Amasya şehir merkezine yaklaşık üç kilometre uzaklıktaki Yuvacık Köyü, bugün kırk beş kişi kadar bir nüfusu barındıran küçük bir yerleşimdir. Köyün camisinin yanında, halkın Şeyh Cui Baba ya da Şeyh Mehmed Cui Dede diye andığı bir Mevlevî şeyhinin türbesi bulunur. Şeyh, Amasya Mevlevihanesi'nin başındayken ün kazanmış, 1414 yılında şehirden ayrılıp kendi köyüne çekilmiş ve orada bir mevlevihane, tekke, mektep ve çeşme yaptırmıştır. Kalenin batısına düşen, eski adı Kelkis olan bu yamaç onun adıyla anılır olmuş, aşağısındaki bağlar da yüzyıllar boyunca Şeyh Cui Bağları diye bilinmiştir. Aradan altı yüz yılı aşkın zaman geçtikten sonra bile yağmur duası ve kurban geleneği, onun kurduğu düzenin devamı olarak sürmektedir.
Şeyh Cui'nin hayatına dair bilgiler başlıca üç kaynaktan gelir. Birincisi, şeyhin vakfiyesini ve hilafetnamesini gördüğünü söyleyen Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'dir. İkincisi, Vakıflar Genel Müdürlüğü'ndeki hurufat defterleri ile 1576 tarihli tahrir kayıtlarıdır. Üçüncüsü ise yerel anlatılar ve sonradan yapılmış derlemelerdir. Bu kaynaklar her noktada birbirini tutmaz; özellikle şeyhin ne kadar yaşadığı, şehirdeki mevlevihanede kimin ardından geldiği ve köydeki tekkenin şeyhlerinin sırası konusunda farklı bilgiler verirler. Bu yüzden belgeyle sabit olanlar ile yöre halkının aktardıkları aşağıda birbirinden ayrı tutulmuştur.
Şeyh Cui Kimdir
Asıl adı Mehmed olan şeyh, kaynaklarda Mehmed Cui, Şeyh Mehmed Cui Dede, Cui Mehmed Çelebi ve Şeyh Cui Baba biçimlerinde geçer. Hüseyin Hüsameddin onu "Cû'î Mehmed Çelebi, eş-Şeyh Cemâleddîn Mevlevî" başlığıyla anar; buna göre lakabı Cemaleddin'di ve Amasyalıydı. Babası, devrin büyük âlimlerinden Mevlânâ Fahreddin Osman bin Abdullah et-Türkmânî'dir. Cui adı ona doğumla gelmiş bir ad olmayıp sonradan aldığı bir mahlastır. Hüsameddin, şeyhin ağır riyazetleri, yani nefsi terbiye için kendine yüklediği uzun açlık ve perhizler yüzünden bu mahlası kabul ettiğini ve onunla şöhret bulduğunu yazar. Arapçada açlık anlamına gelen cû' sözcüğüyle kurulan bu ad, şeyhin halk arasındaki saygınlığının da bir parçası olmuştur.
Halkın büyük saygı duyduğu Mevlevî şeyhlerinden biri olarak bilinen Cui'nin yaşadığı çağ, Amasya'da Eretna yönetiminden ve Şadgeldi Paşa'nın bağımsızlık denemesinden Osmanlı hâkimiyetine geçilen karışık yılları kapsar. Kaynaklar onun Şadgeldi Paşa döneminde ve Osmanlı idaresinin ilk yıllarında şehirde büyük bir şöhret kazandığını, bu dönemde Amasya Mevlevihanesi'nde şeyhlik yaptığını bildirir. Doğum tarihi bilinmez. Ölüm tarihi konusunda ise kaynaklar ayrılır: yerel anlatılar onun 1414'ten sonra uzun yıllar köyünde yaşadığını söylerken, Hüsameddin vefatını 819 yılının zilhicce ayına, yani 1417 yılının başlarına yerleştirir. Bu ikinci bilgi doğruysa şeyh, köyündeki vakfı kurduktan sonra ancak iki üç yıl yaşamıştır.
Hüsameddin'e göre Cui, ilk eğitimini devrin âlimlerinden Hüsameddin Hasan Hoyî'den, Mevlevihane şeyhi Celaleddin Mehmed Dede'den ve bir başka Mevlevî şeyhi olan Zileli Nusretzade Cemaleddin Habib Çelebi'den aldı. Amasya Mevlevihanesi'nde yıllarca mesnevîhanlık yaptı, yani Mesnevî'yi okutup şerh eden hoca olarak tasavvuf bilgisinin yayılmasına hizmet etti. Şeyhi Hüsamzade Celaleddin Mehmed Dede'nin ölümü üzerine de mevlevihanenin şeyhi oldu. Abdülhalim Durma'nın aktardığı silsilede ise Şeyh Cui'nin adı, Şadgeldi Paşa devrinde görev yapan Zileli Nusretzade Şeyh Cemaleddin Ahmed Dede'den sonra gelir. Hüsameddin'in aktardığına göre Cemaleddin Ahmed Dede'nin babası Şeyh Nusret, Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde Hacı Bektaş Veli ile birlikte Horasan'dan gelen Ahmed Yesevi halifeleri arasında sayılmıştır. Cemaleddin Ahmed Dede'nin, 1387 yılında Kadı Burhaneddin'e yenilen Emir Ahmed ile Taceddin'in barış istemek üzere gönderdiği kişi olması muhtemel görülür.
İki rivayet arasındaki fark, Nusretzade ailesinin aynı yıllarda mevlevihanede birden fazla temsilcisi bulunmasıyla açıklanabilir. Hüsameddin'in bir başka maddesine göre Nusretzade Cemaleddin Habib Çelebi'nin oğlu Edhem Dede (Celaleddin), Çelebi Mehmed Amasya'da hüküm sürdüğü sırada Amasya Mevlevihanesi şeyhiydi ve Şeyh Cui Mehmed Çelebi ile Müstencid Dede'yle "sûfiyâne sohbetler" ederdi; 818 yılından, yani 1415'ten sonra öldü. Bu kayıt, Cui'nin şehirdeki şeyhlikten ayrıldıktan sonra da şehrin Mevlevî çevresiyle bağını koruduğunu, aynı kuşaktan şeyhlerin birbirleriyle görüştüğünü gösterir. Hangi şeyhin tam olarak hangi yıllarda postta oturduğu ise bugünkü bilgilerle kesinleştirilemez. Ortada kesin olan, Cui'nin şehir tekkesinin başına geçmiş bir şeyh olarak Amasya'nın tasavvuf hayatında yalnızca köy ölçeğinde kalmayan bir yeri olduğudur.
Âlimliği ve Tefsiri
Şeyh Cui'yi yalnız bir tarikat büyüğü olarak görmek, kaynakların çizdiği resmi eksik bırakır. Hüsameddin onu ilimlerde derinleşmiş, kâmil bir müderris olarak tanıtır. Çelebi Mehmed döneminde hadis, tefsir ve Mesnevî derslerinde büyük ün kazandığını, sultanın da ara ara onun derslerini dinleyip kendisine hürmet ve iltifat gösterdiğini yazar. Çelebi Mehmed'in Ankara Savaşı'ndan sonra uzun süre Amasya'yı merkez edinerek hüküm sürdüğü düşünülürse, şeyhin sarayla kurduğu bu yakınlık şaşırtıcı değildir. Aynı yakınlığın sonraki adımı, şeyhin köyüne ve bağlarına ilişkin temlik olacaktır.
Cui'nin ilmî ününe dair en ilgi çekici kayıt, Amasya dışından gelir. Hüsameddin, Halep tarihçisi İbnü'l-Hanbelî'nin (Hanbelîzâde Mehmed Efendi) Dürrü'l-Habeb fî Târîh-i Haleb adlı eserinden bir pasaj aktarır. Buna göre Halepli âlim Burhaneddin İbrahim bin Ali el-Karsevî'nin öğrencisi Şemseddin bin Bilal, hocasının hocalarından birinin "tefsiri Şeyh Tefsiri diye bilinen eş-Şeyh Cû'î er-Rûmî" olduğunu söylemiş ve bu zatın Teftâzânî'nin usul eseri Telvîh'i baştan sona otuz kez okuduğunu eklemiştir. Hüsameddin de şeyhin Telvîh'i otuz defa okuyup okuttuğunu ve Kur'an'a güzel bir tefsir yazdığını belirtir. Bu tefsirin bugün bir nüshasının bulunup bulunmadığı bilinmemektedir; elimizdeki bilgi, adının Halep'e kadar ulaştığını gösteren bu dolaylı aktarımdan ibarettir.
Hüsameddin'in şeyh için kullandığı sıfatlar, devrin biyografi geleneğinin diliyle onun kişiliğini de tarif eder: müttaki, şeriata bağlı, edip, şair ve salih bir zat. Şiirlerinden hiçbir örnek aktarılmaz. Yazar ayrıca şeyhin "tabiatça zarif, latif ve imara meyilli" olduğunu söyler. Bu son nitelik, köyü ve bağları nasıl şenlendirdiğini anlatan satırlara bir giriş gibidir.
Silsilesi ve Hilafetnamesi
Hüsameddin, Şeyh Cui'nin vakfiyesini ve hilafetnamesini kendi gözüyle gördüğünü kaydeder. Hilafetnameye göre şeyhin tarikat silsilesi iki koldan Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled'e çıkar. Birinci kol, şeyhi Celaleddin Mehmed Dede ile onun babası Hüsameddin Hüseyin Dede üzerinden Sultan Veled'e ulaşır. İkinci kol ise Nusretzade Cemaleddin Habib Dede ve Ulu Arif Mehmed Dede vasıtasıyla, Sultan Veled diye meşhur Bahaeddin Ahmed Çelebi'ye bağlanır. Bu çifte bağlantı, Amasya'daki Mevlevîliğin Konya'daki merkezle erken dönemden itibaren doğrudan ilişki içinde olduğunu gösteren belgelerden biridir.
Hilafetnamenin tarihi de bellidir. Hüsameddin, Karahisarîzade Hattab Çelebi'nin biyografisinde, Çelebi Mehmed devrinin büyük müderrislerinden olan bu âlimin 817 yılında Şeyh Cui'nin hilafetnamesinde ve 826'da düzenlenen Paşa Hatun vakfiyesinde şahit olarak bulunduğunu yazar. 817 yılı, 1414-1415'e karşılık gelir; yani şeyhin köyünde vakfını kurduğu yıldır. Hilafetnamenin vakfın kurulduğu yıla denk gelmesi, şeyhin köydeki düzeni kurarken tarikat bağını da belgeye bağladığını gösterir. Belgenin bugün hangi arşivde bulunduğu ise bilinmemektedir.
Kelkis Köyünde Bir Vakıf
Yerel anlatıya göre Şeyh Cui, şehirdeki şeyhliğinden ayrılarak 1414 yılında kendi köyüne döndü. Hüsameddin olayı bir adım daha geriye götürür: Amasya'nın batısındaki Kelkis köyü bütün bağlarıyla birlikte padişah tarafından şeyhe temlik edilmiş, yani mülk olarak verilmişti. Şeyh bu köyde bir cami, yanında bir Mevlevî zaviyesi, bir imaret ve kendisi için bir türbe yaptırdı. Başka kaynaklar buna bir mektep ve bir çeşme ekler. Şeyh 817 yılında bütün mülkünü bu hayır eserlerinin giderlerine vakfetti ve zaviyesinin şeyhliğine damadı Şeyh Ahmed Yoğurtçu Dede'yi atadı. Böylece köy halkı hem bir ibadet ve irşad merkezine hem de bir eğitim kurumuna kavuştu, tekkenin geçimi de köyün kendi toprağına bağlandı.
Hüsameddin'in bir başka sayfasında şeyhin köye su getirdiği de anlatılır. Şeyhin köyüne akıttığı suyun artanı, aşağıdaki bağları sulamakta kullanılıyordu; su, köy ve mezraa vakıf malıydı. Yazar, Cui'nin Kelkis köyünü "fevkalâde imar ederek" ona Şeyh Cui Karyesi adını verdiğini, bağları da çiçeklerle ve meyveli ağaçlarla donatarak "cennet misali" bir hâle getirdiğini söyler. Tekkenin yeri de tarif edilmiştir: Şeyh Cui Tekkesi, şehrin batısında, Şeyh Cui Bağları'nın kuzeybatısında, köyün altında bir gölün yakınındaydı. Hüsameddin, tekkeyi Amasya'nın tekkeleri arasında sayarken onun bir mevlevihane olduğunu ve 817'de şeyhin kendisi tarafından yapıldığını özellikle belirtir.
Şeyh Cui'nin köyü ile şehir arasındaki ilişkiyi anlatan yerel rivayet, şeyhin bu tarihten sonra Amasya'ya inmediğini ve çevresindekileri de köye çektiğini söyler. Şehirdeki mevlevihanenin başına Şeyh Mecdüddin Küpeli Dede geçti, ondan sonra 1436'da Müstencid Dede şeyh oldu. Cui'nin ayrılışı, Amasya Mevlevihanesi'nde şeyhliğin sürmesine engel olmamış, şehirdeki ve köydeki iki merkez birlikte var olmuştur. Bu iki merkez arasındaki bağ zamanla aile bağına da dönüşecektir: Müstencid Dede'nin torunu, Şeyh Cui'nin de kız tarafından torunuydu. Vefat ettiğinde şeyh, kurduğu köyde, kendi yaptırdığı türbede toprağa verildi.
Köyün Adı
Köyün bilinen en eski adı Kelkis'tir. Hüsameddin bu adın bir köyden çok daha geniş bir bölgeyi karşıladığını anlatır: Amasya'nın kuzey ve batı dağlarının birleştiği yer bir yay biçiminde kıvrılır ve bu yayın bütünü eskiden Kelkis adıyla bilinirken ortası zamanla Şeyh Cui adını almıştır. Yazara göre bağların Şeyh Cui'nin zamanına kadar Kelkis diye anıldığı, şeyhin vakfiyesinde de yazılıdır. Arap kaynaklarında aynı yer Kalis, bağları da Batn-ı Kalis adıyla geçer; Emevî halifeleri Velid ve Hişam bin Abdülmelik ile Hamdanî Seyfüddevle devirlerindeki akınlarda Müslüman askerlerin şehre bu taraftan saldırdığı rivayet edilir. Hüsameddin bağların içinde zaman zaman ortaya çıkan insan kalıntılarını bu savaşların hatırası olarak yorumlar. Batı yönündeki dağ silsilesini de "Şeyh Cui-Kelkis" adıyla anar.
Aynı yazar, şehrin çevresindeki yedi eski kale arasında bir Kelkis Kalesi de sayar. Bu kale Amasya'nın güney boğazında, iki geçitli bir yapıydı; bugün İltekin Türbesi olarak bilinen yerin gerisindeki taş yığınları ve eski duvar kalıntıları ona ait olarak gösterilirdi. Hüsameddin'in Danişmendli fethini anlattığı bölümde, 1074-1075'te Emir Ahmed Gazi'nin kuvvetlerinden Suli Gazi'nin Kelkis Dağı'nın arkasından Şeyh Cui Bağları üzerine inmekle görevlendirildiği yazılıdır. Bu anlatı geç dönem kaynaklarına dayanır ve ayrıntıları doğrulanamaz; ancak Kelkis ile Şeyh Cui adlarının şehrin batı girişini tarif etmek için yan yana kullanıldığını gösterir.
Köyün tarihine ilişkin bazı aktarmalarda, Çelebi Mehmed döneminde Aydın ve Karaman yöresinden getirilen Yörüklerin Kelkis adıyla anılan köye yerleştirildiği söylenir. Bu bilgi tek bir derlemeye dayanır; doğruysa köyün Cui'den önce de bir adı ve yerleşik bir nüfusu bulunduğunu gösterir. Osmanlı kayıtlarında köy Gülkiş ve Şeyh Cui adlarıyla anılır. Tahrir kayıtlarında köyün adının "Mezraa-i Gülkiş nâm-ı diğer Şeyh Cuhi, mâlikâne ve dîvânî vakf-ı zâviye-i Şeyh Cuğî" biçiminde geçmesi, köyün bir zaviye vakfı olarak kaydedildiğini gösterir.
Şeyh Cui'nin ölümünden sonra köy onun adıyla anılmaya başlandı. Şeyh Cui Köyü uzun yıllar boyunca bu adla anıldı ve 1928 kayıtlarında da Şeyhcui olarak geçer. Köy bugün resmî olarak Yuvacık adını taşır. Yöre halkı ise hâlâ Şeyhcui ya da halk ağzıyla Cıcui demektedir. Hüsameddin de bağlar için halk dilinde "Cığcığı" denildiğini kaydeder; iki biçim, aynı adın kuşaklar boyunca aşınmış söylenişleridir. Köyün yaklaşık elli metre aşağısında, Amasya merkeze bağlı Şeyhcui Mahallesi yer alır ve bu ad, aynı şeyhin hatırasını bugün şehir sınırları içinde de yaşatmaktadır.
Mahallenin Akbilek Bağları'na yakın bir tepesinde, Akbilek Evliyası olarak anılan Bahşi Halife'nin türbesi bulunur. Taşova'nın Uluköy'ünde doğan Bahşi Halife 1523-24 yıllarında Amasya'da vefat etmiş, eğitimini Amasya'da tamamladıktan sonra Mısır'a giderek Celaleddin Suyûtî, Zekeriyyâ el-Ensârî ve Şemseddin Muhammed es-Sehâvî'den ders almıştır. Fıkıh ve tefsir alanında bilgili olduğu, dünya işleriyle pek ilgilenmediği anlatılır. Eskiden medrese eğitimine başlayan öğrencilerin ilk derslerini onun türbesinde yaptıkları, çözemedikleri meseleler için cuma günleri türbeyi ziyaret ettikleri söylenir. Bu türbe, Şeyhcui adını taşıyan semtin aynı zamanda başka bir manevî merkez barındırdığını gösterir.
Köyün kayıtlardaki ilk nüfus bilgilerinden biri 1840 sayımına aittir. Amasya Nüfus Defterleri 1840 adlı çalışmaya göre o yıl köy yirmi dört haneden oluşuyordu ve defterde yalnızca erkekler sayıldığı için yetmiş dört kişi görünüyordu. Hane reisleri arasında Sakaoğlu, Lablaboğlu, Tekkeşinoğlu, Gökçeoğlu ve Dümencioğlu gibi aile adları geçer. Daha sonra köye yerleşen bir sülalenin Osmanlı döneminde Araboğlu adıyla bilindiği ve soyunu Akşemseddin'e bağladığı anlatılır. Köy nüfusu 2022'de kırk dört kişiydi ve son yıllarda elli bir ile otuz dokuz arasında değişmiştir.
Vakfın Gelirleri ve Arşiv Kayıtları
Şeyh Cui Zaviyesi'nin vakıf düzeni, Osmanlı defterlerinde oldukça ayrıntılı izler bırakmıştır. Murat Alandağlı'nın hurufat kayıtları üzerine yaptığı araştırmaya göre 1576 yılı tahririnde köy "mezraa-i Gülkış nâm-ı diğer Şeyh Cuî" olarak kayıtlıdır ve köyün mâlikâne ve dîvânî gelirleri zaviyeye ayrılmıştır. Bu hisseleri o tarihte Nebi oğulları Mehmed ve Ali tasarruf ediyordu; mezraa kaydının ardından zaviyedarlar ve çocukları sıralanır. Vakfın gelirleri yalnızca köyle sınırlı değildi. Argoma Kazası'na bağlı Yakub Köyü'nün mâlikânesinin tamamı, Bahtiyar Çiftliği diye bilinen çiftliğin gelirleri ve Geldiklanâbâd Kazası'ndaki Aydoğdu Köyü'nün mâlikânesinin tamamı da Şeyh Cui Zaviyesi Vakfı'na aitti. Argoma'daki Yakub Köyü'nün izine sonraki yüzyılların başka arşiv belgelerinde de rastlanır.
Hurufat kayıtlarından anlaşıldığına göre vakfiye, zaviyenin gelirini üç eşit hisseye bölmüştü. Bunlardan biri zaviyedarlara, biri gelip geçen yolcuların ihtiyaçlarının karşılanmasına, sonuncusu da cuma günleri Kur'an okunmasına ayrılmıştı. Yolcuya ayrılan pay, tekkenin Amasya'nın batı girişindeki konumuyla birlikte düşünüldüğünde, zaviyenin bir yol üstü konaklama yeri işlevi de gördüğünü düşündürür. Kayıtlarda adı geçen ilk zaviyedar Şeyh İbrahim Mevlevî'dir.
Hurufat defterleri köydeki mescidin adını da verir: "Amasya'da Şeyh Cuî nâm karyede Şeyh Cuî Mescidi". Aynı kayıtlara göre mescidin yanında Şeyh Cui Türbesi bulunuyordu ve köy cemaatinin yer yer oldukça kalabalık olduğu vurgulanıyordu. Alandağlı bu verilerden hareketle Şeyh Cui köyünü, Amasya çevresinde bir zaviyenin etrafında büyüyen "kurucu zâviyedâr kökenli" köylerden biri olarak görür. Ona göre bölgeye yerleşip zaviyesini kuran şeyhin ününün yayılması, yerleşimin zamanla kalabalık bir iskân yerine dönüşmesini sağlamış olmalıdır. Köyün Kelkis adıyla daha önce de var olduğunu söyleyen rivayetler göz önüne alınırsa, zaviyenin köyü sıfırdan kurmaktan çok mevcut bir yerleşimi büyütüp ona yeni bir kimlik verdiği söylenebilir. Tahrir kayıtlarındaki "dîvânî vakf-ı zâviye" ifadesi de bu düzenin Osmanlı defterlerinde karşılığını bulduğunu gösterir.
Köydeki Tekkenin Şeyhleri
Şeyh Cui'nin vakfiyesi, vakfın mütevelliliğini ve zaviyenin şeyhlik ile mesnevîhanlık görevlerini onun soyundan gelenlere bağlamıştı. Hüsameddin, şeyhin halifeleri arasında oğlu Âbid Ahmed Çelebi'yi, damadı Yoğurtçu Pîr Ahmed Dede'yi ve Şeyh Burhaneddin İbrahim Dede'yi sayar. Tekkenin ilk şeyhlerinin sırası konusunda ise eserin iki ayrı yerinde birbirinden farklı listeler vardır. Tekkeler bölümüne göre kurucu Mehmed Cui Dede'den sonra halifesi, "Yoğurtçu Baba" diye bilinen Pîrî Ahmed Dede, ondan sonra da Ömer Âhî Dede şeyh olmuştur. Biyografiler bölümünde ise oğul Âbid Çelebi'nin babasından ilim ve kemal tahsil ettiği, halife Yoğurtçu Ahmed Dede'den sonra mevlevihanenin şeyhi olduğu yazılıdır.
Âbid Çelebi'ye ait bu kayıt, köydeki tekkenin ilk yarım yüzyılına dair en canlı bilgiyi verir. Hüsameddin'e göre Âbid Çelebi uzun süre şeyhlik yaptı, köy halkını irşada çalıştı ve iyi hâliyle tanındı. Âlim, şeriata bağlı ve sufi bir zattı. II. Bayezid Amasya'da şehzade valiyken zaman zaman tekkesini ziyaret eder, ona iltifat ederdi. Âbid Çelebi 868 yılı civarında, yani 1463-1464'te öldü. Torunu, onun adını taşıyan Müstencidzade Âbid Çelebi ise Amasya Mevlevihanesi şeyhi Müstencid Dedezade Abdülmümin Çelebi'nin oğlu ve Şeyh Cuizade Âbid Çelebi'nin kız tarafından torunuydu. Kırımlı Şemseddin Ahmed'den ilim tahsil edip babasından feyz aldıktan sonra şehirdeki mevlevihanenin şeyhi oldu, Pir Abdurrahman Çelebi ile çağdaştı ve Habib Karamanî ile sohbet ederdi; Şehzade Ahmed'in Amasya valiliği sırasında öldü. Böylece Şeyh Cui'nin soyu, şehirdeki mevlevihaneyi yöneten Müstencid ailesiyle birleşmiş oldu.
Sonraki yüzyıllarda köydeki tekkenin şeyhleri çoğu zaman şehirdeki mevlevihanede de görev aldı. Hüsameddin, Amasya Mevlevihanesi dervişlerinden Mehmed'in oğlu Ebû Saîd Ahmed Dede'nin (Hacı Dede) 1095'te, yani 1683-1684'te Şeyh Cui Mevlevihanesi'nin şeyhi ve mesnevîhanı olduğunu, bir yıl sonra buna ek olarak Amasya Mevlevihanesi şeyhliğini de aldığını yazar. 1099'da şehirdeki şeyhlik elinden alınıp Alaeddin Dede'ye verildi, fakat o köydeki tekkenin şeyhi olarak kaldı ve 1702'de bu görevdeyken öldü. Arap ve Acem edebiyatını bilen, Mesnevî okutan, vakur bir zat olarak anılır; Ebû Saîd künyesini ona şeyhi Hasan Kutsî Dede vermişti. Onun soyundan gelenler "Hacıoğulları" ya da "Hacı Dedezadeler" adıyla şehirdeki mevlevihanenin şeyhleri arasında uzun süre yer aldı.
On sekizinci yüzyılda da aynı düzen sürdü. Hüsameddin, Şeyh Cui evladından oldukları rivayet edilen Hacızade ailesinden İsmail Dede'nin Şeyh Cui Vakfı'nın mütevellisi olduğunu, 1166'da (1752-1753) Amasya Mevlevihanesi'nin mesnevîhanı, ardından şeyhi olduğunu ve 1177'de (1763-1764) öldüğünü kaydeder. Tekkeler bölümündeki liste, köydeki tekkenin sonraki şeyhlerini daha ayrıntılı verir: 1154'te İsmail Dede, 1177'de onun ölümüyle İbrahim Dede, 1190'da İsmail Dedezade Feyzullah Dede, 1194'te Seyyid Hasan Dede, ardından Seyyid Mustafa Dede, 1204'te Amasya Mevlevihanesi şeyhi Ahmed Efendizade Feyzullah Efendi, 1208'de onun görevden alınmasıyla kardeşi Abdullah Dede, 1209'da Hacızade Hüseyin Dede ve ardından kardeşi Hafız Mustafa Dede. Mustafa Dede'nin 1220'de ölümünden sonra görev oğulları Mehmed ve İbrahim'e geçti; onların da 1227'de (1812) ölmesi üzerine Amasya Mevlevihanesi şeyhi Seyyid Mehmed Kâmî Dedezade Seyyid Mehmed Sâbit Dede hem mesnevîhan hem de tekke şeyhi oldu. Hüsameddin bu listenin ardından kısa bir not düşer: "Fakat bu tekkeden şimdi eser kalmamışdır."
Köyden Yetişenler
Şeyh Cui köyü, tekkesi dışında da Amasya'nın ilim hayatına adamlar yetiştirdi. Bunların en tanınmışı, Hüsameddin'in "şeyhü'l-kurrâ" diye andığı Cuî Hacı İbrahim Efendi'dir. Köyden Yahya bin İbrahim'in oğlu olan İbrahim Efendi, Amasya'da hafız olduktan sonra Şeyhü'l-kurrâ Hafız Hacı Yusuf Efendi'den yedi ve on kıraati öğrendi, Akdağlı Hacı Mustafa Efendi'nin derslerine devam etti ve her iki yoldan da icazet aldı. Sultan Bayezid Camii'nde Kur'an tecvidi ve kıraat vecihleri okutarak ün kazandı. Sultan Hatun Dârülkurrâsı şeyhi, 1151'de (1738-1739) Feyziye Medresesi müderrisi ve 1163'te (1749-1750) şeyhü'l-esnaf oldu.
İbrahim Efendi'nin hayatı, on sekizinci yüzyıl Amasya'sının çalkantılı bir olayına da karışır. Sivas valisi Zaralızade Mehmed Paşa'nın baskılarından doğan bir olayda kışkırtıcılıkla suçlanınca, Müftü Hacı Mehmed Efendi ve Şeyhülimare Mehmed Efendi ile birlikte 1171 yılının zilhiccesinde, yani 1758 yazında Magosa Kalesi'ne sürüldü. 1173 muharreminde affedilip döndü ve elinden alınan görevleri kendisine iade edildi. Ders vermeyi sürdürerek 1179 zilhiccesinde, yani 1766 baharında öldü. Hüsameddin onu kıraat ve tecvit ilminin "üstâd-ı yegânesi" olarak anar. Yazarın verdiğine göre, 1134'te doğan bir Amasyalı âlim de vecih ve tecvit ilmini "şeyhü'l-kurrâ Hafız Hacı İbrahim Cuî Efendi"den almıştı. Köyün bu geleneği yirminci yüzyılın başına kadar sürdü: Osman Fevzi Olcay, gençliğinde Sultan Bayezid Medresesi'nde odaları bulunan talebeler arasında "Şeyh Cui'li Şükrü ve Musa Mollalar"ı hatırlar.
Türbe ve Çevresi
Şeyh Cui Baba Türbesi, Yuvacık Köyü'nün camisinin yanında yer alır. Cami de kaynaklarda Şeyh Cui Baba Camii olarak anılır; hurufat defterlerindeki Şeyh Cui Mescidi'nin bugünkü karşılığı olmalıdır. Şeyhin yaptırdığı çeşme, bugün de cami yanında varlığını sürdürmektedir. Yapının ölçüleri, plan şeması ve geçirdiği onarımlar hakkında yayımlanmış ayrıntılı bir bilgiye rastlanmamıştır.
Türbenin yeri konusunda kaynaklar tam olarak uyuşmaz. Köy hakkında hazırlanmış bir tanıtımda, şeyhin kendi adıyla anılacak olan köyde toprağa verildiği, ancak türbesinin yerinin tam olarak bilinmediği belirtilir. Türbeler üzerine yapılmış bir derlemede ise yapı cami yanındaki türbe olarak tanıtılır ve yöre halkının buraya hayır duası için geldiği kaydedilir. Daha eski kaynaklar ikinci görüşü destekler. Hüsameddin şeyhin kendisi için bir türbe yaptırdığını yazar, hurufat kayıtları türbeyi köyün mescidinin yanında gösterir. Osman Fevzi Olcay da Amasya'daki büyük mutasavvıfların kabirlerini sayarken "Pir Muhammed Cuî"nin yerini "Şeyh Cuî Köyü Büyük Suyunun havuz başında" diye tarif eder. Bu kayıtlar birlikte okunduğunda, halkın bugün cami yanında ziyaret ettiği türbenin hurufat defterlerinin tutulduğu dönemden beri aynı yerde bilindiği anlaşılır; ancak yapının kitabesine ya da ilk inşasına dair bir belge aktarılmamıştır.
Hüsameddin, Amasya'nın semtlerini manzum olarak anlattığı bölümde Şeyh Cui Bağları'na ayırdığı bendi şu dizelerle açar:
"Solunda dahi makbere-i Hazret-i Cû'î
Feyzin buradır mebde'-i pür-zevk-i tulû'ı
Bulmuş buralar nâm-ı kerîmiyle şuyû'ı
Hakkâ buradır mecma'-ı esmâr-ı Amasya"
Dizelerde Cui'nin kabri kalenin solunda, yani batısında gösterilir; bölgenin şeyhin adıyla tanındığı ve Amasya'nın meyvelerinin toplandığı yer olduğu söylenir.
Şeyh Cui Bağları
Şeyh Cui adının yüzyıllar boyunca şehir halkının dilinde canlı kalmasının bir sebebi de bağlarıdır. Hüsameddin'e göre Kale-i Bâlâ'nın batısındaki bu bağlar Amasya'nın mesireleri arasında ilk sırada gelirdi. Baharın ilk günlerinde bağların letafeti öyle meşhurdu ki şehrin ileri gelenleri ve varlıklı aileleri nisanın yirmisinden itibaren buraya göçerdi. Havası latif, kirazı ünlü, köşkleri zarifti; yazar burayı "ezvâk-ı rûhâniyye menba'ı, musâhebât-ı zevkiyyenin mecma'ı" diye anar. Mayıs sonuna kadar süren mesire mevsiminde Şeyh Cui Bağları'nı Ziyare, Kirazlıdere ve Derbend bağları izlerdi.
Osman Fevzi Olcay'ın hatıraları aynı mevsimi kendi gördükleriyle anlatır. Olcay'a göre Şeyhcui, Amasya'nın en güzel üzüm ve kirazlarıyla meşhur mesiresiydi. Halk mevsiminde buradaki köşklerine taşınır, komşular birbirlerini kiraz ağaçlarının altında kiraz yemeye davet eder, bir yanda sazlar çalınıp şarkılar söylenirken bülbüller de bu sese karışırdı. Kiraz mevsimi böyle bir ay kadar sürer, sıcaklar başlayınca mesirenin müdavimleri yavaş yavaş şehre dönerdi. Olcay, şehrin batısındaki Karaağaç Meydanı'nı tarif ederken de onu bir yanı Şeyh Cui'ye, bir yanı Akbilek Bağları'na uzanan geniş bir saha olarak anlatır.
Hüsameddin, bu bağların hayatından bir sahneyi de saklamıştır. Altmış yıl kadar Sultan Bayezid Camii'nde müezzinlik yapan, hazırcevaplığı ve taklitleriyle "asrımızın Hoca Nasreddin'i" sayılan ve 1348'de (1929-1930) öldüğü duyulan Şefik Efendi, baharda kirazlar kızarınca Şeyh Cui'deki bağına göçer, dostları her gün gelip onunla şakalaşırdı. Bir sabah Redif Binbaşısı Ahmed Hulusi Bey bağdan şehre inerken uğramış, evde kimseyi bulamamış, semaverden içilip soğumuş çayları görünce kapının üstüne nazarlık diye asılmış kuru eşek kellesinin dişleri arasına bir parça şeker sıkıştırıp gitmişti. Ertesi gün aynı saatte gelip şekeri gösterdiğinde Şefik Efendi, dün bir azizin gelip çay içtiğini, "hatta babasına bile dişleme çay içirdiğini" söyleyerek karşılık vermişti.
Yağmur Duası ve Kurban Geleneği
Yuvacık'ta Şeyh Mehmed Cui Dede'ye bağlanan en canlı uygulama, her yıl düzenlenen yağmur duasıdır. Nisan ve Mayıs aylarında köy camisinin önünde kazanlar kurulur, bulgur pilavı pişirilir ve kurbanlar kesilir. Pilav dağıtılmadan önce yağmur duası okunur. Bu duanın bereket getireceğine ve insanları afetlerden koruyacağına inanılır. 2019 yılında Amasya Belediye Başkanı Mehmet Sarı ile yaklaşık altı yüz köylünün katıldığı törende pilav ve kurban eti misafirlere ikram edilmiş, kesilen kurbanların sakatatları ise açık artırmayla satılmıştır.
Köylüler geleneğin kaynağını şöyle anlatır: Bölge kırsal olduğu için yağmur az yağardı, altı yüz yıl önce evliya Şeyhcui Dede buraya yerleşmiş ve köy halkıyla birlikte yağmur duasına çıkmıştı. O günden bugüne yapılan her tören bu ilk duanın devamı sayılır. Geleneğin yaşı için kaynaklarda altı yüz yıl ile beş yüz yıl gibi birbirinden farklı rakamlar geçer. Her iki sayı da yuvarlak bir ifadedir ve Şeyh Cui'nin 1414 tarihli kuruluşuyla uyumludur, ancak törenin ilk yapıldığı yıla dair bir belge yoktur. Vakfiyenin gelirin bir bölümünü yolcuların ağırlanmasına, bir bölümünü cuma günleri Kur'an okunmasına ayırdığı hatırlanırsa, toplu yemek ve dua etrafında kurulan bu törenin tekkenin eski hayır düzeninin halk arasındaki bir uzantısı olarak yaşadığı düşünülebilir.
Amasya Mevlevihanesi
Şeyh Cui'nin şeyhlik yaptığı mevlevihaneyi tanımak, onun köye taşıdığı kurumun hangi geleneğe dayandığını anlamaya yardım eder. Amasya'da Mevlevîlerin varlığı, bina yapılmasından önceye uzanır. Hüseyin Hüsameddin'e göre elde edilen eski belgeler 1276 yılında Şeyh Veliyyüddin Ahmed Dede'nin, 1284'te Alaeddin Ali Dede'nin ve 1300'de Şeyh Celaleddin Mehmed Dede'nin Amasya'da Mevlevî şeyhi olarak bulunduklarını kaydeder. Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled döneminde Amasya'ya bir halife gönderildiği de bilinir. Mevlevihaneyi 1314'te yaptıran, Alaeddin Ali Pervane Bey'dir. Vakfiyesi 1661'de kaybolduğu için içeriği, onu görmüş kişilerin sözlü ifadelerinden çıkarılmıştır. Eski kayıtlarda yapı "Mevlevihane-i Merhum Alaeddin der Amasya" ve "Mevlevihane-i Pervane der Amasya" adlarıyla geçer.
Mevlevihane, Hükümet Köprüsü civarında, Yeşilırmak kıyısında, Saraçhane Camii'nin yakınında yer alırdı. Amasya Tarihi'ne göre Saraçhane Camii'nin doğusunda Alaca Yahya Bey Medresesi, batısında Hacı Mahmud Efendi Medresesi, daha ilerisinde mevlevihane bulunuyordu. Yapının içinde şeyhlerin gömüldüğü özel büyük bir oda vardı. Şer'iyye sicillerine göre Mehmed Arif Dede, Alaeddin Ali Dede, Osman Sakıb Dede, Arap Salih Dede, Ahmed Dede ve Mehmed Sıdkı Dede burada yatıyordu. Başka kimlerin gömülü olduğu bilinmemektedir.
Şeyh Cui köye çekildikten sonra şehirdeki mevlevihanenin tarihi sürdü. 1567'de Şeyh Ömer Çelebi, ardından Şeyh İbrahim Çelebi görevdeyken eşkıya olayı yaşandı ve 1602'de mevlevihane yandı, şeyhi de vefat etti. İbrahim Çelebi'nin oğlu Şeyh Mehmed Arif Dede durumu eski sadrazam Bayram Paşa'ya iletti. Bayram Paşa 1637'de, su sıkıntısı çeken Amasya'ya kendi parasıyla su getirdi, bir kervansaray ve yeni bir mevlevihane yaptırdı, vakıfları genişletti. Bu yeni binada sırasıyla Mehmed Arif Dede, damadı Mahmud Dede, Abdülkadir Dede ve Alaeddin Dede şeyhlik yaptı. 1700'de Alaeddin Dede'nin vefatıyla Bilal Efendi şeyh oldu. Daha sonraki dönemde Şeyh Mehmed Efendi'nin oğlu Cemaleddin Efendi mevlevihanenin başına geçti. Cemaleddin Efendi Amasya belediye başkanlığı da yapmış, Mustafa Kemal'i Havza'dan Amasya'ya davet eden heyette yer almış, Amasya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kurucuları arasında bulunmuş ve Millî Mücadele'yi sonuna kadar desteklemiştir. 1919'da Mustafa Kemal'in Havza'dan gönderdiği bir tamimin halka duyurulması için yapılan toplantı da bu mevlevihanede yapılmıştır.
Şehirdeki bina, eskilerin Selağzı dediği, bugün Yavuz Selim Meydanı'nın bulunduğu yerde yer almış olabilir. Bu bölgedeki kimsesizler mezarlığı 1865'te Mutasarrıf Ziya Paşa döneminde kaldırılmış, yerine dükkânlar yapılmış, sonraki düzenlemelerle de meydan oluşmuştur. Mevlevihanenin, büyük olasılıkla 1925'te tarikatların kapatılmasının ardından sahipsiz kalması ve meydanın açılması sırasında yıktırıldığı tahmin edilir. Köydeki tekke ise Hüsameddin'in kaydına göre yirminci yüzyılın başında çoktan ortadan kalkmıştı. Bu yüzden bugün Şeyh Cui'nin köyünden geriye kalan çeşme, cami yanındaki türbe, köyün adı ve yağmur duası geleneği, Amasya'da Mevlevî geleneğinin anıldığı başlıca izler arasında yer alır.
Kronoloji
1276: Kayıtlara göre Şeyh Veliyyüddin Ahmed Dede Amasya'da Mevlevî şeyhidir.
1314: Alaeddin Ali Pervane Bey Amasya'da mevlevihaneyi yaptırır ve vakıflarını düzenletir.
1387: Kadı Burhaneddin'e yenilen Emir Ahmed ve Taceddin'in barış için gönderdiği elçinin, Şadgeldi Paşa devri mevlevihane şeyhi Cemaleddin Ahmed Dede olduğu tahmin edilir.
1414-1415 (H. 817): Şeyh Mehmed Cui Dede, Amasya Mevlevihanesi'nden ayrılarak Kelkis köyünde cami, mevlevihane, imaret, mektep, çeşme ve türbe yaptırır, mülkünü vakfeder; Karahisarizade Hattab Çelebi'nin şahit olduğu hilafetname düzenlenir.
1417 (H. 819 zilhicce): Hüsameddin'e göre Şeyh Cui vefat eder.
1436: Amasya Mevlevihanesi'nde Müstencid Dede şeyh olur.
1463-1464 (H. 868): Şeyh Cui'nin oğlu ve köydeki tekkenin şeyhi Âbid Çelebi vefat eder.
1576: Tahrirde köy "mezraa-i Gülkış nâm-ı diğer Şeyh Cuî" adıyla, gelirleri zaviye vakfına ait olarak kaydedilir.
1602: Amasya Mevlevihanesi yanar.
1637: Bayram Paşa yeni mevlevihaneyi yaptırır.
1683-1684 (H. 1095): Ebû Saîd Ahmed Dede Şeyh Cui Mevlevihanesi şeyhi olur; 1702'de bu görevdeyken ölür.
1758: Şeyh Cui köyünden şeyhü'l-kurrâ Cuî İbrahim Efendi Magosa'ya sürülür; ertesi yıl affedilir.
1812 (H. 1227): Mehmed Sâbit Dede köydeki tekkenin şeyhi ve mesnevîhanı olur.
1840: Nüfus defterinde köy yirmi dört hane olarak kaydedilir.
1928: Köy kayıtlarda Şeyhcui adıyla geçer.
2019: Köyde yaklaşık altı yüz kişinin katıldığı yağmur duası ve kurban töreni yapılır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, Ankara, 1968. amasya.bel.tr
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 1, s. 101 (Şeyh Cui Bağları), s. 152 (Şeyh Cui Tekkesi), e-kitap: https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page101.html
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 8, s. 542-543 (Cuî Mehmed Çelebi ve Cuî İbrahim Efendi maddeleri), e-kitap: https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page542.html
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 6-8, s. 104 (Ebû Saîd Ahmed Dede), s. 277 (Edhem Dede), s. 316 (Hacızade İsmail Efendi), e-kitap: https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page104.html
- Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 9, s. 121 (Karahisarizade Hattab Çelebi); c. 11, s. 397 (Şefik Efendi), s. 471 (Şeyh Cuizade Âbid Çelebi, Müstencidzade Âbid Çelebi), e-kitap: https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page471.html
- Osman Fevzi Olcay, Amasya Hâtıraları, sadeleştiren Turan Böcekçi ve Mehmet H. Seçkiner, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, Amasya, 2009 (Şeyhcûi Mahallesi; Sultan Bayezid Medresesi; Amasya'da bulunan büyük mutasavvıflar). amasya.bel.tr
- Abdülhalim Durma, Evliyalar Şehri Amasya, 2003 (Şeyh Cui Baba Türbesi maddesinde aktarıldığı biçimiyle): http://sosyodenemeler.blogspot.com/2013/08/seyh-cui-baba-turbesi-amasya-merkez.html
Akademik çalışmalar
- Murat Alandağlı, "Hurufat Kayıtlarında Amasya Zaviyeleri", Turkish Studies, 19(1), 2024, s. 1-27: https://isamveri.org/pdfdrg/D03262/2024_1/2024_1_ALANDAGLI.pdf
Diğer kaynaklar
- Abdülhalim Durma, "Amasya'da Mevlevilik", Semazen: https://www.semazen.net/amasyada-mevlevilik-abdulhalim-durma/
- Bahşi Halife Türbesi, Sosyo Denemeler: http://sosyodenemeler.blogspot.com/2013/08/bahsi-halife-turbesi-amasya-merkez.html
- Amasya Şeyhcui Köyü, Şeyhcui Kimdir: https://seyhcui.tr.gg/
- "Yuvacık, Amasya", Vikipedi: https://tr.wikipedia.org/wiki/Yuvacık,_Amasya
- "Amasya'da 6 Asırlık Gelenek Sürüyor", DHA, sondakika.com, 30 Nisan 2019: https://www.sondakika.com/guncel/haber-amasya-da-6-asirlik-gelenek-suruyor-12000231/
Çevrimiçi kaynaklar









