Mihrî Hatun, elinde eksiksiz bir divanı bulunan ilk Osmanlı kadın şairidir. On beşinci yüzyılın ikinci yarısında Amasya'da doğdu, hayatının büyük bölümünü burada geçirdi, yine burada öldü ve dedesinin tekkesindeki hazîreye defnedildi. Divanında bunu kendisi de kaydeder: "Geçmiş ki hayf Mihrî Amâsiyye'de ömrün" mısraı, ömrünün bu şehirde tükendiğini söyler.

Mihrî kendi çağında, divan şiirinin erkek sesinin egemen olduğu bir ortamda aşkını, özlemini ve kırgınlığını örtmeden yazmasıyla dikkat çekti. Şehzade sarayının meclislerinde erkek şairlerle şiir atışmalarına girdi, padişahın sarayından kasidelerine karşılık ihsan aldı. Hakkındaki bilgi tezkirelerdeki kısa kayıtlara, II. Bayezid devrinden kalma bir inâmât defterine ve kendi dizelerine dayanır. Doğum yılından mezarının yerine kadar birçok noktada kaynaklar birbirinden ayrılır; bu ayrılıklar ilgili yerlerde belirtilmiştir.

Adı, Ailesi ve Doğumu

Mihrî hem adı hem mahlasıdır. Âşık Çelebi adının Mihrî olduğunu yazar; Sehî Bey, Latîfî ve Kınalızâde Hasan Çelebi gibi çağdaş tezkireciler bu konuda bilgi vermez. Evliya Çelebi asıl adını Mihrimah, mahlasını Mihrî olarak kaydeder. Sonraki dönem çalışmalarında geçen Fahrünnisâ ve Mihrünnisâ biçimleri hiçbir kaynağa dayanmaz, bu yüzden ciddiye alınmaz.

Babası, Belâyî mahlasıyla şiirler de yazan Amasyalı kadı Hasan'dır. Bu bağ yalnızca tezkirelere bağlı kalmaz: divanın iki nüshasında "Dîvân-ı Mihrî Duhter-i Mevlânâ Belâyî", yani Mevlânâ Belâyî'nin kızı Mihrî'nin divanı başlığı bulunur ve Mihrî de divanında iki yerde Belâyî'nin babası olduğunu açıkça belirtir. Dedesi Halvetî şeyhlerinden Pîr İlyas'tır. Kimi araştırmalar Pîr İlyas Şücâ'addîn'i büyük dede olarak anar ve onu Gümüşlüoğulları'ndan, 1410-11 yılında vefat etmiş, keramet sahibi bir şeyh olarak tanıtır. Akrabalık derecesindeki bu fark kaynaklar arasında ayrı bir ayrıntı olarak kalır, ama Mihrî'nin Halvetî çevresiyle bağı konusunda görüş ayrılığı yoktur.

Doğum tarihi hiçbir kaynakta yazılı değildir. Tahminler, Mihrî ile şair Hâtemî arasındaki ilişkiye dayanır. Hâtemî mahlasıyla şiir yazan Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin 1455-56 yılında doğduğu kesin olarak bilinir; Mihrî'nin onunla aynı yaşlarda, II. Bayezid'in meclisinde birlikte bulunduğu ve beraber büyüdüğü düşünülür. Bu akıl yürütmeyle doğum 1455-56 ile 1460-61 arasına yerleştirilir. Sıkça dolaşan 1460 ya da 1461 tarihi de bu aralığın içinde kalır, ama belgelenmiş bir yıl değildir. Mehmed Zihnî, Meşâhîrü'n-nisâ adlı eserinde onu "İstanbul edîbelerindendir" diye anar. Araştırmacılar bunu bir yanılgı sayar, çünkü Mihrî'nin Amasyalı olduğu konusunda diğer bütün kaynaklar birleşir.

Yetiştiği Ortam

Şiirlerinden ve hakkında yazılanlardan anlaşıldığı kadarıyla Mihrî, kültür düzeyi yüksek bir evde büyüdü. Arapça ve Farsçayı, bu dillerin edebiyatları hakkında temel bilgiyi öğrendi; bedî ve beyân ilimlerinden pay aldı. Babası kadı olduğu için dinî ilimler de çocukluğundan beri çevresinde konuşulan konulardı. Bilgisi, zekâsı ve her şeyden önce şairliği çevresinde erken yaşta dikkat çekti. Güzelliğiyle de ün yaptığı anlatılır. Evliya Çelebi onun yetmiş cilt kitabı ezberlediğini, âlimlerin kendisiyle ilim münazarası yapmaktan âciz kaldığını söyler; bu anlatı Evliya'nın bilinen abartılı üslubuna uygun düşer ve başka hiçbir kaynakta doğrulanmaz.

Amasya Şehzade Sarayı ve Edebî Muhit

Mihrî'nin şair olarak yetiştiği ortam, Amasya'daki şehzade sarayının çevresinde oluşan edebî muhitti. II. Bayezid, yedi sekiz yaşlarında, 1454-55'te şehzade olarak Amasya'ya gelmiş, 1481-82'de padişah olunca şehirden ayrılmıştı. Mihrî'nin bu çevreye girişi, tahminen yirmili yaşlarında olduğu bu son yıllara denk gelir. Bayezid'in padişah olmasıyla yerine oğlu Şehzade Ahmed Amasya valisi oldu; Ahmed'in eğlenceye düşkün, sohbete açık kişiliği muhiti daha da genişletti.

Bu muhitin üyeleri kalabalıktı. Çeşmî, Şermî, Figânî, Kâmî, Melîhî, Münîrî, Makâmî, Âfitâbî ve Zeynep Hatun gibi Türk şairlerinin yanında Basîrî, Penâhî ve Kutbî gibi Acem şairleri ile bir kısmı İran'dan gelmiş hattatlar, nakkaşlar ve musikişinaslar da sarayda bulunuyordu. Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi ve Tâcîzâde Câfer Çelebi gibi devrin tanınmış isimleri de bu çevrenin içindeydi. Amasya sarayı, İstanbul'daki sarayın küçük bir örneği gibi çalışıyordu. Mihrî dinî ve edebî sohbetlere katılıyor, şiir atışmalarında erkek şairlerden geri kalmıyordu. Kendi evinde de edebî sohbetler ve musiki toplantıları düzenlediği, diğer şairlerle karşılıklı latifeler yazıp attığı bilinir. Bir kadının bu meclislerde söz sahibi olması çağdaşları için sıradan bir durum olmadığından, tezkirelerin ona ayırdığı kayıtların hemen tamamı bu meclislerde yaşanan olaylarla ilgilidir.

Padişahlara Sunulan Kasideler

Sehî, Mihrî'nin Yavuz Sultan Selim'e ve Şehzade Ahmed'e birçok kaside ve gazel verdiğini söyler. Abdülkadir Karahan da divandaki kasidelerin hemen tamamının Şehzade Ahmed'e, özellikle bayram tebrikleri vesilesiyle sunulduğunu belirtir. Tabloyu genişleten kaynak, İsmail E. Erünsal'ın yayımladığı, II. Bayezid devrinin 909-917 (1503-1511) yıllarını kapsayan inâmât defteridir. Defterdeki kayıtlardan Mihrî'nin Amasya'dayken tanıştığı II. Bayezid'e düzenli olarak kasideler gönderdiği, divanını tamamladığında da ona takdim ettiği anlaşılır.

Kayıtlar tarihleriyle birlikte şöyledir: 20 Şaban 910 (26 Ocak 1505), 2 Cemâziyelevvel 914 (29 Ağustos 1508), 3 Zilkade 915 (12 Şubat 1510), 10 Şevval 916 (10 Ocak 1511) ve 27 Zilhicce 917 (16 Mart 1512). Bunlardan 1508 tarihlisi, divanın gönderildiğini ve 3000 akçe ihsan alındığını bildirir. Beş kaydın toplamında Mihrî'ye 13.000 akçe verilmiştir. Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki (Ayasofya, nr. 3974) divan nüshasının sonunda II. Bayezid'in mührü basılıdır ve bu nüshada Bayezid için yalnızca bir kaside bulunur. Sultana gönderilen nüshanın büyük ihtimalle bu olduğu düşünülür. Kasidelerin çoğunun Şehzade Ahmed'e yazılmış olması ile Bayezid'e düzenli kaside gönderilmesi birbirini dışlamaz; Mihrî'nin her iki sarayla da bağını sürdürdüğü anlaşılıyor.

Şiirinin Özellikleri

Mihrî sade bir dille yazdı ve şiirlerinde daha çok duygularını anlatmaya çalıştı; üslubu doğal, samimi ve külfetsizdir. Ağır söz oyunlarına ve zorlama mazmunlara başvurmak yerine duygunun kendisini açık söylemeyi tercih etti. Divan şiirinin geleneksel âşık ve maşuk kalıplarını da bırakmadı; ama bir kadın şair olarak aynı şiirde hem âşık hem maşuk rolünü üstlenmek zorunda olduğundan, kalıpların içinde kendine özgü bir söyleyiş geliştirdi. Klasik tarza bağlı öteki kadın şairler cinsiyet farkını sezdirmeden kalıplaşmış güzel tipini över, Mihrî'nin şiirlerinde ise kendi cinsinin duygu ve özlemlerini dile getiren içten ifadeler sık görülür. Bazı şiirlerinde, platonik de olsa, aşkını ya da aşklarını pervasızca denebilecek biçimde anlatır; bu tutum çağdaşlarının eleştirisini de çekmiştir.

Şiirlerindeki yakınma ve sitem tonunu bir gazelinin ilk beyti iyi gösterir: Ben umardım ki seni yâr-ı vefâdâr olasın / Ne bileydim ki seni böyle cefâkâr olasın. Aynı gazelde sevgiliye beddua etmediğini, yalnızca Tanrı'dan onun da kendisi gibi aşka tutulmasını dilediğini söyler. Şiiri, sanat kaygısından çok bir kadının hayallerini, merakını ve aşk tecrübesini yansıtır.

Çağdaşlarının hükmü ihtiyatlıdır. Sehî onu "hoş-tab' hatundur; eş'ârı halk içinde meşhur ve gazeliyyâtı ehl-i dil-i yârân arasında mezkûrdur" diye över. Latîfî, şairler tabakasında rütbesinin değersiz olmadığını ve irfan sermayesinden yoksun sayılamayacağını söyler. Âşık Çelebi ise şiirlerinde namahrem sözler ve eksik edalar bulunduğunu, bütününün vasat sayılabileceğini yazar. Bu karışık değerlendirme, Mihrî'nin şiirinin bir kadın şaire yönelik kalıp beklentilerle ölçüldüğünü gösterir.

Necâtî ile İlişkisi

Mihrî, şiirde Necâtî'yi örnek aldı ve onun gazellerine nazireler yazdı. Rivayete göre bu şiirleri Necâtî'ye de gönderirdi. Latîfî'nin aktardığına göre Necâtî bundan pek memnun olmadı; bu konudaki düşüncesini açığa vuran bir kıta yazdı ve bir dostu aracılığıyla şiirleri hakkında fikrini soran Mihrî'ye "şâire-i Şîrîn ma'nâdır... ihâmını beğenir ve musâbahetin özenir" şeklinde üstü kapalı bir cevap gönderdi. Söylentilere göre iki şair arasında duygusal bir yakınlık da vardı; bunu belgeleyen bir kayıt yoktur. Necâtî'nin tepkisi bir yana, bu nazireler Mihrî'nin şiirlerinin Amasya dışında da duyulduğuna işaret eder.

Tezkirelerde Mihrî: Güzellik, İffet ve Dedikodu

Tezkirelerin Mihrî hakkındaki bilgisi büyük ölçüde onunla diğer şairler arasında geçen olaylara dayanır. Âşık Çelebi, Latîfî ve Hasan Çelebi, Mihrî ile Sinan Paşa'nın oğlu İskender Çelebi arasında bir gönül bağı bulunduğunu ima eder ve delil olarak Mihrî'nin bazı şiirlerinde geçen İskender mazmununu gösterir. Âşık Çelebi ayrıca Mihrî ile Hâtemî mahlaslı Müeyyedzâde Abdurrahman arasında hissî bir yakınlık olduğunu belirtir.

Aynı tezkireler, güzelliğini övdükleri Mihrî'nin iffeti konusunda kimsenin şüphesi bulunmadığını da kaydeder. Âşık Çelebi bunu "nice talipleri var iken kimsenin ondan murat almadığını ve dünyaya kız gelip kız gittiğini" yazarak pekiştirir. İlginç olan, aynı kaynakların bir yandan namus konusunda neredeyse ağız birliği etmiş gibi şaire toz kondurmaması, bir yandan da Latîfî ve Âşık Çelebi'de olduğu gibi müstehcene varan çağrışımlar uyandıran ifadeler kullanmasıdır. Zeyneb Hatun ve Ayşe Hubbî Hatun gibi diğer kadın şairler için tezkirelerde bu tür bahislerin açılmaması, Mihrî'nin güzelliğiyle özellikle dikkat çektiğini gösterir. Erkeklerle aynı mecliste bulunmak o dönemin ölçülerinde pek hoş karşılanmazdı, yine de kaynaklar durumu fazla yadırgamamış, ima içeren sözler de olsa onun için övgü dilini kullanmıştır.

Evlenmemesi

Mihrî'nin hiç evlenmediği tezkirelerde ve sonraki kaynaklarda tekrarlanır. Birçok talibi olduğu söylenir, ama tezkireler evlenmeme sebebi hakkında hiçbir yorum yapmaz. Divanındaki bazı şiirlerden çıkarılabilen platonik aşkların engel olup olmadığı ya da bilinmeyen başka bir sebebin bulunup bulunmadığı belirsizdir; kaynaklarda bu konuda küçük bir ipucu bile yoktur.

Kaynakların açıkça belirttiği tek evlilik teklifi, Akşemseddin'in yeğeni ve asıl adı Gıyâseddin olan Eyüp müderrisi Paşa Çelebi'den gelmiştir. Paşa Çelebi Mihrî'den yaşlıydı ve teklifi reddedildi. Haber o kadar dile düştü ki devrin şairlerinden Zâtî bu konuda ağır bir ima içeren müstehcen bir kıta söyledi, kıta dilden dile dolaştı. Mihrî'nin kıtayı duyunca gülümsediği, "Nolaydı bu kıt'ayı ben demiş olaydım" dediği, ama meselenin büyümesinden çekindiği için karşılık vermediği anlatılır. Zâtî'nin Letâ'if adlı eserinde "Amâsiyyelü bir şâ'ire var idi, Mihrî Hâtûn dirlerdi, İstanbul'da olurdı" cümlesi geçer. Bu cümle, Mehmed Zihnî'nin İstanbul kaydıyla birlikte, Mihrî'nin bir süre İstanbul'da bulunmuş olabileceği ihtimalini akla getirir. Hiçbir kaynak bunu doğrulamaz; doğruysa bile Mihrî sonradan Amasya'ya dönmüştür, çünkü önemli bütün kaynaklar onun Amasya'da öldüğünü ve burada gömüldüğünü söyler.

Eserleri

Mihrî Hatun'un günümüze ulaşan eseri divanıdır. Mehmet Arslan'ın dört yazma nüshayı karşılaştırarak yayımladığı neşre göre divan toplam 1987 beyittir ve 17 kaside, 210 gazel, 1 müstezad, 9 murabba, 1 tahmis, 1 terci-i bend, 2 mesnevi ve 7 müfred içerir. Rus Türkolog E. İ. Maştakova divanı dört nüshaya dayanarak yayımlamış, Sabiha Gemici de eseri dil yönüyle inceleyen bir çalışma yapmıştır. Divanın eldeki bütün nüshalarında yer alan Tazarru'-nâme, 461 beyitlik bir mesnevidir. Büyük bir ihtimalle Mihrî bunu ömrünün son yıllarında yazmıştır. Tevhid, münâcât, na't, niyaz, dua, yakarış, pişmanlık, nefse öğütler ve günahlardan af dileme gibi bölümleri içerir; ayetlerle süslenmiştir ve ömrünün sonuna gelmiş bir mümin kadının itiraf ve pişmanlıklarıyla dolu bir manzume niteliğindedir. Divandaki aşk şiirleriyle bu mesnevi arasındaki ses farkı öyle büyüktür ki, araştırmacılardan biri ikisini sanki iki ayrı kişinin yazdığını söyler.

Evliya Çelebi, Mihrî'nin fıkha, ferâize, hayız ve nifasa dair manzum risaleleri olduğunu yazar. Bu bilginin başka hiçbir kaynakta karşılığı yoktur ve böyle bir eser de günümüze ulaşmamıştır. Araştırmacılar bunu ya Evliya'nın bilinen üslubunun bir yansıması ya da latife olarak değerlendirir. Garîbî ise Tezkire-i Mecâlis-i Şuarâ-yı Rûm adlı eserinde Mihrî'nin divanının yanında bir de Teressül tertip ettiğinden söz eder; bu eser de elimizde bulunmaz.

Ölümü ve Mezarı

Dönemin tezkirelerinde ölüm tarihine dair bir kayıt yoktur. Son yüz yıl boyunca hemen bütün kaynaklarda 912 (1506-07) tarihi dolaşmıştır. Gibb, dayandığı kaynağı belirtmeden 920 (1514-15) yılını verir. Erünsal'ın yayımladığı inâmât defteri 1506 tarihinin yanlış olduğunu açıkça gösterir: Mihrî 27 Zilhicce 917'de (16 Mart 1512) hâlâ II. Bayezid'e kaside gönderiyordu. Bu yüzden ölümünün 1512'den sonra, muhtemelen 50-60 yaşları arasında bir tarihte gerçekleştiği kabul edilir. Gibb'in verdiği 1514-15 en akla yakın tarih olarak görülür, fakat kesin bir belgeye dayanmaz.

Mihrî, Amasya'da dedesi Pîr İlyas'ın tekkesindeki hazîreye defnedilmiştir. Eski kaynakların Zevâdiye dediği Savadiye Mahallesi'ndeki bu türbenin çevresine bugün Pirler Parkı denmektedir. Hüseyin Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'ne göre türbede Gümüşlüzâde Pîr Şücâ'addîn İlyâs el-Halvetî, damadı Pîr Celâleddîn Abdurrahmân Çelebi, torunu Pîr Hayreddîn Hızır Çelebi ile bunların eşleri ve kızlarından dört hatun yatar; Mihrî Hatun bu dört hatundan biridir. Eski ve yeni kaynaklarda hangi mezarın ona ait olduğuna dair bir kayıt bulunmaz. Konu üzerinde türbenin içinde ve çevresinde yıllarca araştırma yapmış bir araştırmacı da bu konuda bir ipucu elde edemediğini bildirir.

Amasya'da Kadın Şairlik Geleneği

Mihrî, Amasya sarayında yetişen tek kadın şair değildir. Aynı muhitte adı geçen Zeyneb Hatun, adı ve şiiri bilinen ilk Osmanlı kadın şairi olarak anılır; Fâtih adına bir divan tertip ettiği ve bunun karşılığında caize aldığı kaydedilir. Zeyneb'in divanı kaybolmuş, elimizde yalnızca tezkire ve mecmualarda görülen üç şiiri kalmıştır; doğum yeri de Amasya ile Kastamonu arasında tartışmalıdır. Hayatı, adı konusundaki kaynak ayrılıkları ve elimizdeki şiirleri ayrıntılı biçimde Zeyneb Hatun yazısında anlatılmıştır.

İki şair arasında ortak bir zemin vardır: ikisi de kadı kızıydı, ikisi de Arapça ve Farsça bilen, ilimle yetişmiş kadınlardı. Mihrî'ye elinde bir divanın bulunması ayrı bir ağırlık verir; Zeyneb'in divanı ise yok olmuştur. Aynı dönemin kadın şairleri arasında Ayşe Hubbî Hatun da tezkirelerde anılır, ama onlar hakkında Mihrî'ye ayrılan türden ayrıntılı kayıtlar yoktur. Mihrî'nin farkı, kadın duyarlığını gelenek içinde bu denli açık dile getirmesindedir. Klasik kalıba bağlı şairlerin aksine, şiirinde hem âşığın hem sevgilinin sesini taşır. Bir rivayet Mihrî'nin şairler yetiştirdiğini ve bunlar arasında Ani Hatun'un bulunduğunu söyler; bu bilgi güvenilir birincil kaynaklarla doğrulanamamıştır.

Divanın Yayımı ve Sonraki Anılışı

Divan yüzyıllar sonra yeniden okurla buluştu. Maştakova'nın tenkitli neşri 1967'de Moskova'da yayımlandı. Türkiye'de ise Mehmet Arslan'ın hazırladığı Mihrî Hatun Divanı 2007'de Amasya Valiliği yayınları arasında çıktı. Venüs gezegeninde yeni keşfedilen bir krater Uluslararası Astronomi Birliği tarafından Mihrî Hatun adıyla anılmıştır; bu adlandırmanın 1985'te yapıldığı kaydedilir. Hakkında Didem Havlioğlu'nun Mihri Hatun: Performance, Gender-Bending and Subversion in Ottoman Intellectual History (Syracuse University Press, 2017) adlı İngilizce kitabı, Meryem Aybike Sinan'ın Mihri Hatun: Kelimelerin Sultanı (2015) ve Sennur Sezer'in Türk Safo'su Mihri Hatun (2005) adlı kitapları yayımlanmıştır.

Kronoloji

1454-55: Şehzade II. Bayezid yedi sekiz yaşlarında Amasya'ya gelir.

1455-56: Hâtemî (Müeyyedzâde Abdurrahman) doğar; Mihrî'nin doğumu için tahmin edilen aralığın başlangıcı budur (1455-56 ile 1460-61 arası).

1481-82: II. Bayezid padişah olur; yerine oğlu Şehzade Ahmed Amasya valisi olur.

26 Ocak 1505 (20 Şaban 910): İnâmât defterine göre Mihrî'ye ilk kayıtlı inâm verilir.

29 Ağustos 1508 (2 Cemâziyelevvel 914): Divanını gönderir ve 3000 akçe ihsan alır.

12 Şubat 1510 (3 Zilkade 915) ve 10 Ocak 1511 (10 Şevval 916): Kasideleri karşılığında iki inâm daha verilir.

16 Mart 1512 (27 Zilhicce 917): Hayatta olduğunun belgelendiği son tarih; II. Bayezid'e kaside gönderir ve inâm alır.

1512 sonrası (Gibb'e göre 1514-15): Amasya'da ölür ve dedesi Pîr İlyas'ın tekkesindeki hazîreye defnedilir.

1967: Divan Moskova'da yayımlanır.

2007: Divan Türkiye'de Amasya Valiliği yayınları arasında çıkar.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Mihrî Hatun, Dîvân (nşr. E. İ. Maştakova), Moskova 1967.
  • Mehmet Arslan (haz.), Mihrî Hâtun Divanı, Ankara: Amasya Valiliği Yayınları, 2007.
  • Sehî Bey, Latîfî, Âşık Çelebi ve Kınalızâde Hasan Çelebi tezkireleri; Evliya Çelebi, Seyahatnâme; Garîbî, Tezkire-i Mecâlis-i Şuarâ-yı Rûm (haz. İsrafil Babacan, 2010).
  • Hüseyin Hüsâmeddin, Amasya Tarihi.

Akademik çalışmalar

  • İsmail E. Erünsal, "Mihrî Hatun", TDV İslâm Ansiklopedisi: https://islamansiklopedisi.org.tr/mihri-hatun
  • İsmail E. Erünsal, "Türk Edebiyatı Tarihi'nin Arşiv Kaynakları I: II. Bâyezid Devrine Ait Bir İn'âmât Defteri", Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, 1981.

Kitaplar

  • Didem Havlioğlu, Mihri Hatun: Performance, Gender-Bending and Subversion in Ottoman Intellectual History, Syracuse University Press, 2017.

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar