Amasya'da Yeşilırmak kıyısına kurulan II. Bayezid Külliyesi, çoğunlukla camisiyle, kırmızı kakmalı minaresiyle ve ahşap işçiliğiyle anılır. Külliyenin günlük hayattaki işlevini taşıyan bölüm ise caminin doğusunda, avluya göre sol tarafında uzanan "L" planlı yapıdır: aşhane ve imaret. Cami cemaate, medrese talebeye hizmet ederken imaret, külliyenin görevlilerine, talebelerine, yolculara ve şehrin yoksullarına yemek çıkaran ocaktı. On beşinci yüzyıl sonundan kalma bir arşiv belgesi bu ocağın odalarını tek tek ölçüp tarif eder; on altıncı ve on yedinci yüzyıla ait hesap defterleri ise kazanlara giren etin, unun, pirincin ve balın miktarını yıl yıl kaydeder. Yapının planı, dayandığı vakıf düzeni, onu yöneten insanlar ve yüzyıllar içinde geçirdiği değişiklikler, Osmanlı'da bir hayır kurumunun nasıl çalıştığını görmek için elverişli bir örnek sunar.
Külliyenin Kuruluşu
Hüseyin Hüsâmeddin Bey, Heşt Behişt, Mir'âtü'l-kâinât ve Künhü'l-ahbâr'daki kayıtlara ve halk arasında dolaşan rivayete dayanarak külliyenin kuruluşunu şöyle anlatır. Fatih Sultan Mehmed'in oğulları Bayezid Amasya'da, Cem Karaman'da sancakbeyi iken Cem'in tahta göz diktiği haberi Bayezid'i tedirgin etmişti. Amasya'nın Halvetî şeyhlerinden Gümüşlüzâde Pîr Hayreddin Hızır Çelebi ile Cemâlîzâde Pîr Cemâleddin Mehmed Çelebi şehzadeyi teselli ederek saltanatın ona nasip olacağını müjdelediler ve Amasya'da bir cami, medrese ve imarethane yaptırmasını rica ettiler. Bayezid de tahta çıkınca bu hayırları yaptıracağına söz verdi. Rebîülevvel 886'da (Mayıs 1481) tahta çıkan sultan sözünü tuttu ve Amasya sancakbeyi olan oğlu Şehzade Ahmed'e yapımın başlatılması için ferman gönderdi.
Hüsâmeddin Bey, İdrîs-i Bitlisî'den (ö. 1520) naklen de külliyenin Bayezid'e saltanatın nasip olmasının bir şükranı olarak başlatıldığını ve yapımının Şehzade Ahmed'e havale edildiğini aktarır. Aynı bilgi Âlî'nin Künhü'l-ahbâr'ında ve Nişancızâde Mehmed'in Mir'âtü'l-kâinât'ında da tekrarlanır. Yapım tarihi konusunda ise kaynaklar tam olarak uyuşmaz. Camiyi çevreleyen üç parçalı kitabeye göre cami Receb 891'de, yani Temmuz 1486'da tamamlanmıştır; sülüs yazıyla yazılan bu kitabelerin hattatı Ali b. Mezîd'dir. Kitabenin son bölümü, binaya "feyz yılında" başlanıp "feyyâz yılında" bitirildiğini söyler. Amasya Tarihi'nin yazarı Mustafa Vâzıh Efendi bu ibareyi, ebced hesabıyla 890'da başlanıp 891'de bitirildiği biçiminde okumuştur. Hüsâmeddin Bey ise Vâzıh Efendi'nin iki terkibi birbirinden ayırt etmediğini söyleyerek inşaatın 886 Recebinde (Eylül 1481) başladığını, 891 Recebinde tam beş yılda bitirildiğini ileri sürer. Külliyenin kimi kaynaklarda 1481-1486, kimilerinde 1485-1486 olarak gösterilmesi bu farktan doğar. Muallim Cevdet Bey Kütüphanesi'nde bulunan bir vesikaya dayanan bir araştırmaya göre ise caminin inşaatı dört yıl üç ay kadar sürmüştür.
Hüsâmeddin Bey'in kaydettiğine göre aynı yıl, 891'de, Sultan Bayezid'in Amasya'da yaptırdığı cami, medrese, mektep, imaret ve tabhâne birlikte tamamlandı. Medreseye Amasya müftüsü Cemâloğlu Alâeddin Ali Çelebi ilk müderris, camiye ulemadan Muhyiddin Mehmed Çelebi ilk vaiz ve kürsü şeyhi olarak atandı. Sultanın Amasya hayratına vakfettiği büyük köy ve mezraların mütevelliliğine ilk olarak Amasya ulemasından eski müftü Abdî Çelebi getirildi; 895'te (1490) hesapları görülerek görevinde bırakıldı.
Mimar Meselesi
Külliyenin mimarı konusunda farklı görüşler vardır. Yayımlanmış ansiklopedi ve envanter kayıtlarında, bir yüksek lisans çalışmasına dayanılarak, II. Bayezid döneminin mimarbaşısı Mimar Hayreddin anılır. Doğan Kuban caminin planını, kıble ekseni üzerindeki iki kubbe ile bunları yanlardan tamamlayan dar sahınlar nedeniyle Yakub Şah b. Sultan Şah'a bağlamayı düşünmüş, Rıfkı Melül Meriç de Bayezid dönemi mimarları üzerine yazdığı çalışmada Yakub Şah adını öne çıkarmıştır.
Hüsâmeddin Bey ise yerel bir isim verir. Ona göre mimar, Amasyalı İbrâhim oğlu Süleyman Çelebi'dir. Mimarlık sanatını Amasya'da öğrenen bu usta, Sultan II. Bayezid Amasya'da bir cami, imaret, medrese ve mektep yaptırılmasını emredince "mimar ve bina emini" tayin edilmiş, işi beş yılda bitirip büyük ihsanlara nail olmuş ve halk arasında "Emîn Mimar" diye anılmaya başlamıştır. Bu lakap yüzünden adı unutulmuş, ancak oğlu Muhyiddin Mehmed Efendi'nin bir eserinin sonundaki imzadan "Süleyman bin İbrâhim" olduğu anlaşılmıştır. Hüsâmeddin Bey'e göre Mehmed Paşa'nın hayratı, Hüseyin ve Ayas ağaların cami ve medreseleri ile Hatuniye Camii de onun işidir. Yalnız müellif bu ustayı iki ayrı ciltte iki farklı biçimde anlatır: bir yerde yapıma 886 Recebinde başlandığını ve mimarın 910 dolaylarında öldüğünü, öbüründe yapıma 888'de (1483) başlandığını ve mimarın 916'da (1510) öldüğünü yazar. Bu bilgiyi doğrulayan başka bir belge görülmediğinden Emîn Mimar Süleyman Çelebi'nin payı, yerel tarih yazımının verdiği bir bilgi olarak kalır.
Avlu ve İmaretin Yeri
Külliye, Edirne'deki Bayezid külliyesi gibi bir akarsuyun kenarında yükselir. Ortada cami yer alır; sağında, yani batısında medrese, solunda, yani doğusunda aşhane-imaret bulunur. Bütün bu yapılar yaklaşık 160 × 120 metrelik geniş bir dış avlunun içindedir ve avlu bir zamanlar taş bir duvarla çevriliydi. Külliyenin, ırmak kıyısında bulunması dışında hakkında hiçbir şey bilinmeyen Meryem Ana Kilisesi'nin yerinde kurulduğu iddiasını destekleyecek herhangi bir ize rastlanmamıştır.
Abdulkadir Dündar'ın Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'nde bulup yayımladığı tarihsiz bir belge, külliyenin ilk hâlini ayrıntılı biçimde tarif eder. Dündar, kâğıttaki filigrandan yola çıkarak belgeyi on beşinci yüzyılın sonlarına tarihlemiştir. Belgeye göre avlu duvarının çevresi bin iki yüz zirâ idi ve ırmak kenarındaki duvarın üstüne insanlar otursun diye yonma taş döşenmişti. "İmaret önünde olan havli"nin dört kapısı vardı: ikisi ırmak tarafına, biri şehre, biri Gökmedrese'ye açılıyordu. Beşinci bir kapı ise "matbah ardında" açılmıştı ve belgenin ifadesiyle arpa ve buğday taşımak, öteki eşyayı içeri almak için kullanılıyordu. Bu kapıdan erzakın doğrudan mutfağın arkasına ulaştırıldığı anlaşılır.
Belge avlunun düzenini de anlatır. Medresenin, imaretin ve matbahın önü ve ardı aynı hizadadır, "ipi tutulsa bir parmak ziyade eksik olmamıştır." İmaretin önünde bir kapıdan ötekine dört zirâ eninde, üç yüz elli zirâ boyunda yonma taş bir kaldırım uzanır. Revakın her direğinin karşısına bir servi, şadırvanın dört yanına dört servi dikilmiş, tespih ağaçları ve ırmak kenarına gölgesi taş duvarın üstüne düşen kavaklar konmuştur; kıble tarafındaki bahçeye yüz otuz aşı fidanı dikilmiştir. Medrese ile imaret, imaret ile matbah, matbah ile ambarlar arası ve ahır kapısından helalara kadar olan yollar dizme taşla döşenmiştir; belge bunun avluya at girmesin diye yapıldığını, böylece avlunun "gayet mazbut ve mahfuz" olduğunu ekler. Bugün avluya bu kapıların büyük bölümü korunmuş olarak, güney duvarına sonradan açılan bir girişle birlikte altı kapıdan girilir.
Hüsâmeddin Bey, kendi döneminin Amasya'sında beş büyük imarethane sayar: Bayezid Paşa, Yörgüç Paşa, Sultan Bayezid, Mehmed Paşa ve Hatuniye imaretleri. Her birinin yanında ayrıca bir tabhâne bulunduğunu, dolayısıyla şehirde beş imarethane ile beş tabhâne olduğunu yazar. Ona göre bunlar şehirdeki talebeyi ve hocaları geçindirmek, Amasya'da bulunan ya da dışarıdan gelen fakir ve misafirleri ağırlayıp doyurmak için kurulmuştu. Sultan Bayezid İmareti, bu sıranın bir hükümdar tarafından yaptırılan tek örneğiydi.
Belgeye Göre Beş Birimli İmaret
Topkapı belgesi yapıya tek bir ad vermez, bölümlerini ayrı ayrı adlandırır: yemeğin yendiği ve dağıtıldığı mut'ime-hâne, yemeğin pişirildiği matbah, erzakın saklandığı kiler, ekmeğin çıkarıldığı fırın ve gelenlerin hayvanlarının bağlandığı ahır. Belgeye göre "mut'imehanenin ve matbahun ve kilarun ve fürunun ve ahurun önlerinde on bir yekpare taş direk ve on iki kubbe reviş olmuştur." Bugün de on bir sütun ayaktadır; ancak üzerlerinde on iki yerine, kesme taştan sivri kemerlere oturan aynı büyüklükte on kubbe vardır. Bu düzen, imaretin yalnızca bir dağıtım noktası olmadığını, kendi mutfağı, deposu, fırını ve ahırıyla bütünlüğü olan küçük bir tesis işlettiğini gösterir.
Mut'imehâne on dörder zirâ ölçüsünde, kabaca on metreye on metrelik kare bir mekândı ve önünde, bugün yerinde olmayan bir şadırvan bulunuyordu; yemekten sonra el yıkamak ve su içmek için kullanıldığı düşünülmektedir. Matbah on sekiz zirâ boyunda, on dört zirâ enindeydi. Belge onu şöyle anlatır: "Ortasında iki direk vâki olmuştur. Direklerin bir tarafında üç kubbe olmuştur. Ocak içün tepeleri açıktur... Ve bir tarafına üç kubbe uzunu tolos olmuştur. Ve iki dahi misafir ocakları olmuştur. Ve her bir kazgana başka bir lüle su akar." Her kazana ayrı bir borudan su akması, mutfağın baştan bir su tesisatıyla birlikte tasarlandığını gösterir. Bugünkü matbah da bu tarife uyar: ortadaki iki ayağın bir yanı tepesinde aydınlık fenerleri bulunan üç kubbeyle, öbür yanı iki ocağın yer aldığı bir tonozla örtülüdür.
Kiler on altıya on altı zirâ ölçüsünde, içinde beş gözlü bir ambarı olan bir mekân olarak tarif edilir; gözlerden ikisi pirinç, üçü öteki ihtiyaçlar içindi. Fırın on altıya on dört zirâ idi, içinde iki gözlü bir ambar vardı ve ocağına da bir lüle konmuş, kazanına su akıtılmıştı. Ahır yirmi dörde on altı zirâ ile en büyük birimdi; kapısının önünde "misafir atını şuvarmak içün" bir çeşme vardı ve belgeye göre bu çeşme bütün mahalleye yetiyordu. Bunlardan başka matbahın arkasında dört bin yük odun alan bir odunluk, onarım malzemesinin konduğu bir ev, üç yüz müd arpa alan bir ambar ve yüz elli müd buğday alan bir ambar daha yapılmıştı. Belgede ayrıca on zirâya on zirâ ölçüsünde, dış sofası olan bir "muallimhane tabhânesi" ile büyük şadırvanın yanında dört hücreli bir hela sayılır. Bu ek yapıların hiçbiri günümüze ulaşmamıştır.
Albert Gabriel'in 1934'te çizdiği kuşbakışı planda imaret "L" yerine "E" biçiminde görünür. Gabriel'in çiziminde ahırın batı kesiminin önünde, ona paralel uzanan ve tonozla örtülü dikdörtgen bir mekân daha vardır ve avlu duvarına bitişiktir. Bu mekân da yıkılmış, yerini avlu revakı almıştır.
Bugünkü Plan ve Tabhâne Sorunu
Bugün imaret, caminin doğusunda, "L" biçiminde bir yapı olarak uzanır. Avluya bakan cepheleri boyunca sütunlara dayanan, sivri kemerli ve kubbeli revaklar sıralanır. Dikdörtgen asıl mekânların üzeri tonozlarla örtülüdür; revakların kubbeleri ise küçüktür. Yapı uzun süre askerî depo olarak kullanıldığı ve bu sırada değişikliğe uğradığı için bazı bölümlerin aslında hangi ihtiyaca cevap verdiği bugün tam olarak anlaşılamamaktadır; depremlerden sonra yapılan onarımlar da birimlerin ayırt edilmesini güçleştirmiştir.
Yeşilırmak'a göre ters yönde uzanan kolun ilk bölümü, ortasında kare bir payenin bulunduğu, tonozla örtülü 9 × 10 metrelik büyük bir mekândır ve Semavi Eyice'ye göre büyük olasılıkla erzak ambarıydı. Yanındaki 10,87 × 17,25 metrelik dikdörtgen mekân, içindeki iki büyük ocaktan anlaşıldığı üzere aşhanedir. Bu bölümün fenerli kubbeleri ile uzun tonozu ortada iki paye üzerinde durur. Aşhanenin yanında, "L"nin iki kolunun birleştiği köşede ise 8,85 × 10,22 metrelik, kubbeli bir mekân vardır. Duvarlarında altlı üstlü iki sıra halinde, toplam otuz dört dolap nişi yer alır. Eyice bu dolapların yapıyla birlikte mi yapıldığını, yoksa binanın askerî ambar olduğu dönemde mi açıldığını bilinmez sayar; Dündar ve onu izleyen araştırma ise burayı belgedeki kiler olarak tanımlar, ancak belgedeki kare plandan ve beş gözlü ambardan farklı bir biçim aldığını belirtir. "L"nin öteki kolunda kemerlerle güçlendirilmiş, biri küçük biri büyük iki tonozlu mekân daha bulunur. Belgedeki fırın kilerin kuzeyindeki bölümle eşleştirilir; ocağı batı cephesindeki kapı ile pencere arasında yer alır, iki gözlü ambarı ise kalmamıştır.
Misafirlerin barındığı tabhânenin yeri kaynaklar arasında tartışmalıdır. Eyice'ye göre bugünkü planda tabhâneye uygun bir bölüm yoktur ve bütün mekânlar aşhane-imaretin parçaları gibi görünür. Bu nedenle tabhânelerin caminin iki yanındaki kubbeli mekânlarda aranması gerektiği kanısındadır. Bu yan mekânlara iki taraftan birer kapıyla girilir, dışarıyla bağlantılıdırlar ve kıble bölümü ilk kubbeli kısımdan bir kademe ile ayrılmıştır; Bayezid'in öteki iki büyük külliyesinde de tabhânelerin bulunması bu ihtimali destekler. Eyice, tabhâne odalarının daima ocaklı olduğunu, dolayısıyla tonozlarda baca izlerine rastlanırsa sorunun kesin biçimde çözüleceğini belirtir. Başka örneklerde on altıncı yüzyılın ikinci yarısından sonra tabhânelerin işlevini yitirip perde duvarları kaldırılarak namaz mekânına katıldığı bilinir; Amasya'da da böyle bir değişimin olup olmadığı ayrıntılı bir araştırma gerektirir.
Hüsâmeddin Bey ise yirminci yüzyıl başında gördüğü düzeni başka türlü anlatır: caminin doğusunda bir imaret ve taamhane, imaretin kuzeyine bitişik bir tabhâne "yani misafirhane", bunun önünde batıya bakan ve hattatlara ayrılmış bir dâru't-ta'lîm, imaretin güneyinde de bir mektep vardır. Ona göre tabhâne, imaretin bir parçası olarak onun hemen kuzeyindeydi. 1668 depreminde "imaret ve tabhâne kubbeleri"nin birlikte yarıldığını söylemesi de bu düşünceye uyar. Dündar, belgedeki muallimhane tabhânesinin on dokuzuncu yüzyıla ulaşmışsa Hüsâmeddin Bey'in sözünü ettiği hattat odası olabileceğini düşünür. Son araştırma ise fırın olarak yapılan bölümle ahırın sonraki dönemde misafirhane ve askerî depo olarak kullanıldığı sonucuna varır. Kaynaklar bu noktada birleşmediğinden, imaretin misafir ağırlama bölümünün tam yeri açık bir soru olarak durmaktadır.
Vakfiye ve Gelir Düzeni
Bir imaretin ocağı, ancak ona ayrılmış sağlam bir gelirle yanabilirdi. Külliyenin vakfiyesi 901 yılı Cemâziyelevvel ayının ortalarında, yani Ocak 1496'da yazıya geçirilmiştir ve Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivindeki defterde kayıtlıdır. Belgede külliye cami, imaret, medrese ve sıbyan mektebinden ibaret gösterilir. Caminin kitabeye göre 1486'da tamamlandığı düşünülürse, vakfiyenin yaklaşık on yıl sonra yazıya geçirildiği anlaşılır. Vakfiye imaretin amacını açıkça söyler: sultan Amasya'da yüksek yapılı bir "imâret-i âmire" yaptırmıştır; bu imaret "yetimler, fakirler, müsafirler" ve mertebelerine göre tayinat almaya hak kazananlar içindir ve İbrahim Peygamber'in misafir ağırlama ve açları doyurma geleneğini sürdürmektedir. Vakfiye, sofraların gelenlerin derecelerine göre kurulmasını da şart koşar.
Kayhan Orbay'ın vakfın hesap defterleri üzerine yaptığı çalışmaya göre Amasya'daki Bayezid vakfı döneminin en büyük vakıflarından biriydi ve gelirinin neredeyse tamamı tarımdan geliyordu. Sultan, Anadolu'nun çok farklı bölgelerinden köyleri vakfa bağlamıştı. Amasya'da Geldigelenabad nahiyesindeki Boğa köyü, Çorum İskilip'te Şabhane, Ankara'nın Murtazaabad ve Ayaş kazalarında yirmiyi aşkın köy, Mudurnu, Kastamonu, İnebolu ve Sinop yörelerinde onlarca köy, Bafra, Samsun ve Canik'te geniş bir köy grubu, Çankırı, Kalecik ve Sivrihisar'da başka köyler bunlar arasındaydı. Bazı köyler mezraları, otlakları ve çeltikleriyle birlikte vakfedilmişti. Vakfiye ayrıca Osmancık kalesi yakınında Kızılırmak üzerindeki büyük köprüyü de vakıf yapıları arasında sayar.
Bu köylerin geliri, vakfın tuttuğu tahsildarlar, yani câbîler eliyle toplanırdı. 1496'da vakfın on üç câbîsi vardı; 1595 ve 1596'da bu sayı dördü atlı olmak üzere yirmiye, 1632'de yirmi ikiye çıkmıştı. Vakıf idaresi köyleri ya da köy gruplarını mukataa adı verilen birimler hâlinde, genellikle üç yıllığına iltizama veriyordu. Samsun ve Canik'teki köyler örneğin tek bir mukataa olarak ihale edilirdi. Gelir kalemleri arasında köy mukataalarından başka "imaret bahçesi" ile bir değirmenin kirası gibi küçük gelirler de vardı. Orbay, imaretin çevresinde vakıf görevlilerinin oturduğu ve kayıtlarda "mahalle-i imâret-i Sultân Bâyezîd Han" diye anılan bir mahallenin oluştuğunu da tespit etmiştir.
Vakfiyenin bir şartı imaretin ölçeği hakkında fikir verir: vakıf mutfağı için her gün on yedi batman taze et satın alınacak, her kişiye öğün başına elli dirhem et verilecek ve yemek günde iki kez çıkacaktı. Orbay bu rakamlardan yola çıkarak on yedi batman etin yaklaşık 408 kişinin günlük payına denk geldiğini hesaplar. 1496'da yetimler ve talebeler de sayıldığında vakıf görevlilerinin sayısı 139 olduğuna göre, Orbay'ın hesabına göre geri kalan 269 kadar kişi misafir ya da fakir olarak imaretten yararlanıyordu; misafirlerin sayısının çoğu zaman az olduğunu da ekler. Vakfın bir başka şartı ise her yıl Medine'ye, Peygamber'in kabrinin hizmetlilerine ve Medine'deki kurrâya yedi yüz altın gönderilmesiydi.
Hesap Defterlerinde İmaret Mutfağı
Vakfın on altıncı yüzyıl sonundan on yedinci yüzyıl ortasına kadar uzanan hesap defterleri, imaretin mutfağını rakamlarla izlemeye imkân verir. 1595 defterine göre mutfak harcaması 723.980 akçeydi. Aynı defterin ilk kaydı, 359 gün boyunca her gün on yedi batman et alındığını, yılda toplam 6.103 batman et için 188.880 akçe ödendiğini gösterir. Bu, vakfiyedeki on yedi batman şartının bir asır sonra hâlâ harfiyen uygulandığı anlamına gelir. Ne var ki vakıf görevlilerinin sayısı 175'e çıkmıştı; Orbay bunu ancak tayinatın küçültülmesiyle ya da imaretten yararlanan fakirlerin sayısının azalmasıyla açıklanabilecek bir durum olarak yorumlar.
Defterler mutfağa giren malları da sayar. 1595-96 yılında yaklaşık on yedi bin batman un, bin kileyi aşkın buğday, iki bin batmandan fazla pirinç, 470 batman bal, 368 batman sadeyağ, 766 batman tuz, 534 dirhem safran, nohut, badem, kırmızı üzüm, nişasta ve pamuk yağı alınmıştı. En büyük harcama kalemleri un, et ve pirinçti. Hicri 1016 Şabanına (Kasım-Aralık 1607) ait bir ruznamçe, mutfağın gündelik işleyişini gösterir: ayın ilk günü odun ve mum için pamuk alınmış, mutfak için un, buğday, tereyağı ve tuz harcanmış, misafirler için verilen ziyafette pirinç, bal, yağ, karabiber ve safran kullanılmıştır.
Bu bolluk uzun sürmedi. Orbay'ın çalışması, vakfın on yedinci yüzyılın ilk yarısında ağır bir mali bunalıma girdiğini ve bunun büyük Celâlî isyanları, köylerin boşalması ve tarımsal üretimin düşmesiyle yakından ilgili olduğunu gösterir. 1600'de mukataa gelirlerinin yaklaşık yüzde 76'sı toplanamamış, imaret yılın bir bölümünde kapalı kalmış, mutfak ancak yedi buçuk ay işleyebilmiş, maaşlar sekiz ay ödenebilmişti. 1624'te Amasya kadı siciline geçen bir fermandan, vakıf görevlilerinin maaşlarını alamadıklarından ve mutfağın birkaç yıldır kapalı olduğundan şikâyet ettikleri anlaşılır; görevliler mütevellinin yetkisini kötüye kullandığını da ileri sürmüşlerdi. 1627'de aynı şikâyetler tekrarlanmıştır.
En derin düşüş 1632'de görülür. O yıl mutfak harcaması 42.869 akçeye inmişti; bu rakam imaretin yılın büyük bölümünde, belki de bütün yıl kapalı kaldığını gösterir. Talebelerin yemeği için 21.300 akçe ayrıca kaydedilmişti, ancak bu da yalnızca yedi ay için harcanmıştı. Buna rağmen vakıf o yıl da Medine'ye 84.000 akçe göndermiştir. 1634'te mütevelli değişince yeni mütevelli Ahmed Paşa'ya devredilecek kilerin sayımı yapılmış ve kilerin 1590'lardakine göre çok zayıf durumda olduğu kaydedilmiştir. 1635'te vakıf toparlanmış, mutfağa 315.770 akçe harcanmıştır. 1646-47'de on altı aylık mutfak harcaması 111.271 akçeye düşmüş, 1656 defterinde iki yıl için 159.463 akçe yazılmıştır. Mutfak harcamaları 1719'da 200.700, 1757'de 362.440 akçe olarak görülür; Orbay'a göre bu rakamlar on altıncı yüzyıl sonundaki düzeyin hep altında kalmıştır.
Hesap defterlerinde onarım masrafları da ayrı bir kalem olarak tutulurdu. Vakfiyeye ve şer'î hükme göre vakıf gelirleri öncelikle yapıların bakımına harcanmalıydı. Odunluğun, helanın, mutfak ocağının onarımı bu kaleme yazılırdı. Orbay bu harcamaların hiçbir zaman büyük bir yük oluşturmadığını belirtir.
Mütevelliler, Kâtipler ve İmaret Şeyhleri
Hüsâmeddin Bey'in biyografi ciltleri, vakfı yöneten ve imareti işleten insanlar hakkında dağınık ama zengin bilgiler içerir. İlk mütevelli eski müftü Abdî Çelebi'den sonra bu görevi üstlenenler arasında Sivas kadılığından emekliye ayrılıp 903'te (1497-98) Amasya'da Sultan Bayezid evkafına mütevelli olan şair Âfitâbî Abdurrahman Çelebi, eski reisülküttâb Pîr Ahmed Çelebi (935 dolayları) ve Rumeli muhasebeciliğinden gelen Emîn Mehmed Paşa (1002/1593-94) sayılabilir. On yedinci yüzyılda tevliyet çoğu zaman saraydan çıkan kapıcılara, sipahilere ya da görevden alınmış beylerbeyilere verilen bir makama dönüşmüştü. Hüsâmeddin Bey'in kroniği, 1020'li ve 1030'lu yıllarda mütevellilerin neredeyse her yıl değiştiğini gösterir; bu sık değişim, Orbay'ın hesap defterlerinde gördüğü mali bunalımla aynı yıllara denk gelir.
Bu mütevellilerden biri Amasyalı Murâd Beyzâde Ahmed Ağa'dır. Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa'nın sadaret kethüdalığından azledilince 1081'de (1670) "evkâf-ı Sultâniyye" mütevellisi olarak Amasya'ya gelmiş, sonra 1085, 1088 ve 1094'te (1683) olmak üzere dört kez bu göreve getirilmiştir. Hüsâmeddin Bey'e göre son tevliyetinde beş yıl Sultan Bayezid evkafını iyi idare etmiş, camiyi yeniden onarıp ihya etmiş ve "imârethâneyi işletmiştir." Aynı dönemde Bektaş Ağa 1084'te (1673) "İmâret-i Sultân Bâyezîd evkâfı mütevellisi" olarak Amasya'ya gelmiş, ancak tam bir yıl kalabilmiştir. On sekizinci yüzyılda Nüzhet Ahmed Efendi 1175'te mütevelli olmuş, ertesi yıl ölünce görev oğlu Es'ad Mehmed Efendi'ye geçmiştir. Enderun'dan çıkarılan Paşalızâde Hasan Ağa da 1218'de (1803-04) bu tevliyetle Amasya'ya gönderilmiş ve 1223'te (1808) ölümüne kadar görevde kalmıştır.
Vakfın hesaplarını tutan kâtipler arasında Amasya'nın tanınmış hattatları ve şairleri vardır. Şehzade Ahmed'in divan kâtiplerinden Celâlî Mehmed Çelebi 934'te (1527-28) Sultan Bayezid evkafı kâtibi olmuştur. Şair Belîğî Mehmed Çelebi, Kanuni Sultan Süleyman'ın Amasya'ya geldiği 961'de (1554) bu kâtipliğe getirilmiştir. Hâfız Cîlânî diye tanınan hattat Mehmed bin Süleyman ise 974'te (1566-67) ikinci kez "Sultân Bâyezîd imâreti evkâf kâtibi" olmuştur. Aklâm-ı sittede usta sayılan Kâsım Efendi'den sonra kâtiplik onun soyundan gelen ve "Kâtibzâdeler" diye anılan bir aileye geçmiş, bu ailenin birçok üyesi hem vakıf kâtibi hem hattat olarak tanınmıştır.
İmaretin bir de şeyhi vardı. Hüsâmeddin Bey bu görevi üstlenenlerden bazılarını anar: 1058'de (1648) ölen Genceli Veli Bey ile Halfet Gâzi müderrisliğinden sonra Sultan Bayezid imareti şeyhi ve cami vaizi olan, 1173'te Sultan Bayezid medresesine müderris, 1175'te Amasya müftüsü olan Şeyh Mehmed Efendi. Şeyh Mehmed Efendi 1176'da ölünce müftülük ve müderrislik büyük oğluna, imaret şeyhliği ise öbür oğulları Abdürrahîm, Mehmed ve Mustafa efendilere verilmişti. Kaynaklar imaret şeyhinin günlük görevlerini tarif etmez; ancak bu makamın ulema arasında el değiştiren, babadan oğula geçebilen bir mevki olduğu anlaşılmaktadır.
İmaretin Çevresinde Mektep, Dârülkurrâ ve Hattat Odası
İmaret, avlunun doğu kesiminde başka küçük kurumlarla birlikte bir yapı grubu oluşturuyordu. Hüsâmeddin Bey'e göre Sultan Bayezid Mektebi caminin doğusunda, imaret hizasında köşe başında idi ve 890'da (1485) yaptırılmıştı. Vakfı düzenli, öğretim kadrosu iyiydi; Emir İmamzâde Seyyid Halil Efendi ile oğlu Seyyid Mehmed Emin Efendi burada muallim olarak tanınmışlardı. 1300'de (1882-83) mektep ibtidaiye dönüştürüldü. Sıbyan mektebi son yüzyıl içinde hiçbir iz kalmadan yok olmuştur.
Sultan Bayezid Dârülkurrâsı da sultan tarafından, "imaretin ekmekhanesinin kuzeyinde ve tabhânenin batı tarafında, hattat odası sırasında" yaptırılmış ve 891'de tamamlanmıştı. Amasya'da meşhur olan bu Kur'an okulu pek çok hafız yetiştirmiş, 1264'te (1847-48) metruk kalmış ve 1296'da (1879) askerî levazım deposunun memurlarına konut yapılmıştı.
Hattat odası, imaretin yanında yüzyıllar boyunca hat öğretilen bir mekân olarak anılır. On yedinci yüzyılda Amasyalı Hâce Ahmed Paşa, Sultan Bayezid imaretine bitişik olarak biri hattat Fazlullah Efendi, öbürü muvakkithane olmak üzere Koca Müneccim Ahmed Efendi için iki üst kat odası yaptırmış, bunların masrafları için çarşıdaki dükkânlarını vakfetmiştir. Koca Müneccim, 1049 Şabanında (Aralık 1639) Sultan Bayezid Camii muvakkiti olmuş ve bu muvakkithanede oturmuştur. Burada talebelere usturlap kullanmayı öğretir, her yıl bir takvim yazar, cuma günleri ulema ve şairler odasında toplanırdı. 1070'te (1660) ölünce yerine oğlu Mehmed Mâhir Efendi geçmiştir. Hattat Ahmed Efendi de "Sultan Bayezid imareti bitişiğindeki hattat odasında" yıllarca hat dersi vermiş ve 1090 dolaylarında ölmüştür. On sekizinci yüzyılda "Köse Hattat" diye tanınan Kâtibzâde Mehmed Emin Efendi, imarethanenin bitişiğindeki odasında öğrencilere hat öğreterek Sultan Bayezid evkafına kâtip olmuştur. Hüsâmeddin Bey, Hâce Ahmed Paşa'nın öteki hayratı yok olduğu hâlde muvakkithane ile hattat odasının kendi zamanında ayakta olduğunu, ancak 1233 (1817-18) yangınında yandıklarını da yazar; bu ifadeden odaların yangından sonra onarıldığı çıkarılabilir.
Yapılar Topluluğu İçinde İmaret
İmaretin yeri, külliyenin bütününe bakınca belirginleşir. Caminin harem kısmı, aralarında tromplarla geçiş sağlanan iki kubbeli mekândan ve yanlardaki üçer kubbeli kanattan oluşur. İlk kubbe yaklaşık 13 metre çapındadır; kıble bölümünü örten ikinci kubbe ise yaklaşık 15 metredir. İki bölümü 2,37 metre genişliğindeki büyük bir kemer ayırır. Bu düzen, yan mekânlı ya da zaviyeli cami mimarisinin en güzel örneklerinden biri sayılır. Beş bölümlü son cemaat yeri mermer sütunlara oturur; pencere alınlıklarında lacivert zemin üzerine beyaz sülüs yazılı çini panolar bulunur.
Caminin iki köşesinde yükselen minarelerden sağdaki, başka hiçbir minarede görülmeyen biçimde, uçlarında zambak motifleri bulunan zikzak çizgili kırmızı kakmalarla bezelidir. Soldaki minarenin gövdesi ise eski Türk minare geleneğine uygun olarak kırmızı ve beyaz çubuklar halinde örülmüştür. İç mekân sadedir. Mihrap mütevazı ölçüde ve mukarnaslıdır, minber beyaz mermerdendir; buna karşılık ahşap kapı ve pencere kanatları, on beşinci yüzyıl kündekâri işçiliğinin en iyi örnekleri arasında sayılır.
Taçkapı, Bayezid'in öteki camilerinde olduğu gibi görkemlidir. Üç çerçeve içinde, mukarnaslı tepelikli bir kapı nişi bulunur; çift renkli mermerlerden yapılan giriş kemerinin arasına kitabe yerleştirilmiştir. Caminin iki yan cephesi ile kıble cephesi dışarıdan üç payandayla desteklenir ve payandaların üzerinde sekiz köşeli kasnaklara oturan küçük birer kubbe vardır. Cümle kapısının iç tarafında, bir dizi konsola dayanan dar bir mahfil yer alır; buraya kapının iki yanındaki payelerin içindeki helezonî merdivenlerle çıkılır. İnce siyah sütunlara oturan müezzin mahfili de sadedir.
Son cemaat yeri, altı yuvarlak mermer sütuna oturan beş sivri kemerin taşıdığı kubbelerle örtülüdür. Kubbe içleri ve pencere kemerlerinin üzeri zengin kalem işleriyle süslenmiştir. Her iki minare de tek şerefelidir ve şerefe altları mukarnaslıdır. Ana kapı kanatları geometrik bir desene göre geçmeli olarak yapılmış, pirinç kuşakları ve kabaraları yerinde durmaktadır. Alt sıradaki pencere kapaklarının hepsinde aynı desenler uygulanmıştır; çoğunun üst bölümünde ağaç oyma tekniğiyle işlenmiş yazılı panolar bulunur. Yan girişlerin kanatları ise yok olmuştur. Caminin halıları arasında oldukça değerli eski halıların bulunduğu söylenir. Bu özenli bezeme, imaretin sade ve işlevsel mekânlarıyla aynı avlunun içinde yan yana durur.
Medrese, Sultaniye adıyla da bilinir ve büyük olasılıkla aynı yıllarda inşa edilmiştir. Girişin karşısında kare planlı, kubbeli bir dershane-mescit yer alır. Ortasında şadırvan bulunan avluyu üç taraftan tonozlu, sütunlu revaklar çevreler; bunların gerisinde kubbeli ve ocaklı on sekiz hücre sıralanır. Hüsâmeddin Bey'e göre müderrislik Amasya müftülerine tahsis edilmişti. Kroniğinde ilk müderris olarak Amasya müftüsü Cemâloğlu Alâeddin Ali Çelebi'yi gösterir; medresenin ilk hocasının ünlü Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi olduğu da yazılır. Zenbilli Ali Efendi'nin asıl adı Alâeddin Ali Cemâlî olduğundan, iki kaydın aynı kişiyi gösterdiği düşünülebilir. Medrese iyi bir onarımla ayakta kalmış, uzun yıllar İl Halk Kütüphanesi olarak kullanılmıştır. Medrese talebelerinin yemeği de imaretten çıkıyordu; hesap defterlerinde talebeler için yapılan mutfak harcaması ayrı bir kalem olarak görünür.
Caminin güneydoğusunda, kıble duvarı hizasında, cami ile imaret arasında kare planlı ve kubbeli bir türbe bulunur. Kapısı üzerinde ebced hesabıyla 919 (1513) yılını veren bir kitabe vardı. Eyice'nin yazdığı dönemde bu kitabe yerinde değildi, 2023 tarihli bir araştırma ise kitabenin son restorasyondan sonraki hâlini yayımlamıştır. Türbe, Şehzade Ahmed'in oğlu Şehzade Osman'a atfedilir. Eyice, Osman'ın 1513'te Yavuz Selim tarafından öldürtüldüğünü yazar; kimi anlatımlarda ise Osman küçük yaşta ölmüş bir çocuk olarak geçer ve türbenin yapıya sonradan eklendiği belirtilir. Bugün türbede sanduka yoktur, oysa Uzunçarşılı burada mermer bir sandukanın bulunduğundan söz eder.
Onarımlar, Depremler ve Taşkınlar
Külliyenin ve imaretin yüzyıllar boyunca ayakta kalması, düzenli onarımlara bağlıdır. Daha Bayezid hayattayken, 20 Zilhicce 914'te (Nisan 1509), Amasya'daki imaretin onarımını denetlemek üzere gönderilen başmimar Ali'ye iki bin akçe ihsan verildiği kayıtlıdır; onarımı yapan ustaların İstanbul'dan mı gönderildiği, yoksa Amasyalı mı oldukları belgede yazmaz. Hüsâmeddin Bey'in kaydettiğine göre 999 Muharremindeki (Kasım 1590) depremde cami büyük ölçüde zarar görmüş, ön kubbe ve kemerleri ile imaretin kubbeleri yarılmış, ancak yapılar hemen onarılmıştır.
1079'daki (1668) depremde tahribat daha büyük oldu: iç kemer çöktü, kubbeler yıkıldı, sağdaki minare alt kuşağından kıbleye doğru devrildi, soldaki doğuya eğrildi, imaret ve tabhânenin kubbeleri yarıldı. Külliyenin mütevellisi Merzifonî İbrâhim Ağa nazır, Ahmed Paşazâde Ali Bey mübaşir olarak bütün zararı bir yıl içinde giderdi. Hüsâmeddin Bey, bundan sonraki depremlerde görülen hafif hasarların da hemen onarıldığını ve imaretin kendi zamanına kadar iyi korunduğunu yazar.
1147 (1734-35) tarihli bir belge, yağan çok yağmur ve kar yüzünden Yeşilırmak'ın taşarak bütün şehre zarar verdiğini, cami mihrabının, şadırvanın ve medresenin yanında imaretin içinde ekmek pişirilen fırının da tamamen yıkıldığını anlatır. Belgede fırının kubbesi, bacası ve matbah ocaklarının onarımı için gereken malzeme, yeni bir tezgâh ve iki hamur teknesi istenmektedir. Aynı belgeye göre muallimhanenin kurşun örtüsü sökülüp yerine kiremit konacak, çıkan kurşun da şadırvan ile mihrap üzerindeki harap yerin onarımında kullanılacaktı. 1821 tarihli bir belge, cami, imaret ve medresenin bazı yerlerinin harap olduğunu ve onarım için Haremeyn hazinesinden 9.443 kuruş ayrıldığını kaydeder. Mustafa Vâzıh Efendi, 1824-25 dolaylarındaki bir depremde iki yüzü aşkın böcekhanenin yıkıldığını, Sultan Bayezid'in yapılarında minarelerin bir kısmının, cami ve medrese kubbelerinin çöktüğünü yazar. 1827 tarihli bir belge de cami, medrese ve imaretteki tabhânenin büyük bir depremde yıkılarak onarıma muhtaç olduğunu bildirir.
Zamanla çevreye başka hayırlar da eklendi. 1197'de (1782-83) Türedîzâde Hacı Ali Ağa caminin ırmak tarafına, kışın sıcak suyla abdest alınmasını sağlayan musluklar ve bir su ısıtma yeri yaptırdı; buraya "Sıcak Su" denirdi. Ayşe Hatun 1227 ya da 1228'de (1812-13) bir şadırvan, Kâtibzâde Hacı Osman Ağa 1236'da (1820-21) bir kar sebili yaptırdı. Kapancızâde Hacı Hüseyin Zeki Efendi bir muvakkithane-kütüphane ile bir şadırvan daha inşa ettirdi. Yamuk Osmanzâde ailesi 1909-1911 arasında, vasiyet uyarınca, avluda dağ suyu bulunmadığı ve ırmak suyu günlerce bulanık aktığı için mektebin batısındaki duvarın önüne bir kütüphane ve Çakallar'dan getirilen su için yeni bir şadırvan yaptırdı.
Edirne'deki külliye gibi Amasya'dakinin de zaman zaman ırmağın taşkınlarından zarar gördüğü bilinir. 1980 Haziranındaki taşkında külliye 70 santimetre kadar çamurla kaplanmıştır. 1939'da Amasya'da büyük ölçüde tahribata yol açan şiddetli depremde cami yeniden zarar görmüş, son cemaat yerinin bazı kemer ve kubbeleri yıkılmıştır. 1937-1938'de Samsun-Tokat yolunun genişletilmesi için avludan 160 metrelik bir şeridin yola katılması da gündeme gelmiştir. 1960'lı yıllarda yapılan onarımın başarılı olduğu söylenemez; son cemaat yeri revak kemerleri ile iki bölümü ayıran büyük kemer bu onarımda hatalı biçimde yenilenmiştir. İmaretin onarımına dair 1968 tarihli bir rapor da bilinmektedir. Caminin son kapsamlı restorasyonu 2017-2019 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yapılmıştır.
Ambardan Müzeye
İmaretin yemek dağıtma işlevi on dokuzuncu yüzyılda sona ermiş görünür. Hüsâmeddin Bey'in yirminci yüzyıl başında yazdıklarına göre imaret ve taamhane o sırada "a'şâr-ı ayniye ambarı", yani aynî olarak toplanan öşür vergisinin konduğu bir ambar olarak kullanılıyordu; imaretin kuzeyindeki tabhâne askerî silah deposu, hattatlara ayrılmış ders odası ise Islah-ı Medâris Komisyonu'nun odası olmuştu. Hicri 1281 (1864-65) tarihli bir belge, Sultan Bayezid Camii hademesine ayrılmış bir hanın askerlerce levazım deposu olarak kullanıldığını bildirir. Son araştırma, bu hanın imaretin ahır olarak kullanılan bölümü olabileceğini düşünür; ancak bu bir tahmindir.
İmaret bir dönem çok harap durumdaydı ve uzun süre askerî depo olarak kullanıldı. Onarılarak yıkılmaktan kurtarıldı; aşhane-imaret ile tabhâne bir süre yurt olarak değerlendirildi. 2023 tarihli araştırmaya göre bugün imaretin ahır olarak kullanılmış kuzey bölümü Minyatür Amasya Müzesi'ne, kiler olarak belirlenen bölüm Amasya Müftülüğü'ne bağlı bir kitap kafeye, matbah Amasya Valiliği'ne bağlı İmaret Kültür Merkezi'ne, mut'imehane ise bir yayın satış yerine ev sahipliği yapar. Müze, 300 metrekarelik bir salonda Amasya'nın yaklaşık yüz yıl önceki hâlini 1/150 ölçekli bir maketle canlandırır. Maket 1914'te çekilmiş bir fotoğrafa göre yapılmış, imaretin tonozlu tavanı da bir gece göğü gibi düzenlenmiştir.
Külliyenin bütününden cami, medrese ve imaret günümüze ulaşmıştır; sıbyan mektebi yok olmuş, on dokuzuncu yüzyılda eklenen muvakkithane ve şadırvan ise ayaktadır. Muvakkithanenin kapısı üzerindeki beş beyitlik manzum kitabeye göre yapı Hacı Hüseyin Zeki Efendi tarafından 1256'da (1840) yaptırılmıştır; Hüsâmeddin Bey ise tarihi 1258 olarak verir. Tanzimat üslubundaki bu küçük binanın duvarlarında kalem işi nakışlar bulunur; bunlarda manzaralar, ağaçlar, bazı binalar ve yakındaki Beyazıt Camii'nin bir resmi görülür. Eski bir esasa dayanmakla birlikte geç dönemlerde yenilendiği anlaşılan şadırvanın saçağı altında da on dokuzuncu yüzyıl işi manzara resimleri vardır ve bunların geniş bir İstanbul manzarasını gösterdiği, büyük olasılıkla muvakkithaneyle aynı tarihe ait oldukları belirtilir. Muvakkithanenin nakışları üzerine Günsel Renda'nın ayrı bir makalesi bulunur. Külliyenin kitabeleri İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın kitabeler derlemesinde, mimari yönüyle G. de Jerphanion ve A. Gabriel'in çalışmalarında ele alınmıştır.
Caminin yapımı sırasında dikilen şadırvanın iki yanındaki çınar ağaçlarının beş yüz yılı aşkın bir süredir bahçeye gölge verdiği anlatılır. İmaretin kubbeleri altında artık yemek pişmese de planı, ocakları ve ambarları, on beşinci yüzyıl belgesinin tarif ettiği düzeni bugün de büyük ölçüde okunabilir kılar.
Kronoloji
1481: Bayezid'in tahta çıkışı; Hüsâmeddin Bey'e göre inşaatın başlangıcı (886 Receb).
1485: Hüsâmeddin Bey'e göre Sultan Bayezid Mektebi'nin yapımı (890).
1486: Kitabeye göre caminin tamamlanması (Receb 891); cami, medrese, mektep, imaret, tabhâne ve dârülkurrânın bitirilmesi.
1496: Külliye vakfiyesinin yazılması (901 Cemâziyelevvel ortaları).
1509: İmaretin onarımını denetleyen başmimar Ali'ye ihsan verilmesi (20 Zilhicce 914).
1513: Şehzade Osman Türbesi'ne atfedilen kitabenin tarihi (919).
1590: Depremde cami ve imaret kubbelerinin yarılması ve onarımı.
1595: Hesap defterine göre yıllık mutfak harcamasının 723.980 akçe olması.
1600: Gelirlerin büyük bölümünün toplanamaması; imaretin bir süre kapalı kalması.
1632: Mutfak harcamasının 42.869 akçeye düşmesi; imaretin yılın büyük bölümünde işlememesi.
1639: Koca Müneccim Ahmed Efendi'nin Sultan Bayezid Camii muvakkiti olması.
1668: Depremde imaret ve tabhâne kubbelerinin yarılması; Merzifonî İbrâhim Ağa'nın bir yıl içinde onarımı.
1734-35: Yeşilırmak taşkınında imaret fırınının yıkılması.
1840: Muvakkithane-kütüphanenin inşası (kitabeye göre 1256).
1879: Dârülkurrânın askerî depo memurlarına konut yapılması (1296).
1909-1911: Yamuk Osmanzâde kütüphanesi ve şadırvanının yapımı.
1939: Büyük deprem ve caminin yeniden zarar görmesi.
1980: Taşkında külliyenin çamurla kaplanması.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 1-4, s. 117-118, 162-163, 178, 482, 548-560 (e-kitap: https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page117.html).
- Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 6-8, s. 20, 59-60, 168, 175, 179, 226, 291, 358, 361, 420, 425, 442, 521, 560, 628 (e-kitap: https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page358.html).
- Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 9-12, s. 295, 421-422, 477, 563 (e-kitap: https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page295.html).
Akademik çalışmalar
- Elif Nur Dönmezgüç, Belgelerle Amasya Sultan II. Bayezid Külliyesi, yüksek lisans tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2023 (Abdulkadir Dündar, "Bir Belgeye Göre Amasya II. Bayezid Külliyesi", Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 44/2, 2003, ve Osmanlı arşiv belgelerinden aktarımlarla). dspace.ankara.edu.tr
- Kayhan Orbay, The Financial Administration of an Imperial Waqf in an Age of Crisis: A Case Study of Bâyezîd II's Waqf in Amasya (1594-1657), yüksek lisans tezi, Bilkent Üniversitesi, Ankara 2001. repository.bilkent.edu.tr
- Kültür Envanteri, "II. Bayezid Külliyesi İmareti" (Amasya Valiliği Şehir Rehberi ve Sühan Bayraktar'ın yüksek lisans tezine dayanan kayıt). kulturenvanteri.com
Resmî kaynaklar
- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Sultan II. Bayezid Külliyesi". amasya.ktb.gov.tr
- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Miniatür Amasya". amasya.ktb.gov.tr
Diğer kaynaklar
- Semavi Eyice, "Beyazıt II Camii ve Külliyesi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 6, İstanbul 1992, s. 40-42. islamansiklopedisi.org.tr









