Serhoş Bâlî Efendi, XVI. yüzyılın ortasında İstanbul'da tanınmış bir Halvetî şeyhi ve Cevherî mahlasıyla şiir yazmış bir şairdir. Medresede müderris iken tasavvufa yönelmiş, Halvetîliğin Ramazâniyye kolunun şeyhi Ramazan Efendi'ye bağlanmış ve 980 (1573) yılında ölmüştür. "Serhoş", yani sarhoş lakabını kimi kaynaklar gençliğindeki rint hayatına, kimileri ilahi aşkla kendinden geçmesine bağlar. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar onu Amasya'da doğmuş, babası Şehzade Ahmed'in hocası olan biri olarak kaydeder; Âşık Çelebi ise "Aydınlı" der ve TDV İslâm Ansiklopedisi doğum yerini Tire gösterir. Amasya bağı bu yüzden tek kaynağa dayanır ve aşağıda kaynaklarıyla birlikte ele alınmıştır.

Hüsameddin'in Anlatısı

Hüsameddin onu "Bâlî İlhami Efendi-Serhûş" başlığıyla anar. Maddenin hayat kısmı şöyledir:

Amasya vâlisi Şehzâde Sultân Ahmed'in musâhib ve mu'allimi Çakal Kadızâde Şemseddîn Ahmed Efendi bin Bedreddîn Mahmûd Çelebi mahdûmudur. 915'de Amasya'da doğdu. 918'de pederi ile beraber Tire'ye gitdi. Orada neşv ü nemâ bulup sonra Bursa'ya geldi. Ulûm ve fünûnu tahsîl ederek dârü'l-emânî olan İstanbul'a rihlet etdi. Hâce-i Sultânî Hayreddîn Efendi'ye intisâb ve mülâzemet ederek 949'da yirmi beş akçe ile Kepengci Sinan Medresesi'ne müderris oldu. Tedrîs-i ulûm esnâsında rüyâda kendisini irşâd eden Atik Alî Paşa Zâviyesi şeyhi Ramazân Efendi'ye intisâb etdi. 951'de terk-i tedrîs ü ifâde ederek mezkûr zâviye hücerâtından birinde ikâmet ve Şeyh Ramazân Efendi'ye teslîm-i zaman-ı irâde etdi.

Günümüz Türkçesiyle: Bâlî Efendi, Amasya valisi Şehzade Ahmed'in sohbet arkadaşı ve hocası Çakal Kadızâde Şemseddîn Ahmed Efendi'nin oğludur. 915 (1509-10) yılında Amasya'da doğmuş, 918'de (1512-13) babasıyla birlikte Tire'ye gitmiş ve orada büyümüştür. Sonra Bursa'ya gelmiş, ilim tahsil edip İstanbul'a geçmiş, padişah hocası Hayreddin Efendi'ye bağlanarak onun mülazımı olmuş ve 949 (1542-43) yılında yirmi beş akçe ile Kepenkçi Sinan Medresesi'ne müderris olmuştur. Ders verdiği sırada rüyasında kendisine yol gösteren Atik Ali Paşa Zâviyesi şeyhi Ramazan Efendi'ye intisap etmiş, 951'de (1544-45) müderrisliği bırakıp zâviyenin hücrelerinden birine yerleşmiş ve iradesini şeyhine teslim etmiştir.

Hüsameddin'e göre şeyhi onun ders vermeyi tamamen bırakmasını uygun bulmamış, Bâlî Efendi de Atik Ali Paşa Camii'nde talebeye ders verirken zikirle meşgul olmuştur. 963'te (1555-56) Ramazan Efendi ölünce zâviyenin şeyhi olmuş, ama bazı dedikodular yüzünden çekilmiş, altı ay sonra Kurşunlu Türbe Zâviyesi'ne şeyh olmuştur. Sözleri ve hâlleri bazı şeyhlere ve bilginlere aykırı görünüp eleştirilmiş, o da bunlara bilgince ve sufiyane cevaplar vermiştir. Hayatında aşk ve kendinden geçiş ağır bastığı için "serhûş" diye tanınmış, 980 yılının zilkade ayında (Mart 1573) ölmüş ve Sultan Selim semtindeki Kurşunlu Türbe Zâviyesi'nin bahçesine gömülmüştür. Hüsameddin bundan sonra Atâyî'nin Zeyl-i Şakâyık'ındaki uzun övgüyü, telkin kerametini ve Kınalızâde'nin anlattığı Pîrûze hikâyesini aktarır. Hüsameddin'in maddesi bugünkü Türkçesi ve notlarıyla Bâlî İlhami Efendi-Serhûş sayfasındadır.

Tezkirelerdeki Bâlî Çelebi

Âşık Çelebi onu "Aydınlı Bâlî Çelebi" diye tanıtır ve lakabını bir kehanet gibi yorumlar: sonunda cezbe şarabıyla sarhoş olacağı bilindiği için ona "Ser-hûş Bâlî" demişlerdir. Gençliğinde şaraba ve güzellere düşkündür; meclisin gözdesi Pîrûze Ali Bâlî adlı bir delikanlıya tutulmuş, önce kullandığı Vâlihî mahlasını bu yüzden Cevherî'ye çevirmiştir. Pîrûze firuze taşının adıdır, cevherî de mücevherci demektir; mahlas, sevgilinin adına bir mücevherci ilgisiyle bağlanır. Âşık Çelebi'nin Zünnûnzâde ile Selîkî'den aktardığına göre Bâlî Çelebi bir gece Pîrûze'yi rüyasında görmüş, ondan ayağının tozundan bir avuç istemiş ve sabah sarığını çözerken içinden bir kâğıda sarılı bir avuç toprak düşmüştür. Bu olay onun tövbesine ve tasavvufa yönelişine sebep sayılmıştır. Âşık Çelebi 1568'de onu hâlâ zâviyesinde oturan bir mürşit olarak anlatır; halkı afyon ve berş bağımlılığından kurtardığını, rüya tabirinde benzeri az bulunur bir hüner gösterdiğini yazar.

Kınalızâde aynı hikâyeyi daha ayrıntılı verir ve Pîrûze'nin yüzünde ayva tüyü belirdiği yaşta öldüğünü ekler. Ona göre Bâlî Efendi, Kanuni'nin hocasından mülazım olmuş, otuz akçe ile Kepenkçi Medresesi'nde müderris iken Şeyh Ramazan Efendi'ye bağlanmış ve 980 yılında ölmüştür. Ölülere defnin ardından okuduğu telkinde, orada bulunanların ölünün sesini işittiklerinin anlatıldığını, bu kerametin halk arasında çok yayıldığını söyler ve buna inanmayanlara karşı şair Azmî Efendi'nin bir beytini aktarır. Kınalızâde başka bir maddede de onu anar: Mevlânâ Gubârî'nin bir beytine "Serhoş Bâlî dimekle ma'rûf olan Cevherî Efendi" nazire yazmış ve hangisinin üstün olduğu bir fetva gibi sorulmuştur; bu nazirenin metni verilmemiştir.

Doğum Yeri ve Kimlik Tartışması

Kaynaklar şeyhin kimliğinde birleşir, ama doğum yeri, babasının adı ve mezarı konusunda ayrılır. Hüsameddin onu Amasya'da doğmuş, Çakal Kadızâde Şemseddîn Ahmed Efendi'nin oğlu sayar ve Kurşunlu Türbe Zâviyesi'ne gömüldüğünü yazar. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki madde ise Tire'de doğduğunu, babasının Şehzade Ahmed'in hocası Kadı Birgivîzâde Muhyiddin Efendi olduğunu ve Lâleli'deki Altuncuzâde Tekkesi'nin hazîresine gömüldüğünü söyler. Âşık Çelebi'nin "Aydınlı" nisbesi Tire'yi destekler, çünkü Tire o dönemde Aydın sancağındaydı.

Hüsameddin'in anlatısı bu ayrılığı kısmen açıklar niteliktedir: babası Şehzade Ahmed'in hizmetinde iken Amasya'da doğan çocuk, şehzadenin 918'de taht kavgasında yenilmesinin ardından ailesiyle Tire'ye gitmiş ve orada büyümüştür. Bu durumda Aydınlı diye anılması da doğaldır. İki kaynağın da babayı Şehzade Ahmed'in hocası olarak tanıması bu okumayı güçlendirir; babanın adı ise uzlaşmaz. Bu bir uzlaştırma önerisidir ve kaynaklarla kesinleşmez. Hüsameddin'in andığı "İlhâmî" mahlası da tezkirelerde Bâlî Efendi için geçmez. Kınalızâde'de İlhâmî mahlaslı başka bir şair vardır: İstanbullu, Nakşbendî çevresinden, Dıragman şeyhi iken ölmüş biri. Hüsameddin'in bu iki kişiyi karıştırmış olması mümkündür, ama bu da bir tahmindir.

Şiiri

TDV'deki maddeye göre Bâlî Efendi'nin bir divanı yoktur ve elde bulunan birkaç şiirine bakarak şairliği hakkında hüküm vermek güçtür; tezkirelerde kendisine geniş yer ayrılması, çağında büyük bir şöhreti olduğunu gösterir. Âşık Çelebi, Pîrûze için yazdığı bir gazelden iki beyit ile üç beyit daha verir; Kınalızâde bunlardan "İlm-i ahfâ" matlaını tekrarlar ve iki parça ekler. Hüsameddin yalnız bu matlaı aktarır. Kategoride her biri ayrı bir yazı olan altı parça şunlardır: Pîrûze gazelinin iki beyti, "İlm-i iḫfâ ögredür" matlaı, "Hasret-i hâlüñle" ve "Mushaf-ı hüsnüñde" beyitleri, "İzz ise maksûd" beyti ve "Âfet-i devrân" diye başlayan iki beyit. Bu şiirlerin bir kısmı rint hayatının, bir kısmı tasavvuf dilinin izini taşır; ikisinin arasındaki sınır, şairin kendi hayatındaki geçiş gibi kesin değildir.

Kronoloji

915 (1509-10): Hüsameddin'e göre Amasya'da doğar.

918 (1512-13): Babasıyla Tire'ye gider.

949 (1542-43): Kepenkçi Sinan Medresesi'ne müderris olur.

951 (1544-45): Müderrisliği bırakıp Ramazan Efendi'nin zâviyesine yerleşir.

963 (1555-56): Atik Ali Paşa Zâviyesi şeyhi olur, sonra Kurşunlu Türbe Zâviyesi'ne geçer.

980 (1573): Ölür.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Çevrimiçi kaynaklar