Evliya Çelebi, kırk yılı aşkın bir süre Osmanlı ülkesini ve komşu memleketleri dolaşan, gördüklerini on ciltlik Seyahatnâme'sinde toplayan XVII. yüzyılın büyük seyyahıdır. Hayatı hakkında bilinenlerin neredeyse tamamı kendi eserine dayanır; resmî kayıtlarda adı ancak birkaç belgede görünür. Amasya'ya 1646'da, Erzurum beylerbeyiliğine atanan Defterdarzâde Mehmed Paşa'nın maiyetinde geldi ve şehirde üç gün kaldı. Bu kısa konaklamadan geriye, XVII. yüzyıl Amasya'sı için bugün de başvurulan uzun bir tasvir kaldı: kale, saraylar, Yeşilırmak'ın dolapları, elli üç mahalle, bin altmış dükkân, medreseler, tekkeler, armutlar, ayva rubbu ve Ferhad ile Şirin efsanesi.

İki yıl sonra, 1648 kışında, aynı paşanın asi ordusuyla Merzifon'a döndü ve kasabada haftalarca kaldı. Merzifon'dan Köprü'ye (Vezirköprü) iki kez gidip geldi, Pîr Dede Tekkesi'nde dervişlerin arasında Pîr Dede'nin tacını başına giydi. Seyahatnâme'nin II. kitabındaki Amasya ve Merzifon bölümleri bu iki yolculuğun ürünüdür ve eserin bütününde olduğu gibi göz tanıklığı, kulaktan dolma bilgi, sonradan doldurulmuş sayılar ve halk anlatıları iç içedir.

Doğumu, Ailesi ve Yetişmesi

Kendi verdiği bilgiye göre 10 Muharrem 1020'de (25 Mart 1611) İstanbul'da Unkapanı'nda doğdu. Tam ve gerçek adı bilinmez; Evliya Çelebi adının hocası İmam Evliya Mehmed Efendi'ye nispetle alınmış bir lakap olduğu düşünülür. Babası, Sarây-ı Âmire kuyumcubaşısı Derviş Mehmed Zıllî Efendi'dir. Evliya, babasının Kıbrıs'ın fethine katıldığını, Magosa'nın anahtarlarını takdim ettiğini, I. Ahmed döneminde Kâbe'nin oluklarını yapıp Hicaz'a götürdüğünü ve Sultan Ahmed Camii'nin kapı ve pencere süslemelerinde çalıştığını anlatır. Ailesini Germiyanoğulları'na ve Ahmed Yesevî soyuna bağlar; atalarının Kütahya'da Zereğen mahallesinde oturduğunu, fetihten sonra İstanbul'a yerleştiklerini söyler. Annesi I. Ahmed zamanında saraya getirilmiş Abaza asıllı bir kadındı. Anne tarafından Melek Ahmed Paşa, Defterdarzâde Mehmed Paşa ve İpşir Mustafa Paşa ile akrabalığı vardı; hayatının yönünü de büyük ölçüde bu akrabalıklar belirledi.

Şeyhülislâm Hâmid Efendi Medresesi'nde yedi yıl kadar okudu, hocası Evliya Mehmed Efendi'den hıfz çalıştı, babasından hat öğrendi. Güzel sesi sayesinde mûsiki eğitimi aldı. Silâhdar Melek Ahmed Ağa'nın ve başka ileri gelenlerin aracılığıyla IV. Murad'a takdim edildi, padişahın emriyle Kilâr-ı Hâs'a alındı ve Enderun'da hat, mûsiki, nahiv ve tecvid okudu. Kendi anlatımına göre padişahın huzuruna sık çıkıyor, nükteleriyle onu eğlendiriyordu. Dört yıl kaldığı Enderun'dan kırk akçe maaşla sipahi zümresine çıkarıldı. Hiç evlenmedi; eserinden iyi ata binen, cirit oynayan, hoşsohbet, nüktedan ve herkesle iyi geçinen bir adam olduğu anlaşılır.

Rüya ve İlk Yolculuklar

Evliya, seyahatlerinin sebebini 1040 Muharreminin aşure gecesi (19 Ağustos 1630) gördüğü bir rüyaya bağlar. Rüyasında Yemiş İskelesi yakınındaki Ahî Çelebi Camii'nde Hz. Peygamber'i görür; elini öperken "Şefaat yâ Resûlallah" diyecek yerde dili sürçer ve "Seyahat yâ Resûlallah" der. Peygamber ona şefaati, seyahati ve ziyareti müjdeler. Kasımpaşa Mevlevîhânesi şeyhi Abdullah Dede rüyayı yorumlarken önce doğduğu şehri yazmasını öğütler. Evliya böylece İstanbul'u semt semt gezmeye başladı; meclislere, kahvehanelere ve meyhanelere uğrayarak bilgi topladı. Eserin I. cildi bu İstanbul gezintilerinin ürünüdür.

İstanbul dışındaki ilk yolculuğu 1640'ta Bursa'yadır. Babasından izinsiz gittiği bu gezinin dönüşünde babası ona hem seyahat izni verdi hem de bir seyahatname yazmasını öğütledi. Aynı yıl Ketenci Ömer Paşa'nın Trabzon valiliğine atanmasıyla deniz yoluyla Trabzon'a gitti; bu yolculukta gemi Amasra, Sinop ve Samsun gibi Karadeniz limanlarına uğradı. Ardından Azak Kalesi'nin geri alınması için yapılan sefere katıldı (1641), kışı Kırım'da Bahçesaray'da geçirdi. Kırım'dan dönerken bindiği gemi fırtınada batma tehlikesi atlattı; bu korkunun etkisiyle dört yıl kadar yola çıkmadı ve sonraki yolculuklarını elden geldiğince karadan yapmaya karar verdi. 1645'te Yûsuf Paşa'nın ordusuyla Girit seferine katıldı ve Hanya Kalesi'nin fethini gördü.

Paşaların Maiyetinde Kırk Yıl

Evliya Çelebi devlet ricalinden pek çok kişiyi tanıdığı hâlde bir makamın peşine düşmedi; yolculuklarını kolaylaştırmak için mektup taşımak, köy tahrir etmek, vergi toplamak gibi görevler üstlendi, çoğu zaman bir paşanın maiyetine ya da bir elçilik kafilesine katılarak yol aldı. 1646'da Defterdarzâde Mehmed Paşa'nın Erzurum beylerbeyiliğine atanmasıyla müezzin ve musahip olarak onun yanına girdi; Erzurum gümrüğünde kâtiplik de ona verilmişti. Bu görevle Anadolu'yu boydan boya geçti, Tebriz'e, Bakü'ye, Tiflis'e, Revan'a kadar gitti. Defterdarzâde'nin Varvar Ali Paşa isyanına katılmasıyla 1648 kışında asi ordusuyla birlikte Anadolu'ya geri döndü; Varvar Ali Paşa'nın İpşir Mustafa Paşa karşısındaki yenilgisini ve ölümünü eserine geçirdi.

Ağustos 1648'de Şam beylerbeyi Murtaza Paşa'yla Suriye'ye gitti, paşanın Sivas'a nakli üzerine Orta ve Doğu Anadolu'yu dolaşıp 1650'de İstanbul'a döndü. Aynı yıl akrabası Melek Ahmed Paşa'nın sadrazam olması hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Sadrazamın en yakın adamlarından biri olarak devlet işlerinin iç yüzünü yakından gördü ve çekinmeden yazdı. Melek Ahmed Paşa'nın Özü, Rumeli, Van, Bosna ve yeniden Rumeli beylerbeyiliklerinde yanından ayrılmadı; bu yüzden kendisine "Melek Ahmed Paşalı" dendi. 1657'de Rákóczi'ye karşı sefere, Kırım hanının Ruslara ve Kazaklara karşı akınlarına, 1659'da Boğdan seferine, 1661'de Erdel seferine katıldı.

1663'te Fazıl Ahmed Paşa'nın Avusturya seferinde bulundu, Uyvar'ın fethini ve Raab Muharebesi'ni gördü. 1665'te elçi Kara Mehmed Paşa'nın maiyetinde Viyana'ya gitti; Avusturya arşivinde bulunan bir belge, onun bu heyette müezzinlik göreviyle yer aldığını gösterir. Viyana'dan imparatorun izniyle Almanya, İsveç, Danimarka, Hollanda ve Fransa'ya gittiğini yazar; ancak bu yerler hakkında verdiği kısa ve kalıp bilgiler, bu yolculuğu tasarlayıp gerçekleştiremediğini düşündürür. Ardından Kırım ve Kafkasya üzerinden döndü, 1668'de Girit'e geçip Kandiye kuşatmasının son safhalarını gördü, Mora'yı ve Arnavutluk'u dolaştı ve Aralık 1670'te İstanbul'a döndü.

Hac, Mısır ve Son Yılları

Mayıs 1671'de, yine bir rüyanın ardından, dostu Sâilî Çelebi, üç yoldaşı ve sekiz kölesiyle hacca çıktı. İlk kez bir kafileye bağlı olmadan kendi küçük grubuyla uzun bir yola çıkıyordu. Bursa, Kütahya ve Afyon üzerinden İzmir'e, oradan Sakız ve Sisam'a, Rodos'a geçti; Güney Anadolu'yu, Adana'yı, Maraş'ı ve Ayıntab'ı gezerek Suriye'ye indi ve Şam'dan hac kafilesine katıldı. Haccın ardından Mısır'a geçti; Sudan'ı ve Habeşistan'ı da gördü. Mısır'da on yılı aşkın bir süre kaldı ve eserini burada, gençliğinden beri tuttuğu notlara dayanarak yazdı. Seyahatnâme'nin X. cildi Mısır'a ayrılmıştır ve birdenbire, eksik biçimde biter.

Ölüm tarihi ve yeri kesin olarak bilinmez. M. Cavid Baysun önce 1682 dolaylarını önermiş, sonra bu görüşünü düzelterek Evliya'nın II. Viyana Kuşatması'nı idrak ettiğini ve 1095 (1684) yılında hayatta olduğunu yazmıştır. Mısır'dan İstanbul'a dönüp orada öldüğü ve aile kabristanına gömüldüğü de ileri sürülmüştür; bu iddia belgeyle desteklenmez.

Seyahatnâme

Eserin asıl adı Târîh-i Seyyâh Evliyâ Efendi'dir; bazı nüshalarda Târîh-i Seyyâh olarak geçer. Ciltler yolculukların sırasına göre düzenlenmiştir: I. cilt İstanbul'a, X. cilt Kahire'ye ayrılır ve bu iki şehir eserin çerçevesini oluşturur. II. cilt Bursa, İzmit, Amasra, Sinop, Samsun ve Trabzon gibi Karadeniz şehirleriyle Gürcistan'ı, Girit seferini, Düzce, Bolu, Gerede, Amasya, Niksar, Erzurum, Merzifon ve Çorum'u anlatır. Seyyah her şehri belli bir şemaya göre tasvir eder: idari durum, kale ve kısa tarihçe, Osmanlılarca alınışı, mahalleler, adın kaynağı, camiler ve mescitler, medreseler, halkın bilgi düzeyi, hanlar, tekkeler, hamamlar, çarşı ve esnaf, giyim, yiyecek ve içecek, iklim, mesireler ve en sonda ziyaretgâhlar. Sayısal bilgiye özel önem verir; bunların bir kısmı kendi tespitidir, bir kısmı halktan ya da kayıtlardan alınmıştır, bazen de sonra doldurmak üzere boş bırakılmıştır.

Seyahatnâme bir yandan da yazarının hatıratıdır. Evliya katıldığı savaşları, tanıştığı insanları, onlarla konuşmalarını, korkularını ve sevinçlerini anlatır; yer yer taklit yapar, alay eder, "acâib ve garâib" hikâyelere düşkünlüğüyle duyduğu bir olayı kendisi yaşamış gibi kurgular. Adını verdiği ya da vermediği yazılı kaynakları kullanır, bazen bir kaynağın cümlelerini birkaç kelimesini değiştirerek aktarır. Yanlış aktarmalar ve çelişkiler sıkça görülür. Öte yandan Anadolu ağızlarından, yaklaşık otuz yabancı dilden kelime ve cümleler kaydetmesi, XVII. yüzyıl konuşma dilini yazıya geçirmesi eseri dil tarihi için de vazgeçilmez kılar.

Eserin müellif nüshası olup olmadığı tartışılan en eski yazmaları Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndedir; I ve II. ciltler Bağdat Köşkü 304 numarada bulunur. Yazmalar 1742'de Mısır'dan Dârüssaâde Ağası Hacı Beşir Ağa'ya gönderilmiş ve onun tarafından çoğaltılmıştır. Eseri Batı'ya ilk tanıtan Joseph von Hammer-Purgstall'dır; Hammer 1814'te eseri duyurmuş, I. cildi ve II. cildin bir kısmını kısaltarak İngilizceye çevirmiştir (1834-1850). Ahmed Cevdet'in 1314-1318 (1896-1900) yıllarında başlattığı ilk baskılar sansür, atlama ve dizgi hatalarıyla doludur. Eserin güvenilir metin neşri Yapı Kredi Yayınları'nca 1996-2007 yılları arasında tamamlanmıştır; II. cildi Zekeriya Kurşun, Seyit Ali Kahraman ve Yücel Dağlı hazırlamıştır. Topkapı ve Süleymaniye kütüphanelerindeki Seyahatnâme yazmaları 2013'te UNESCO Dünya Belleği Kaydı'na alınmıştır.

1646: Amasya'ya Geliş

Defterdarzâde Mehmed Paşa, Erzurum beylerbeyiliği fermanını Sultan İbrahim'in elinden aldıktan sonra Üsküdar'da bir ay kadar hazırlık yaptı ve kalabalık maiyetiyle doğuya, menzil yolunun orta koluna çıktı. Bu kol Gebze ve Bolu üzerinden Merzifon'a, oradan Amasya ve Tokat'a uzanıyordu. Evliya'nın anlatımına göre kafile Osmancık'ta Koyun Baba Türbesi'ni ziyaret etti, II. Bayezid'in on dokuz gözlü köprüsünden Kızılırmak'ı geçti ve batıya dönüp Direklibel geçidini aştı. Yol taşlarla tıkanmıştı; paşa atından inip taşları kendi eliyle uçuruma attı, maiyetindeki dört yüz kişi de onu izleyerek yolu açtı. Osmancık'tan dokuz saat sonra Amasya sancağının sınırındaki harap Hacıköy'e, oradan Merzifon ovasına, sekiz saat daha yürüyerek de "dağlar içindeki" Amasya'ya ulaştılar.

Seyahatnâme'de Amasya'nın tasviri bu yolculuk içinde yer alır; yazmada şehrin anlatıldığı varak, Tosya ve Osmancık'tan geçişin hemen ardından gelir. Kimi popüler yayınlarda Amasya ziyareti 1640'a yerleştirilir. Oysa 1640 yolculuğu deniz yoluyla Karadeniz limanlarına yapılmıştı ve Seyahatnâme'deki Amasya tasviri açıkça 1646 Erzurum yolculuğunun anlatısı içindedir. Kafile şehirde üç gün kaldı; üçüncü gün göç borazanları çalınınca Evliya dostlarıyla vedalaştı, aynı gün Çengellibel dağlarını aşarak altı saatte Kanlıpınar konağına vardı ve oradan Niksar'a doğru yola devam etti.

Seyahatnâme'de Amasya

Amasya bölümü Evliya'nın bütün büyük şehirlerde izlediği sırayla kurulmuştur. Bölüm uzun süre Batı'da Hammer'in 1850 tarihli İngilizce çevirisinden okundu. Bu çevirinin II. kitabı yer yer kısaltılmış, bazı sayılar ve adlar çevirmen tarafından tahminle doldurulmuştur; sayıların bir kısmı bu yüzden Türkçe neşirde farklı görünebilir.

Şehrin Tarihi ve İdaresi

Evliya, Amasya'nın Amâlika kavmi tarafından, başka bir rivayete göre dağ delen Ferhad tarafından kurulduğunu yazar. Şehrin 476'da (1083) Danişmendli Melik Gazi tarafından alındığını, Azerbaycan beylerinin onu defalarca kuşatıp alamadığını, Danişmendlilerden Selçuklulara geçtiğini, Yıldırım Bayezid'in şehri ele geçirip oğlu İsa Çelebi'yi buraya vali yaptığını anlatır. Amasya adına basılmış, çevredeki üç madenden çıkan halis gümüşten sikkelerden söz eder. Fatih Sultan Mehmed'in teşkilatında Amasya bir sancakbeyi merkeziydi ve zaman zaman üç tuğlu vezirlere arpalık olarak verilirdi. Kanuna göre paşanın hassı iki yüz bin akçe idi; sancakta on dokuz zeamet ve kırk iki tımar, bir alaybeyi ve bir çeribaşı bulunuyordu, zaim ve tımarlılar cebelüleriyle birlikte üç bin kişiyi buluyordu. Kadı üç yüz akçe payeliydi. Evliya sancağın kazaları arasında Köprü, Zeytun, Gümüş, Merzifon ve Lâdik'i sayar; sancağın XVII. yüzyıl ortasında dokuz kazası olduğu bilgisi de onundur.

Kale

Evliya'nın Harşena Kalesi tasviri Amasya bölümünün en canlı yerlerinden biridir. Dağların başındaki burçların çoğu zaman bulutlarla örtülü olduğunu, camilerin alemlerinin ve evlerin damlarının ancak öğle vakti göründüğünü yazar. Hammer çevirisine göre kalenin çevresi dokuz bin altmış adımdır; beş köşelidir, kırk bir burcu ve sekiz yüz mazgalı vardır. Kalede ambarlar, sarnıçlar ve kayaya oyulmuş, suya inen merdivenli bir yol bulunur; çarşı ve pazar yoktur. Doğuya bakan dört demir kapısı, Yıldırım Bayezid'in yaptırdığı bir cami, cehennem kuyusunu andıran derin bir zindan ve büyük çaplı olmayan yetmiş top vardır; kale bir serhad kalesi değildir. Kayalarda altı mağara, Karayazıcı ve Kara Said isyanları sırasında şehrin zenginlerinin değerli eşyalarını sakladığı yerlerdir. Seyyah ayrıca Timur'un kaleyi yedi ay kuşatıp geri çekildiğini anlatır; bu anlatı yerel rivayete dayanır.

Irmak kıyısındaki aşağı kalenin üç kapısını adıyla verir: Karanlık Kapı, Maydanos Kapı ve batıya bakan Meydan Kapı. Meydan Kapı'dan büyük bir köprü karşı yakadaki Gökmedrese tarafına geçer; bir başka kapıdan ahşap bir köprüyle Garipler Camii'ne gidilir. Kalede Yıldırım Bayezid adına bir cami, barut depoları, buğday ambarı ve sarnıçlar bulunduğu bilgisi, Amasya şehir tarihini inceleyen çalışmalarda da Evliya'ya dayanılarak aktarılır.

Yeşilırmak, Köprüler ve Dolaplar

Evliya ırmağı Tozanlı adıyla anar. Irmağın Tokat'ın üstündeki dağlardan doğduğunu, Turhal'ı ve Ferhad boğazını geçip Amasya'ya geldiğini, şehirde büyük taş köprünün karşısında Lâdik gölünden ve Suluova'dan gelen Çekerek suyuyla birleştiğini yazar. Tokat'tan Amasya'ya aktığı için halkın bu ırmak hakkında "Tokat bulandırır, Amasya içer" anlamında bir söz söylediğini aktarır. Amasya'dan sonra Çarşamba suyu adını alır, yedi ırmağın daha suyunu toplayarak Samsun'un yanında denize dökülür. Şehir ırmağın iki yakasına ve kenarındaki tepelere kurulmuştur; Sultan Bayezid'in yaptırdığı görülmeye değer bir köprü iki yakayı bağlar. Irmak güneyden kuzeye akarken pek çok değirmen ve su dolabı döndürür; Evliya Amasya'nın dolaplarını Hama ve Adana'nınkilerden aşağı görmez.

Mahalleler, Saraylar ve Camiler

Evliya'ya göre şehir kırk sekizi Müslüman, beşi Hristiyan olmak üzere elli üç mahalleye bölünmüştü ve sarayların dışında beş bin ev vardı. Bu mahalle sayısı arşiv kayıtlarıyla büyük ölçüde örtüşür: 1520 tarihli ilk tahrirde kırk sekiz Müslüman ve dört gayrimüslim mahallesi kayıtlıdır. Ev sayısı ise tahrir defterlerinden çıkarılan nüfus tahminlerinin çok üstündedir.

Padişah sarayı ırmak kıyısında, hoş bahçeler, nadir ağaçlar ve oturma yerleriyle çevrilidir; bir usta bahçıvanla sarı külahlı elli bahçıvan bu bahçeye bakar. Mehmed Paşa'nın sarayı camisinin yanındadır, kalenin içinde de Sultan Bayezid'in sarayı bulunur. Evliya şehirdeki cami ve mescitlerin toplamını iki yüzü aşkın bir sayıyla verir (Hammer'in çevirisinde iki yüz kırk) ve dokuz camiyle yirmi mescidin adını sayar. Başta II. Bayezid Camii gelir: Evliya, Bayezid'in gençliğinde önce Trabzon'a, sonra Amasya'ya vali olduğunu, babasının ölümüyle tahta çıkınca padişahlığa Amasya'da eriştiğini unutmayıp halkı vergilerden muaf tuttuğunu ve bu camiyi yaptırdığını anlatır. Kıble karşısındaki kapının üzerindeki tarih beytine göre cami 892'de (1486) yapılmıştır; iki minaresi, avlusunun ortasında bir şadırvanı vardır, mihrabı, minberi ve müezzin mahfili zarif işçiliklidir.

Sayılan öteki camiler arasında Çekerek suyunun karşısındaki Küçük Ağa Camii, kurşunla örtülü ve mermer döşeli Bayezid Paşa Camii, kurşun örtülü ve tek minareli Mehmed Paşa Camii, büyük bir yapı olan Hızır İlyas Camii, minaresiyle birlikte ahşaptan yapılmış Mahkeme Camii, eskiden kilise ve manastır olan Fethiye Camii, I. Mehmed'in veziri Yörgüç Paşa'nın camisi ve kurşun örtülü ama minaresiz Gökmedrese Camii vardır.

Medreseler, Tekkeler ve İmaretler

Evliya şehirde on medrese sayar; en zarifi Sultan Bayezid Medresesi'dir. On dokuz dârülkurrâ, on dârülhadis ve iki yüz sıbyan mektebi bulunduğunu, Sultan Bayezid dârülkurrâsında üç yüzü aşkın hafız okuduğunu yazar. Kırk tekkenin en iyisi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî adına kurulmuş Mevlevîhâne'dir. On imaretin en cömerdi Sultan Bayezid İmareti'dir; burada bütün fakirler günde iki öğün yemek yer. Kervansaraylardan Sultan Bayezid'inki ile IV. Murad'ın veziri Bayram Paşa'nınki kurşunla örtülüdür. Hanlar demir kapılıdır ve tüccar hanlarının yanında bekârlara ayrılmış mücerred hanları vardır: bunların kendi kapıcıları bulunur, kapılar her gece kapanır, vaktinde dönmeyen içeri alınmaz, içerideki de sabah kapı açılmadan çıkamaz.

Çarşı, Halk ve Ürünler

Çarşıda bin altmış dükkân ve yüz altmış çeşit esnaf vardır; dükkânlar Bursa çarşısındaki gibi taş kemerlidir, çarşının zemini büyük taş levhalarla döşelidir. Dört demir kapılı bir bedesten de şehrin ticaretinin merkezidir. Bin altmış dükkân sayısı, Amasya'nın XVII. yüzyılda sınai ve ticari bakımdan canlı bir şehir olduğuna dair en sık başvurulan kanıtlardan biridir.

Evliya Amasya halkını şen şakrak, kırmızı yanaklı ve taze yüzlü insanlar olarak tarif eder. Halkı üç sınıfa ayırır: zaim ve tımarlılarla paşa kapısı halkı, ulema, kadılar, müderrisler, imamlar, hatipler ve müezzinler, son olarak tüccar ve zanaatkârlar. Şehirde çok kibar ve güzel konuşan efendiler bulunduğunu, ama avamın şivesinin sert olduğunu yazar. Zenginler samur kürk ve çuha ferace, orta hâlliler bogasin giyer. Esnafın her işte usta olduğunu, en çok terzilerinin, hallaçlarının, berberlerinin ve helvacılarının ün saldığını söyler.

Bölümün en çok aktarılan kısmı meyve listesidir. Kağla nahiyesinden çok iyi ekmek yapılan bir buğday çeşidi gelir. Amasya'da kırk çeşit armut, lal renkli kiraz, yedi çeşit üzüm ve ayva yetişir; ayvadan yapılan ünlü rub hediye olarak beylere gönderilir. Misk kokulu şıra şerbeti ile ayva şerbetini anar ve bunların hekimlikte kullanıldığını, bazı şerbetlerin İran'a gönderildiğini yazar. Listede Amasya elması yer almaz; şehrin elmasıyla ünlenmesi sonraki yüzyıllara aittir.

İklim bahsinde, derin vadide ve ırmak kıyısında kurulu olmanın şehre ılıman bir hava ve bereketli bir toprak verdiğini, evlerin pencerelerinin batıya ve kuzeye baktığını, kışın mutedil geçtiğini söyler. Ferhad'ın karşı dağlardan şehre getirdiği suyun evden eve dağıtıldığını yazar. Amâlika zamanında ırmağın şehrin içinden geçmediğini, Şirin'in âşığı Ferhad'ın dağları peynir gibi kesip ırmağa yol açtığını ve bu işin izlerinin şehrin batısındaki dağlarda hâlâ görüldüğünü anlatır.

Mesireler ve Ziyaretgâhlar

Evliya Amasya'da yetmiş mesire sayar. İlki Kanlıpınar'dır: rivayete göre kötü bir kocakarı Ferhad'a burada Şirin'in öldüğü haberini getirmiş, Ferhad da baltasını havaya fırlatıp kendini uçurumdan atmıştır. Ferhad'ın mezarı dağın tepesindedir ve kocakarı onunla sevgilisinin arasına gömülmüştür; Evliya kocakarının mezarında biten diken ve devedikenlerinin, Ferhad ile Şirin'in mezarlarında biten çiçeklerin birbirine kavuşmasını engellediğini anlatır.

Ziyaretgâhlar listesi Amasya'nın ilim ve tasavvuf hafızasını bir arada gösterir. Selvilik içindeki şehzade türbelerini anar, ama yatanların adlarını bilmediğini açıkça söyler. Pîr İlyas'ın ilk halifesi Zekeriyyâ Halvetî'nin Saraçlar'da gömülü olduğunu yazar. Pîr İlyas'ın yeğeni ve Halvetî dervişi Abdurrahman b. Hüsameddin'in (Gümüşlüzâde, mahlası Hüsâmî) Yakub Paşa zaviyesindeki mezarını ziyaret eder ve II. Murad'ın üç oğlunun şeyhi ziyaretini anlatır: iki şehzade şeyhin elini, Mehmed ise ayağını öper; şeyh boynundaki ridayı Mehmed'in boynuna bağlayıp İstanbul'daki Müslümanları ona emanet eder. Âlimlerden Molla Kasım Hatib, Molla Alâeddin, Molla Abdülcebbar Acemî ve Molla Abdurrahman b. Ali b. Müeyyed'i sayar. "Şairlerin sultanı" dediği Münîrî'nin Amasya'da doğup gömüldüğünü, Arapça, Türkçe ve Farsça irticalen şiir söylediğini ve Şehzade Ahmed Amasya valisiyken onun vezirlerinden biri olduğunu yazar. Pîr İlyas soyundan gelen Mihrî Hatun'u yetmiş kitabı ezbere bilen, en bilgili adamları tartışmada yenen, bir divan ve dinî risaleler bırakan bir hanım olarak anar.

Listenin başında Pîr İlyas vardır. Evliya onu Yıldırım Bayezid'in şeyhlerinden sayar, Timur'la Şirvan'a gidip doğduğu yer olan Amasya'ya döndüğünü, şehrin yakınında Suvadiye denen yüksek bir yerde gömülü olduğunu ve türbesiyle vakıflarını II. Bayezid'in yaptırdığını yazar. Burada misafirlere ve fakirlere cömertçe yemek verildiğini anlatır ve türbeyi ziyaret edip orada bir hatim indirdiğini söyler. Mevlevî şeyhi Kılıç Arslan'ın Mevlevîhâne'deki mezarı da ziyaretgâhlar arasındadır. Evliya bunların hepsinde Yâsîn okuduğunu, şehirde daha pek çok büyük kişinin yattığını, ama yalnız ziyaret ettiklerini yazdığını belirtir.

1648 Kışı: Merzifon'da Bir Asi Ordusu

Evliya, Merzifon'a 1646'da yalnız ovasından geçerek uğramıştı. Kasabanın ayrıntılı tasviri 1648 kışına aittir. Kasım 1647'de Defterdarzâde Mehmed Paşa, Varvar Ali Paşa'nın isyanına katılmaya karar vererek Erzurum'dan batıya yürüdü; yol boyunca asker topladı ve Evliya'yı da yanına aldı. Ordu Erzincan ve Şebinkarahisar'dan Kelkit vadisini izleyerek Ocak 1648'de Lâdik ovasına indi. Paşa Lâdik'te üç gün ağırlandı, sonra köy köy ilerleyerek Merzifon'a vardı. Bu yolculuk Amasya'ya uğramadan, Havza boğazından doğrudan Merzifon'a yapıldı.

Evliya'ya göre Merzifon'da Tabanıyassı Mehmed Paşa'nın silahdarı Dilaver Ağa, paşayı ve maiyetindeki bin dört yüz kişiyi on gün ağırladı; o kadar ki paşanın adamlarına bir yem torbası ya da bir fincan kahve bile düşmedi. Subaylar kasabaya kâğıtla dağıtılıp ev sahipleriyle baba oğul gibi geçindi; dört bin asker çevre köylere yerleştirildi. Evliya bu köylerin halkını yumuşak huylu ve elindekini esirgemeyen insanlar olarak anlatır.

Kasabayı Danişmendlilerin kurduğunu, Yıldırım Bayezid'in aldığını, Merzifon'un Pîr Dede'nin vakfı olduğunu ve Kızlarağası'nın nezaretinde bulunduğunu yazar. Merzifon'da dört bin kiremit örtülü ev, kırk dört mahalle ve yetmiş mihrap sayar; en eskisi çarşıdaki, tek minareli II. Murad Camii'dir. II. Murad Medresesi'nde hadis dersi de okutulur, yetmiş sıbyan mektebi ve biri Pîr Dede zaviyesinde olmak üzere iki imaret vardır. I. Mehmed'in yaptırdığı, yetmişi aşkın kurnalı eski hamamın çevresinde keçeciler ve sahtiyancılar oturur. Evliya'nın kırk dört mahallesi, XVII. yüzyıl ortalarına doğru yapılan avarız sayımında Merzifon için tespit edilen yirmi sekiz mahalleyle karşılaştırıldığında, sayılarının yuvarlak ve yerel bilgiye dayalı olduğunu düşündürür.

Merzifon bölümünün merkezinde Pîr Dede vardır. Evliya'nın aktardığı rivayete göre II. Murad, Pîr Dede'nin hamamda kadınlar arasında dolaşıp onlara gaipten haber verdiği iftirasını duyunca onu öldürmek niyetiyle hamama gelir. Pîr Dede yalnız büyük âlimlere gebe olan kadınlara hizmet ettiğini söyleyip taş duvarın içinden geçer, hamamın önündeki iki mermer parçasını hamur gibi yoğurup birini Murad'a, birini oğlu Mehmed'e verir; birine İzmir'in, ötekine İstanbul'un fethini müjdeler. Evliya, bu iki beyaz mermer ekmeğin duvara gömülü olarak gösterildiğini yazar. Pîr Dede'nin zaviyesinde iki yüz Bektaşî dervişi her gece iki üç yüz yolcuyu ağırlar. Evliya, "dervişlerin büyük dostu" olarak onların izniyle Pîr Dede'nin keçe tacını başına giydiğini anlatır. Mistik şiirlerinde Rûmî mahlasını kullanan Abdürrahîm Merzifonî'nin mezarı da ziyaret yerleri arasındadır.

Seyyah Merzifon'un Tavşan Dağı'ndan inen yüzlerce dere ve pınarla sulandığını, bu sular olmadan tarlaların ürün vermediğini, suyun dağıtımı için ayrı bir ağa atandığını, aksi hâlde halkın su yüzünden birbirini öldüreceğini yazar. Yazın halk Tavşan Dağı'ndaki yaylalara çıkar. Kasabanın ürünleri arasında şıra, kuru üzüm ve Pîr Dede'nin beyaz ekmeğini sayar; altı yüz dükkânın neredeyse tamamının boyacılara ait olduğunu, Merzifon boyacılarının Acem'inkinden güzel bir mavi boya tuttuğunu, pamuklu bezlerin Kırım'a gönderilip esirlerle değiştirildiğini anlatır. Merzifon'un Amasya'ya on beş saat uzaklıkta olduğunu da not eder.

Merzifon günleri sakin geçmedi. Defterdarzâde, Bağdat valisi Murtaza Paşa'yı uyarmak için bir ulak göndermişti; ama ulak yolda felç geçirdi, ondan sonra yola çıkan saray çavuşları Murtaza Paşa'yı Diyarbekir'de öldürdüler ve başını bir sandık içinde Merzifon mahkemesine getirdiler. Paşa bunun üzerine kendi başı için kaygılanmaya başladı, sarıca ve sekban topladı ve Evliya'yı Köprü'de bulunan Köprülü Mehmed Paşa'ya gönderdi. Evliya, Seyahatnâme'de verdiği tarihlere göre 10 Muharrem 1059'da (5 Şubat 1648) Merzifon'dan çıktı, Köprü'de bir gün kalıp döndü ve birkaç gün sonra yeniden gitti. İkinci gidişinde Köprülü Mehmed Paşa İstanbul'dan asilerin üzerine yürüme emri almıştı. Evliya topladığı adamlarla hemen ayrıldı ve paşaya iki yüz sarıca askeri getirdi.

Tønnes Bekker-Nielsen'in yazmayı Hammer çevirisiyle karşılaştırdığı incelemesi, Evliya'nın Köprü tasvirinin bir kısmının kendi gözlemine dayandığını, ancak Köprü'nün batısındaki yerlere dair bilgilerin yerinde görülmediğini, sonradan başvurulan kayıtlardan alındığını gösterir. Bu incelemeye göre Hammer'in Evliya'nın güzergâhını Göl, Kargı ve Tosya üzerinden uzatan okuması hatalıdır; Evliya iki gidiş dönüşünü de Tavşan Dağı üzerinden doğrudan yapmıştır. Aynı inceleme, Hammer'in "on gün" diye çevirdiği Merzifon'daki son kalışın yazmada "on iki gün" olduğunu da ortaya koyar. Evliya 27 Muharrem'de (22 Şubat 1648) Merzifon'dan ayrıldı. Ordu Merzifon ovasındaki Murtaza Paşa çiftliğinden geçerken kar fırtınasına yakalandı, Direklibel geçidini aşamadı ve Gümüş'e (Gümüşhacıköy) sığınmak zorunda kaldı. Evliya burada da gümüş madenlerini, kasabanın bin evini ve on bir camisini kaydetti.

Amasya Tasvirinin Değeri

Evliya'nın Amasya'da yalnızca üç gün kaldığı düşünüldüğünde, bölümün ayrıntı yoğunluğu yazarın yöntemini açıkça gösterir. Kalenin yapısı, ırmağın akışı, çarşının görünüşü, hanların kapı düzeni ve ziyaret ettiği türbeler gözleme dayanır. Kanun rakamları, kaza listesi, zeamet ve tımar sayıları ise yazılı bir kayda dayanır; Seyahatnâme'nin bu tür sayısal bilgilerinde Kanuni dönemi teşkilatını anlatan Ayn Ali Efendi risalesinin kullanıldığı tespit edilmiştir. Mahalle sayısının tahrir kayıtlarıyla örtüşmesi, seyyahın bazı sayıları yerel yetkililerden öğrendiğini düşündürür. Ev ve cami sayıları ise yuvarlak ve yüksektir; Evliya'nın verdiği beş bin hane, tahrir defterlerine dayanan nüfus tahminleriyle karşılaştırıldığında ancak dikkatle kullanılabilir.

Efsaneler ise ayrı bir değer taşır. Ferhad'ın dağı delip ırmağa ve suya yol açması, Kanlıpınar'daki ölümü, kocakarının mezarındaki dikenler, Pîr Dede'nin mermer ekmekleri, Gümüşlüzâde'nin Fatih'e rida bağlaması gibi anlatılar, XVII. yüzyıl ortasında Amasya ve Merzifon'da dolaşan halk inançlarının yazıya geçmiş en eski biçimleri arasındadır. Bu yüzden Seyahatnâme'nin Amasya bölümü, hem şehrin fiziki görünümü hem de o günkü hafızası için arşiv belgelerini tamamlayan bir kaynak olarak okunur; sayıları defterlerle, efsaneleri yerel geleneklerle karşılaştırıldığında asıl değerini kazanır.

Kronoloji

25 Mart 1611: İstanbul'da Unkapanı'nda doğdu (10 Muharrem 1020).

19 Ağustos 1630: Seyahatlerine sebep saydığı rüyayı gördü.

1640: Bursa'ya ilk yolculuk; ardından deniz yoluyla Trabzon'a gitti.

1641: Azak seferine katıldı, kışı Kırım'da geçirdi.

1645: Girit seferinde Hanya'nın fethini gördü.

1646: Defterdarzâde Mehmed Paşa'nın maiyetinde Erzurum'a giderken Amasya'da üç gün kaldı.

5 Şubat 1648: Merzifon'dan Köprü'ye, Köprülü Mehmed Paşa'nın yanına gitti.

22 Şubat 1648: Asi ordusuyla Merzifon'dan ayrıldı.

1650: İstanbul'a döndü; Melek Ahmed Paşa sadrazam oldu.

1665: Kara Mehmed Paşa'nın elçilik heyetinde müezzin olarak Viyana'da bulundu.

Aralık 1670: Girit, Mora ve Arnavutluk yolculuklarından İstanbul'a döndü.

Mayıs 1671: Hac yolculuğuna çıktı; ardından Mısır'a yerleşti.

1684: Baysun'a göre bu yılda hâlâ hayattaydı; ölüm tarihi ve yeri kesin değildir.

1742: Seyahatnâme yazmaları Mısır'dan Hacı Beşir Ağa'ya gönderildi.

2013: Seyahatnâme yazmaları UNESCO Dünya Belleği Kaydı'na alındı.

Kaynakça

Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:

Çevrimiçi kaynaklar