Amasya'nın adı çoğu zaman şehzadelerle, Strabon'la ve Şeyh Hamdullah'la birlikte anılır. Oysa şehir, bu bilinen adların çevresinde çok daha kalabalık bir kadro yetiştirdi ve barındırdı: Selçuklu gazileri, saray meclislerinin kadın şairleri, on beşinci yüzyılın Farsça tarihçisi, Tanzimat'ın muhalif valisi, Cumhuriyet'in heykeltıraşı, tarihçisi ve sinemacısı. Âlimler, devlet adamları, Merzifonlular, Şeyh Hamdullah, Sabuncuoğlu Şerefeddin ve şehzadeler sitede ayrı yazılarda anlatıldığından burada onların dışında kalan isimler ele alınıyor.

Halifet Gazi ve Medresesi

Halk arasında Hilfet Gazi diye söylenen ismin aslı Halîfet Gazi'dir. Danişmendli emirlerinden olan Halifet Gazi, beylik ortadan kalkınca Anadolu Selçukluları'nın hizmetine girdi. I. İzzeddin Keykâvus'un 1215'te Sinop'u fethinden sonra Karadeniz sahil muhafaza kumandanlığına getirildi. I. Alâeddin Keykubad zamanında 619 (1222) yılında Amasya valisi oldu. Keykubad'ın Mengücüklüler üzerine yaptığı sefere katıldı, zaferin ardından Erzurum valiliği ile ödüllendirildi. 1232'de Gürcülere karşı çıkılan seferde şehit düştü ve cenazesi Amasya'daki türbesine gömüldü.

Şamice mahallesinde, Torumtay Sokağı üzerindeki medresenin kitabesi 606 (1209-10) tarihini taşır. Bânîsinin 622 (1225) tarihli vakfiyesi de günümüze ulaşmıştır. Yapıdan bugün güney duvarı ile doğu bölümünün bir kısmı ayaktadır. 1647 depreminden sonra müderris Hasan Efendi yıkılan yerleri ahşapla yeniden yaptırmış, 1888'de Amasya müftüsü Hacı Osman Hilmi Efendi binayı kapsamlı biçimde onartmıştır. Danişmendnâme'ye göre bina kiliseden medreseye çevrilmiştir. Albert Gabriel de aynı kanaattedir, Metin Sözen ise kemerli bölümün eski bir Bizans yapısının cephesi olabileceğini düşünür. Duvar dolgusunda devşirme malzemenin görülmesi bu görüşleri destekler.

Medreseye bitişik türbe kare kaideli, sekizgen gövdeli, piramidal külâhlı ve iki katlıdır. Cepheleri düzgün kesme taşla kaplanmış, taçkapısı ve pencere çerçeveleri geometrik motifler, palmet ve rûmîlerle bezenmiştir. İç mekânın ortasındaki mermer lahit, kanatlı medusalar ve erosların süslediği bir Roma dönemi kadın lahdidir; yani sanduka da yapı gibi eski bir malzemenin yeniden kullanımıdır. Türbenin tarihi tartışmalıdır. Yaygın görüş onu on üçüncü yüzyılın ilk çeyreğine koyar, Doğan Kuban on ikinci yüzyılın ortasını, Gabriel ve Oktay Aslanapa ise 1145-46 yılını düşünür. Tanju Cantay'a göre alt kattaki mumyalık bölümü, yapının bir kilise mahzenine ya da mezar şapeline dayandığını gösterir.

Halifet Gazi'nin adı yalnızca taşla anılmaz. Adına Farsçadan Türkçeye bir tıp kitabı çevrilmiş (Hekim Bereket'in Lübâbü'n-nühab'ı, Farsça aslı Tuhfe-i Mübârizî), on üçüncü yüzyılın başında Anadolu'da yapılan sporlara dair bir eser de yazılmıştır.

Hüseyin Hüsameddin Yasar ve Amasya Tarihi

Hüseyin Hüsameddin 1869 Kasım'ında Amasya'nın Çeribaşı mahallesinde doğdu. Babası Abdîzâde Hacı Mehmed Ağa'dır. 1879'da mahalledeki Balcı Mektebi'nde okumaya başladı, Kur'an'ı orada ezberledi, 1883'te girdiği rüştiyeyi 1887'de bitirdi. Rüştiyede okurken Fars dili ve edebiyatı üzerine özel dersler aldı, bir kütüphanedeki kitaplardan yararlandı ve Amasya tarihine dair ilk bilgileri o yıllarda toplamaya başladı. 1889'da İstanbul'a gidip Kalenderhâne Medresesi'ne yerleşti, Tokadîzâde Ahmed Nûreddin Efendi'ye mülâzım oldu. Tatillerde İstanbul'un bütün kütüphanelerini dolaştığını kendisi anlatır. 1894'te Girit'e, 1895'te Şam'a ve oradan Hicaz'a gitti. Hanya ve Şam kütüphanelerinde çalıştı. 1899'da hocasından icâzetname aldı.

Resmî hayatı dönemin ilmiye mensuplarının alışılmış yolunu izledi. 1898'de ferâiz hocası Perşembeli Ahmed Remzi Efendi'nin muavinliğine getirildi ve bu görevi İstanbul çevresindeki şer'iyye sicillerini incelemek için kullandı. 1901'de Şeyhülislâm Cemâleddin Efendi'nin takdiriyle surre-i hümâyun niyâbet-i şer'iyyesine atandı ve ikinci kez Şam ile Hicaz'ı gördü. Dönüşünde Vezirköprü (1903), Osmancık (1905), Niksar ve Refahiye (1911) kadılıklarında bulundu. Son memuriyeti Evkaf Nezareti'nde eski kayıtların tercümanlığıydı. Târîh-i Osmânî Encümeni'nin kuruluşundan beri üyesiydi. Daha çocukken Amasya meşhurlarının hayatlarını derlemiş ve "Asrî" mahlasıyla manzumeler yazmıştı. Sonraki yıllarda bütün çalışmasını Türk dili ve tarihi üzerinde yoğunlaştırdı. Soyadı Kanunu'ndan sonra Yasar adını aldı, 10 Şubat 1939'da Şişli'deki evinde öldü ve Feriköy Mezarlığı'na gömüldü. Kimi kaynaklar Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu üyeliğinden de söz eder; ansiklopedi maddesi ise yalnızca Encümen üyeliğini anar.

Asıl eseri Amasya Tarihi on iki cilt olarak tasarlandı. İstanbul'da 1912-1928 arasında dört cildi, 1935'te dördüncü cildin bakiyesi basılabildi. Birinci cilt şehrin kuruluşunu, semtlerini, kalelerini, mağaralarını, mahallelerini, camileri ve türbelerini, edipleri ve hattatları, tarikat şeyhleri ile tekkeleri, âlimleri ve medreseleri, bucakları, ilçeleri ve kasabaları kapsar. İkinci cilt genel Türk tarihine ayrılmıştır; Türklerin nesepleri, Türkmen boyları, eski dinleri, Anadolu'da Hititler ve Danişmend Gazi'den Osmanlılara Amasya'nın tarihi burada yer alır, anlatı Amasya valisi Şehabeddin Şâdi Bey'in 1335'teki ölümüyle İlhanlı hâkimiyetinin bitişine kadar götürülür. Üçüncü cilt 1306'dan başlayıp 1608'de Kuyucu Murad Paşa'nın bölgeyi eşkıyadan temizlemesine, dördüncü cilt ve bakiyesi 1608-1688 arasında Amasya'da yetişen âlimlere, şeyhlere ve gelen valilere uzanır. Eserin kendisi de şehir tarihçiliğinin öncü örneklerinden sayılır.

Kalan ciltlerin akıbeti hazin bir ayrıntıdır. Beşinci cilt kayıptır. Altıncıdan on ikinciye kadar olan el yazması ciltleri Amasya Belediyesi 1979'da satın almış, bunlar bugün Süleymaniye Kütüphanesi'nde emanet durmaktadır. Birinci cilt 1986'da kısmen sadeleştirilerek yeni harflerle yayımlandı (Ali Yılmaz ve Mehmet Akkuş). Eserin değeri konusunda görüşler ayrılır. Yasar kaynaklarının çoğunu göstermemiş, kimi yerde aşırı etimolojik benzetmelere gitmiştir. Bu yüzden bazı araştırmacılar ilmî değerinden kuşku duyar. Franz Babinger ise belirli konularda eseri "gerçek bir hazine" olarak niteler ve en az kısmen Batı dillerine çevrilmesini önerir. Yasar'ın başvurduğu mahkeme kayıtları, vakfiyeler, kitâbeler ve mezar taşlarının bir bölümü bugün yoktur. Bu yüzden Amasya Tarihi birçok konuda tek kaynak durumundadır. Kendisi güçlü bir İslâm terbiyesi almış olmasına karşın hayatının amacını "Türk tarihini ve dilini araştırmak" diye koymuş, Türk dilinde köken ve kelime teşkilatı üzerine Temel (1926) ile Paşa Armağanı gibi kitaplar yazmıştır. Evkâf-ı Hümâyun Nezâreti'nin tarihçesini İbnülemin Mahmud Kemal'le birlikte kaleme aldı. Aruz vezniyle yazdığı bir Amasya güzellemesini de eserin ilk ciltlerine dağıtmıştır.

Şehzade Sarayı Çevresindeki Edebî Muhit

II. Bayezid'in ve ardından oğlu Şehzade Ahmed'in Amasya valiliği sırasında şehzade sarayının çevresinde bir şair, âlim ve hattat topluluğu oluştu. Bu muhitin en çok anılan üç ismi, ikisi kadın olmak üzere, Mihrî Hatun, Zeyneb Hatun ve Münîrî'dir.

Mihrî Hatun Amasya'da doğdu, hayatını da burada geçirdi; divanında "Geçmiş ki hayf Mihrî Amâsiyye'de ömrün" mısraıyla buna işaret eder. Doğum yılı 1456-1461 arasında tahmin edilir. Babası Belâyî mahlasıyla şiir yazan Kadı Hasan Amasyevî, dedesi Halvetî şeyhlerinden Pîr İlyas'tır. Âşık Çelebi'ye göre asıl adı da mahlası gibi Mihrî'dir, Evliya Çelebi ise Mihrimah olarak kaydeder. Fahrünnisâ ve Mihrünnisâ gibi adlar hiçbir kaynağa dayanmaz. Tezkireler onun hakkındaki bilgilerin neredeyse tamamını şehzade sarayı çevresinde şairlerle yaşanan olaylar üzerinden verir. Sinan Paşa'nın oğlu İskender Çelebi ile bir gönül bağından, Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'ye yakınlığından söz edilir. Aynı tezkireciler güzelliğini överken iffeti konusunda kimsenin şüphesi bulunmadığını da yazar. Şiirde Necâtî'yi örnek alıp nazireler yazdı, Necâtî bundan pek hoşnut kalmamıştı. Latîfî'nin aktardığına göre Necâtî, kendisine görüşünü soran Mihrî'ye "ihâmını beğenir ve musâbahetin özenir" anlamında kapalı bir karşılık göndermişti.

Mihrî'nin şairlik hayatına ışık tutan en somut belge, II. Bayezid dönemine ait 909-917 (1503-1511) yıllarını kapsayan bir in'âmât defteridir. Defter, onun Amasya'da tanıdığı sultana düzenli olarak kasideler gönderdiğini gösterir. 2 Cemâziyelevvel 914 (29 Ağustos 1508) tarihli kayıt divanını sultana yolladığını ve 3000 akçe ihsan aldığını bildirir. 27 Zilhicce 917 (16 Mart 1512) tarihli son kayıt, ölümünün bu tarihten sonra olduğunu gösterir. Sonunda II. Bayezid'in mührü bulunan nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'ndedir. Tezkirecilerin şiirini değerlendirişi ihtiyatlıdır. Sehî ona "hoş-tab‘ hatun" der, Âşık Çelebi şiirini bütünüyle vasat sayar. Şiirlerinde sade bir Türkçe, doğal ve külfetsiz bir anlatım görülür. Dedesinin Amasya'daki tekkesinin hazîresine gömüldü. Divanı 1967'de Moskova'da Maştakova tarafından, Türkiye'de 2007'de Amasya Valiliği'nin Kültür Yayınları arasında Mehmet Arslan'ın hazırlığıyla basıldı. 1985'te adı Venüs'te bir kratere verildi.

Zeyneb Hatun'un (Zeynünnisâ) Amasyalılığı Mihrî kadar kesin değildir. Çoğu kaynak onu Amasya doğumlu sayar, Latîfî ise Kastamonulu bir "mârifet sahibi" zatın kızı olarak anar; tezkirelerin ikisi de şairin ölümünden sonra, 1546-1556 arasında yazılmıştır. Babasının bir kadı olduğunda kaynaklar birleşir, adında ayrışır. Kocasının Amasya kadılarından İshâk Fehmî Çelebi olduğu belirtilir. Arapça ve Farsça öğrendi, Farsçayı şiir söyleyecek kadar iyi bildi, musikiyle de ilgilendi. Onu tarihe taşıyan şey, Fâtih Sultan Mehmed adına Türkçe ve Farsça şiirlerden oluşturup sunduğu divandır. Gelibolulu Âlî bu divan karşılığında caize aldığını söyler. Divan bugün yoktur. Bursalı Mehmed Tâhir bir nüshasının Ayasofya Kütüphanesi'nde bulunduğunu yazmışsa da yapılan araştırmalarda hiçbir nüshasına rastlanmamıştır. Zeyneb'in elimizde yalnızca üç şiiri kalmıştır: yedi beyitlik bir gazel, bir kıt'a ve Farsça bir beyit. Tezkireciler şiirini över, ama övgü çoğu zaman "kadın olmasına rağmen" kalıbına dayanır. Beyânî "Kız nakşı değildir, merdânedir" der. Kınalızâde Hasan Çelebi'ye göre tek ayıbı kadın olmasıdır.

Münîrî-i Amâsî bu muhitin üçüncü ismidir. 1487 tarihli "Mihr ü Müşterî" adlı eserin sahibi, kimi kaynaklarda anıldığı gibi "Amasyalı İbrahim" adlı bir nakkaş olmayıp Münîrî'dir. Eser, Assâr-ı Tebrîzî'nin aynı adlı Farsça mesnevisinin 6011 beyitlik manzum çevirisidir ve bilinen iki nüshasından biri müellif hattıdır; 9 Şevval 892 (28 Eylül 1487) tarihinde tamamlanmıştır. Şairin adı kendi yazısında Münîrî b. Mehmed olarak geçer. Kaynaklardaki "İbrâhim Çelebi" adının yanlış olduğu anlaşılmıştır. Babası II. Bayezid döneminde Erkân-ı Dîvân'da nişancılık yapmış, Münîrî de bir süre sipahilik etmiş, sonra sultanın ve Şehzade Ahmed'in sohbet arkadaşlarından olmuştur. Hattın bütün türlerinde yazdığını söylediğinden muhtemelen Şeyh Hamdullah'ın talebelerindendir. Divanını 1502'de tamamladı. Divanda yirmi dokuz kaside ve 330 Türkçe, 150 Farsça gazel yer alır. Mecmau'n-nezâ'ir'de altmış dört, Pervâne Bey Mecmuası'nda elli bir şairin şiirine nazire yazdığı için bir nazire şairi olarak da değerlendirilir. Asıl şöhretini yedi cilt, 866 varak ve 32.475 beyitten oluşan manzum Siyer-i Nebî'ye borçludur. Bu eser Türk edebiyatının bilinen en uzun manzum siyeridir; hiç kimseye ithaf edilmemiş, şair onu yalnızca Allah'ın rızası ve peygamberin şefaati için yazdığını söylemiştir. Tek nüshası Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndedir. Evliya Çelebi, Amasya'da gördüğü ziyaretgâhlar arasında Münîrî'nin türbesini de sayar. Ölüm tarihi kesin değildir; 1521'de Sofya'da öldüğüne dair bir kayıt vardır, diğer kaynaklar bu konuda bilgi vermez. Şair 1482'de bir veba salgınında Ali ve Ferah adlı iki çocuğunu bir hafta arayla yitirdiğini divanındaki bir mersiyede anlatır.

Şükrullah ve Behcetü't-tevârîh

Şükrullah'ın hayatı hakkında bilgi azdır. Babasının adı Şehâbeddin Ahmed, dedesinin adı Zeynüddin Zeki'dir. Kendi eserindeki ifadelere göre 790'da (1388) doğdu, 812'de (1409) Osmanlı hizmetine girdi. Birçok kaynak onu Amasya doğumlu gösterir; Hüseyin Hüsameddin de Amasya Tarihi'nde "Şükrullah Çelebi Amasyalı" künyesiyle ondan söz eder. Yetişkinlik çağından sonra ilim yolculukları ve görevleri yüzünden şehirden ayrıldı, ömrünün asıl bölümünü Bursa, Edirne ve elçilik yollarında geçirdi. Amasya'da ona ait bir yapı, vakıf ya da türbe bilinmez. Aynı adı taşıyan başka bilginlerle karıştırılması da sık görülür; mûsikî risalesinin yazarı olan Ahmedoğlu Şükrullah'ın aynı kişi olup olmadığı tartışmalıdır.

II. Murad döneminde iki elçiliği ile tanınır. 1440'lı yıllarda Karaman tarafına gönderildi; kaynaklar tarih ve muhatabı ayrı gösterir, 1442-43 ile 1444 arasında gidip gelirler. 852'de (1448) Akkoyunlular'ı yenip Bağdat'ı alan Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah'ın yanına elçi gitti. Kendi anlatısına göre orada Cihan Şah ona Uygur yazılı bir kitap getirtip Oğuzların tarihini okuttu ve Osmanlı hanedanının Oğuz Han'ın oğlu Gök Alp'e bağlandığı bilgisi böylece onun eserine girdi; sözü edilen kitap bilinmemektedir. Fâtih döneminde de saraya yakın kaldı. 1457'de şehzadeler Bayezid ile Mustafa'nın Edirne'deki sünnet düğününde İstanbul kadısı Hızır Çelebi ile birlikte sultanın karşısında oturdu.

Farsça yazdığı Behcetü't-tevârîh'e 1456 sonunda başladı ve Bursa'daki son yıllarında, 1456-1459 arasında, sadrazam Mahmud Paşa'ya ithaf ederek tamamladı. Mahmud Paşa karşılığında ona 1000 akçe verdi. On üç bölümlük eserin ilk sekizi bir İslâm tarihi niteliğindedir. Sonraki bölümler Yunan filozoflarını, İran şahlarını, Emevî, Abbâsî ve Fâtımî hanedanlarını, Selçukluları ve Moğol istilâsını anlatır. On beş yapraklık son bölüm Osmanoğulları'na ayrılmıştır. Osmanlılardan söz eden en erken Farsça düzyazı eserlerden biridir. Kendi dönemini, yani Çelebi Mehmed, II. Murad ve Fâtih zamanlarını yazdığı kısımlar en özgün olanlarıdır. Eser 1530-31'de Mustafa Fârisî tarafından Mahbûbü kulûbi'l-ârifîn adıyla Türkçeye çevrildi. Osmanlı bölümü 1925'te Theodor Seif tarafından Almanca çevirisiyle yayımlandı, Nihal Atsız eserin Türk ve Osmanlı bölümlerini 1939'da Türkçeleştirdi.

Çocukların Terbiyesine Adanmış Bir Kalem

Alâeddin Ali el-Amâsî, on beşinci yüzyılda sıbyan mektebinde ders veren sıradan bir hocadır ve doğum ile ölüm tarihleri bilinmez. Elimizdeki tek eseri, 1453'te yazdığı ve Tâcü'l-Edeb adıyla da anılan Tarîku'l-Edeb'dir. Mensur eser yirmi beş bölümden oluşur, insanın doğumdan ölümüne kadar uyması gereken edep kurallarını sade bir dille anlatır. Ana-baba hakkından aile terbiyesine, çocukların haklarından öğretmenin taşıması gereken niteliklere, okuma yazma eğitiminden gündelik nezakete kadar geniş bir alanı kapsar. Osmanlı eğitim düşüncesinin erken örneklerinden biri sayılması bu yüzdendir.

Ziya Paşa'nın Amasya Mutasarrıflığı

Şair ve Tanzimat bürokratı Ziya Paşa, 1863-1865 arasında Amasya mutasarrıflığı yaptı. Kıbrıs, Bosna ve Meclis-i Vâlâ'daki görevlerinin ardından, Âlî Paşa kendisini İstanbul'dan uzak tutmak için Amasya'ya tayin ettirmişti. Şehir o yıllarda bir iktisadî buhranın içindeydi. Ziya Paşa'nın iki yıllık mutasarrıflığı "Amasya Islahatı" adıyla anılan bir imar hareketiyle geçti. TDV'ye göre merkeze ve beş kazaya altı hükûmet konağı, altı mektep, bir idâdî, altı saat kulesi, bir hapishane binası, bir bedesten ve iş yerleri yaptırdı, şehir merkezinde yeni yollar açtırdı. Arşiv belgelerine dayanan Kenan Akyüz'ün çalışmasını tanıtan Halil İnalcık daha dar bir döküm verir: bir köprü, çarşı, bedesten, hükûmet konağı, altı ilkokul, bir idâdî mektebi, hapishane ve yollar. Aradaki fark, sayıların bir bölümünün merkezle birlikte bağlı kazaları da kapsamasından doğuyor olabilir.

Amasya Saat Kulesi 1865'te onun döneminde yaptırıldı. Kare kaideli, kesme taştan silindirik gövdeli, üstü ahşap petek biçiminde, minare formunda tasarlanan kule kısa süre sonra yangın geçirdi, 1940'ta yıkıldı ve 2002'de özgün tasarımına uygun olarak yeniden yapıldı. Bu işlerin parasını merkezî hazine karşılayamıyordu. Ziya Paşa da önceki valiler gibi yerel salmalara başvurdu ve bölgenin vücuhuna, ulemasına mali yükler yükledi. Karşısına çıkanların başında, Zile'de yirmi iki yıl müftülük yapmış Lütfullah (TDV adı Feyzullah olarak verir) ile Zile eşrafından Hacı Hasan Ağa vardı. Arkalarında Amasya'nın belli başlı hanedanları ve tüccarı bulunuyordu. Ziya Paşa bunların servetlerini meşru olmayan yollardan edinmiş saydı, bazılarını hapse gönderdi. Onlar da valiyi halka kanunsuz mali yük bindirmekle ve topladıkları paraları zimmetine geçirmekle suçladı. Babıâli'ye halk arasında karışıklık çıkabileceğini bildirdiler ve Ziya Paşa 1865'te Canik mutasarrıflığına nakledildi. İnalcık olayı tek taraflı bir iyi ile kötü hikâyesi olarak okumaz. Ona göre bu bir düzen çatışmasıdır: yerel eşrafın nüfuzu, valilerin keyfî tutumundan kuvvet bulmuştu, Ziya gibi yararlı iş yapan valiler olduğu kadar kendi çıkarına çalışanlar da vardı. Ziya Paşa sonradan Avrupa'ya kaçtı ve Namık Kemal'le birlikte Hürriyet gazetesini çıkardı.

On Dokuzuncu Yüzyılın Gönül Adamları ve Kalemleri

On dokuzuncu yüzyıl Amasya'sına dışarıdan gelen isimler de iz bıraktı. Şirvanlı İsmail Sıracüddin, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'ye intisap etmiş bir Nakşî-Hâlidî şeyhidir. Kaynaklarda 1782'de Şirvan'da doğduğu, Kafkasya'daki karışıklıklar üzerine 1828'de Amasya'ya yerleştiği ve 1848'deki veba salgınında öldüğü belirtilir. Halk onu "tâun şehidi" saydı. Şirvanlı bir başka şeyh olan Mîr Hamza Nigârî'nin mürşidi olarak anılır. Karabağ doğumlu Nigârî'nin doğum yılı kaynaklarda 1798 ile 1805 arasında değişir. Harput'a sürüldü, Eylül ya da Ekim 1886'da orada öldü, vasiyeti üzerine naaşı Amasya'ya getirilip Beyazıt Paşa Mahallesi'nde oğlu Sirâcî'nin yanına gömüldü. 1894-95'te Şirvan, Karabağ ve Kazah'tan gelen muhacirlerin ve müritlerin yardımıyla türbe, cami, çeşme ve mektepten oluşan Şirvanlılar (Azerbaycanlılar) Camii çevresi yapıldı.

Amasyalı Abdurrahman Kâmil Efendi, 1850'de doğup 31 Aralık 1941'de ölen bir âlimdir. Ailesi Kırım'dan göçmüş, Amasya'da Mecdîzâdeler diye tanınmıştır. 1861'de hâfızlığını tamamladı, 1879'da icâzet aldı ve Bekir Paşa Medresesi'ne müderris oldu. Orada yirmi yedi yılda üç dönemde altmış beş talebeye icâzet verdiği kaydedilir. Mayıs 1900'de Amasya müftülüğüne ve Sivas ile Karadeniz bölgesi vaizliğine atandı, 1915'te yaşlılığı yüzünden müftülükten ayrıldı. 1919 Haziranı'nda Beyazıt Camii vaiziydi. Mustafa Kemal Paşa'nın 12 Haziran'da Amasya'ya gelişinden sonra, çoğu kaynakta 13 Haziran olarak geçen cuma günü cemaate seslendi ve vatanın içinde bulunduğu durumu anlattı. Ertesi gün kurulan Amasya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin on yedi üyesinden biriydi. Temmuz 1922'de yeniden Amasya müftülüğüne atandı ve ölümüne kadar bu görevde kaldı. Eski bir hatırada beş altınını Millî Mücadele'ye armağan ettiği anlatılır; kaynaklar bağışın miktarında ayrışır.

Alişanzâde İsmail Hakkı (1871-1944) Amasya kökenli bir şair, mütercim ve bürokrattır; doğum yeri İstanbul olarak verilir. Recâizâde Mahmud Ekrem'in çevresindeki "ara nesil" şairlerindendir. 1895'ten sonra kendini bütünüyle çeviriye verdi. Baudelaire'in Les Fleurs du Mal'ini Elem Çiçekleri adıyla Türkçeye kazandırdı; kaynaklar bunu 1928 tarihli ve eski harflerle basılmış ilk tam Türkçe çeviri olarak gösterir. Lamartine, Maurois, Bourget, Shakespeare, Flaubert ve Tolstoy'dan da çeviriler yaptı, "On Dördüncü Asrın Türk Muharrirleri" başlıklı bir dizi başlattı.

Cumhuriyet Döneminde Sanat ve Bilim

Nijat Sirel, 1897 ya da 1898'de Amasya'da doğan heykeltıraştır; kaynaklar iki yılı da verir. Babası İbrahim Şazi Bey'dir. Ablası Harika Sirel de ressamdı ve ressam Hüseyin Avni Lifij'le evliydi. İstanbul Sultanisi'ni bitirdikten sonra 1915'te heykel eğitimi için Almanya'ya gitti, Münih Güzel Sanatlar Akademisi'nde Hermann Kahn'ın atölyesinde çalıştı. 1922'de yurda dönüp İzmir Lisesi'nde resim öğretmenliğine başladı, 1927'de Sanayi-i Nefise Mektebi'ne heykel öğretmeni olarak atandı. Okul müdürüyle anlaşmazlık yüzünden 1932'de ayrıldı, 1937'de geri döndü ve 22 Kasım 1952'de Akademi müdürlüğüne getirildi. Bu görevdeyken, 18 Haziran 1959'da İstanbul'da kalp krizinden öldü. Büstleriyle tanınır; Abdülhak Hamit Tarhan, Midhat Paşa, Ahmet Haşim ve Avni Lifij'in portreleri İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndedir. Anıt heykelcilikte Mahir Tomruk'la birlikte 1931'de yaptığı Bursa Atlı Atatürk Anıtı onun en tanınmış işleridendir. Çanakkale, Bolu (1940), Malatya ve Kocaeli'deki Atatürk anıtları da ona atfedilir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında anıtları yabancı heykeltıraşlar yaparken, bu işi Türk sanatçıların devralmasında payı olan isimlerden biridir. Amasya'da yapılmış bir eseri ya da şehirle başka bir bağı kaynaklarda görülmez.

Mustafa Cezar 1920'de Amasya'da doğdu. Ortaokulda babasını kaybetti ve öğrenimini çalışarak sürdürdü. 1938'de Sivas Öğretmen Okulu'nu bitirip ilkokul öğretmeni oldu, 1946'da Gazi Eğitim Enstitüsü Tarih-Coğrafya Bölümü'nden mezun oldu. 1959'da İstanbul'daki Güzel Sanatlar Akademisi'ne öğretmen olarak geçti. Akademi üniversite statüsü kazanınca 1969'da doçent, 1978'de profesör oldu, 1987'de emekli olduktan sonra da 2002'ye kadar ders vermeyi sürdürdü. Yüz altmıştan fazla makale, bildiri ve kitabı vardır. Resimli ve haritalı Mufassal Osmanlı Tarihi (4 cilt, 1957-1960) adını geniş okuyucuya tanıttı. Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi (1971) Osmanlı sanatının Batılılaşması üzerine temel kitaplardandır. Osmanlı Tarihinde Levendler (1965), Tipik Yapılarıyla Osmanlı Şehirciliğinde Çarşı ve Klasik Dönem İmar Sistemi (1985) ve son büyük eseri Osmanlı Başkenti İstanbul (2002) öbür başlıklarıdır. 3 Aralık 2009'da İstanbul'da öldü.

Siyasette Kemal Eren (1910-3 Kasım 1993) anılabilir. Mülkiye mezunu olan Eren, Suşehri, Çumra, Patnos, Kemah, Dörtyol ve Vezirköprü'de kaymakamlık yaptı. 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden Amasya milletvekili seçildi. 13 Mayıs 1953'teki yeni Köy Kanunu görüşmelerinde, köylere salma usulünün kaldırılmasını savundu. Meclis kayıtlarında Amasya mebuslarıyla birlikte verdiği, meslek ve teknik okul öğretmenlerinin kadro durumuna dair bir soru önergesi de bulunur.

Muharrem Gürses 15 Ağustos 1913'te Amasya'da doğdu. Babasını Birinci Dünya Savaşı'nda, annesini verem yüzünden kaybetti, büyükbabasının yanında büyüdü. İstanbul Öğretmen Okulu'nu bitirip resim öğretmeni oldu. 1931'de Şehir Tiyatrosu'na girdi, 1943'te Gürses Tiyatrosu'nu kurdu, 1945'te Köroğlu filminde yönetmen yardımcılığı yaparak sinemaya geçti. 1965'te kendi film şirketini kurup yapımcılık, yönetmenlik ve senaristliğe yöneldi. Melodram türünde kendi çizgisini oluşturdu, Muhterem Nur'la yirmi yedi film çevirdi. Hababam Sınıfı'nda okul müdürü Muharrem Gür rolüyle geniş kitlelerin hafızasına yerleşti. 7 Nisan 1999'da İstanbul'da öldü. Oğulları Atilla Arcan ve Kemal Gökhan Gürses de sinemacıdır.

Perihan Altındağ Sözeri 5 Mayıs 1925'te Amasya'da doğdu; babası Nurettin Behiç Bey'in görevi orada olduğu için şehirde dünyaya geldi. 1939'da yaşı küçük olmasına rağmen özel bir izinle Ankara Radyosu'nda sanat hayatına başladı. 1945'te Emin Sözeri'yle evlendi, 1947'de gazinolarda çalışmak için İstanbul'a geldi ve kendi adını taşıyan Perihan Gazinosu'nda (sonradan Casablanca) sahneye çıktı. 1949'da İstanbul Radyosu'nun açılmasıyla 1960'lara kadar bu kurumda çalıştı. Estergon Kalesi, Sevmediklerinle Gönül Avutma, Güzel Bir Göz Beni Attı ve Aman Avcı Vurma Beni gibi şarkılarla tanındı, düzgün Türkçesi ile ayrıca anılır. 1982'de kendi isteğiyle serbest sahne çalışmalarına son verdi, 7 Nisan 2008'de Erenköy'deki evinde öldü.

Gümüşhacıköy'ün Keçiköy'ünde 1950'de doğan Sadık Gürbüz, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi ve 1976'ya kadar Şehir Tiyatroları'nda çalıştı. O yıl siyasi nedenlerle görevinden uzaklaştırıldı. Halk müziği alanında çok sesli çalışmalarıyla tanınır, tiyatro için oyun müzikleri ve film müzikleri bestelemiştir.

Başka Yazılarda Anlatılan İsimler

Amasya'nın âlim kuşakları, vezir ve sadrazamları, Merzifon'un yetiştirdiği Sadun Aksüt gibi isimler, Şeyh Hamdullah ile hat mektebi, Sabuncuoğlu Şerefeddin ve resimli cerrahi geleneği, Şehzade Mustafa ve öteki şehzadeler sitede ayrı yazılarda ele alınmıştır.

Kronoloji

1209-10: Halifet Gazi Medresesi'nin kitabesindeki tarih.

1215: I. İzzeddin Keykâvus'un Sinop'u fethi; Halifet Gazi Karadeniz sahil muhafaza kumandanı.

1222: Halifet Gazi'nin Amasya valiliği.

1225: Halifet Gazi Medresesi vakfiyesi.

1232: Halifet Gazi Gürcü seferinde şehit düştü.

1388: Şükrullah'ın doğumu (kendi ifadesine göre).

1453: Alâeddin Ali el-Amâsî'nin Tarîku'l-Edeb'i.

1456-1459: Şükrullah Behcetü't-tevârîh'i yazdı.

28 Eylül 1487: Münîrî'nin Mihr ü Müşterî'sinin müellif nüshasının tamamlanması.

1508: Mihrî Hatun'un divanını II. Bayezid'e gönderdiği ve 3000 akçe aldığı kayıt.

1863-1865: Ziya Paşa'nın Amasya mutasarrıflığı.

1869: Hüseyin Hüsameddin Yasar'ın doğumu.

1912-1928: Amasya Tarihi'nin dört cildinin İstanbul'da basılması.

1931: Bursa Atlı Atatürk Anıtı (Nijat Sirel ve Mahir Tomruk).

1939: Hüseyin Hüsameddin Yasar'ın ölümü.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • TDV İslâm Ansiklopedisi: "Hilfet Gazi Medresesi ve Türbesi", "Hüseyin Hüsâmeddin Yasar", "Amasya Tarihi", "Mihrî Hatun", "Münîrî-i Amâsî", "Mihr ü Müşterî" maddeleri. islamansiklopedisi.org.tr

Akademik çalışmalar

  • Kenan Akyüz'ün Ziya Paşa'nın Amasya mutasarrıflığına dair çalışmasının Halil İnalcık tarafından Belleten'de yapılan tanıtımı.
  • Derya Uzun Aydın, "Cumhuriyet Dönemine Işık Tutan İki Heykeltıraş; Mahir Tomruk ve Ali Nijat Sirel", İstanbul Journal of Social Sciences, 2013.
  • Mevhibe Savaş'ın Abdurrahman Kâmil Efendi üzerine makalesi; TBMM Albümü ve Dönem Tutanak Dergileri (Kemal Eren).

Diğer kaynaklar

  • Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü ve ilgili makaleler: Zeyneb Hatun ile Şükrullah maddeleri.
  • Çevre Kültür Değerleri Vakfı (ÇEKÜL) anma yazısı: Mustafa Cezar.

Çevrimiçi kaynaklar