Amasya vâlisi Şehzâde Sultân Ahmed’in musâhib ve mu’allimi Çakal Kadızâde Şemseddîn Ahmed Efendi bin Bedreddîn Mahmûd Çelebi mahdûmudur. 915’de Amasya’da doğdu. 918’de pederi ile beraber Tire’ye gitdi. Orada neşv ü nemâ bulup sonra Bursa’ya geldi. Ulûm ve fünûnu tahsîl ederek dârü’l-emânî olan İstanbul’a rihlet etdi. [434]
Hâce-i Sultânî Hayreddîn Efendi’ye intisâb ve mülâzemet ederek 949’da yirmi beş akçe ile Kepengci Sinan Medresesi’ne müderris oldu. Tedrîs-i ulûm esnâsında rüyâda kendisini irşâd eden Atik Alî Paşa Zâviyesi şeyhi Ramazân Efendi’ye intisâb etdi.
951’de terk-i tedrîs ü ifâde ederek mezkûr zâviye hücerâtından birinde ikâmet ve Şeyh Ramazân Efendi’ye teslîm-i zaman-ı irâde etdi. Lâkin Şeyh Efendi mûmâileyhin tamâmıyla terk-i tedrîs etmesini muvâfık görmediğinden Atik Alî Paşa Câmii şerîfinde talebe-i ulûma tedrîs ve ifâde-i fünûn ederek zikr ü tevhîd ile iştiğal eyledi.
963’de Şeyh Ramazân Efendi’nin dâr-ı kudse intikâlinde Atik Alî Paşa Zâviyesi şeyhi oldu ise de ba’zı dedikodulara binâen bu zâviye meşîhatından çekildi. Altı ay sonra ba’zı ricâl-i ilmiyenin ricâsı ile Kurşunlu Türbe Zâviyesi şeyhi oldu.
Burada fevkalâde iştihâr ederek ba’zı ahvâl ü akvâli muhâlif tıbâ-ı meşâyih ve ulemâ olup ta’n ü teşnî’a [435] uğradı. Fakat muhâlif görünen ahvâl ve akvâlini izâh ederek fâzılâne ve sûfîyâne cevablar verdi.
Ahvâl-i umûmiyyesinde aşk ve istiğrâk-ı muhabbet galebe olduğundan serhûş demekle iştihâr etdi. 980 senesi zilka’desinde dâr-ı kûdse irtihâl edib Sultân Selîm semtinde vâki’ Kurşunlu Türbe Zâviyesi sahasında medfûndur.
Nev’îzâde Atâyî Efendi “Zeyl-i Şakâyık”da diyor ki: Azîz-i merkûm fihrist-i mesâ’il-i ulûm, ferîde-i silk-i efrâd, rükn-i rekîn-i makâm-ı evtâd, çeşme-sâr-ı feyzle cebel-i şâmih, kadem-i kerâmetle imâd-ı râsih, hil’at-i teşrîf-i şühûdî-tırâz vecd ü hâl ile hâlî ve câme-i yeknâ-yı vücûdu mühre-fersâye-i fenâ ile bâlî, kesîrü’l-mücâhede ve’l-ibâde, azîmü’r-riyâzet ve’z-zehâdet, ecânibden mütecânib, erbâb-ı dünyâdan hârib, müddet-i ömründe devr-i ebvâb-ı mîr u vezîr bilmez ve serv-i âzâd-ı makâm-ı istiğnâ olup kimseye ser-fürû’ kılmaz da’vetlerini ahsen-i vücûh üzere redd ve sadâkât u hediyyelerinden deriçe-i iltifâtı seddetmek mu’tâdları idi. [436]
Bu denlü istiğna ile vakt-i intikâllerinde sekiz bin nakd-i filori ve on bin dînâr ile mukavvem muhallefât zuhur-i mahz-kerâmet ve âsâr-ı kimyâ-yı velâyet idi ki karar-dâde-i ehl i’tibâr idi. Sâfinât-ı ciyâde mâ’il ve rahş-ı burâk-seyr-i sarsar-şitâbe şifte-dil olup dâ’imâ bir tavîle-semend-i bî-mânend-i merbıt-ı murâbat-ı mehbıtlarında bend olup serhâd gâzîlerine ihdâ etmek de’b-i kerîmleri idi.
Nakt-i vakt-i ömr-i âzîzi ruh gibi tecerrüd ile güzâr edib kayd-ı bend-i iyâl pây-i himmetlerine ıkâl olmamışdı. Cezbe-i azîme sâhibi olup nazarları gûh-endâz ve te’sîr-i kelâm-ı dil-pezîri ahen-güdâz idi. Ta’bîr-i rüyâda hod Yûsuf-i Sânî ve nokta-i sırr-ı süveydânın nakş-hânı idi.
Merhûmun kerâmet-i mahsûsâsından ki telkînine hâzır oldukları mevtâ-yı müslîmîne tavr-ı ma’hûd üzere telkîn eylediklerinde muhâtabalarını istimâ’ edenler meyyitin hâl-i hayâtında olan sadâ ve edâsını ta’yîn ederler imiş. Bu husûs için meşâyîh-ı asr deriçe-i dehân-ı dahli bâz ü zebân ta’nı dırâz eyledikde meclis-i nazmın kâse-gerdân-ı bezmi ve arsa-i fazlın çapük süvâr-ı rezmî Mevlânâ Âzmi Efendi bu beyti hûb demişdir. [437]
Cihân halkı şu denlü münkir olmuşdur kerâmete
Nedir bu vaz-ı münker dir eger mevtâyı söyletsen
Hasan Çelebi “Tezkîretü’ş-şu’arâ”sında yazıldığı üzere merhûm evâ’il-i hâllerinde Pirûze Alî Bâlî derler bir civânın âşık-ı şikeste-i bâlî olmuş, bunun için şi’rinde “Cevherî” tahallüs etmişdi. Civân-ı mezbûr hatt-ı izârı zâhir olduğu esnâda vefât etmiş olduğundan firâkına tehammül edemez bir hale gelmişti.
Bir gece rü’yâsında mahbûb-ı dil-firîbini görür. Senden ayrılalı aklım perîşândır. Ya cânımı al, yahud bana bir nişân ver diye istirhâm eder. Civân-ı mezkûr ayağı tozundan bir mikdâr bir kâğıda koyup verir. Bu sende yadigârım olsun der. Kendisi de bunu kemâl-i minnetle alıp sarığının arasında saklar. Uykudan uyanınca o tozu kağıt içinde sarığının arasında bulur.
Bu toz sarığında mahfûz oldukca hâlî kesb-i safvet etmiş, yârânına bu mâcerâyı naklederken sarığının arasından bu tozu çıkarıp göstermişdir. Bu vakı’adan [438] sonra sevdâ-yı mâsivâ hâtırlarından meslûb ve cezbe-i âşk-ı mahbûb-ı hakîkî kallâb-ı kalb-i muhabbet-i üslûb olup refîk-i tevfîk ile pey ender-pey şahrâh sülûk-i tayyetmişler idi.
Sûfiyye tarîkine girdikten sonra İlhâmî mahlasını kabûl ederek eş’âr ve ilâhiyyâtı vardır. Bu matla’ cevhergân-ı irfân ve ab-ı gevher feyz-resânlarıdır: Kuddise sirruhû¹⁸⁷
İlm-i ahfâ ögretir âşıklarına ol dehân
Ânın içündür seven olur sini gözden nihân
Günümüz Türkçesiyle
Amasya valisi Şehzade Sultan Ahmed'in sohbet arkadaşı ve hocası Çakal Kadızâde Şemseddîn Ahmed Efendi'nin, Bedreddîn Mahmûd Çelebi oğlunun oğludur. 915'te [1509-10] Amasya'da doğdu. 918'de [1512-13] babasıyla birlikte Tire'ye gitti. Orada yetişip sonra Bursa'ya geldi. Din ve fen bilimlerini öğrendikten sonra, güvenlik yurdu olan İstanbul'a gitti.
Sultanın hocası Hayreddîn Efendi'ye bağlanıp çıraklık etti ve 949'da [1542-43] yirmi beş akçe ile Kepengci Sinan Medresesi'ne müderris oldu. Ders verirken rüyada kendisini yola getiren Atik Ali Paşa Zâviyesi şeyhi Ramazân Efendi'ye bağlandı.
951'de [1544-45] ders vermeyi ve öğretmeyi bırakıp adı geçen zâviyenin hücrelerinden birinde kalmaya başladı ve iradesini Şeyh Ramazân Efendi'ye teslim etti. Fakat Şeyh Efendi, kendisinin dersi tamamen bırakmasını uygun görmediğinden Atik Ali Paşa Camii'nde ilim öğrencilerine ders verip fen öğreterek zikir ve tevhîd ile de uğraştı.
963'te [1555-56] Şeyh Ramazân Efendi'nin ölümü üzerine Atik Ali Paşa Zâviyesi'nin şeyhi oldu; ancak bazı dedikodular yüzünden bu zâviyenin şeyhliğinden çekildi. Altı ay sonra bazı ilim adamlarının ricasıyla Kurşunlu Türbe Zâviyesi şeyhi oldu.
Burada son derece ün kazandı; hâl ve sözlerinin bir kısmı şeyhlerin ve ilim adamlarının tabiatına aykırı olduğundan eleştirilip kınandı. Fakat aykırı görünen hâl ve sözlerini açıklayıp âlimce ve sofîce cevaplar verdi.
Genel hâlinde aşk ve sevgiye dalma ağır bastığından "serhoş" demekle tanındı. 980 yılının Zilkade ayında [1573] ölüp Sultan Selim semtindeki Kurşunlu Türbe Zâviyesi arazisine gömüldü.
Nev'îzâde Atâyî Efendi Zeyl-i Şakâyık'ta şöyle diyor: Adı geçen aziz, ilimlerin meselelerinin fihristi, derviş dizisinin eşsiz incisi, evtâd (ermişlerin yüksek mertebesi) makamının sağlam direği idi. Feyiz çeşmeleri akan yüksek bir dağ, keramet ayağıyla yerinden oynamaz bir dayanaktı. Şehâdet (hakikati görme) işlemeli bir şeref giysisi hâl ve vecd ile süslüydü; eşsiz varlık elbisesi ise yok oluşun cilâ taşıyla sürtüle sürtüle eskimişti. Çok mücâhede ve ibâdet sahibi, büyük riyâzet ve zühd (dünyadan el çekme) sahibiydi; yabancılardan kaçınır, dünya ehlinden uzak dururdu. Ömrü boyunca emîr ve vezir kapılarını dolaşmayı bilmedi; istiğnâ (kimseye muhtaç olmama) makamının özgür serviyi olup kimseye baş eğmezdi. Davetleri en güzel biçimde geri çevirir, sadaka ve hediyelerine karşı da iltifat penceresini kapatmak âdetiydi.
Bu kadar istiğnâ sahibi olduğu hâlde ölümü sırasında sekiz bin altın filori ve on bin dinar değerinde bir miras bıraktığı ortaya çıktı; bu, tam bir keramet ve velîlik kimyasının eseri olup itibar sahiplerince kabul edilen bir olguydu. Soylu atlara düşkündü; rüzgâr gibi hızlı, Burak adımlı atlara gönül vermişti; bağlama yerinde hep eşsiz, uzun boylu bir doru at bulunur, bunları sınır gazilerine armağan etmek cömert âdetiydi.
Aziz ömrünün değerli vaktini ruh gibi her şeyden sıyrılarak geçirdi; aile bağlarının zinciri himmet ayağına dolanmamıştı. Büyük bir cezbe sahibiydi; bakışı gûh-endâz, gönle yatan sözünün etkisi ise demiri eriten türdendi. Rüya tabirinde ikinci Yûsuf'tu ve gönüldeki sır noktasını resmeden bir nakkaştı.
Merhumun özel kerametlerinden biri şudur: Telkinine hazır bulundukları Müslüman ölüye âdet olan biçimde telkin verdiklerinde, söylediklerini dinleyenler ölünün sağlığındaki ses ve tavrını ayırt edermiş. Bu konuda çağın şeyhleri ağızlarını açıp dil uzatınca, şiir meclisinin saki başı, fazilet meydanının çevik savaş atlısı Mevlânâ Âzmî Efendi şu beyti güzel söylemiştir.
Dünya halkı kerameti öyle inkâr eder olmuş ki
Ölüyü konuştursan "bu ne çirkin bir hâl" derler
Hasan Çelebi'nin Tezkîretü'ş-şu'arâ'sında yazıldığına göre merhum, hâlinin başlarında Pirûze Ali Bâlî denilen bir delikanlıya kanadı kırılmış bir âşık olmuş, bu yüzden şiirinde "Cevherî" mahlasını kullanmıştı. Adı geçen delikanlı yüzünde sakal bıyık yeni belirdiği sırada öldüğünden ayrılığına dayanamaz hâle gelmişti.
Bir gece rüyasında gönül çelen sevgilisini görür. "Senden ayrılalı aklım perişandır. Ya canımı al, ya da bana bir iz ver" diye yalvarır. Delikanlı ayağının tozundan bir miktar bir kâğıda koyup verir ve "Bu sende yadigârım olsun" der. Kendisi de bunu büyük şükranla alıp sarığının arasında saklar. Uykudan uyanınca o tozu kâğıt içinde sarığının arasında bulur.
Bu toz sarığında saklı durdukça hâli saflık kazanmış; arkadaşlarına bu macerayı anlatırken sarığının arasından tozu çıkarıp göstermiştir. Bu olaydan sonra Allah'tan başka şeylere duyulan sevda gönüllerinden sökülüp atıldı; gerçek sevgiliye duyulan aşkın cezbesi gönlü sevgi yoluna çeviren bir güç oldu ve Allah'ın yardımını yoldaş edinerek peş peşe tasavvuf yolunun ana caddesini aştılar.
Sûfîlik yoluna girdikten sonra İlhâmî mahlasını aldı; şiirleri ve ilahileri vardır. Şu matla' (ilk beyit), irfan cevhercilerinin ve feyiz ulaştıran inci suyunun ürünüdür: Allah sırrını mukaddes kılsın.
O ağız, âşıklarına gizli ilmi öğretir
Bu yüzdendir ki seven, seni gözden gizli tutar
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- musâhib: sohbet arkadaşı
- mülâzemet: bir hocanın yanında çıraklık edip medrese kadrosuna girmek için bekleme
- zâviye: tarikat ve dervişlerin toplandığı küçük tekke
- meşîhat: şeyhlik
- serhûş: sarhoş; burada ilahi aşkla kendinden geçmiş
- telkîn: ölüye kabre konurken imanı hatırlatan sözlerin okunması
- kerâmet: ermiş kişinin olağanüstü sayılan hâli
- istiğnâ: kimseye muhtaç olmama, gönül zenginliği
- riyâzet, zühd: nefsi terbiye için çekilen sıkıntı; dünyadan el çekme
- cezbe: ilahi çekimle kendinden geçme
- mahlas, tahallüs: şairin şiirde kullandığı takma ad
- matla': gazelin ilk beyti
- mevtâ: ölüler
Başka Kaynaklardaki Sarhoş Bâlî Efendi
Bir ansiklopedi maddesi, büyük olasılıkla aynı kişiyi "Sarhoş Bâlî Efendi" adıyla, ölüm tarihini 980 [1573] vererek tanıtır. Bu maddeye göre Bâlî Efendi Tire'de doğmuş, babası II. Bayezid'in oğlu Ahmed'in hocası Kadı Birgivîzâde Muhyiddin Efendi'dir; İstanbul'da Kepenekçi Medresesi'nde ders vermiş, sonra Ramazan Efendi'ye bağlanıp İstanbul'daki Ali Paşa Tekkesi'ne şeyh olmuş ve Lâleli'deki Altuncuzâde Tekkesi haziresine gömülmüştür. Şiirlerinde "Cevherî" mahlasını kullanmış, divanı yoktur. "Sarhoş" lakabını Âşık Çelebi aşırı içki ve eğlenceye düşkünlüğüne, Hasan Çelebi ise ilahi aşkla kendinden geçmesine bağlar. Zeyl-i Şekâik ile tezkirelerde kendisine geniş yer verilmesi, çağında ünlü olduğunu gösterir.
Hüsameddin'le bu kaynak arasında birkaç ayrılık vardır. Hüsameddin Amasya'da doğduğunu ve babasının adını Şemseddîn Ahmed olarak yazar; ansiklopedi doğum yerini Tire, babanın adını Muhyiddin diye verir. Hüsameddin mezarı "Sultan Selim semtindeki Kurşunlu Türbe Zâviyesi" arazisinde gösterir; ansiklopedi Lâleli'deki Altuncuzâde Tekkesi haziresini yazar. Bu iki yerin aynı çevrede olup olmadığı kaynaklardan anlaşılamadı. Ayrılıklar iki ayrı kişiden mi, yoksa farklı rivayetlerden mi doğuyor, kesin olarak söylenemez. Ölüm yılı, mahlas, tarikat ve Atik Ali Paşa ile Ali Paşa tekkelerindeki şeyhlik örtüşür; bu yüzden aynı kişi olduğu varsayılmıştır. Bu bir çıkarımdır.
Şeyh Ramazan Efendi
Ansiklopedi, Bâlî Efendi'nin bağlandığı Ramazan Efendi'yi Halvetîliğin Ramazâniyye kolunun kurucusu olarak anar. Ancak bu kolun kurucusu Mahfî Ramazan Efendi'nin 1542'de doğup 1616'da öldüğü yazılıdır; Hüsameddin'in 963'te [1555-56] öldüğünü bildirdiği Şeyh Ramazan'la aynı kişi olamaz. Hüsameddin'in kaydında Ramazan Efendi, Atik Ali Paşa Zâviyesi'nin şeyhidir. Bu çelişki kaynakların karıştırmasından doğmuş olabilir; kesin hüküm verilemedi.
Kurşunlu Zâviyesi
Amasya'da Kal'a-i Zîr Mahallesi'nde bir "Kurşunlu Mescidi" vakıf kayıtlarında geçer; bir köyün geliri bu mescide aktarılmıştır. Hüsameddin'in "Kurşunlu Türbe Zâviyesi" dediği yapıyla ilişkisi kaynakta belirtilmemiştir. Metindeki "Sultan Selim semti" sözü zâviyenin İstanbul'da olabileceğini düşündürür; bu bir çıkarımdır. Zâviyenin ya da kabrin bugünkü durumuna dair kaynak bulunamadı.
Metindeki Kaynaklar
Hüsameddin, Nev'îzâde Atâyî'nin Zeyl-i Şakâyık'ını ve Hasan Çelebi'nin tezkiresini kullanır. Atâyî 1583'te İstanbul'da doğmuş, 1634'te tamamladığı bu eserle Taşköprizâde'nin eş-Şekâik'ine 1558-1634 arasını kapsayan bir ek yazmıştır. Âzmî Efendi'nin beyti ve Pirûze Ali Bâlî hikâyesi metnin kendi anlatısıdır; başka kaynaklarda doğrulanamadı. İlhâmî'nin ikinci beytinde "sini" sözü okunuşça belirsizdir; aktarımdaki "seni" anlamı bir tahmindir. Atâyî'nin metnindeki "bâlî" sözü eskimiş anlamına gelir ve kişinin adına bir söz oyunu olabilir; bu da bir çıkarımdır. Aktarımda güç anlaşılan terkipler (ör. "gûh-endâz", atlarla ilgili cümle) yaklaşık karşılıklarla verilmiştir.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 7. Cilt, s. 394–395. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- Nihat Azamat, "Bâlî Efendi, Sarhoş", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1992, https://islamansiklopedisi.org.tr/bali-efendi-sarhos
- Mehmet Cemal Öztürk, "Ramazan Efendi, Mahfî", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2007, https://islamansiklopedisi.org.tr/ramazan-efendi-mahfi
- Haluk İpekten, "Atâî, Nev'îzâde", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1991, https://islamansiklopedisi.org.tr/atai-nevizade
- Murat Alandağlı, "Hurufat Kayıtlarında Amasya Zaviyeleri", Turkish Studies, 19/1, 2024, s. 1–27.