İpek, dünya iktisat tarihinde uzun süre bir servet ölçüsü sayılmış, on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda gümüşe alternatif görüldüğü için "beyaz altın" diye anılmıştır. Osmanlı topraklarında bu değerli malın en çok konuşulan şehri Bursa'dır, ancak ipek zincirinin Anadolu'daki önemli halkalarından biri de Amasya'ydı. Şehrin ipekle ilişkisi dokumacılıkla ya da dut bahçeleriyle sınırlı kalmadı. İran'dan gelen ipek Amasya'da tartılıyor, kayda geçiriliyor, vergilendiriliyor ve bu işlemlerden doğan gelir mukataa denen mali birimler aracılığıyla hazineye aktarılıyordu. Zamanla tartıdan geçen yabancı ipeğin yerini şehrin kendi dutluklarında beslenen böceklerin kozası aldı ve vergi düzeni de bu değişime ayak uydurarak mizan resminden ipek öşrüne, gümrükten tohum resmine uzanan yeni kalemler kazandı.

Bu yazı ipeğin vergi, gümrük ve mukataa düzenini ele alır; Amasya'da ipekböcekçiliğinin, dokuma tezgâhlarının ve kumaş çeşitlerinin genel tarihi için Amasya'da İpekçilik ve Dokuma Üretiminin Tarihi yazısına bakılabilir.

İran İpeğinin Yolu ve Amasya'nın Konumu

Osmanlı döneminde Anadolu'da işlenen ipeğin büyük bölümü Hazar Denizi'nin güneyindeki Mazenderan, Gîlân ve Şirvan bölgelerinden geliyordu. Önceleri Sultaniye'de, sonraları Tebriz'de pazar kurulur, büyük tüccarlar ve kervanlar buralara yönelirdi. İlhanlılar zamanında kervanlar Sultaniye, Erzurum, Erzincan ve Sivas üzerinden Konya'ya ve İstanbul'a ulaşırken, Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan sonra daha kısa olan Erzurum, Erzincan, Tokat, Amasya ve Bursa güzergâhı tercih edilmeye başlandı. Eskiden daha sık kullanılan Trabzon ile İstanbul arasındaki deniz yolu ise neredeyse terk edildi. Bu değişiklik Amasya için belirleyici oldu, çünkü şehir yolun tam üzerinde kalıyordu. Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı fetihlerinin ipek yolları ekseninde, kuzeyde Amasya, Tokat ve Erzincan, güneyde Malatya yönünde gelişmesi de bu bölgenin hazine açısından taşıdığı önemle ilişkilendirilir.

Amasya'yı Bursa'dan sonra ipeğiyle aranan bir şehir yapan etkenler arasında araştırmacılar şunları sayar: İran ticaret yolu üzerinde bulunması, şehzade sancağı merkezi olması, Karadeniz ticaret limanlarına yakınlığı ve ikliminin ipekböceği yetiştirmeye uygunluğu. Şehzadelerin sancak merkezi olması yalnızca siyasi bir nitelik taşımıyordu. Saray kurulan bir şehirde kumaşa, kaftana ve törenlik giysiye duyulan talep sürekli canlı kalırdı. Osmanlı sarayı ipeğin en yoğun tüketicilerinden biriydi; hassa harç emini tarafından sağlanan ipek saray mensuplarının giysilerinde ve merasim elbiselerinde kullanılırdı.

Hüsnü Yücekaya'nın 1750-1900 yıllarını kapsayan incelemesi, Amasya'nın Osmanlı ipekçiliğindeki ilk rolünün İran ipeğinin antreposu, yani malın toplanıp yeniden dağıtıldığı bir depo şehir olmak biçiminde belirdiğini vurgular. Yücekaya'ya göre başlangıçtan on sekizinci yüzyılın ortalarına kadar Amasya neredeyse tamamen İran'dan getirilen ipekle uğraşmış, on dokuzuncu yüzyılın başına kadar arşivlere yansıyan belgeler de hemen yalnızca mizan-ı harir vergisine dair olmuştur. Tebriz'den çıkan kervanlar Erzurum ve Erzincan üzerinden Tokat'a, oradan Amasya'ya ulaşır, mal buradan ya Bursa'ya ya da Karadeniz limanlarına gönderilirdi. Bursa'ya giden kervanlar için verilen ölçüler bu trafiğin hacmi hakkında fikir verir. Bir kervan üç yüz ile dört yüz arasında hayvandan oluşur ve ortalama iki yüz yük ipek taşırdı. Bir yük yaklaşık 154 kilograma denk geldiği için tek bir kervanın taşıdığı mal otuz tonu aşkın bir ağırlığa ulaşırdı. Yükün sabit bir ölçü olmadığını da hatırlamak gerekir: ipek gibi değerli mallar özel denklerle bağlandığından görece standart kalsa da bir yük ipek Bursa'da 155,86, Erzincan'da 161,5 kilogram dolayında hesaplanıyordu. Güzergâh üzerindeki her durağın gümrük ve tartı düzeninin önemsenmesi bu hacimle açıklanabilir.

Harir Mizanı ve İpek Gümrüğü

Osmanlı mali kayıtlarında ipekten alınan gümrük vergisi "hârir gümrüğü" ya da "mîzân-ı hârir" adıyla geçer. Mîzân tartı, hârir ipek demektir; mîzân-ı hârir de ipeğin resmî terazide tartılması ve bu tartıya bağlı olarak resim alınması düzenini anlatır. İpek gelişigüzel el değiştiremezdi. Belirli merkezlerde, devletin görevlendirdiği kişilerin gözetiminde tartılır, tartı sonucu kaydedilir ve vergi bu kayda göre tahsil edilirdi. Bu uygulama malın gerçek miktarını hazine defterlerine geçiren bir denetim aracıydı. Bursa örneğinde görüldüğü gibi ipek, tezgâhta dokunup kumaş hâline gelinceye kadar mizan emininin, boyama sırasında boyahâne mukataası emininin, dokunmuş kumaşın satışında ise muhtesip ya da damga eminlerinin denetimindeydi. Mizan resmi ağırlık esasına göre alındığı için kimi esnafın ipliği belirlenen ölçülerden eksik işleyerek daha az vergi ödemeye çalıştığı da görülür; devlet bu tür kaçamaklara karşı ayrıca tedbir almak zorunda kalmıştır.

Amasya'ya ilişkin en çarpıcı rakam on altıncı yüzyıl ortasından gelir. Maliyeden Müdevver defterlerindeki bir kayda göre 1554-1555 yıllarında on ay içinde resmî yoldan şehre girip tartılan ipekli miktarı 10.632 lodraya, yani yaklaşık on beş tona ulaşmıştır. Aynı dönemde şehirde bir boyahâne, bir şem'hâne ve bir darphâne bulunuyor, ipek dokumacılığı da yaygın biçimde yapılıyordu. Şehrin Azerbaycan ile Bursa arasındaki yol üzerinde yer alması, onu İran ipekleri için önemli bir pazar hâline getirmişti. Anılan dönem Kanuni'nin Amasya'da bulunduğu ve İran'la 1555 antlaşmasının imzalandığı yıllara denk düşer; ipek ticareti ile doğu sınırı siyaseti aynı yolun iki yüzüydü. Ayrıca Amasya'daki mîzân-ı hârir mukataasının 1552'de 40.000 akçeye bağlandığı bildirilmektedir.

Bu rakamların anlamı, ipeğin ne kadar kazançlı bir vergi kalemi olduğu düşünüldüğünde daha iyi anlaşılır. Osmanlı yönetimi İpek Yolu üzerindeki ticaretten elde ettiği kazançları vergilendirerek hem merkezî hazinenin hem taşra yönetimlerinin ihtiyacını karşılıyordu. İran'la yürütülen ipek ticaretinin hazineye yıllık yetmiş bin altın dolayında katkı sağladığı hesaplanmıştır. İpek ve ipek ticareti hazineyi sürekli besliyor, saray ile varlıklı kesim ipeğe büyük talep gösteriyordu. Devlet bu yüzden ipek güzergâhının denetimini ciddi bir siyasi öncelik saydı; on altıncı yüzyılda Tebriz'e hâkim olunması ve Gîlân ile Şirvan'la yakın ilişkiler kurulması planlanırken ipeğe dayalı ekonomik hesapların da hesaba katıldığı kabul edilir.

Tarifenin İşleyişi

Amasya'ya özgü ayrıntılı bir tarife elimizdeki kaynaklarda yer almaz. Benzer merkezlerin kayıtları ise vergi düzeninin nasıl çalıştığını gösterir. Bursa'da 1570 tarihli bir kanuna göre her otuz lidre, yani yaklaşık 9,6 kilogram ham ipeğe 104 akçe vergi konmuş, bu tutar alıcı ile satıcı arasında elli ikişer akçe olarak paylaştırılmıştır. Bunun dışında yük başına bir altın, yani altmış akçe simsarlık vergisi alınıyor, bir yük ham ipekten ayrıca altı kuruş yasakkiyye tahsil ediliyordu. Bir yük ham ipek ortalama 38.500 akçeye satıldığı için 1589 itibarıyla toplam vergi yükü malın değerinin yüzde 6,7'sine ulaşıyordu. Bunlara, yeniçerilerin et giderini desteklemek üzere ipek, sof ve sahtiyan gibi çok işlem gören mallardan yüzde bir oranında alınan zarar-ı kassabiyye eklenirdi. Bu vergi yalnızca Osmanlı tüccarlarından alınmış, yabancı tüccarlar ondan muaf tutulmuştur. On sekizinci yüzyılda Bursa'daki mizan eminleri ham ipeğin her vukıyyesinden, yani yaklaşık 1,2 kilogramından 20 akçe, "kamçıbaşı" denen hurda ipeğin vukıyyesinden 3 akçe alıyordu.

Erzurum gümrüğünün tarifesi aynı mantığı başka bir biçimde gösterir. Osmanlı gümrük anlayışına göre ad valorem esasına dayanan bu düzende her mal için o bölgenin koşullarına göre belirlenmiş özel tarifeler uygulanıyordu. Acem'den gelen her batman ipekten bir riyalî kuruş, yani seksen akçe gümrük alınırdı. Erzurum pazarında satılacak ipek yükleri açılarak ihtisab eminleri tarafından tartılır ve batman başına kırk akçe ihtisab resmi alınırdı. Gümrüğü ödenen ipekten ayrıca batman başına yirmi akçe kassabiye vergisi verilirdi. Gümrüğe gelen her tür maldan alınan amediye, başka yere sevk edilecek maldan alınan reftiye, yerinde tüketilecek maldan alınan masdariyye ve bir yabancı ülkeden gelip bir başkasına geçen maldan alınan mürûriye gibi ayrı adlar taşıyan vergi türleri de vardı. Amasya için bu kalemlerin oranları ayrı ayrı bilinmemekle birlikte, şehrin aynı ipek güzergâhında bulunması benzer bir kalem düzeninin işlediğini düşündürür.

Mukataa Sistemi İçinde İpek Resmi

Osmanlı mali düzeninde mukataa, coğrafi sınırları, vergi türleri ve miktarları önceden belirlenmiş bir gelir kaynağıdır. Bir mukataa tek bir vergi kaleminden oluşabildiği gibi birkaç kalemin bir araya getirilmesiyle de kurulabilirdi. Mukataaların çoğu belli bir bedel karşılığında bir mültezime devredilerek, yani iltizam yoluyla işletilirdi. Hazine açısından mukataa gelirleri istikrarlı ve az çok önceden tahmin edilebilir olduğu için bütçede önemli bir yer tutuyordu. Mukataaların oluşturulmasında vergilendirme masraflarının az olmasına da dikkat edilirdi. Mukataanın içerdiği vergi çeşidi arttıkça kapsadığı mekân daralır, tek vergi kalemi içeren mukataa ise geniş bir alana yayılırdı.

İpek tartı resmi bu kurala iyi bir örnektir. Osmanlı mali örgütlenmesinde ipekten alınan mîzan resmi mukataası, ipek üretim ve tüketiminin başlıca merkezleri olan İstanbul, Bursa, İzmir, Edirne ve Selânik'i içine alan tek unsurlu büyük bir mukataaydı. Buna karşılık Konya ve Kıbrıs'taki mizan resmi mukataaları daha dar bölgelere indirgenmiş, bu yüzden bac, damga, mumhâne ve boyahâne gibi başka vergi kalemleriyle zenginleştirilmişti. Erzurum gümrüğü de kendi dairesindeki ihtisab, kassabiyye, darphâne, boyahâne ve beytülmâl gibi ikincil mukataalarla birlikte tek bir vergi birimi hâlinde işletiliyordu. Amasya'daki mukataanın tam kapsamını gösteren bir belge elimizde bulunmuyor. Şehirde boyahâne, şem'hâne ve darphânenin birlikte anılması, buradaki gelirlerin de benzer bir kalem demeti içinde toplanmış olabileceğini düşündürür, ama bu bir çıkarımdır. On sekizinci yüzyıl sonuna ait kayıtlarda Amasya harir mukataasının "tâbi mukataalar" ile birlikte ihale edilmesi ve on dokuzuncu yüzyıl başında mizan-ı harir ile damga mukataalarının aynı emine verilmesi, böyle bir demetin en azından o dönem için gerçekten var olduğunu gösterir.

Mukataa gelirlerinin siyasetle ne kadar iç içe olduğunu Bursa örneği gösterir. Bursa mîzân-ı hârir mukataasının yıllık geliri 1598'de 9.000.000 akçeyken 1606'da 5.200.000 akçeye gerilemiş, bu düşüşün nedeni 1603'te başlayan Osmanlı-İran savaşı olmuştur. Erzurum gümrüğü savaştan önce, 1614'te, yılda 4.500.000 akçe gelir getiriyordu. 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'na kadar Osmanlı-Safevî mücadelesi büyük ölçüde İpek Yolu'nun denetimi etrafında sürdü. Güzergâh üzerindeki şehirlerin ipek gelirlerinin de bu savaş ve barış dalgalanmalarından etkilenmiş olması beklenir.

Savaş, Yasak ve Fiyatlar

İran ipeği hem bir ticaret malı hem de bir siyasi koz olduğu için, iki devlet arasındaki savaşlar tartı düzeninin işleyişini kesintiye uğratabiliyordu. I. Selim, şahı zayıflatmak amacıyla İran mallarına ambargo uyguladı. Bu tedbir beklenen sonucu vermedi, çünkü tüccarlar Bursa yerine Halep ve İskenderun'a yöneldi. Bunun üzerine hükümdar İran malı taşıyan bütün kervanların müsadere edilmesini emretti, Bursa'da İran mallarına miktarı ve sahibi kaydedilerek el konuldu ve İran ipeğinin alım satımı yasaklandı. Kanuni tahta geçince yasakları kaldırdı ve müsadere edilen malları sahiplerine geri verdi; yalnız İran ipeğinin ithaline konan yasak bir süre daha devam etti. Pek çok tüccar işi bıraktı, fiyatlar yükseldi ve piyasayı Ermeni tüccarlar kontrol etmeye başladı. Hükümet bu koşullarda memleket içinde ipek üretimini teşvike yöneldi.

Fiyatlar bu kırılganlığı açıkça ortaya koyar. On altıncı yüzyılın ilk yarısında Bursa'da ortalama 60-65 akçe olan ipek fiyatı, 1581'deki İran savaşı yüzünden 135-150 akçeye fırlamıştır. İran'daki yıllık ortalama ipek üretiminin on altıncı yüzyıl sonlarında 22.000 yük olduğu, bunun yaklaşık 3000 yükünün Anadolu'ya ihraç edildiği hesaplanır. 1590'daki barış antlaşmasında şahın her yıl 200 yük ipek göndermesi şartı konmuş, bu şart sonradan 100 yüke indirilmiştir. Şah Abbas'ın 1610'da ipeği Hint Okyanusu yoluyla Avrupa'ya satma girişimi de Osmanlı hazinesi için ciddi bir tehditti. İpek böylece tartıldığı terazide olduğu kadar diplomasi masasında da pazarlık konusuydu.

1578-1618 arasında Foça ve İzmir, özellikle Bursa'daki vergilerden kaçınmak isteyen İranlı ve Avrupalı tüccarlar için alternatif pazar olarak ortaya çıktı. Osmanlı yönetimi buna, Bursa'ya uğramayan ipeğin mîzan resmini iki katına çıkararak ve ülke topraklarından geçen bütün mala gümrük uygulayarak karşılık verdi. Tartı düzeni böylece yalnızca vergi toplama aracı olmaktan çıkıp ticaret yollarını yönlendirme aracına da dönüşüyordu. On sekizinci yüzyılda ise en işlek ipek yolu Erzurum, Tokat ve İzmir güzergâhı oldu. Aynı yüzyılda İran'daki uzun karışıklıklar yüzünden oradan gelen ipeğin çok azaldığı belgelerde sık sık dile getirilir; Bursa mizan mukataasının yıllık bedelindeki dalgalanmalar da bu azalmayla açıklanır.

Mâlikâne Döneminde Amasya Harir Mukataası

On yedinci yüzyıl sonunda mukataaların işletilme biçimi köklü bir değişiklik geçirdi. 1695'te uygulamaya konan mâlikâne sisteminde mukataanın hazineye ödenecek yıllık vergisi önceden sabitlenir, müzayede bu tutar üzerinde değil "muaccele" denen peşin bedel üzerinde yapılırdı. En yüksek muacceleyi ödeyen kişi mukataayı ömür boyu elinde tutar, yıllık vergiyi ve ortalama yüzde on dolayındaki kalemiyesini üç taksitte öderdi; öldüğünde mukataa "mahlûl" sayılarak yeniden satışa çıkarılırdı. Sistemin arkasındaki düşünce, mukataayı yaşadığı sürece kendinde bilen mâlikânecinin üretimi gözetip geliri artırmaya çalışacağıydı. Uygulama kısa sürede yayıldı; 1716'da Şam, Halep ve Diyarbekir dışında geçici olarak kaldırıldıysa da kısa bir aradan sonra yeniden genişledi ve on sekizinci yüzyılda mukataaların hemen tamamı mâlikâneye dönüştü.

İpek mizanı da bu dönüşümün dışında kalmadı. Bursa, İstanbul, İzmir, Selânik ve Edirne'yi kapsayan büyük mizan-ı harir mukataası on sekizinci yüzyılda mâlikâne olarak verilmiş, yıllık bedeli 20.000-25.000 kuruş arasında dalgalanmıştı. Mâlikâne sahibi mukataayı çoğu zaman kendisi işletmez, yıllık olarak başkasına iltizama verirdi: 1747'de Bursa mizanını elinde tutan Kalemzâde Hacı Mustafa Efendi'nin onu bir yıllığına 15.000 kuruşa Abdüşşükûr Mustafa Ağa'ya devrettiği bilinir. Bu sözleşmede İran'dan gelen ipeğin yalnız ilk yirmi beş yükünün resmi mültezime bırakılmış olması, Bursa mizanının asıl gelirinin artık yerli üretimden geldiğini gösterir; merkezden gönderilen fermanlar da Acem tarafından çok az ipek geldiğini ve mukataanın gelirinin "harîr-i şehrî"ye, yani şehirde üretilen ipeğe dayandığını açıkça yazar.

Amasya'nın mizan-ı harir mukataasının da aynı biçimde mâlikâne olarak işletildiğini Hüsameddin'in Amasya sicillerinden aktardığı bir ferman gösterir. Buna göre 1161 [1748] yılının başından itibaren "Amasya ve tevâbii mizan-ı harir mukataası" sadrazam Seyyid Abdullah Paşa ile eski sipahiler ağası Abdî Ağa, Hacı Hüseyin Ağa ve Ebûbekir Ağa'nın uhdesinde mâlikâne olarak bulunuyordu. Mâlikâne sahipleri resimleri toplamak üzere Halil Ağa'yı Amasya'ya gönderdiler, ancak şehirden Bâkîoğlu Hâfız, Hacı Bilâl, Yeniceli vekil Molla Mustafa, eski şehir kethüdası Hacı Hüseyin ve Hacı Ali tahsilatı engelleyip toplanan resimleri kendileri alıp harcadılar. 13 Safer 1161 [Şubat 1748] tarihli fermanla Sivas valisine, Amasya mutasarrıfına ve kadısına bu paranın onlardan şer'an geri alınması emredildi. Mukataanın sahibi olan Boynueğri Abdullah Paşa kendisi de Amasyalıydı; Hüsameddin, adı geçen mültezimlerin hepsinin Amasyalı olmasının dikkat çekici olduğunu ayrıca not eder. Bu olay, ipek gelirinin bir yanda İstanbul'daki büyük mâlikâne sahipleri, öbür yanda tahsilatı yerinde ellerinde tutmak isteyen şehir eşrafı arasında çekişme konusu olduğunu gösterir.

Sonraki on yıllara ait hesaplar mukataanın değerinin hızla düştüğünü ortaya koyar. 1173 [1759-60] tarihli bir muhasebe dökümü, Abdurrahman Ağa ile Ebûbekir Ağa'nın sorumluluğundaki Amasya mizan-ı harir mukataasının 1755-1759 arasındaki dört buçuk yıllık gelirini toplam 10.620 akçe olarak gösterir; bu, yılda ortalama 2.360 akçe dolayında bir tutardır. 1785-1786 yıllarını kapsayan 62 numaralı Amasya şer'iyye sicilinde mukataa İbrahim adlı birine ihale edilmiş, o 1786 yılının bedelini ödemeyince başkasına iltizam olunmuştur. Ardından Amasya harir mukataası ve ona bağlı mukataalar yıllığı bir yük ipek ile birkaç bin akçelik bir bedel karşılığında Abdullah Râşid, İsmail, Hüseyin ve Mustafa adlı kişilere verilmiştir; nakdî kısım Yücekaya'nın makalesinde bir yerde 9.400, başka bir yerde 1.400 ya da 1.460 akçe olarak geçer. Hangi rakam esas alınırsa alınsın, on altıncı yüzyıl ortasındaki 40.000 akçelik bağlantının yanında bu tutarlar çok küçüktür. Yücekaya aradaki enflasyonu da hesaba katarak mizan gelirinin otuz yılda yüksek oranda azaldığı sonucuna varır ve bunu, yerli koza üretiminin dışarıdan gelen ipeğin önemini azaltmasıyla açıklar.

1222 [1807] tarihli bir belge mukataanın coğrafi kapsamını da gösterir. Buna göre Amasya mizan-ı harir mukataasının mülhakatı Amasya, Canik, Sivas ve Tokat sancakları ile bunlara bağlı kazalardı; bu bölgelerde elde edilen ipekten ve dışarıdan tezkeresiz gelen ipekten mizan resmi alınacaktı. Yerli ipek ile dışarıdan gelen ipeğin aynı belgede ilk kez birlikte anılması, vergi kaleminin artık İran ipeğinin tartısından çok bölgenin kendi üretimine dayandığını düşündürür. Tezkeresiz gelen ipeğin ise vergiden kaçırılmak istenen ithal ipek olduğu tahmin edilir. Yücekaya, mülhakat olarak sayılan bu yerlerin Amasya'nın ipek üretim hinterlandını oluşturduğunu düşünür; buna göre şehir, Karadeniz kıyısından Sivas'a uzanan bir bölgenin ipek vergisinin toplandığı mali merkez konumundaydı.

Mizan Eminleri

Mukataanın tahsilatı mâlikâne sahiplerinin ya da mültezimlerin elinde olmadığı dönemlerde devlet buraya emin tayin ederdi. Hüsameddin bu görevi üstlenmiş iki kişinin adını verir. Köprülü Mehmed Paşa'nın torunlarından, Köprü'de doğmuş Köprülüzâde Seyyid Hacı Râşid Ahmed Bey, Bâbıâli kalemlerinde yetiştikten sonra 1223 [1808] yılı cemaziyelahirinde, II. Mahmud'un tahta çıktığı günlerde "Amasya mizan-ı harir ve damga mukataaları emini" olarak gönderildi ve on yıl kadar kâh Köprü'de kâh Amasya'da oturdu. Amasyalı Kahvecizâde Râşid Mehmed Efendi ise maliye mektubî kaleminde yetişip 1245 [1829-30] yılında Amasya mizan-ı harir emini olarak memleketine döndü, dört yıl kadar bu görevde kaldıktan sonra 1249 [1833-34] yılında ayrılarak İstanbul'a gitti; daha sonra Dâr-ı Şûrâ kâtipliği ve hassa ordusu başkâtipliğinden geçerek 1259 [1843] yılında bir yılı aşkın süre Amasya sancağı kaymakamlığı yaptı.

Bu iki atama, mizan-ı harir resminin on dokuzuncu yüzyılın ilk otuz yılında Amasya'da hâlâ ayrı bir gelir birimi olarak yaşadığını gösterir. Yücekaya da Amasya mizan-ı haririne dair arşiv kayıtlarının 1807'den sonra neredeyse tamamen kesildiğini, en son belgenin 1849-1850 yıllarına ait olduğunu belirtir. İki bilgi birbiriyle çelişmez; kayıtların seyrekleşmesi, kurumun birden ortadan kalkmasından çok giderek önemini yitiren bir vergi kaleminin emanetle yürütülmeye devam ettiği bir geçiş dönemine işaret ediyor olmalıdır, ama bu bir yorumdur.

Tartıdan Öşre: On Dokuzuncu Yüzyılda İpek Vergileri

Mizan resminin gerilemesi ipeğin hazine için önemini yitirdiği anlamına gelmiyordu; vergi yalnızca biçim değiştirdi. 1246 [1830] tarihli bir belgede Amasya halkının büyük bölümünün başlıca geçim kaynağının ipekçilik olduğu belirtilir. Aynı belgede alınan vergilere itiraz edilmiş, Bursa ihtisabında olduğu gibi damga vurularak kuruş başına bir para askerî masraf alınması gerektiği ileri sürülmüştür. Yücekaya bu itirazda, sınırları belli ve üreticilerce kabul görmüş vergi oranlarına dayanan oturmuş bir ipek piyasasının izlerini görür; Bursa'nın burada da örnek gösterilmesi dikkat çekicidir.

Sonraki yıllarda ipekten alınan vergiler gümrük ve öşür adı altında toplanıyordu. 1260 [1844] yılında Amasya gümrüğü ile harir öşrü rüsumu, Tokat'ın ihtisab ve emtia gümrüğü rüsumuyla birlikte 620.000 kuruşa Sivas mutasarrıfı Mehmed Paşa'ya ihale edildi. Yücekaya, bu tutarın yalnızca üçte biri harir rüsumu sayılsa bile en az 200.000 kuruşluk bir ipek öşründen, öşür onda bir oranında alındığına göre de iki milyon kuruşluk bir koza üretiminden söz edilebileceğini hesaplar; bu bir tahmindir ve kendisi de rakamları en düşük ihtimal olarak verir. Aynı yıl Amasya'da üretilen ham ipeğin gümrük resminin iki katına çıkarılmasına karar verildi, ancak tüccarın zarar görmesi üzerine düzenleme geri alındı ve eski orana dönüldü. Bu belgede artık yalnız Amasya'da üretilen ipekten söz edilmesi, İran ipeğinin mizan vergisine ise hiç değinilmemesi dönüşümün ne kadar ilerlediğini gösterir.

Devletin Amasya'yı ipek gelirleri bakımından Bursa ile aynı sırada gördüğü başka belgelerden de anlaşılır. 1269 [1853] tarihli bir vesikada Bursa ve Amasya ipek öşrü ve gümrüğü birlikte anılır. 1278 [1861] yılına ait belgelerde Amasya'ya Sivas, Harput, Diyarbakır ve Musul'dan sürekli getirilen harir ve kozadan, aynı yıl Amasya sancağının "tohum-ı harir rüsumu"ndan söz edilir. İpekböceği tohumuna ayrı bir resim konması, böcek yetiştiriciliğinin başlı başına bir iş kolu hâline geldiğini gösterir. Bu dönemden sonra belgelerde İran tüccarı ya da İran ipeği hemen hiç geçmez; on sekizinci yüzyıl kayıtlarında sık görülen "Acem harîri" ifadesi yerini Amasya ve çevresinde "hâsıl olan" ipeğe bırakmıştır.

Vergilerin dayandığı üretimin büyüklüğü hakkında yabancı gözlemciler değişik rakamlar verir. 1820'lerde Amasya'ya gelen Victor Fontanier şehrin yılda yüz katır yükü ipek ürettiğini ve bunun kendi hesabıyla iki milyon kuruş dolayında bir değer tuttuğunu yazar. 1840'larda gelen William John Hamilton yıllık üretimi elli bin okkanın, yani altmış dört tonun üzerinde gösterir ve okkasının 120 kuruşa satıldığını söyler. Tchihatcheff'ten aktarılan bir başka tahmin yalnız Amasya şehri için yirmi sekiz ton verir. 1860'larda ise Mordtmann Amasya ve çevresinde yılda 20.000-25.000 kilogram, iyi yıllarda 30.000 kilogram dolayında ham ipek üretildiğini bildirir. Rakamlar arasındaki farklar ölçü birimlerinin ve kapsanan alanın belirsizliğinden kaynaklanabilir; yine de hepsi, öşür ve gümrük tahsilatının arkasında hatırı sayılır bir üretim bulunduğu konusunda birleşir.

Aktarma Noktasından Üretim Merkezine

Zamanla Amasya, İran ipeğini yalnızca aktaran bir şehir olmaktan çıktı. Şehrin ılıman iklimi ve Yeşilırmak vadisinin dutlukları ipekböceği yetiştirmeye elverişliydi. Araştırmalarda on altıncı yüzyılda şehrin ipek dokumalarıyla tanındığı, İran ipeğinin yasaklanmasıyla da kendi ipek üretimine başladığı, on dokuzuncu yüzyılda ise Avrupalı tüccarların dikkatini çektiği belirtilir. Bu dönemde Amasya hem ipek hem ipekböceği tohumu üreten ve ihraç eden önemli bir merkezdi. On altıncı yüzyılın ikinci yarısında saraya sunulacak nitelikte ipekli kumaşların dokunduğu birkaç seçkin şehirden biri olarak anılması da yerel üretimin düzeyini gösterir. Hüsameddin, on yedinci yüzyılda şehirde tabakhâneler, kumaş tezgâhları ve simkeşhâneler bulunduğunu, hemen her evde bir culfa tezgâhı kurulu olduğunu anlatır; 1045 [1635-36] yılında Amasya'ya gelen IV. Murad'a hediye olarak top top Amasya kumaşı ve sahtiyanı sunulmuştu. Yazar bu değerli hediyelerin ham maddesini yetiştiren Amasya bağlarını ve böcekhânelerini de ayrıca över.

Bu dönüşümün mali yönü kayıtlardaki değişimde izlenebilir. Yücekaya, on sekizinci yüzyılın son çeyreğinden itibaren yerel ipek üretimine ilişkin vergi kayıtlarının mîzân-ı hârire dair kayıtlardan daha sık anıldığını belirtir. Yüzyılın ortalarından başlayarak dut bağları ve böcekhanelerle ilgili kayıtlar da giderek yoğunlaşır. 1784-1786 yıllarına ait sicilde neredeyse her terekede bir dut bağına rastlanır; Orman denen yerde böcekhanesiyle birlikte bir dut bağı 400 kuruşa, aynı terekedeki bir başka bağ 500 kuruşa değer biçilmiştir. O yıllarda pek çok terekenin toplamının 30-40 kuruşu geçmediği düşünülürse bu değerlerin anlamı daha iyi kavranır. 1810'da bir dut bağının 3.300 kuruş etmesi, kozacılığa dayalı bir refah döneminin işaretidir. Bu tablo, ithal İran ipeğine bağımlılığın zamanla azaldığını düşündürür. Başka bir deyişle vergi defterlerinin ağırlık merkezi, tartıdan geçen ham ipekten yerel üretimin kendisine kaymıştır.

Narh kayıtları da şehirdeki ipek işçiliğinin oturmuş bir düzene sahip olduğunu gösterir. 1769 tarihli bir sicilde bir dirhem nakış ipeği 5 akçe, kaytanın dirhemi 7 akçe, üç ipek düğme 1 akçe olarak fiyatlandırılmıştır. 1777-1778 yıllarında ipek işleyenlerin gündeliği ekmekli 8, ekmeksiz 10 para olarak belirlenmişti. Amasya ipeğinin ticaret alanı da genişliyordu. 1801 tarihli bir belgede şehirde elde edilen ipeğin bir kısmının, eskiden olduğu gibi İstanbul'a gönderilmesi emredilirken Bosna, Halep ve Diyarbakır'a da sevk edildiğinden yeni bir durum olarak söz edilir. 1231 [1815-16] tarihli bir belge ise Halep'e getirilen ipeğin büyük kısmının Bursa ve Amasya'dan geldiğini, yabancı konsolosların bu ham ipeği satın alıp spekülasyon yaptıklarını anlatır. Fontanier de Amasya ipeğinin çoğunun beyaz ve kalitece Gîlân ipeğinden aşağı olduğunu, ülke içinde daha çok gömleklik kumaşta kullanıldığını, geri kalanının Diyarbakır, Halep ve Şam tezgâhlarını beslediğini yazar; bu şehirlerin tüccarları her yıl hasat zamanı Amasya'ya gelip ürünü doğrudan köylüden alırdı.

Arşiv belgelerine yansıdığı kadarıyla devlet görevlileri öteki ipek üreticisi şehirlere kıyasla belki de en hassas biçimde Bursa ve Amasya ipekçiliğiyle ilgilenmiştir. Yücekaya, Bursa'nın Osmanlı ipekçiliğinde baskın rol oynadığını kabul etmekle birlikte, Amasya gibi birkaç şehrin toplam üretiminin Bursa'yı dengeleyebileceği, hatta belki aşabileceği kanaatindedir. Ekonomik zincir birbirine bağlı bir dizi emekçiden oluşuyordu. Dut yetiştiren bahçıvan, böcek besleyen köylü, kozayı işleyen çıkrıkçı, ipeği tartan mizan görevlisi, dokuyan tezgâhtar ve satan tüccar aynı zincirin halkalarıydı. Böcekhanelerin değeri o kadar yükselmişti ki 1856-1857 tarihli iki belgede intikam amacıyla böcekhane yakıldığı görülür; bunlardan birinde yakılan böcekhane Amasya sandık emini Mehmed Efendi'ye aitti. Evliya Çelebi on yedinci yüzyılda Amasya'da 1060 kadar dükkânı bulunan işlek ve zengin çarşılardan söz eder. Fransız coğrafyacı Vital Cuinet ise on dokuzuncu yüzyıl sonlarında şehirde 2500'e yakın dokumacı bulunduğunu yazar.

Hastalık, Düyûn-ı Umûmiyye ve İkinci Canlanma

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında etkili olan ipekböceği hastalığı Amasya'da da olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Hastalıktan söz eden ilk Amasya belgesi 1866 tarihlidir; Yücekaya bundan hareketle hastalığın şehirde en erken 1864'ten sonra etkili olduğunu düşünür. 1867-1873 yılları arasında İngiltere'nin Trabzon konsolosu olan William Gifford Palgrave'in iki tüccarın verdiği bilgiye dayanan raporuna göre, bu tüccarlara bağlı olmayan üreticiler 42.000 okka ipek satmış, tüccarların avans verdiği kendi üreticileri ise 300.000 okka koza teslim etmişti. Tüccarlar bu üretimi Amasya ve çevresi için çok az buluyor, pebrin ve muskardin hastalıklarını ve üreticilerin bilgisizliğini düşüşün sebebi sayıyordu. Palgrave aynı yıllarda Stroh adlı bir tüccarın Amasya'da Almanya'dan getirdiği altmış işçi ve dört yüz kadar yerli Hristiyan kadın ve çocukla çalışan bir ipek fabrikası açtığını da kaydeder. 1895 tarihli bir belge bu yerin eskiden ipek fabrikası olduğunu ve artık işlemez hâle geldiğini bildirir.

Hastalığın izleri dut bahçelerine ilişkin kayıtlarda da görülür. 1867-1869 yıllarına ait belgelerde Amasya'dan başka yerlere, örneğin Samsun'a dut fidanı gönderilmesi istenirken, 1869'dan 1895'e kadar arşivde dut ağaçlarıyla ilgili hemen hiçbir kayıt bulunmaz. 1895'ten sonra ise yön tersine döner ve bu kez Amasya'ya dut fidanı getirilmesi söz konusu olur. Yücekaya bu tablodan, hastalık yıllarında dutlukların sökülüp yerlerine başka ürünler ekildiği sonucunu çıkarır.

İpek vergisinin hazine açısından değeri bu bunalımda yeniden belirginleşti. Ödemelerini durduran Osmanlı hükümeti 1879'da Galata bankerlerine olan borcuna karşılık altı gelir kaynağını Rüsûm-ı Sitte İdaresi'ne bırakmış, bunlar arasında İstanbul, Edirne, Samsun ve Bursa ipek öşrü de yer almıştı. 20 Aralık 1881 tarihli Muharrem Kararnamesi ile kurulan Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi bu gelirleri devraldı. İdarenin ipek öşründen elde ettiği safi hasılat 1882-1883'te 18.851 Osmanlı lirasıyken 1907-1908'de 131.217 liraya yükseldi. Üretimi teşvik eden uygulamalar da bu dönemde görülür. Hastalıksız tohum elde etmenin yollarını öğreten, bir çeşit enstitü niteliğindeki Harir Dârüttalimlerinin ilki Bursa'da kurulmuştu. Amasya için de 1894 yılından itibaren Bursa örneğinde bir dârüttalim kurulması, sağlıklı tohum elde edilmesi ve örnek dutluklar oluşturulması için masraf ayrılması istenmiş, bu konudaki ona yakın belgenin hepsinde Amasya'nın adı geçmiştir. 1903'te ödüllü bir ipek yarışması düzenlenmesi de aynı teşvik politikasının parçasıdır. Amasya öşrünün Rüsûm-ı Sitte döneminde hangi daire içinde toplandığını gösteren bir belgeye ulaşılamadı.

Bu çabalar sonuç verdi ve 1885'ten itibaren Amasya ipekçiliği bir ikinci bahar yaşadı. 1895'ten sonra on bir arşiv belgesinde Amasya'da dut bağı kurulmasından söz edilir, yirminci yüzyılın başında dutluklarla ilgili davalar yeniden çoğalır. Kozaların taşınması için kutu yapan bir ustanın ailesiyle birlikte Amasya'ya getirilmesi, 1914'te ise kozayı ipliğe çevirmekte usta olanların sanatlarını öğretmek üzere Amasya'ya gitmelerine izin istenmesi bu canlanmanın ayrıntılarıdır. 1883 ve 1903 tarihli Sivas vilayet salnameleri Amasya merkezinde 150 dokuma tezgâhı bulunduğunu, şehrin kutnu dokumacılığı ve kozacılığının Diyarbakır ve Halep'le rekabet edecek düzeye ulaştığını kaydeder. Hüsameddin de 1927'de yayımlanan eserinde Amasya'nın böcekhaneleri, dutları ve kozasıyla ünlü olduğunu, son yıllarda yıllık koza üretiminin bir milyon kiloya ulaştığını yazar. Bu rakamı doğrulayan başka bir belgeye rastlanmamıştır.

Kronoloji

1552: Amasya mîzân-ı hârir mukataasının 40.000 akçeye bağlandığı bildirilir.

1554-1555: On ay içinde resmî yoldan Amasya'ya giren ve tartılan ipekli miktarı 10.632 lodra (yaklaşık 15 ton) olarak kaydedilir.

1555: Osmanlı ile İran arasında Amasya Antlaşması imzalanır.

1570: Bursa'da her 30 lidre ham ipeğe 104 akçe vergi koyan kanun çıkar.

1581: İran savaşı yüzünden Bursa'da ipek fiyatı 135-150 akçeye yükselir.

1590: Barış antlaşmasında şahın her yıl 200 yük ipek göndermesi şartı konur.

1598-1606: Bursa mîzân-ı hârir mukataasının yıllık geliri 9.000.000 akçeden 5.200.000 akçeye düşer.

1614: Erzurum gümrük mukataasının savaş öncesi yıllık geliri 4.500.000 akçedir.

1635-1636 (1045): Amasya'ya gelen IV. Murad'a Amasya kumaşları ve sahtiyanları hediye edilir.

1639: Kasr-ı Şirin Antlaşması ile Osmanlı-Safevî ipek yolu mücadelesi sona erer.

1695: Mukataalar için mâlikâne sistemi uygulamaya konur.

1748 (1161): Amasya mizan-ı harir mukataası sadrazam Boynueğri Abdullah Paşa ve ortaklarının elinde mâlikânedir; tahsilatı engelleyen Amasyalılar hakkında ferman çıkar.

1755-1759: Mukataanın dört buçuk yıllık geliri toplam 10.620 akçe olarak hesaplanır.

1785-1786: Amasya harir mukataası ve bağlı mukataalar yıllık bir yük ipek ve nakdî bedelle iltizama verilir.

On sekizinci yüzyılın son çeyreği: Amasya kayıtlarında yerel ipek üretimi vergisi, mizan-ı harir kayıtlarından daha sık anılmaya başlar.

1807 (1222): Mukataanın mülhakatı Amasya, Canik, Sivas ve Tokat sancakları olarak belirtilir.

1808 (1223): Köprülüzâde Râşid Ahmed Bey Amasya mizan-ı harir ve damga mukataaları emini olur.

1829-1834 (1245-1249): Kahvecizâde Râşid Mehmed Efendi Amasya mizan-ı harir eminliği yapar.

1830 (1246): Amasya halkının başlıca geçiminin ipekçilik olduğu belirtilerek vergilere itiraz edilir.

1844 (1260): Amasya gümrüğü ve harir öşrü, Tokat rüsumuyla birlikte 620.000 kuruşa ihale edilir.

1861 (1278): Amasya sancağının tohum-ı harir rüsumu belgelerde geçer.

1866: Amasya'da ipekböceği hastalığından söz eden ilk belge.

1879: İpek öşrü Rüsûm-ı Sitte gelirleri arasında alacaklılara bırakılır.

1881: Muharrem Kararnamesi ile Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi kurulur.

1894: Amasya için Bursa örneğinde harir dârüttalimi kurulması istenir.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Diğer kaynaklar

  • Fatma Şensoy, "Mukataalarda Muhasebe Kayıtları ve XVII. Yüzyıl Başında Bursa Mukataası Örneği".

Çevrimiçi kaynaklar