesapta da on altıncı yüzyıl başında nüfus yaklaşık sekiz bin olarak verilir. Evliya Çelebi on yedinci yüzyılda beş bin haneden ve yirmi bin nüfustan söz eder, ancak şehrin coğrafî koşulları bu rakamların abartılı olduğunu düşündürmektedir.

Amasya Şer'iyye Sicilleri

Defterlerin Sayısı ve Dağılımı

Amasya için kataloglanmış doksan beş defterin on yedinci yüzyıla ait ilk yirmi ikisi üzerinde Neşe İnak'ın yaptığı tanıtım çalışması, bu defterlere dair en ayrıntılı dökümü sunar. Bu yirmi iki defterde toplam 2.980 sayfa, 1.531 poz ve 8.629 belge bulunur. Belgelerin 4.653'ü zabıt, 3.976'sı suret olarak ayrılmıştır. Belge sayıları Sibel Kavaklı'nın doktora tezindeki dökümden alınmıştır.

Bilinen en eski Amasya sicili, hicrî 1034-1036 (1624-1627) tarihli 1 numaralı defterdir. 184 sayfadan oluşan bu defterde 710 belge bulunur ve bunların 378'i zabıt, 332'si suret sayılmıştır. Rutubet ve çürüme bazı hükümlerin okunmasını güçleştirmiştir. Amasya'nın Osmanlı idaresine girdiği tarih dikkate alındığında bu tarihten önceki dönemlere ait defterlerin de tutulmuş olması gerekir. Varsa bile 1624'ten öncesine ait siciller hakkında bilgi yoktur. Bu nedenle Amasya tarihinin on yedinci yüzyıl öncesi, şimdilik sicillerden öğrenilememektedir.

Defterlerin kapsadığı yıllar aralıklıdır. Ardışık olmayan bu dağılım, kimi yılların kayıtlarının hiç bulunmadığını gösterir. 2 numaralı defter 1632-1634, 3 numaralı 1634-1635, 4 numaralı 1642-1646, 5 numaralı 1643-1645, 6 numaralı 1644-1647 yıllarını kapsar. 7 ve 8 numaralı defterler 1648-1650 arasındadır. 9 ve 10 numaralı defterler 1651-1653, 11 numaralı defter 1653-1655, 12 numaralı defter 1656-1657, 13 numaralı defter 1659-1662, 14 ve 15 numaralı defterler 1662-1665, 16 numaralı defter 1665-1668 yılları arasındadır. 17 numaralı defter 1672-1674'e, 18 numaralı defter 1681-1682'ye, 19 numaralı defter 1688-1690'a, 20 numaralı defter 1692-1694'e, 21 numaralı defter 1694-1696'ya, 22 numaralı defter ise 1697-1699'a aittir. Buradaki tarihlerde yer yer örtüşme görülür. Kayıtların tümü aynı yılları kapsamadığı için araştırmacılar Osmanlı Arşivi'nde belirtilen tarihler yerine Akgündüz'ün kataloğundaki tarihleri esas almıştır. Yalnız 4 numaralı sicilin tarihi iki kaynakta farklıdır.

Defterlerin Durumu

Defterlerin fizikî durumu birbirinden farklıdır. Rutubetin ve çürümenin yol açtığı bozulmalar, geriye doğru gidildikçe artar. 4 numaralı defterde 92. ile 111. sayfalar arasındaki yırtıklar o kadar fazladır ki hükümlerin büyük bölümü okunamaz. 19 numaralı defterde birçok sayfada mürekkep rutubetle silinmiştir. Buna karşılık 6, 12, 13 ve 14 numaralı defterler büyük ölçüde hasarsızdır ve rahat okunabilir. 20 numaralı defter ise yalnızca 53 sayfadır, 110 belgenin 20'si zabıt, 90'ı suret olduğundan merkezden gelen belgeler defterin büyük bölümünü doldurur.

Defterlerde birden fazla yazı türü kullanılmıştır. Çoğu ta'lik hatla yazılmıştır, ancak 1 numaralı defterde dört ayrı yazı türünden biri siyakat kırması, bir diğeri büyük olasılıkla rik'a kırmasıdır, 2 numaralıda ta'lik, rik'a ve divanî, 22 numaralıda divanî, divanî kırması, rik'a, ta'lik ve nesih bir arada görülür. Kayıtlarda geçen Arapça ibareler ve sicillere özgü kalıplar okumayı güçleştirir, bu da uzmanlık gerektirir. Defterlerin bazılarında bir hükmün üzeri çizilerek iptal edilmiştir. 3 numaralı defterin 64, 4 numaralının 93, 5 numaralının 22 ve 60, 6 numaralının 60, 10 numaralının 77. sayfaları buna örnektir. Boş bırakılmış sayfalar da vardır. 8 numaralı defterin 24 ile 28. sayfaları, 14 numaralının 95 ile 98. sayfaları ve 19 numaralının 33 ile 47-52. sayfaları bu gruptadır.

Üzerinde Çalışılanlar

On yedinci yüzyıl sicillerinin yarısı araştırmacılar tarafından transkribe edilmiştir. Fikret Yılmaz 1 numaralı defterin hüküm özetlerini 1987'de Ege Üniversitesi'nde yüksek lisans tezi olarak hazırlamıştır. Merve Temiz 3 numaralı, Canan Yıldırım 4 numaralı, Hacer Bahadır 5 numaralı, Fatma Gül Töremiş 7 numaralı, Ümmihan Demir 9 numaralı, Elif Tümer 11 numaralı, Metehan Bozkurt 15 numaralı, Semra Kanat 20 numaralı, Yılmaz Özdemir ise 22 numaralı defteri çalışmıştır. 10 numaralı defter hem Ebru Keten hem de Mehtap Çiçek tarafından incelenmiş, 12 numaralı defter Yusuf Gök'ün lisans tezine konu olmuştur. Selim Yolcu 8 numaralı defteri çalışmış, Yakup Tuncel'in tezinde de 8 ve 9 numaralı defterlerin hüküm özetleri verilmiştir. Sibel Kavaklı on yedinci yüzyılın ikinci yarısı üzerine hem doktora tezi hem de kitap hazırlamış, Nur Saide Kabadayı yüzyılın ikinci çeyreğine ilişkin sosyo-ekonomik hayatı incelemiştir. 2, 6, 13, 14, 16, 17, 18, 19 ve 21 numaralı defterler hakkında ise müstakil bir çalışma yapılmamıştır.

On Yedinci Yüzyılda Amasya Kadıları

On yedinci yüzyılda Amasya'da görev yapan kadıların adları, sicillerdeki kayıtlar ile Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nin dördüncü cildinden birlikte derlenmiştir. Hicrî 1033 ile 1114 arasında kırk altı isim sayılır. Bunların bir kısmı görevine bir kez gelmiştir, bir kısmı birkaç kez dönmüştür. Çavuşzâde el-Hâc Mehmed Efendi 1034, 1036, 1039 ve 1042 yıllarında, Hayreddînzâde İbrâhim Efendi 1029, 1032, 1048, 1052 ve 1058 yıllarında, Abdülbâki Efendi 1079, 1087, 1090 ve 1099 yıllarında Amasya kadılığına getirilmiştir. Hayreddînzâde Mustafa Efendi 1064, 1069, 1075 ve 1083, Abdülfettâh Efendi ise 1066, 1068 ve 1077 yıllarında görevde görünür. Bazı adlar yalnızca bir sicilin sayfalarında geçer. Mevlana Veliyyüddin Efendi 1 numaralı defterde, Mehmed Ankaravî 16 numaralı defterde, Mevlana Sun'ullah Efendi 18 numaralı defterde anılır.

Listeye göre bazı kadıların görevi uzatılmış, bazıları ölmüş ya da başka bir göreve atanmıştır. Görevi başına gelmediği için ya da halkın şikâyeti üzerine azledilenler olduğu gibi azil sebebi bilinmeyenler de vardır. Atâ Bey Müderrisi Hasan Efendi'nin 1043, 1045 ve 1049 yıllarında kadı olarak anılması müderrislikle bağlantısını gösterir. Nitekim tedris, iftâ ve kazâ kolları arasında yatay geçiş mümkündü. Kadı adlarında "Tokatlı" ve "Müftüzâde" gibi nisbeler ile "Şeyh Muharrem Efendizâde" ve "Hacı Efendizâde" gibi aile adları göze çarpar. On yedinci yüzyılın ikinci yarısındaki kadı tayinleri ve atanma biçimleri Kavaklı'nın tezinde ayrıca ele alınmıştır.

Sicillerin Anlattıkları

Amasya sicilleri, geniş bir konu yelpazesine açılır. Araştırmacıların ortaya koyduğu başlıklar bunu gösterir. Fikret Yılmaz, 1624 yılındaki sikke tashihinin Amasya'daki etkilerini kayıtlardan çıkarmıştır. Canan Yıldırım ile Yılmaz Karadeniz 1642-1644, Metehan Bozkurt ile Gürkan Cevger 1663-1665 yılları arasında Amasya'da fiyatları incelemiştir. Merve Temiz ile Turan Açık 1, 2 ve 3 numaralı defterlerdeki mülk satışlarını, Hacer Bahadır ile Yılmaz Karadeniz 5 numaralı defterde 1643-1645 arasındaki mülk satışlarını değerlendirmiştir. Gürkan Cevger ile Metehan Bozkurt 1694-1738 arasında Amasya kazasında ihtida olaylarını araştırmıştır. Sibel Kavaklı ölüm ve yaralanma olaylarına ilişkin keşif hüccetlerini, hırsızlık vakalarını ve mahalle baskısı bağlamında cinsel suçları ele almıştır.

Kayıtların konusu yalnız suç ve ekonomiyle sınırlı kalmaz. Defterlerden belge çeşidine göre askerî tarih için asker toplanması, ordunun iaşesi ve sefer güzergâhındaki yolların bakımı, sosyoloji için ilam, ferman, demografik ve tereke kayıtları, özel hukuk için aile yapısı, nişanlanma ve evlenme, miras ve mülkiyet, kamu hukuku için suç ve cezalar, vergi çeşitleri ve vergi tahsili, imar tarihi için vakfiyeler ve vakıf binalarının onarımı hakkında bilgi çıkarılabilir. Depremler, yangınlar ve güneş ya da ay tutulmaları gibi olayların kayıtları da aynı defterlerde bulunur. Amasya'da bir dokuma ürününün satışı, bir hamamın kirası ya da bir vakfın hesabı şehrin iktisadî düzenini, boşanma ve miras davaları aile hayatının ayrıntılarını verir.

On sekizinci yüzyıl kayıtları şehrin başka bir yüzünü gösterir. 1750-1800 yıllarına ait yirmi sicil taranmış, hakaret ve küfür davalarının görece yoğun olduğu 1761-1764 yıllarını kapsayan 50 ve 51 numaralı defterler Merve Karakulak tarafından ayrıntılı incelenmiştir. Çalışmaya göre on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında Amasya, yerel ayan ailelerinin yönettiği bir sancaktı. Kökleri on altıncı yüzyıla uzanan Celâlî isyanlarının etkisi bölgede güçlü biçimde hissedilmiş, merkezî yönetimin zayıflamasıyla birlikte şehir ve çevresinde eşkıyalık yaygınlaşmış ve asayiş neredeyse ortadan kalkmıştır. Cinayet, adam yaralama, hırsızlık, gasp, zina, taciz, tecavüz, küfür ve hakaret gibi olaylar bu ortamda sicillere yansımıştır. Karakulak'ın incelediği davalar yalnız sayısal veri olarak değerlendirilmemiş, hakarete dönüştürülen etnik ve dinî kimliklerin niteliği ile toplumsal ötekileştirmenin biçimleri üzerinden okunmuştur. Karakulak'ın makalesinin başlığındaki "Bana Kızılbaş dedi" ifadesi bunun tipik bir örneğidir.

1750-1800 arasındaki kayıtlardan örnek davalar seçen başka bir çalışma, kadınların hukukî konumunu ve kadına yönelik şiddeti incelemiş ve Osmanlı toplumunun kadına bakışının İslâm hukuku ile eski Türk hukuku geleneğinden belirlendiğini öne sürmüştür. Karakulak'ın on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında Amasya'nın gündelik hayatına dair doktora tezi de aynı kayıtlara dayanır. Bu yaklaşım, defterleri yalnızca olay tespiti için değil, şehrin toplumsal dokusunu çözmek için kullanır.

Sicilleri Okurken

Sicillerin tarih yazımındaki yeri zaman içinde değişmiştir. Türkiye'de siciller üzerine ilk çalışmalar 1930'larda başlamış, İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın 1935'te ve Talat Mümtaz Yaman'ın 1938'de Ülkü dergisinde yayımladığı "Şer'î Mahkeme Sicilleri" yazıları bu alandaki ilk örnekler arasında sayılır. Halil İnalcık 1960 tarihli Bursa makalesiyle sicilleri iktisat tarihi kurgusunda devlet arşivleriyle birlikte kullanmış, Mustafa Çağatay Uluçay ve İbrahim Gökçen yerel tarih çalışmalarında bu kaynaktan yararlanan ilk isimler olmuştur. 1980'lerden sonra siciller birinci derecede tarih kaynağı olarak yoğun biçimde kullanılmaya başlanmıştır.

Buna karşılık sicillerin toplumun hangi kesimlerini temsil ettiği ve mahkemede olanın ne kadarını yansıttığı tarih yazımı açısından bir sorun olarak kalmıştır. 1990'lardan sonra bu konu literatürde yer almaya başlamıştır. Bu tartışmalar sicillerin değerini yadsımaz ve tek tür kaynağa dayanmak yerine kaynakların çeşitlendirilmesini ve kayıtlarda kullanılan kavramların metin analizinden geçirilmesini önerir. Amasya özelinde de bu ölçüt geçerlidir. Sicillerdeki kayıtlar şehrin gündelik hayatını doğrudan yansıtır, ancak mahkemeye ulaşmayan olayları, kadının huzuruna çıkmayan insanları ve kayıt altına alınmayan işlemleri göstermez. Bu eksiklik, Amasya tarihinin sicillerle birlikte vakıf kayıtları, tahrir defterleri, merkezî arşiv belgeleri ve yerel kaynaklarla okunmasını gerektirir.

Kronoloji

1071: Malazgirt Zaferi'nin ardından Danişmendli Devleti'nin kurucusu Melik Ahmed Gazi'ye ikta olarak verilen yerler arasında Amasya da anılır.

1075: Kimi çalışmalara göre Amasya, 4 Nisan'da İltekin Gazi tarafından ele geçirilir.

1243: Kösedağ Savaşı'ndan sonra İlhanlılar Amasya'ya yerleşir.

1398: Yıldırım Bayezid, Amasya'yı Osmanlı topraklarına katar.

1413: Sivas, Tokat ve Amasya sancaklarından oluşan Rum Beylerbeyliği kurulur.

1455: Osmanlı Devleti'nde bilinen en eski şer'iyye sicilleri Bursa'da tutulur.

1520: Tahrir defterine göre Amasya 52 mahalleden oluşur.

1553: Şehzade Mustafa öldürülür, Amasya yeniden Rum Beylerbeyliği'ne bağlanır.

1624: Bilinen en eski Amasya sicilinin kapsadığı kayıtlar başlar (hicrî 1034).

1699: On yedinci yüzyıla ait son Amasya sicili sona erer (hicrî 1110).

1750-1800: Yirmi Amasya sicilinin kapsadığı, ayan ailelerinin yönettiği dönem.

1873: Sicillerin resmen korunmasını ve listelerinin çıkarılmasını öngören Sicillât-ı Şer'iyye talimatı yayımlanır.

1924: Şer'î mahkemelerin kaldırılmasına dair kanun çıkarılır.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Yunus Uğur, "Şer'iyye Sicilleri", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 39, İstanbul 2010. https://islamansiklopedisi.org.tr/seriyye-sicilleri
  • Abdizâde Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 4, haz. Hicabi Gülgen, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022.
  • Ahmet Akgündüz, Şer'iye Sicilleri: Mahiyeti, Toplu Kataloğu ve Seçme Hükümler, İstanbul 1988-1989.

Akademik çalışmalar

Çevrimiçi kaynaklar