Osmanlı şehirlerinde bir hayır eseri çoğu zaman tek başına yükselmezdi. Bir caminin yanına ilim öğreten bir medrese, yoksulu doyuran bir imaret, yolcuyu barındıran bir tabhâne, susayana su veren bir çeşme ve temizlik için bir hamam eklenir, bütün bu yapılar birlikte bir külliye oluştururdu. Külliyeyi kuran kişi öldükten sonra da kapıların açık kalması, aşçıların ve müderrislerin maaşlarının ödenmesi, kandillerin yanması, çatının onarılması devlet hazinesinden değil, vakıf adı verilen hukukî düzenden karşılanırdı. Amasya'nın Yeşilırmak boyunca dizilen camileri, medreseleri ve imaret binaları bu düzenin yüzyıllar boyunca nasıl işlediğini hâlâ gösterir.
Vakıf Nedir
Sözlükte "durmak, durdurmak, alıkoymak" anlamına gelen vakıf, fıkıh terimi olarak bir malın sahibi tarafından dinî, içtimaî ve hayrî bir amaca ebediyen tahsis edilmesidir. Kur'an'da vakıf kurumunu doğrudan adlandıran bir ifade bulunmaz, ancak Allah yolunda harcamayı, yoksula ve muhtaca yardımı, hayırda yarışmayı öğütleyen pek çok âyet vakıf anlayışının temelini oluşturmuştur. Uygulamanın doğrudan dayanağı ise Hz. Peygamber ve sahâbe örnekleridir. İnsan öldüğünde amel defteri kapanır, ancak geride bıraktığı sürekli bir sadaka (sadaka-i câriye) bunun dışındadır. Hz. Ömer, Hayber'de eline geçen değerli bir araziyi Peygamber'in "aslını alıkoy, gelirini tasadduk et" tavsiyesi üzerine satılmamak, hibe edilmemek ve miras kalmamak şartıyla ihtiyaç sahiplerine ayırmış, Hz. Osman Medine'deki Rûme Kuyusu'nu satın alıp bütün Müslümanların kullanımına açmıştır. Bu iki örnek sonraki yüzyıllarda hemen her vakfiyede anılan modeller hâline gelmiştir.
Vakfın hukukî niteliği mezhepler arasında bazı ayrılıklar taşır. Ebû Hanîfe vakfedilen malın mülkiyetinin vakfedende kaldığını, gelirinin ise hayır cihetine ayrıldığını söyler. Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed ise malın vakfedenin mülkiyetinden çıkıp Allah'ın, yani kamunun malı hâline geldiğini savunur. Hanefî doktrininde ve Osmanlı uygulamasında sonuçları bakımından ağırlıklı olarak ikinci görüş benimsenmiştir. Bu tercihin pratikteki anlamı açıktır: vakfedilen mal satılamaz, hibe edilemez, miras olarak bölüşülemez ve kimsenin özel mülkü hâline getirilemez.
Vakfın kuruluşu bir irade beyanına, yani sîgaya dayanır. Vâkıf akıl sahibi, reşit, hür ve malı üzerinde tasarruf yetkisine sahip olmalı, vakfedilen mal özel mülk ve belirli olmalı, gelirin gideceği yer de en azından dinen yasak bir alana ait bulunmamalıydı. Vâkıfın bütün şartları, vakfın âdeta tüzüğü sayılan yazılı belgeye, yani vakfiyeye geçirilirdi. Fıkıhta "vâkıfın şartı şâriin nassı gibidir" kuralı, vakfiyedeki şartların kutsala yakın bir bağlayıcılıkla yorumlanmasını sağlardı. Gelirin kimlere, hangi oranda ve hangi sırayla ödeneceği, görevlilerin sayısı ve nitelikleri, hatta bir imarette hangi gün hangi yemeğin pişirileceği bu belgelerde yazılıydı.
Vakıf Çeşitleri ve Gelir Kaynakları
Osmanlı uygulamasında vakıflar birkaç ölçüte göre ayrılırdı. Mülk arazi ve mülk mallardan oluşan vakıflara sahih, devlete ait arazinin gelirinin kamu otoritesince bir hayır işine tahsis edildiği vakıflara ise gayri sahih ya da irsâdî vakıf denirdi. Bu ikinci tür gerçek anlamda mülkiyetin devrini içermediği için böyle adlandırılmıştı, ancak hukuken geçersiz sayılmaz, mîrî arazi hükümlerine tâbi tutulurdu. Yararlananlar bakımından ise hayrî vakıflar fakirler, yolcular, öğrenciler gibi genel bir kesimin yararına kurulurken, zürrî ya da ehlî vakıflar vâkıfın çocuklarına ve torunlarına gelir sağlar, soy tükendiğinde fakirlere kalırdı. Fakihlerin çoğunluğu zürrî vakıfları câiz görmüş, Osmanlı toplumunda da bunlar meşru sayılmış ve yaygın biçimde uygulanmıştır.
Bir vakıftan yararlanma biçimi de ikiye ayrılırdı. Cami, kütüphane, çeşme, köprü gibi doğrudan kullanılan eserlere hayrat ya da müessesât-ı hayriyye denirdi. Bunların masrafı ise doğrudan kullanılmayan, yalnızca geliri için vakfedilmiş mallarla karşılanırdı. Tarla, bağ, bahçe ve ocaklar bu gruba girerdi, üstü kapalı iş hanları, çarşılar ve evler de akar sayılırdı. Bu gelir kaynakları Osmanlı'da işletme usulüne göre icâre-i vâhideli, icâreteynli, mukātaalı ve icâre-i vâhide-i kadîmeli olmak üzere dört gruba ayrılmıştı. Zamanla gedik, hulüv ve kirdâr gibi aynî tasarruf hakları da bu düzenin içinde gelişti.
Nakit para vakfı, Osmanlı vakıf tarihinin en çok tartışılan konularından biridir. Klasik Hanefî doktrininde nas ve teamül bulunmadığı gerekçesiyle câiz görülmeyen para vakfı, XV. yüzyıldan itibaren Osmanlı toplumunda yayılmaya başlamış, XVI. yüzyılın ilk yarısında ulemâ ve şeyhülislâmlar arasında hararetli tartışmalara yol açmış ve konuyla ilgili birçok risâle yazılmıştır. Tartışmanın düğüm noktası, paranın işletilmesinde kullanılan muâmele-i şer'iyye usulünün ribâya yakınlığıydı. Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi 1548'de para vakfının caiz olduğuna dair fetva ve emir çıkarınca uygulama resmî ve bağlayıcı hâle gelmiştir, çağdaşı Birgivî ise bu uygulamaya karşı çıkmıştır.
Külliyenin Düzeni
İmaret ve hayrat külliyeleri üç ana bölümden oluşurdu. Birinci bölümde mâbed, her kademeden öğretim kurumları, sağlık kuruluşları, misafirhaneler, çeşme, sebil ve şadırvanlar, bahçeler, türbeler, mezarlıklar ve aşevi bulunurdu. Bunlar vakfın hayrat kısmını oluştururdu. İkinci bölüm dükkân, han, hamam, çarşı ve bedesten gibi iş yerlerinden meydana gelir, birinci bölümdeki hizmet kuruluşlarına gelir sağlardı. Üçüncü bölüm ise bunların dış çevresindeki meskenlerdi. Yapımına başlanmadan önce inşaat alanına su getirecek yollar döşenir, çeşmeler ve hamam öteki birimlerden önce tamamlanırdı. Esas yapılar bittikten sonra vâkıfın türbesi, başkalarına ayrılan mezarlık ve bahçeler yapılarak çevre düzeni tamamlanırdı. Türbelerde görevlendirilen duâgûlar, hem türbenin bakımına bakar hem de vâkıf için dua ederdi.
Bu düzenin masrafı büyüktü. XVI. yüzyılda Mimar Sinan'ın inşa ettiği on dört imaret külliyesinde toplam 2529 kişinin çalıştığı tespit edilmiştir. Fâtih Külliyesi'nin gelir kaynağı olarak İstanbul ve Galata'da 4250 dükkân, üç iş hanı, dört hamam, yedi köşk, dokuz bahçe, bir bedesten ve 1130 ev vakfedilmiştir. Külliyeler çevrelerinde mahalle ve semtlerin doğmasına da yol açmış, bir külliyenin bittiği yerde bir başkasının birimleri başlayarak şehir dokusu kendiliğinden oluşmuştur.
İmaret
İmaret sözcüğü kaynaklarda iki anlamda geçer. Kelime anlamı "imar edilmiş, inşa edilmiş" olduğundan cami, medrese, tabhâne, kervansaray ve türbe gibi birimlerin hepsini kapsayan külliye için kullanıldığı gibi, aşhane karşılığı olarak da kullanılmıştır. Osman Nuri Ergin kelimenin aşevi anlamına gelmediği, yalnızca "imar edilmiş" demek olduğu görüşünde ısrar etmiştir, ancak Hezârfen Hüseyin Efendi gibi yazarlar imareti doğrudan, gece gündüz yemek pişen aşevi olarak anlatır. Mühimme defterlerinde de iki kullanım yan yana görülür.
İmaretler her biri ayrı bir vakıf olan külliyelerin parçası ya da müstakil kurumlar olarak vakfiyedeki nizama göre işlerdi. Çalışanların ücreti, dağıtılacak yemeğin miktarı ve çeşidi vakfiyede yazılıydı. Genellikle günde iki öğün yemek çıkarılır, ramazanda iki öğün birleştirilip yalnızca iftar yemeği verilirdi. Cuma günleri ve kandillerde daha zengin yemekler ve tatlı çıkarılması birçok vakfiyede şart koşulmuştur. Külliyenin parçası olan bir imaret kendi görevlilerinin yanı sıra bütün külliye çalışanlarını ve medrese talebelerini doyurmakla yükümlüydü. Bunların yanında yoldan geçen misafirler ve şehrin yoksulları sofraya oturabilirdi. Yemekten yararlananlar arasında müderrislerden kapıcılara, hekimlerden çamaşırcılara, nöbetçi yeniçerilerden hastalara kadar külliyede görevli herkes sayılmıştır.
İstanbul'daki büyük imaretlerde imaret şeyhi, vekilharç, kâtip, nakib, kilerci, aşçı, ekmekçi, kâseşûy, ferrâş ve çerağdâr gibi çok sayıda görevli çalışırdı. İmaret şeyhi bütün işlere nezaret eder ve misafirleri karşılardı. Vekilharç gıda alımını yürütür, kâtip gelir gider kayıtlarını tutardı. Fâtih Külliyesi vakfiyesine göre imarette her gün sabah ve akşam yemek verilir, sabahları genellikle pirinç çorbası, akşamları buğday aşı çıkarılırdı. Günde alınan 350 okka et yemeklerin yanında et de verildiğini gösterir. İmarete gelen her misafire yemeğin yanında 50 dirhem bal ve bir fodla (yassı ekmek) verilir, kırk sofra kurulurdu. Büyük imaretlerde günde bin ila iki bin kişiye yetecek yemek pişirildiği tahmin edilmektedir. XVIII. yüzyılda İstanbul imaretlerinde her gün yemek yiyenlerin sayısı otuz binden fazlaydı. Anadolu'da Sincanlı'daki Sinan Paşa İmareti'nin vakfiyesinde adam başına sabah akşam birer ekmek, 30 dirhem bal, 50 dirhem karabiberli pirinç pilavı ve 25 dirhem et verilmesi yazılıdır.
İmaretlerin en dikkat çekici yanı, sofrada zengin ile yoksul arasında ayrım gözetmemesiydi. Kudüs'te Hürrem Sultan'ın 1551'de yaptırdığı imarette yoksullar kadar zenginler de yemek yerdi. Bu imaretin sofrasında bulunmak siyasî itibarın göstergesi sayılırdı. Yabancı seyyahlar XVI. ve XVII. yüzyıllarda şehir yoksullarının yanında konukları da ücretsiz doyuran bu kurumlar karşısında hayranlıklarını dile getirmiştir. İmaretlerin çoğu II. Meşrutiyet döneminde kapatılmış, yalnızca iki tanesi ayakta kalmıştır.
Amasya'da Vakıf Külliyeleri
Amasya vakıf eserlerinin yoğunluğu bakımından Anadolu'nun ilk sıralarında yer alır. Şehir XVI. yüzyılın başlarında dokuz camiyi, on medreseyi, dört zâviyeyi, altı imareti ve on beş hamamı barındırıyordu. Daha eski katmanlar da vardı. Ağırlıklı olarak Selçuklu eserleri ırmağın güneyinde yer alır, Halifet Gazi Medresesi ve Türbesi (1209-1210) ile Burmalı Minare Camii (1237-1247) bu dönemin başlıca örnekleri arasında sayılır. Selçuklu medresesi Halifet Gazi'nin vakıfları ayrıca araştırma konusu olmuştur. Osmanlı döneminde ise şehir, XVI. yüzyıl ortalarına kadar şehzadelerin idarî tecrübe kazanmak için gönderildiği sancakların başında gelmiş, bu da hanedan mensuplarının ve çevrelerindeki devlet adamlarının Amasya'da vakıf kurmasını kolaylaştırmıştır.
Bayezid Paşa ve Hızır Paşa Vakıfları
Erken Osmanlı döneminin önemli bir örneği, Çelebi Mehmed'in veziri Bayezid Paşa'nın Yeşilırmak kıyısında yaptırdığı camidir. Kapısı üstündeki kitabeye göre cami 817 yılı Muharreminde (Nisan 1414) inşa edilmiştir. Yapı iki yanındaki ocaklı, raflı kubbeli odalarıyla erken Osmanlı mimarisinin yaygın tipi olan tabhâneli ya da zâviyeli camilerin en güzel örneklerinden sayılır. Bayezid Paşa'nın 11 Zilhicce 820 (19 Ocak 1418) tarihli, başı eksik Arapça vakfiyesi arşivdedir ve 821 (1418) ile 823 (1420) tarihli ekleri vardır. Vakfiyenin bir özeti son cemaat yerinin kemerlerindeki kuşak yazılara işlenmiş, ayrıca Kuşköprüsü yakınındaki bir kayanın üstüne sekiz satır hâlinde kazınmıştır. Vakıf şartlarının cami duvarlarına ve kayaya yazılması, belgenin arşivin dışında, herkesin okuyabileceği bir yerde de durmasını isteyen bir anlayışı gösterir. Camiyle birlikte yapılan aşhane-imaret ve çevre duvarı ise günümüze ulaşmamıştır.
Hızır Paşa'nın 870 (1465) tarihli vakıfları Amasya vakıf yönetiminin ayrıntılarını gösteren bir başka örnektir. Hızır Paşa Amasya'da üç vakıf kurmuş, bir medrese ve cami yaptırmış, bunların ihtiyaçları için müderris, muîd gibi kadrolar ihdas etmiştir. Vakfiyede kardeşi Yörgüç Paşa'nın yaptırdığı medresede görevli müderris, muîd ve öğrencilere ek ödeme yapılması, aynı medrese içinde defnedilen torununun mezarı başında Kur'an okutulması da şart koşulmuştur. Vakıf Suluova, Doğantepe, Ladik ve Amasya merkezdeki tarım arazileri, bağ ve bahçelerle iki han ve bir hamamdan oluşuyordu. Kuruluştan kısa süre sonra, 1493'te Hızır Paşa'nın oğlu Mehmed Paşa vakfa ek gelir sağlamak için on üç köy, iki mezra, yedi değirmen, bir tarım arazisi ve bir dükkân bağışlamıştır. Gelirler çoğunlukla vakfedilen köylerden toplanan buğday ve arpa üzerinden hesaplanmış, han ve dükkânlar sınırlı da olsa gelir getirmeye devam etmiştir. Giderlerin neredeyse tamamı çalışanların maaşlarına ve yapıların bakım onarımına gitmiştir. Hızır Paşa vakıflarının hesapları Cumhuriyet dönemine kadar kayıtlarda sürmüştür. Yörgüç Paşa Camii (1430) ve Hızır Paşa ailesinin eserleri, XV. yüzyılda Amasya'da yerel devlet adamlarının da külliye kurma işine ortak olduğunu gösterir.
II. Bayezid Külliyesi
Amasya'nın en büyük vakıf yapısı Yeşilırmak kıyısındaki II. Bayezid Külliyesi'dir. Külliye 1485-1486 yıllarında Sultan II. Bayezid'in talimatıyla Amasya sancak beyi Şehzade Ahmed tarafından yaptırılmıştır. Cami, kitabelerine göre Receb 891'de (Temmuz 1486) tamamlanmıştır. Hüseyin Hüsâmeddin Bey inşaatın Bayezid'in tahta çıkışından hemen sonra, 1481'de başlatıldığını ve işin şükran olarak Şehzade Ahmed'e havale edildiğini aktarır. Külliyenin vakfiyesi Ocak 1496 (901 Cemâziyelevveli) tarihlidir ve külliyeyi cami, imaret, medrese, sıbyan mektebi ve Osmancık'ta Kızılırmak üzerindeki bir köprü olarak sayar. Geniş bir avlunun ortasında cami, sağında medrese, solunda aşhane ve tabhâne bulunur. Medrese Sultaniye adıyla da anılmış, müderrisliği Amasya müftülerine tahsis edilmiştir, ilk hocasının Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi olduğu aktarılır. Medrese dershane ve on sekiz ocaklı hücreyle bugün kütüphane olarak kullanılmaktadır.
Külliyenin imareti L planlı bir yapıdır. Topkapı Sarayı Müzesi arşivindeki bir belge bu yapının mut'imehâne (yemekhane), matbah (mutfak), kiler, fırın ve ahır olmak üzere beş birimden oluştuğunu bildirir. Binanın büyük ocaklı bölümü aşhane, yanındaki tonozlu salon erzak ambarı olarak yorumlanmaktadır. Uzun süre askerî depo olarak kullanılması ve sonradan değiştirilmesi nedeniyle bazı bölümlerin işlevi kesin olarak anlaşılamamaktadır. Camideki yan mekânların da esasen tabhâne odaları olduğu düşünülür. İki yandaki üçer kubbeli bölümler dışarıyla bağlantılı, ocaklı ve raflı misafir odalarına benzer.
Külliyenin hikâyesi, vakfın nasıl yaşatıldığını da gösterir. 999 Muharreminde (Kasım 1590) bir zelzele kubbelere ve imaretin kubbelerine zarar vermiş, bunlar derhal onarılmıştır. 1079'daki (1668-1669) zelzelede kubbeler çökmüş, iki minare eğilmiş, imaretin ve tabhânenin kubbeleri yıkılmış, ancak mütevelli Merzifonî İbrâhim Ağa bir yıl içinde bütün hasarı gidermiştir. Sonraki yüzyıllarda başka hayırseverler eklemeler yaptırmıştır. 1782-1783'te Hacı Ali Ağa kışın sıcak su ile abdest alınabilmesi için musluk ve su ısıtma yeri, 1813'te Ayşe Hatun bir şadırvan, 1820-1821'de Hacı Osman Ağa bir sebil, 1840'ta Kapancızâde Hacı Hüseyin Zeki Efendi bir muvakkithâne-kütüphane ve bir şadırvan daha yaptırmıştır. 1909-1911 yıllarında Yamuk Osmanzâde ailesi vasiyeti gereği bir kütüphane ve yeni bir şadırvan inşa ettirmiştir. Vakfın kurucusu ölse de eserin çevresine yeni vakıfların eklenmesi, bu düzenin canlı bir geleneğe dönüştüğünü gösterir.
1939 depremi son cemaat yerinin kemer ve kubbelerinin bir kısmını yıkmıştır, 1960'lı yıllardaki onarım ise başarılı sayılmamıştır. Harap durumdaki imaret ve tabhâne onarılarak yurt olarak kullanılmış, sıbyan mektebi ise günümüze ulaşmamıştır. Caminin güneydoğusundaki türbe, Şehzade Ahmed'in 1513'te Yavuz Selim tarafından öldürtülen oğlu Şehzade Osman için yapıldığı kabul edilen yapıdır. Bu türbede bugün sanduka bulunmamakla birlikte, bir araştırmacı daha önce burada mermer bir sandukadan söz etmiştir.
Hanedan Kadınlarının Vakıfları
Amasya'nın vakıf tarihinde hanedan kadınlarının payı küçük değildir. II. Bayezid'in haremine şehzadeliği döneminde, Amasya valiliği sırasında giren Bülbül Hatun, Şehzade Ahmed'in annesidir. Hatice Sultan ve Hundi Sultan adlı iki kızı da vardı. Kimi araştırmalarda Bayezid'in cariyesi olarak anılır, çünkü Osmanlı sultanlarının eşleri âdet gereği harem aracılığıyla gelen cariyeler arasından çıkıyordu, kökeni ise bilinmemektedir. Ahmed 1480'de Çorum'a, ardından Amasya'ya gönderildiğinde Bülbül Hatun oğluyla birlikte gitmiştir.
Kendi vakıflarıyla Amasya çevresinde çok yönlü bir hayır ağı kurdu. Ladik'te bir cami ve bir imaret yaptırıp vakıflarla donattı, Amasya'da ise ayrıca bir cami, bir mektep ve bir çeşme inşa ettirdi. Bursa'da da bir medrese yaptırıp vakfetmiştir. 1505'te mallarının bir bölümünü Enderun Camii'ne vakfetmiş, 1512'de yeni bir külliye için önemli bir mal varlığını vakfa bağlamıştır. Bu son vakfın yönetimini önce oğlu Ahmed'e, ölümünden sonra ise Ahmed'in en büyük kızına ve onun kızlarına bırakması, soy çizgisini kadınlar üzerinden sürdüren bir tevliyet düzenidir. Bu düzenleme, Ahmed'in taht mücadelesini kaybetmesi ihtimaline karşı alınmış bir önlem olarak yorumlanmıştır. Ahmed 1513'te öldüğünde Bülbül Hatun Bursa'ya gelmiş, oğlu için bir türbe yaptırmış, 1515'te vefat ettiğinde bu türbeye gömülmüştür.
Vakfın Yönetimi ve Denetimi
Her vakıf ayrı bir birim olarak bir ya da birkaç mütevelli tarafından yönetilir, mütevellinin işlemleri ise bir nâzır tarafından denetlenirdi. Mütevelli vakıf malını rayiç bedelin üstünde bir ücretle işçi çalıştıramaz ve piyasa fiyatının üstünde malzeme alamazdı. Bu yönde bir harcama yapılırsa aradaki farkı kendisi öderdi. Vakıf malları vakfiyedeki şartlara uygun olarak ve rayiç bedelle kiraya verilirdi. Devlet başkanı ve kadılar, vakfiyede şart koşulmasa bile vakıflar üzerinde kamu velâyetine dayalı bir gözetim yetkisine sahipti.
Uygulamada ise sorunlar da görülürdü. Hızır Paşa vakıflarını inceleyen araştırma, vakfiyede öngörülmeyen görevlere atama yapılması, mütevellilik şartlarını taşımayan kişilerin görevlendirilmesi ve bazı çalışanların baskıyla istifaya zorlanıp yerlerine yenilerinin getirilmesi gibi usulsüzlükler tespit etmiştir. Son yüzyıllarda vakıf yöneticiliği meslek hâline gelmiş, sadrazamlık, şeyhülislâmlık, Haremeyn vakıfları müfettişliği ve Dârüssaâde ağalığı gibi makamlara bağlı vakıfların sayısı artmıştır. Medrese müderrisliği ve tekke şeyhliği gibi görevlerin de zamanla babadan oğula geçen bir meslek hâline geldiği görülür. Osmanlı merkezî yönetimi XV. yüzyıldan itibaren vakıflar üzerinde bir tür denetim uygulamış, III. Selim'in reformları ve II. Mahmud'un 1826'da Yeniçeri Ocağı'nı kaldırmasından sonra önemli vakıfların idaresini ele geçirmiştir. Ekim 1826'da kurulan Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti sonraki yıllarda zengin vakıfların yönetimini birer birer üstlenmiştir. 1921'de kurulan Şer'iyye ve Evkaf Vekâleti ise 3 Mart 1924'te kaldırılmış, vakıflar idaresi Cumhuriyet'in devlet teşkilatına bağlanmıştır.
Vakfın Ekonomik ve Toplumsal Ağırlığı
Vakıfların Osmanlı ekonomisindeki payı hayli büyüktü. Anadolu eyaletinin 1530-1540 yılları arasındaki gelirinin yüzde 17'si vakıflara aitti, bu oran Karaman eyaletinde yüzde 14, Rum eyaletinde yüzde 15,7, Dulkadriye'de yüzde 5 idi. Bu hesaplar yalnızca tarım gelirlerini kapsar, şehir vakıflarının gelirleri dışarıda kalır. Yapılan bir hesaba göre üç yüz sancağın her birinde yaklaşık bin vakıf bulunan imparatorlukta vakıfların toplam bütçesi devlet bütçesinin üçte birine ulaşıyordu. Yaklaşık 1540'ta Anadolu eyaletinde 342 cami, 1055 mescit, 110 medrese, 626 zâviye ve hankah, kırk beş imaret, 154 muallimhâne ve yetmiş beş büyük han ve kervansaray bulunduğu kaydedilir.
Vakıf eserlerinin işlevi dinî hizmetlerle sınırlı kalmamıştır. Modern belediyelerin yaptığı işlerin birçoğu bu dönemde vakıflar eliyle görülürdü. Su bendleri ve su yolları, çeşmeler ve yazın bedava soğuk su dağıtan sebiller, hamamlar, sokakların aydınlatılması ve temizlenmesi, kervansaraylar, yollar ve köprüler vakıf gelirleriyle ayakta tutulurdu. Bir Selçuklu kervansaray vakfiyesinde kervansaraya gelen her sınıftan ve dinden yolcuya yiyecek, ayakkabı ve hayvan yemi verilmesi şart koşulmuştur. Vakıflar esnaf teşkilâtlarının yardımlaşma fonları, mahallelerin avârız vergilerini ödemek için kurduğu nukûd fonları ve yoksul kızların çeyizlerini karşılayan vakıflar biçiminde de karşımıza çıkar. Bazı vakıflar kuşlar için küçük köşkler bile yaptırmıştır. Kuşevleri denen bu yapıların kimi, minareli ve kubbeli birer camiyi andırır. Avusturya elçisi Busbecq 1550'lerde Türkiye'de her şeyin insanîleştiğini, her katının yumuşadığını, hayvanların bile bu yumuşaklıktan payını aldığını yazmıştır.
Vakfın siyasî bir yönü de vardı. Yeni fethedilen yerlerde zâviye kuran sûfîleri ve yerleşimcileri destekleyen vakıflar bölgenin İslamlaşmasına ve Osmanlı yönetiminin yerleşmesine hizmet etmiş, hayır kurumlarını bölgeye götürerek yönetimi meşrulaştırmıştır. Hanedan mensupları için vakıf kurmak, cemaat karşısında adaletin güvencesi sayılan insanî bir görevdi. Bu açıdan bakıldığında Amasya'nın şehzade sancağı olmasıyla vakıf kurma geleneği birbirine bağlanır, çünkü şehre gelen şehzade, lalası ve annesi birer hayırsever olarak kendi adlarını taşıyan külliyeler kurmuşlardır.
Kronoloji
1209-1210: Selçuklu döneminden kalan Halifet Gazi Medresesi ve Türbesi'nin yapımı.
Nisan 1414: Bayezid Paşa Camii'nin kitabesindeki yapım tarihi.
Ocak 1418: Bayezid Paşa'nın vakfiyesinin tarihi, ekleri 1418 ve 1420 tarihlidir.
1430: Yörgüç Paşa Camii.
1465: Hızır Paşa'nın Amasya'da üç vakıf kurması.
1485-1486: II. Bayezid Külliyesi'nin Şehzade Ahmed eliyle yapımı, caminin tamamlanışı Temmuz 1486.
1488: Kapı Ağası Hüseyin Ağa Medresesi.
1493: Mehmed Paşa'nın babasının vakfına on üç köy, iki mezra, yedi değirmen ve bir dükkân bağışlaması.
Ocak 1496: II. Bayezid Külliyesi'nin vakfiyesinin yazılması.
1505-1512: Bülbül Hatun'un vakıfları.
1513: Şehzade Ahmed'in ölümü ve Şehzade Osman Türbesi'nin tarihi.
1548: Ebüssuûd Efendi'nin para vakfına cevaz veren fetvası.
1590 ve 1668-1669: II. Bayezid Külliyesi'ne zarar veren depremler ve onarımlar.
Ekim 1826: Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti'nin kurulması.
3 Mart 1924: Şer'iyye ve Evkaf Vekâleti'nin kaldırılması.
Kaynakça
Akademik çalışmalar
- Hacı Mehmet Günay, Bahaeddin Yediyıldız, "Vakıf", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/vakif
- Zeynep Tarım Ertuğ, "İmaret", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/imaret--osmanli
- "Beyazıt II Camii ve Külliyesi (Amasya)", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/beyazit-ii-camii-ve-kulliyesi--amasya
- "Bayezid Paşa Camii", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/bayezid-pasa-camii
- "Amasya", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya
- "Hızır Paşa Vakıfları ve Amasya Hızır Paşa Medresesi", İtkan Akademik Araştırmalar Dergisi, https://dergipark.org.tr/tr/pub/itkan/issue/91336/1652232
Resmî kaynaklar
- "II. Bayezid Külliyesi", Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Portalı, https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/amasya/gezilecekyer/ii-bayezd-kullyes
Diğer kaynaklar
- "Bülbül Hatun", https://en.wikipedia.org/wiki/Bülbül_Hatun
Çevrimiçi kaynaklar
- https://islamansiklopedisi.org.tr/vakif
- https://islamansiklopedisi.org.tr/imaret--osmanli
- https://islamansiklopedisi.org.tr/beyazit-ii-camii-ve-kulliyesi--amasya
- https://islamansiklopedisi.org.tr/bayezid-pasa-camii
- https://dergipark.org.tr/tr/pub/itkan/issue/91336/1652232
- https://en.wikipedia.org/wiki/Bülbül_Hatun









