Ortaçağ Anadolu şehirlerinde çarşı, alışverişin yapıldığı yer olmanın ötesinde, bir toplumun kendi kurallarını yazdığı ve uyguladığı alandı. Dükkânların kimin tarafından, hangi şartlarla açılacağı, bir malın hangi ölçüyle satılacağı, çırağın ne zaman usta olacağı, yolu düşen yabancının nerede konaklayacağı gibi sorulara cevap veren kurum Ahilikti. Amasya, Danişmendli ve Selçuklu çağından itibaren Tokat, Sivas ve Samsun yollarının kesiştiği, Yeşilırmak boyunca uzanan işlek bir şehir olduğu için bu düzenin işlediği merkezlerden biri sayılır. Ahilik zamanla Osmanlı esnaf loncalarına dönüştü ve izi şehrin mahalle adlarına, çarşı alışkanlıklarına, usta çırak ilişkisine kadar uzandı.

Amasya'ya özgü ayrıntılı bir Ahilik tarihi yazabilmek için yeterli belge yoktur. Selçuklu ve İlhanlı çağının Ahi şeyhlerinin adları ve zaviyelerinin yerleri büyük ölçüde bilinmez. Elde olan, Ahiliğin Anadolu genelindeki işleyişi ile Osmanlı kayıtlarında ayrıntısıyla görülebilen Amasya esnafı, mahalleleri ve pazarıdır. Bu yüzden anlatı, genel çerçeveyi Amasya'nın somut verileriyle birleştirerek ilerler ve belgenin sustuğu yerde tahmine gitmez.

Fütüvvetten Ahiliğe

Ahi sözcüğü Arapça "kardeşim" anlamındaki ahîden gelir. Kimi araştırmacılar adı Türkçe akı (cömert) sözcüğüne bağlar. İki açıklama da teşkilatın temel değerlerine uyar. Kur'an ve hadis esaslarına dayandırılan, tasavvufta önemli yeri olan kardeşlik düşüncesi Ahiliğin kolayca yayılmasını sağladı. Anadolu'daki kuruluşunda belirleyici etken ise fütüvvet teşkilatıdır. Fütüvvet, İslam dünyasında sekizinci yüzyıldan itibaren Irak ve İran'da gelişen, mertlik, cömertlik, sözünde durma ve başkasını kendine tercih etme gibi erdemleri esas alan bir yaşam ülküsüydü. Dokuzuncu yüzyıldan itibaren bu ülkünün çevresinde esnaf birlikleri de ortaya çıktı. Suriye, Irak, İran, Türkistan, Endülüs, Kuzey Afrika ve Mısır'da genç ve bekâr çalışanlar fetâ (çoğulu fityan) adıyla bu birliklerin çekirdeğini oluşturdu.

Abbasi Halifesi Nâsır-Lidînillâh (1180-1225) zayıflayan merkezî otoriteyi güçlendirmek için fütüvvet birliklerini siyasî otoriteye bağladı. Bu amaçla Şehâbeddin es-Sühreverdî'ye yazdırdığı Risâletü'l-fütüvve, kurum hâlindeki fütüvvetin ilk nizamnamesi sayılır. Halife, Anadolu Selçuklu Devleti'yle ilk teması I. Gıyâseddin Keyhusrev döneminde, 1204'te kurdu. Sultanın elçisi Mecdüddin İshak, Bağdat dönüşünde Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Evhadüddîn-i Kirmânî ve Şeyh Nasîrüddin Mahmûd el-Hûyî gibi büyük mutasavvıfları Anadolu'ya getirdi. Anlatılana göre I. Gıyâseddin Keyhusrev, I. İzzeddin Keykâvus ve I. Alâeddin Keykubad'ın fütüvvet teşkilatına girmesi Anadolu'da Ahiliğin saygınlığını artırdı ve kuruluşunu tamamladı. Keykubad zamanında Sühreverdî'nin Anadolu'ya gönderilmesi de bu sürecin önemli bir halkası kabul edilir.

Ahi Evran ve Anadolu'da Kuruluş

Anadolu'da Ahiliğin kurucusu olarak anılan kişi, İran'ın Hoy şehrinde doğduğu belirtilen Şeyh Nasîrüddin Mahmûd'dur; sonradan Ahi Evran adıyla tanındı. Asya içlerinden Anadolu'ya gelen bu mutasavvıf bir süre Denizli, Konya ve Kayseri'de oturdu, birçok şehir ve kasabayı dolaştı, sonra Kırşehir'e yerleşip ölümüne kadar orada kaldı. Tarihî bir kişi olduğu kesindir, ama gerçek hayatı menkıbelerin arasında kaybolmuştur. Ölüm tarihi için 1262 ile 1300-1317 arasında farklı tarihler ileri sürülmüştür ve bu konudaki yeni çalışmalar, dayandıkları kaynakların yeterince eleştirilmemiş olması nedeniyle ihtiyatla karşılanmalıdır. Debbağlık yaptığı rivayeti, daha sonra debbağ esnafının pîri sayılmasına yol açtı. Osmanlı döneminde Kırşehir'deki Ahi Evran Zaviyesi bütün zanaat erbabının manevi merkezi oldu; şeyhleri Ahi Baba unvanını taşıdı ve diğer şehirlerdeki Ahi reislerine yetki verdi.

Bu teşkilatın üyeleri şehirlerde olduğu kadar köylerde ve uç bölgelerde de geniş bir nüfuza sahipti. Ahilik devlet adamlarını, askerleri, kadıları, müderrisleri ve tarikat şeyhlerini de içine alıyordu. Büyük şehirlerde Ahiler gruplara ayrılır ve her grubun ayrı bir zaviyesi bulunurdu. Küçük şehirlerde farklı meslekler tek bir birlik oluşturabilirdi.

Teşkilatın İşleyişi: Çıraklıktan Ustalığa

Ahilik düzeninde mesleğe girmek bir terbiye sürecinden geçmek demekti. Yaklaşık on yaşındaki çocuk yamak olarak işe başlar, sonra çıraklık, kalfalık ve ustalık basamaklarından geçerdi. Çırak önce basit işleri görür, ustasını izleyerek hem tekniği hem işin ahlakını öğrenirdi. Kalfalığa ve ustalığa geçiş, mesleki yeterlilik ve liyakat gerektirirdi. Çıraklar mesleği iyice öğrenmedikçe dükkân açamazdı. Esnaf ve dükkân sayıları, iş aletleri ve tezgâhlar sınırlandırılırdı; üretim de ihtiyaca göre yapılırdı. Kalfa yeterliliğini gösterince, yaptığı işler ustalara sunulur, bu işler ustalar ve zengin esnaf tarafından satın alınır ve toplanan para yeni ustanın sermayesine dönüşürdü.

Ahiliğe giriş şerbet içmek, şed veya peştamal kuşanmak, şalvar giymekle gerçekleşirdi. Usta olacak kalfaya yiğitbaşı dualarla şed kuşatır, bu tören adayın artık işini tek başına yürütebileceğini, aynı zamanda topluluğa karşı sorumluluk üstlendiğini gösterirdi. Birliğin en dürüst, en saygın ve çoğunlukla yaşça en ileri ustası reis seçilir ve ahi adıyla anılırdı. Bu kişinin esnaf üzerinde bir şeyh gibi bir nüfuzu vardı. Esnaf arasındaki düzeni sağlayan ve yiğitbaşı ya da server denilen ikinci bir reis de bulunurdu.

Bu düzenin yazılı ilkeleri fütüvvetnamelerde toplanmıştı. Teşkilata girecek kişi önce bu kitaplarda belirtilen dinî ve ahlakî kurallara uymak zorundaydı. Fütüvvetnamelere göre üyede bulunması gereken nitelikler vefa, doğruluk, güvenilirlik, cömertlik, tevazu, kardeşlerine nasihat etme ve onları doğru yola çağırma, bağışlayıcılık ve tövbeydi. Şarap içmek, zina, yalan, gıybet ve hile ise meslekten atılmayı gerektiren davranışlar arasında sayılırdı. Mal ve kalite kontrolü ile fiyat belirleme, birliklerin temel görevleriydi. Böylece çarşıda bir malın ölçüsü, niteliği ve fiyatı keyfî olmaktan çıkar, müşterinin aldatılması ve haksız kazanç engellenirdi. Kazanç hedefinin sınırı da bu düzenin parçasıydı, çünkü amaç hem üreticinin hem tüketicinin hakkını gözeten ölçülü bir geçimdi.

Selçuklu ve İlhanlı Çağında Ahiler

Ahilerin tarihteki ağırlığı, devlet otoritesinin zayıfladığı dönemlerde belirginleşti. On üçüncü yüzyılda Anadolu'da merkezî yönetim sarsıldığında Ahi birlikleri şehirlerde asayişin ve dayanışmanın dayanağı oldu. Moğol istilası sırasında bazı şehirlerin yönetiminde yerel otorite rolü üstlendiler. I. Alâeddin Keykubad'ın oğlu II. Gıyâseddin Keyhusrev tarafından öldürülmesi üzerine Ahilerin ona karşı direndikleri, Kösedağ yenilgisinin ardından Tokat ve Sivas'ı alan Moğollara karşı da Kayseri'yi başarıyla savundukları bilinir.

Amasya bu tarihî akışın dışında kalmadı. Şehir 1243 Kösedağ Savaşı'ndan sonra Moğol valilerinin yönetimine girdi, ardından Sivas'ta hüküm süren Eretna ve haleflerinin idaresinde kaldı. Bu iki yüzyıllık dönemde şehirde Dârüşşifâ (1308) ve Gümüşlü Camii (1326) gibi yapıların inşa edilmesi, şehir hayatının ve vakıf geleneğinin sürdüğünü gösterir. Ahilerin bu çalkantılı çağda Amasya'daki somut faaliyetleri hakkında kaynaklar sessizdir.

Ahilik on dördüncü yüzyıla kadar hem dinî ve askerî hem iktisadî nitelikler taşıdı. Sonrasında teşkilat daha çok organize esnaf birliklerine dönüştü ve iktisadî faaliyet öne çıktı. Aşıkpaşazade, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda etkili olan dört zümre arasında Ahileri de sayar. İlk Osmanlı hükümdarlarının ve vezirlerinin birçoğunun Ahi şeyhi olduğu, I. Murad'ın şed kuşandığı, Orhan Gazi'nin ise Ahilere ait "ihtiyarü'd-din" unvanını aldığı bilinir. Şeyh Edebali de Ahi şeyhlerindendi.

İbn Battuta'nın Gözlemleri

Ahiliğin Anadolu'daki gündelik görünümüne en canlı tanıklık, on dördüncü yüzyılın ilk yarısında Anadolu'yu gezen Faslı seyyah İbn Battuta'dan gelir. Seyyah 1331 dolaylarında geldiği ülkede gittiği hemen her yerde Ahilerle karşılaştı ve onları "dünyada bir eşi daha bulunmayan bir cemiyet" diye niteledi. Anlattığına göre Ahiler bekâr ve sanat sahibi gençlerdi; reis seçilen kişi bir zaviye yaptırır, içini halı, kilim ve kandillerle donatırdı. Üyeler gündüz çalışır, kazançlarını ikindiden sonra reise getirir, bu parayla zaviyenin yiyecek ve içecek giderleri karşılanırdı. O gün yöreye bir misafir gelmişse zaviyede ağırlanır, gelmemişse üyeler yine zaviyede toplanıp yemek yerdi.

Battuta Antalya'da kendisini yemeğe çağıran, üstünde eski elbise, başında keçe külah bulunan bir Ahi'nin aslında teşkilatın reisi olduğunu öğrenince şaşırdığını yazar. Lâdik'te iki Ahi grubunun misafiri kendi zaviyesine götürmek için neredeyse bıçaklaşacak noktaya geldiğini, meselenin kura çekilerek çözüldüğünü anlatır. Kayseri'de Ahi Emir Ali'nin zaviyesini, o güne kadar Türk illerinde gördüğü en güzel zaviyelerden biri olarak tarif eder. Erzurum'da Ahi Duman'ın zaviyesinde ağırlanır; ertesi gün yola çıkmak isteyince Ahi, kendilerinde misafirliğin en az üç gün sürdüğünü söyleyerek onu alıkoyar. Seyyahın güzergâhı Sivas'tan sonra Amasya, Gümüşhane ve Erzincan üzerinden Erzurum'a uzanır. Amasya'ya uğradığı bilinse de buradaki konaklamasına dair ayrıntılı bir anlatı elde yoktur; bu yüzden şehirdeki bir zaviyenin ya da Ahi'nin adı verilemez.

Osmanlı Amasya'sında Çarşı ve Esnaf

Osmanlı döneminde Amasya, Rum eyaletinin önemli bir sancak merkeziydi ve ilk zamanlarda eyaletin merkezi durumundaydı. İlkçağdan beri Tarsus, Kayseri, Zile ve Samsun arasındaki ticaret yolunda yer alan şehir, on altıncı yüzyılda boyahane, şemhane (mumhane) ve darphaneye sahipti. İpek dokumacılığı yaygındı. Azerbaycan ile Bursa arasındaki yol üzerinde olduğundan İran'dan gelen ipekliler için de önemli bir pazardı. 1554-1555 yıllarında on ay içinde resmî yoldan şehre giren ve tartılan ipekli miktarı 10.632 lodraya, yani yaklaşık on beş tona ulaşmıştı. Bu rakam, çarşının büyüklüğünü ve devletin denetim düzeninin ne kadar sıkı çalıştığını birlikte gösterir.

Amasya 1525'te beşi gayrimüslim olmak üzere elli beş mahalleye ve tahminen sekiz bin kişilik bir nüfusa sahipti. On altıncı yüzyıl sonlarında nüfus on bine yaklaşmıştı. Şehri 1555'te ziyaret eden Avusturya elçilik heyeti üyesi H. Dernschwam, dar bir vadiye sıkışmış, çoğu iki katlı kerpiç evlerin birbirinin üstüne yığılmış gibi durduğu yoğun bir yerleşim anlatır; 14 Nisan 1555'te çıkan büyük yangında yanan evlerin kısa sürede yeniden yapıldığını, şehirde on bir cami bulunduğunu da not eder. On altıncı yüzyıl başında kayıtlarda dokuz cami, on medrese, dört zaviye, altı imaret ve on beş hamam görülür.

On yedinci yüzyılda Evliya Çelebi Amasya'da yaklaşık 1060 dükkân bulunduğunu ve çarşıların işlek ve zengin olduğunu yazar; elli üç mahalle ve beş bin hane sayar. On dokuzuncu yüzyıl sonunda Vital Cuinet şehirde 2500'e yakın dokumacı bulunduğunu belirtir. 1863'te Mısır'dan getirilen pamuk tohumunun denendiği pilot bölgeler arasında yer alan Amasya'da, 1864'ten itibaren her yıl aralığın on beşinde başlayıp ay sonuna kadar süren bir panayır da kuruldu. Bu veriler, şehrin yüzyıllar boyunca tarım ve zanaatın iç içe olduğu bir çarşı hayatına sahip olduğunu gösterir.

Mahalle adları da bu dokunun izlerini taşır. 1840 tarihli Amasya nüfus defterinde, elli beş mahalle arasında Ahi Sadettin adlı bir mahalle yer alır ve burada yirmi beş Müslüman hane kayıtlıdır. Aynı defterde Çırakçı, Gazgancı, Kılıççı, Kurşunlu, Pirinççi, Saraçhane ve Bozahane gibi, adı bir mesleği ya da bir iş yerini hatırlatan mahalleler de görülür. Bu adların her birinin kökeni belgelenmiş değildir; ancak mesleklerin mahalle adına yansıması, esnafın şehir dokusuyla kurduğu bağın göstergesi olarak okunabilir. Ahi Sadettin adının hangi kişiden ya da zaviyeden geldiği ise kaynaklarda açıklanmaz.

Lonca Düzeni ve Esnafın İç Yönetimi

Osmanlı döneminde Ahilik, esnaf loncalarının idari yapısında devam etti. Özellikle Fatih döneminden itibaren siyasî bir güç olmaktan çıktı ve esnaf birliklerinin işlerini düzenleyen bir teşkilat hâline geldi. Serbest esnaf, rekabet yerine karşılıklı denetim ve yardımlaşma esasına göre örgütlenmişti. Aynı sanatın mensupları bir arada çalışır ve birbirini denetlerdi. Hiyerarşide esnaf şeyhi, esnaf kethüdası, yiğitbaşı, usta, kalfa ve çırak yer alırdı.

Kethüda esnaf birliğinin mali ve idari işlerini yürütürdü. Yolsuzluğu önlemek, anlaşmazlıkları çözmek, gerektiğinde kadıya ya da Divan-ı Hümayun'a iletmek görevleri arasındaydı. Kethüda esnaf tarafından seçilir, kadı tarafından sicile kaydedilirdi; sonraları bu görev için hükümetten berat alınmaya başlandı. Yiğitbaşı çırakların iyi yetiştirilmesine, disiplin ve cezalandırma işlerine, yeni ustalara şed kuşatılmasına ve birliğin ortak sandığının idaresine bakardı. Yiğitbaşının tayininde ve ustalık törenlerinde Kırşehir'deki Ahi Evran Zaviyesi şeyhinin bulunması âdet hâline gelmişti. Bu uygulamanın Osmanlı'nın son dönemlerine kadar Anadolu ve Rumeli'deki şehir ve kasaba esnafı arasında sürdüğü anlaşılıyor. Yönetim kurulunun son iki üyesine ehl-i hibre (ehl-i vukuf) denirdi; bu bilirkişiler esnaf ile tüccar arasındaki anlaşmazlıklarda hakemlik yapar, mal ve hizmetin kalitesine göre fiyatı, yani narhı belirlerdi.

Esnafın ihtiyaç duyduğu kredi de örgütlü bir yapı içinde karşılanıyordu. Osmanlı toplumunda para vakıfları eğitim, sağlık ve dinî hizmetlerin yanında, ekonomik sıkıntı çeken esnafın ve halkın nakit ihtiyacını düşük muamele oranlarıyla karşılıyordu. Amasya ve çevresinde 1633 ile 1914 arasında kurulan 188 para vakfı, mahalle ve köylerdeki dinî ve sosyal kurumların sürekliliğini sağlamanın yanında, bulundukları yerde halkın nakit ihtiyacını da giderdi ve belirli muamele oranlarıyla aşırı faizciliğin önünü kesti. Bu vakıflarda esnafın payının ne olduğu başka bir inceleme konusudur.

Gedikten Sona

Esnaf düzeninin hukuki bir yönü de gedik uygulamasıydı. Gedik, esnafın özellikle vakıf dükkânlarda mütevellinin izniyle yerleştirdiği raf, dolap, sandık gibi âletlerle bunlara bağlı süreklilik hakkını ifade ederdi. Kanuni döneminde konu yeniden tartışıldı ve Ebussuud Efendi 1555-56'da meseleyi inceleyerek uygulamanın caiz olduğunu padişaha arz etti. Kimi araştırmacılar gedik hakkının imtiyaz anlamı kazanışını 1727'den başlatır. Ticarette inhisar usulü 1853'te kaldırıldığında gedik, imtiyaz ve ruhsat niteliğini yitirip yeniden eski tasarruf hakkı sayıldı. 1913 tarihli Gediklerin İlgası Hakkında Kanun-ı Muvakkat ile gedik hakları tasfiye edildi ve yüzde doksanı ortadan kalktı.

Lonca düzeninin kalkmasıyla Ahiliğin yazılı kuralları da son buldu. Ahi baba, yiğitbaşı, üstatlık ve kethüdalık gibi terimlerin on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında hâlâ kayıtlarda geçmesi, adın uzun süre yaşadığını gösterir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Anadolu esnafının heyetinde yer alan yiğitbaşı, bugün Ahilik törenlerinde sembolik olarak canlandırılır. Amasya'da esnaf odaları da Ahiliği 13. yüzyılda Ahi Evran öncülüğünde kurulan, ahlak, sanat, ticaret ve yardımlaşmayı esas alan bir örgütlenme olarak tanıtır; çıraklıktan ustalığa uzanan eğitim ve haksız rekabetten kaçınma ilkeleri bugün de örnek gösterilir.

Kronoloji

1204: Halife Nâsır'ın fütüvvet teşkilatı için Anadolu Selçuklu Devleti'yle ilk teması.

1243: Kösedağ Savaşı; Amasya Moğol valilerinin yönetimine girer.

1262: Ahi Evran'ın ölüm yılı olarak gösterilen tarihlerden biri (tartışmalıdır).

1331 dolayları: İbn Battuta'nın Anadolu'ya gelişi.

1525: Amasya'da elli beş mahalle, yaklaşık sekiz bin nüfus.

1554-1555: Şehre on ayda yaklaşık on beş ton ipekli girişi; Dernschwam'ın ziyareti.

1840: Amasya nüfus defterinde Ahi Sadettin mahallesinin kaydı.

1853: Ticarette inhisar usulünün kaldırılması.

1864: Amasya'da aralık panayırının kurulması.

1913: Gediklerin ilgası.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Selim Özcan, H.1256 (1840) Tarihli Amasya Nüfus Defteri ile H.1260-1261 (1844-1845) Tarihli Amasya Temettuat Defterlerinin Karşılaştırmalı Değerlendirilmesi, Studies of the Ottoman Domain, 6/11, 2016

Akademik çalışmalar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar