Sabuncuoğlu Şerefeddin, XV. yüzyılda Amasya'da yaşamış, ömrünün büyük kısmını şehrin darüşşifasında hasta başında geçirmiş bir hekim ve cerrahtır. Adı, Türkçe yazılmış ilk resimli cerrahi kitabı olan Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye ile, bir hekimin kendi denediği ilaçları anlattığı ilk Türkçe monografi sayılan Mücerrebnâme ile anılır. Seksenini geçmiş bir adam olarak kaleme aldığı bu kitaplar, onun yalnızca bilgili bir okur olmadığını, elindeki bıçağı ve dağlama demirini ne zaman, nasıl kullanacağını yarım asrı aşan bir pratikle öğrenmiş bir usta olduğunu gösterir.
Hayatı hakkında bildiklerimizin çoğu, kendi kitaplarına serpiştirdiği kısa notlardan gelir. Yaşını, hocasını, gittiği şehirleri, tedavi ettiği hastaları ve bazen yol arkadaşı olan çırağını o anlatır. Resmî bir kayıt, bir mezar taşı ya da çağdaş bir biyografi yoktur. Bu yüzden onun hayatı, yazdığı satırlardan ve yüzyıllar sonra araştırmacıların bu satırlardan çıkardığı sonuçlardan kurulmuş bir hikâyedir. Kimi noktalarda kaynaklar birbirini tutmaz; aşağıda bu ayrılıklar olduğu gibi aktarılmıştır.
Sabuncuoğlu'nun Amasya ile bağı bir doğum yeri kaydından ibaret kalmaz. Ailesi şehrin tanınmış hekim ailesidir, yetiştiği ve çalıştığı kurum Amasya Darüşşifası'dır, kitaplarını bu şehirde ve buradaki hekim çevresinin isteğiyle yazmıştır. Bugün de adı, çalıştığı darüşşifada kurulan tıp tarihi müzesinde ve şehrin büyük hastanesinin tabelasında yaşamaktadır.
Adı ve Ailesi
Kitaplarında kendini "Şerefeddin bin Ali bin el-Hâc İlyas Sabuncuoğlu" diye tanıtır. Tıp tarihçilerinin verdiği tam ad, büyük dedesinin adını da ekleyerek Şerefeddin b. Ali b. el-Hâc İlyas b. Şa'bân el-Amâsî şeklindedir. Babasının adı Ali, dedesininki Hacı İlyas'tır. "Sabuncuoğlu" lakabının nereden geldiğini açıklayan bir belge bulunamamıştır; ailenin Amasya'da bu adla tanındığı ise hem kendi kitaplarından hem de yerel tarih yazarlarından bellidir.
Dede Sabuncuoğlu Mevlânâ el-Hâc İlyas Çelebi, ailenin şöhretini kuran kişidir. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar'ın Amasya Tarihi, Timur'un Anadolu'ya girdiği karışık yıllarda Çelebi Sultan Mehmed'in Amasya ve Tokat arasında gidip geldiği günleri anlatırken, Amasya ulemâsından Sabuncuoğlu Mevlânâ el-Hâc İlyas Çelebi'nin çok mahir bir tabip olduğu için Çelebi Sultan'a hekimbaşı olduğunu kaydeder. Modern tıp tarihi çalışmaları da Hacı İlyas'ı Çelebi Mehmed'in hekimbaşısı olarak tanıtır; bir kısmı onun Çelebi Mehmed'in saltanatı sırasında (1413-1421) Bursa'da saray hekimliği yaptığını belirtir. Amasya'daki Hacıilyas Mahallesi'nin adının bu hekimden geldiği kabul edilir; TDV İslâm Ansiklopedisi, Sabuncuoğlu'nun ailesinin adının bugün Amasya'da "Sabuncuoğlu (Hacı İlyas)" denilen bir mahallede yaşadığını yazar.
Ailenin öteki hekimleri hakkında en çok bilgiyi yine Hüsâmeddîn verir. Onun anlatımına göre Hacı İlyas'ın oğlu Mevlânâ Hasan Çelebi, babasından tıp, öteki âlimlerden şer'î ve edebî ilimler öğrenmiş, Amasya Darüşşifası'nda tabiplik yapmış ve sırasıyla Amasya'ya vali olarak gelen Şehzade Ahmed, Şehzade Mehmed ve Şehzade Alâeddin'in hekimliğini üstlenmiştir. Tıbbî tecrübelerine dair iki eser yazdığı söylenen Hasan Çelebi'nin ölüm tarihi metinde 849 ve 851 olarak iki kez geçer, yani 1440'ların ikinci yarısına düşer. Onun oğlu Hamza Çelebi de hekimdir; Hüsâmeddîn, Hamza'nın yazdığı bir şerhin zahriyesine "Hamza bin Mevlânâ Hasan bin Mevlânâ Hacı İlyâs es-Sâbûnî" imzasını koyduğunu bildirir. Bu kayıtlar doğruysa Şerefeddin, amcası ve amcazadesiyle birlikte aynı kurumda, aynı mesleği sürdüren bir ailenin içinde yetişmiştir.
Hüsâmeddîn'deki "Şerefeddîn İsa Çelebi"
Hüsâmeddîn, Amasya Tarihi'nin biyografi ciltlerinde hekimi "Şerefeddîn İsa Çelebi-Sabuncuzâde" başlığıyla anar ve onu "Amasyalı Sabuncuoğlu demekle meşhur Hacı İlyâs Çelebizâde Mevlânâ Alâeddîn Ali Çelebi"nin oğlu olarak tanıtır. Baba adı Ali olarak tutar, fakat "İsa" adı ne Sabuncuoğlu'nun kendi kitaplarındaki imzada ne de modern araştırmalarda görülür. Bu yüzden hekimin adı bugün genellikle Şerefeddin, bazen Şerafeddin biçiminde yazılır; "İsa" eki doğrulanamamış bir ayrıntı olarak kalmaktadır.
Doğumu ve Yetişmesi
Doğum tarihi, kendi verdiği yaşlardan hesaplanır. 870 (1465) yılında tamamladığı Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'de seksen üç, 873'te (1468) yazdığı Mücerrebnâme'de seksen beş yaşında olduğunu söyler. TDV İslâm Ansiklopedisi bu ifadelerden hareketle onun 788 (1386) yılında doğduğunu kabul eder; bazı yabancı yayınlarda 1385 yılı görülür. Doğum yerini açıkça yazan bir kayıt yoktur, ancak ailesinin bütünüyle Amasya'da yaşaması ve kendisinin de ömrünü orada geçirmesi, araştırmacıları onun Amasya doğumlu olduğu sonucuna götürmüştür.
Çocukluğu, Anadolu beyliklerinin birbiriyle çekiştiği, 1402'de Ankara Savaşı'nın ardından Osmanlı ülkesinin şehzadeler arasında paylaşıldığı huzursuz bir döneme rastlar. Amasya bu yıllarda Çelebi Mehmed'in merkezi, dedesi de onun hekimbaşısıdır. Sabuncuoğlu'nun mektepte okuduğu, Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'deki "biz çok oğlancıklar gördük mektebde" ifadesine dayanılarak ileri sürülmüştür; ne var ki aynı ifade Zehrâvî'nin metninde de bulunduğu için bu cümle tek başına bir kanıt sayılmaz. Arapça, Farsça ve Yunanca kökenli tıp terimlerini rahatça kullanması, iyi bir medrese tahsili gördüğünü düşündürür.
Mesleğe çok erken başladı. Kendi ifadesine göre on yedi yaşında tıbbın içindeydi; bu da 1400'lerin hemen başına, yani dedesinin Çelebi Mehmed'e hekimbaşılık ettiği yıllara denk gelir. Hekimliği usta-çırak usulüyle, hasta başında öğrendiği kabul edilir. TDV İslâm Ansiklopedisi, onun Amasya Darüşşifası'nda muhtemelen Burhâneddin Ahmed en-Nahcuvânî'den eğitim gördüğünü yazar. Seksen yılı aşan ömrünün en az altmış yılını hekimlikle geçirdiği hesaplanmıştır.
Amasya Darüşşifası'nda Hekimlik
Sabuncuoğlu'nun yetiştiği ve çalıştığı Amasya Darüşşifası, 708 (1308-1309) yılında İlhanlı hükümdarı Olcaytu Mehmed Han ve eşi İlduş Hatun adına Anber bin Abdullah tarafından yaptırılmıştı. Kapısındaki kitabe bu adları sayar. Darüşşifa, Sabuncuoğlu'nun zamanında hem hastane hem de hekimlerin yetiştiği bir okul işlevi görüyordu. Hekimlerin ilaç hazırladığı, ameliyat yaptığı, öğrencilerin ustalarını izleyerek öğrendiği bu yapı, bir asır önce kurulmuş olmasına rağmen Anadolu'nun işleyen sağlık kurumlarından biriydi.
Sabuncuoğlu kitaplarında bu kurumda on dört yıl çalıştığını gururla belirtir. Bu on dört yılın hangi tarihler arasına düştüğü bilinmemektedir. Bazı yayınlar bu süreyi başhekimlik olarak yorumlar, bazıları yalnızca darüşşifada hekimlik ya da cerrahlık olarak aktarır. Kaynakların ortak noktası, Sabuncuoğlu'nun bu kurumdaki görevini sınırlı bir süre yürüttüğü, fakat ömrünün sonuna kadar Amasya'da hekimliğe devam ettiğidir.
Sabuncuoğlu'nun hastaları arasında şehrin sıradan insanları da vardı. Kitabında anlattığı bir olay bunu gösterir: Bir gün Amasya çarşısında yürürken, daha önce boğazını açarak hayatını kurtardığı bir hasta karşısına çıkmış, ona trakeotomi deliğini göstererek teşekkür etmiştir. Tıp tarihçileri bu küçük sahneden, ünlü hekimin şehir halkı arasında gösterişsiz bir hayat sürdüğü sonucunu çıkarır.
Kastamonu'da İsfendiyar Bey'in Yanında
Sabuncuoğlu'nun Amasya dışında çalıştığı bilinen tek yer Kastamonu'dur. Mücerrebnâme'de "Kastamonide olurdum İsfendiyar Bey yanındadır, orada bir nakkaş yiğit vardı" diye başlayan bir vaka anlatır. Bu ifade, Candaroğlu İsfendiyar Bey'in (1392-1440) sarayına yakın bir çevrede bir süre hekimlik yaptığını gösterir. Kastamonu'da ne kadar kaldığı bilinmez. Araştırmacılar bu dönemin, çıraklığa başladığı 1400'lerin başı ile İsfendiyar Bey'in öldüğü 1440 arasında bir yere düştüğünü ve uzun sürmediğini düşünür. TDV İslâm Ansiklopedisi bu Kastamonu günlerini darüşşifadaki on dört yıllık hizmetin sonrasına yerleştirir.
Hüsâmeddîn'in Anlattığı Hayat
Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar'ın biyografi maddesi, modern tıp tarihçilerinin çizdiği tablodan farklı ve çok daha olaylı bir hayat anlatır. Ona göre Şerefeddin, kendi eserlerinde yazdığı üzere küçük yaşta babasını kaybetmiş, dedesinin ve annesinin yanında büyümüştür. Tıbbı dedesi Hekim Hacı İlyas Çelebi'den, Arap dili ve şer'î ilimleri de çağının âlimlerinden öğrenmiştir. Dedesinin ölümüyle büyük sıkıntılara düşmüş, darlık içinde ders vermeye ve hekimliğe başlamıştır.
Hüsâmeddîn'in anlatımı burada Amasya'nın şehzade sancağı olmasıyla birleşir. Bir süre sonra Amasya'ya vali olarak gelen Şehzade Alâeddin'e yakınlaşarak onun tabibi olmuş, fakat 846'da (1442-1443) şehzadenin ölümüyle yine açıkta kalmıştır. Şehzadeyi isyana kışkırttığı bahanesiyle kendisine bir görev verilmemiş, yalnızca hekimlikle geçinmiştir. Fatih Sultan Mehmed'in tahta çıktığı 855'te (1451) Amasya Darüşşifası tabibi olmuş ve yirmi yıldan fazla bu görevde çalışmıştır. Amasya'da vali olan Şehzade Bayezid'e yakınlaşarak hassa hekimleri arasına alınmış ve büyük bir refah görmüştür. Hüsâmeddîn, onun tedavi ettiği hastalar üzerinde yaptığı denemelerin özeti olarak "Kitâbü'l-Mücerrebât" adlı eserini yazdığını, ayrıca dişçilik ve eczacılık üzerine eserler bıraktığını ve 878 (1473-1474) yılından sonra öldüğünü söyler.
Bu anlatının bazı ayrıntıları başka kaynaklarla doğrulanamamaktadır. Şehzade Alâeddin'in hekimliği, isyan ithamı ve darüşşifa tabipliğinin 1451'de başlaması modern çalışmalarda yer almaz; modern çalışmalar darüşşifadaki hizmeti on dört yıl olarak verir. Ölüm tarihi için de Hüsâmeddîn 1473-1474 sonrasını, TDV İslâm Ansiklopedisi 1468 sonrasını işaret eder. Hüsâmeddîn ayrıca hekimin oğulları olarak İstanbul'da sertabib olan Sinâneddîn Yûsuf Efendi ile Amasya'da kalıp babasının yerini tutan Lütfullah Efendi'yi sayar. Oysa aynı eserin başka bir cildinde Lütfullah Çelebi, Ali Çelebi'nin oğlu, yani Şerefeddin'in kardeşi olarak geçer. Bu çelişki giderilemediği için hekimin çocukları hakkında kesin bir şey söylemek mümkün görünmemektedir.
Akrâbâzîn Tercümesi
Sabuncuoğlu'nun bilinen ilk eseri bir tercümedir. Zeyneddin İsmâil b. Hasan el-Cürcânî'nin Farsça yazdığı büyük tıp ansiklopedisi Zahîre-i Hârizmşâhî'nin "Akrâbâzîn" başlıklı son bölümünü Türkçeye aktarmıştır. Akrâbâzîn, İslâm tıbbında ilaç formüllerini toplayan el kitaplarına verilen addır. Sabuncuoğlu otuz bir babdan oluşan bu bölümü, eklemeler yaparak otuz üç baba çıkarmış ve kitabın sonuna çeviri sırasında kullandığı Arapça, Farsça ve Türkçe tıp terimlerini içeren bir sözlük eklemiştir. Kitap ilaçların hazırlanma usulleriyle başlar, ardından tek ve bileşik ilaç ayrımıyla macun, eyâriç, cevâriş, ıtrıfil, kurs, süfûf, laûk, şurup, perverde, gargara, yağ ve merhem sırasıyla formülleri verir.
Tercümenin tarihi ve kimin isteğiyle yapıldığı tartışmalıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi, eserin Şehzade Bayezid'in ikinci Amasya valiliği sırasında onun isteği üzerine 1444 yılında yapıldığını yazar. Bir başka yayına göre tercüme, Şehzade Bayezid'in hekimi Şeyh Mehmed b. Ahmed'in ricasıyla 1444'te yapılmıştır. Oysa II. Bayezid 1448'de doğmuş ve yedi yaşında Amasya sancağına gönderilmiştir; dolayısıyla 1444 tarihi bu şehzadeyle bağdaşmaz. Şaban Doğan'ın Sakarya Üniversitesi'ndeki doktora çalışmasına dayanan bir yayın ise tercümenin hicrî 858'de (1454), II. Bayezid Amasya'da şehzadeyken onun hekimlerinin ricası üzerine yapıldığını bildirir. Bu tarih şehzadenin Amasya'ya gelişiyle uyumludur. Eserin bilinen nüshaları Süleymaniye Kütüphanesi'nde (Fatih, nr. 3536; Kılıç Ali Paşa, nr. 761/1) bulunmaktadır. Kenan Süveren bu tercümeyi İbn Sînâ'nın aynı adlı eseriyle karşılaştıran bir doktora çalışması hazırlamıştır (Ankara 1991).
Kitabın sonsözünde Sabuncuoğlu, neden Türkçe yazdığını açıkça söyler: "Zîrâ kim 'ilm-i tıbbın kitâbları Fârisî ve Tâzî dilinde düzülmişdür. Rûm ehlünün ekseri 'Arabî ve Fârisî dilün bilmeyüp âciz ve âtıl olmuşlardır." Rum ülkesinde, yani Anadolu'da, Arapça ve Farsça bilmeyen hekimler tıp kitaplarından yararlanamıyordu; Sabuncuoğlu bu boşluğu doldurmak istemişti. Bu düşünce, sonraki bütün eserlerinde de değişmeden kalacaktır.
Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye
Sabuncuoğlu'nun en tanınmış eseri, 870 (1465) yılında, seksen üç yaşındayken tamamladığı Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'dir. Eser kaynaklarda Cerrâhiyye-i İlhâniyye adıyla da anılır; adı "hükümdara ait cerrahlık kitabı" anlamına gelir ve Fatih Sultan Mehmed'e ithaf edilmiştir. Sabuncuoğlu, sultanın ilmî kitapları sevdiğini ve âlimleri desteklediğini bildiğini, kendini ona tanıtmak için böyle bir kitap yazmak istediğini belirtir.
Zehrâvî ile İlişkisi
Kitabın temeli, Endülüslü hekim Ebü'l-Kāsım ez-Zehrâvî'nin (ö. 1013) Kitâbü't-Tasrîf adlı tıp ansiklopedisinin cerrahiye ayrılmış otuzuncu bölümüdür. Sabuncuoğlu bu bölümü büyük ölçüde Türkçeye aktarmış, fakat ona iki yeni fasıl, kendi gözlem ve tecrübelerini ve en önemlisi ameliyat sahnelerini gösteren renkli resimler eklemiştir. Eserin tercüme mi, telif mi sayılacağı tartışılmıştır. Batılı tarihçiler onu genellikle Zehrâvî'nin özgün katkılar içeren bir Türkçe uyarlaması olarak değerlendirir; eseri Türkçeye kazandıran İlter Uzel ise metnin birebir karşılığı olan bir Arapça asıl bulunmadığını öne sürerek bu görüşe karşı çıkmıştır.
İçeriği ve Minyatürleri
Kitap üç babdan oluşur. Birinci bab çeşitli hastalıkların dağlama yoluyla tedavisini, ikinci bab yarma, dikme, taş çıkarma gibi ameliyatları, üçüncü bab kırık ve çıkıkların tedavisini anlatır. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Paris nüshasına göre verdiği dökümde birinci bab elli altı minyatür ve on bir alet şekli, doksan altı fasıllık ikinci bab elli sekiz minyatür ve 146 alet şekli, otuz altı fasıllık üçüncü bab da yirmi dört minyatür ve on bir alet şekli içerir. Başka çalışmalarda bu sayılar nüshaya ve sayma yöntemine göre değişir; bir araştırma kitapta 138 ameliyat sahnesi ve 168 farklı cerrahi alet bulunduğunu, bunlardan on birinin Sabuncuoğlu'nun kendi buluşu olduğunu belirtir.
Eseri tıp tarihinde ayrı bir yere koyan şey bu resimlerdir. Daha önceki İslâm tıp kitaplarında aletler çizilirdi, ancak hastanın ve hekimin ameliyat sırasındaki duruşunu gösteren insan figürlü sahneler yoktu. Sabuncuoğlu'nun minyatürlerinde hastanın nasıl yatırılacağı, hekimin nerede duracağı, kaç yardımcıya ihtiyaç olduğu ve aletin nasıl tutulacağı görülür. Resimlerin çoğunda ana cerrahın kendisi olduğu düşünülür. Bu yönüyle kitap, bugünkü cerrahi atlasların ilk örneklerinden sayılmaktadır. Bazı sahnelerde kadın hastaları muayene ve tedavi eden kadın hekimler de görülür; Sabuncuoğlu bunları "tabibe" diye anar. Dağlamayla ilgili tedavi noktalarının bir kısmının akupunktur noktalarıyla örtüştüğü de araştırmacıların dikkatini çekmiştir.
Kitabın harekeli bir Türkçe ile yazılmış olması, onu tıp tarihinin yanında dil tarihi için de önemli bir kaynak yapar. XV. yüzyıl Anadolu Türkçesinin söylenişini, kelime hazinesini ve gramerini yansıtan metin, Türkoloji çalışmalarında sık sık başvurulan eserler arasındadır. Minyatürleri de Türk resim sanatı tarihçilerinin ayrı bir inceleme konusu olmuştur.
Yazılışı ve Fatih'e Sunuluşu
Sabuncuoğlu kitabını tamamladıktan sonra onu sultana sunmak için İstanbul'a gitmiştir. Mücerrebnâme'deki "bir kere padişah kapısında maslahatım oldu, vardım İstanbul'a indim... sonra maslahatımız bitip yine Amassiyya şehrine ric'at ettik" sözleri bu yolculuğu anlatır. Dönüş yolunda yanındaki çırağıyla Bolu, Gerede ve Tosya'ya uğramıştır. Kitabın Fatih'e sunulan nüshası bugün Paris'tedir ve II. Bayezid'in mührünü taşır. Kitabın sultan katında nasıl karşılandığı bilinmemektedir. Bazı araştırmacılar Sabuncuoğlu'nun Fatih'in ilgisini kazanamadığını ve saray çevresine giremediğini düşünür; kesin bir belge ise yoktur.
Nüshaları
Eserin üç nüshası günümüze ulaşmıştır. Paris Bibliothèque Nationale'deki nüsha (Supplément Turc, nr. 693) ile İstanbul Millet Kütüphanesi'ndeki nüsha (nr. 79) Sabuncuoğlu'nun kendi kaleminden çıkmıştır. Üçüncü nüsha İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi kütüphanesindedir; sayfalarından birçoğu eksik olmakla birlikte minyatürlerinin sanat değeri yüksektir. Paris nüshası 205 varak olup her sayfası on yedi satır harekeli nesih ile yazılmıştır, başlıklarda kırmızı mürekkep kullanılmıştır. Bu nüsha bilinmeyen bir tarihte saraydan çıkmış, 1860'ta Yâsincizâde İlmî Efendi tarafından bir Fransız hekimine hediye edilmiş ve 1871'de Bibliothèque Nationale'e geçmiştir.
Hekimliğinden Sahneler
Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye, Sabuncuoğlu'nun hasta başındaki tavrını da gösterir. Ameliyat öncesi uyutma için verdiği tarif bunun iyi bir örneğidir. Bazı hastaların kesmeye ve dağlamaya dayanabildiğini, bazılarının dayanamadığını söyler ve bunlar için "murkid" denen uyuşturucu bir ilaç hazırlanmasını önerir: Taze adamotu (mandragora) kökü dövülüp badem yağıyla karıştırılır, bir gün bir gece bekletilir, yetişkine yemekten önce bir dirhem yedirilir. Bir süre sonra hastanın uzanıp uyuyacağını, o zaman istenen tedavinin yapılabileceğini, çocuklara ise yalnızca gerektiği kadar verilmesi gerektiğini yazar. Ömrü boyunca bu ilacı kullandığını ve başka bir uyuşturucuya ihtiyaç duymadığını da ekler.
Kitapta ruhsal hastalıklara ayrılmış bölümler de vardır. "Mâlihulya" denen ve bugün çeşitli ruhsal bozuklukları karşılayan hastalık ile "unutsağuluk" adını verdiği unutkanlık için kademeli bir tedavi önerir: önce bitkisel ilaçlar, sonra başın tepesine ılık kuyruk yağı uygulaması, bunlar sonuç vermezse derinin zarar görmemesine dikkat ederek belli noktaların dağlanması. Bu bölümler, ruhsal hastalıkların tedavisini gösteren bilinen en eski renkli resimleri içerir. Amasya Darüşşifası'nın sonraki yüzyıllarda yalnızca akıl hastalarına hizmet veren bir kuruma dönüşmesi, bu satırları ayrıca ilginç kılar.
Modern tıp tarihçileri Sabuncuoğlu'nun kitabını genel cerrahiden beyin cerrahisine, üroloji ve kadın doğumdan ortopedi, göz ve kulak-burun-boğaz hastalıklarına kadar pek çok alan açısından incelemiş, her biri için ayrı makaleler yayımlamıştır. Bu çalışmaların ortak sonucu, Sabuncuoğlu'nun döneminin şartlarında oldukça karmaşık sayılabilecek müdahaleleri tarif ettiği, ameliyat sonrası bakıma özen gösterdiği ve cerrahiyi ancak ilaç tedavisinin sonuç vermediği durumlarda önerdiğidir.
Mücerrebnâme
Sabuncuoğlu'nun son eseri, 873 (1468) yılında, seksen beş yaşında yazdığı Mücerrebnâme'dir. Önsözünde kitabı Amasya'daki hekim çevresinin isteği üzerine kaleme aldığını söyler. Meslektaşları ondan, başka kitaplara bakma ihtiyacı duymayacakları şekilde, o güne kadar edindiği tecrübeyi bir araya getirmesini istemiştir. Kitabı meslektaşlarına, hastalara ve öğrencilere yardım etmek ve onların duasını almak için yazdığını belirtir. Eserin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'nde (Fatih, nr. 3619) bulunmaktadır.
On yedi bölümden oluşan kitapta Sabuncuoğlu'nun çeşitli hayvanlar, insanlar ve kendi üzerinde denediği ilaçların hazırlanışı ve kullanılışı anlatılır. Bölümler ilaçların hazırlanma şekline göre düzenlenmiştir: tiryaklar, macunlar, toz ilaçlar, yakılar, fitiller, şuruplar ve gargaralar, göz ilaçları, tabletler, merhemler ve yağlar, lavmanlar, kusturucular ve ağız-diş ilaçları bunlar arasındadır. İlaçlar çok kullanılandan az kullanılana doğru sıralanır. Vakaların anlatılış biçimi bugünkü olgu sunumlarını andırır. Bu yönüyle eser, Türk tıp tarihinde bir hekimin kendi bulduğu ilaçları ve tedavi yöntemlerini anlattığı ilk monografi kabul edilir.
Kitabın en çok anılan bölümleri zehir ve panzehir denemeleridir. Sabuncuoğlu, kendi hazırladığı tiryakı içtikten sonra parmağını zehirli bir yılana ısırttığını ve zehirlenme belirtisi görmediğini yazar. Bir başka denemede bir horozun budundaki tüyleri yolup çıplak derisini zehirli bir yılana ısırtmış, ardından ona Tiryâk-ı Fârûk içirmiştir. Ertesi gün derideki yeşilimsi yara üzerine tiryakı tekrarlamış, ikinci gün belirtiler kaybolmuştur. "Tecrübe delil-i sıdktır" diyen hekim, emin olmadığı bir tedaviyi başkasına uygulamadığını vurgular.
Bazı tecrübeleri ise tesadüfen edinmiştir. İstanbul dönüşünde yolda bitlendiğini, cıva ile çam reçinesini karıştırıp keten iplikten bir fitile sürerek boynuna bağladığını ve kalanını koltuk altlarına sürdüğünü anlatır. Bu tedavinin omzundaki eski bir ağrıyı da giderdiğini görmüş, Amasya'ya döndüğünde aynı yöntemi hastalarında kullanmıştır. Bir hastalığı tedavi edemediği durumlarda bunu bilen kişilerden öğrendiğini açıkça yazması, onun mesleki dürüstlüğünün bir göstergesi olarak değerlendirilir. Alıntı yaptığı yerlerde Hipokrat, Galen ve İbn Sînâ gibi yazarların adını anar. Eserini Türkçeye 1999'da İlter Uzel ve Kenan Süveren kazandırmıştır.
Türkçe Yazmak
Sabuncuoğlu'nun üç eserini birbirine bağlayan şey, hepsinin Türkçe yazılmış olmasıdır. Arapça ve Farsçayı iyi bilmesine rağmen bu tercihi bilerek yaptığını her fırsatta açıklar. Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'nin önsözündeki ifadesi şudur: "Bu kitabı Türkî yazdum. Türkî yazduğum şol ecilden oldu kim Kavm-i Rûm Türkî dilin söylerler... ohuyanları dahi Türkî kitâblar ohurlar." Devamında, çağının cerrahlarının çoğunun okuma yazma bilmediğini, bilenlerin de ancak Türkçe kitap okuyabildiğini, Türkçe yazılmış bir kitaba başvurduklarında sorunlarını çözüp hatalı işlem yapmaktan kurtulacaklarını söyler.
Bu tercih ona bir bedel de ödetmiştir. TDV İslâm Ansiklopedisi, Sabuncuoğlu'nun Osmanlı bilim dünyasında yeterince tanınmamasının başlıca sebeplerini, taşrada, Amasya'da yaşamış olmasına ve eserlerini dönemin bilim dili olan Arapça yerine Türkçe yazmasına bağlar. Öte yandan bu tercih, XV. yüzyılda Türkçenin Anadolu'da bir tıp ve bilim dili olarak yerleşmesine önemli bir katkı sağlamıştır. Halk dilindeki pek çok tıp kelimesi ve terimi, onun kitapları sayesinde bugüne ulaşmıştır.
Öğrencileri
Sabuncuoğlu iyi bir tıp hocası olarak da anılır. Cerrahide uygulamaya önem verir, öğrencilerin uzman gözetiminde çalışarak öğrenmesi gerektiğini savunur. Kitabında "Ey talib bilmiş olasın, bu bana keşf olan san'atı aslıyla bu kitabta beyan ve 'ayan itdim. Hiç nev'ale buhl itmedim" diyerek bildiklerini saklamadığını söyler. Aynı zamanda hattattır; kitabındaki bir vakada yazı öğrenen bir talebenin yanağındaki urdan söz etmesi, hat dersi de verdiğini düşündürür.
Öğrencilerinden Gıyâs b. Muhammed İsfahânî, II. Bayezid'e ithaf ettiği Mir'âtü's-sıhha adlı Farsça kitabında hocasının tıptaki başarılarını över ve onu örnek aldığını belirtir. Bir başka öğrencisi Muhyiddin Mehî'dir. Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri'nde Müfîd (Nazmü't-teshîl) adlı manzum bir eseri Sabuncuoğlu'na mal etmiştir; yapılan incelemeler ise eserin Mehî'ye ait olduğunu ve Sabuncuoğlu'nun öğrencisinin bu kitabını kendi eliyle nesih hattıyla istinsah ettiğini ortaya koymuştur. Farsça manzum bir tıp eseri yazan Halîmî de onun öğrencileri arasında sayılır.
Ölümü
Sabuncuoğlu'nun ne zaman öldüğü bilinmemektedir. 1468'de seksen beş yaşında olduğunu yazdığına göre bu tarihten sonra vefat etmiş olmalıdır. Kimi yayınlarda 1470 yılı ölüm tarihi olarak verilir; Hüsâmeddîn ise 878 (1473-1474) sonrasını işaret eder. Bir mezarı ya da türbesi bilinmemektedir, nereye gömüldüğü tespit edilememiştir.
Unutuluş ve Yeniden Keşif
Sabuncuoğlu'nun adına ölümünden sonra rastlanan ilk kaynak, cerrah İbrâhim b. Abdullah'ın 911 (1505) tarihli Alâim-i Cerrâhîn adlı eseridir. Bu kitapta onun adı verilerek Mücerrebnâme'den kadın hastalıklarında kullanılan bir fitilin formülü aktarılır. Bundan sonra hekimin adı uzun süre unutulmuş, kitapları kütüphane raflarında kalmıştır.
Yeniden keşif XX. yüzyılın başında gelir. Mücerrebnâme ilk defa 1920'de Rusçuklu Hakkı tarafından İkdam gazetesinde tanıtıldı. Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'yi ilim dünyasına 1927'de Ali Canip Yöntem tanıttı. A. Süheyl Ünver 1939'da eseri yayımladı; Fransız tıp tarihçileri P. Huard ve M. D. Grmek 1960'ta Paris nüshasını 140 minyatürüyle birlikte "ilk Türkçe cerrahi yazma" başlığıyla neşretti. İlter Uzel, üç nüshayı karşılaştırarak hazırladığı tıpkıbasım ve transkripsiyonu 1992'de iki cilt hâlinde Türk Tarih Kurumu'ndan yayımladı. 1985'te Kayseri'de Sabuncuoğlu adına bir kongre düzenlendi; 2008'de Amasya'da Amasya Bimarhanesi'nin 700. yılı anısına toplanan Uluslararası Anadolu-Türk Darüşşifaları ve Sabuncuoğlu Kongresi onun eserlerini yeniden gündeme getirdi.
Amasya'daki İzleri
Sabuncuoğlu'nun çalıştığı Amasya Darüşşifası, Amasya Belediyesi tarafından restore edilerek 2011'de Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi adıyla ziyarete açıldı. Müzede hekimin eserlerinin kopyaları, kitaplarındaki aletlerin replikaları ve minyatürlerdeki tedavi sahnelerini canlandıran figürler sergilenir.
Şehrin büyük hastanesi bugün Amasya Sabuncuoğlu Şerefeddin Eğitim ve Araştırma Hastanesi adını taşır. Ailenin adı ise Hacıilyas Mahallesi'nde, dedesi Hacı İlyas Çelebi'nin hatırasında yaşar. Şehirde adını taşıyan bir meslekî ve teknik Anadolu lisesi de bulunmaktadır.
Kendisinden Sonra Sabuncuoğulları
Hüsâmeddîn'in kayıtları, Sabuncuoğlu ailesinin hekimlik ve eczacılık geleneğini XVI. yüzyılın ortasına kadar sürdürdüğünü gösterir. Şerefeddin'in yeğeni olarak tanıtılan Sabuncuzâde Hoca İbrâhim Çelebi, Amasya'nın tanınmış hekim ve eczacılarındandı; tabiplik ve eczacılıkla servet ve itibar kazanmış, Amasya valisi Şehzade Ahmed'in yakınları arasına girmişti. Bu yakınlık yüzünden Yavuz Sultan Selim'in tahta çıkışında takibata uğradı, bir yıl hapis ve baskı gördü. 923'te (1517) Şehzade Ahmed'in oğlu Şehzade Murad'ın İran'dan derviş kılığında Amasya'ya gelip onun evinde saklandığı rivayet edildi. Hüsâmeddîn'in aktardığına göre Solakzâde de Murad'ın Amasya'da hastalanıp Sabuncuoğlu İbrâhim Çelebi'nin himayesinde iyileştiğini yazar. İbrâhim Çelebi, 924'te (1518) yakalanıp başı kesilen kişinin Şehzade Murad olduğuna şahitlik etmek için Üsküdar'a kadar götürüldü ve 930 (1523-1524) civarında Amasya'da öldü.
Onun oğlu Hekimî Mehmed Çelebi de Amasya'da tahsil görüp darüşşifa tabibi oldu. Hüsâmeddîn'e göre Amasya'ya vali gelen Şehzade Mustafa'ya yakınlaşarak onun hassa tabibi olmuş ve 959 (1552) yılında ölmüştür. Hüsâmeddîn onu âlim, şair ve usta bir hekim olarak tanıtır. Böylece Hacı İlyas Çelebi'den başlayıp Şehzade Mustafa'nın hekimine uzanan yaklaşık bir buçuk asırlık bir hekimler zinciri ortaya çıkar. Şerefeddin bu zincirin, eserleri günümüze ulaşan en tanınmış halkasıdır.
Kronoloji
1308-1309: Amasya Darüşşifası, Olcaytu Mehmed Han ve İlduş Hatun adına Anber bin Abdullah tarafından yaptırıldı.
1386: Kendi verdiği yaşlara göre doğdu (788). Bazı yayınlar 1385 verir.
1413-1421: Dedesi Hacı İlyas Çelebi, Çelebi Mehmed'in hekimbaşısıydı.
1440: Kastamonu'da hizmetinde bulunduğu Candaroğlu İsfendiyar Bey öldü; Kastamonu günleri bu tarihten önceye düşer.
1444 ya da 1454: Akrâbâzîn Tercümesi'ni yaptı. TDV 1444 verir; Şaban Doğan'ın çalışmasına dayanan yayın hicrî 858'i (1454) bildirir.
1465: Seksen üç yaşında Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'yi tamamladı ve Fatih Sultan Mehmed'e sunmak için İstanbul'a gitti.
1468: Seksen beş yaşında Mücerrebnâme'yi yazdı. Ölüm tarihi bilinmemekle birlikte bu tarihten sonradır.
1505: Cerrah İbrâhim b. Abdullah, Alâim-i Cerrâhîn'de adını anarak Mücerrebnâme'den bir formül aktardı.
1860: Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'nin Fatih'e sunulan nüshası Yâsincizâde İlmî Efendi tarafından bir Fransız hekimine hediye edildi.
1871: Bu nüsha Paris Bibliothèque Nationale'e geçti.
1920: Mücerrebnâme, Rusçuklu Hakkı tarafından İkdam gazetesinde tanıtıldı.
1927: Ali Canip Yöntem, Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'yi ilim dünyasına tanıttı.
1939: A. Süheyl Ünver eseri yayımladı.
1960: P. Huard ve M. D. Grmek, Paris nüshasını Fransızca olarak neşretti.
1992: İlter Uzel'in iki ciltlik tıpkıbasım ve transkripsiyonu Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlandı.
2011: Amasya Darüşşifası, Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi olarak açıldı.
Kaynakça
Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:
- Nuran Yıldırım, "Sabuncuoğlu Şerefeddin", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 35, İstanbul 2008, s. 358-359 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- Ali Haydar Bayat, "Cerrâhiyye-i İlhâniyye", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, İstanbul 1993, s. 420 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- Şerafettin Turan, "Bayezid II", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul 1992, s. 234-238 (doğum tarihi ve Amasya sancağına gönderilişi için).
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi e-kitap neşri: 1-4. ciltler (Çelebi Mehmed ve hekimbaşı Sabuncuoğlu Hacı İlyas Çelebi kaydı); 6-8. ciltler (Hasan Çelebi-Mevlânâ Hekim Çelebi ve İbrâhim Çelebi-Sabuncuzâde Hoca maddeleri); 9-12. ciltler (Şerefeddîn İsa Çelebi-Sabuncuzâde, Hamza Çelebi-Hekim Nureddîn ve Hekimî Mehmed Çelebi-Sabuncuzâde maddeleri).
- Osman Sabuncuoğlu - Salim Aydüz, "The 15th Century Turkish Physician Serefeddin Sabuncuoglu Author of Cerrahiyetu'l-Haniyye", Muslim Heritage, 2010. muslimheritage.com
- Ayhan Verit, Tuncay Toprak, Fatma Ferda Verit, "Şereffeddin Sabuncuoğlu (1386-147?): An Overlooked Yet Brilliant Ottoman Physician", Acta Medico-Historica Adriatica, 22/1 (2024), s. 261-270.
- Amasya Sabuncuoğlu Şerefeddin Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Sabuncuoğlu Şerefeddin Dergisi ("Amasya'yı Yaşıyorum" projesi), c. 1, sy. 1, Mart 2025.
- Vikipedi, "Sabuncuoğlu Şerefeddin" maddesi. tr.wikipedia.org
- KÜRE Ansiklopedi, "Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi" maddesi.
- T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Amasya İl Müdürlüğü, Amasya Sabuncuoğlu Şerefeddin Eğitim ve Araştırma Hastanesi ziyaretine dair haber, 8 Nisan 2026.
Çevrimiçi kaynaklar






