Amasya, Osmanlı tarihinde en çok şehzadelerin yetiştiği sancak olarak anılır; ancak şehrin devlet geleneğindeki yeri bununla sınırlı değildir. 1554-1555 kışında ve ertesi yılın ilkbaharında Yeşilırmak kıyısındaki bu şehir, iki büyük devletin barış kararını verdiği bir diplomasi merkezine dönüştü. Osmanlı Devleti ile Safevî İran'ı arasında yapılan ilk antlaşma olan Amasya Antlaşması, 1532'den beri aralıklarla süren savaşı durdurdu ve iki devlet arasında yaklaşık çeyrek yüzyıl sürecek bir barış düzeni kurdu. Antlaşma Amasya adıyla anılır, çünkü Kanuni Sultan Süleyman müzakerenin bütün aşamalarını bu şehirde, kışlayan ordusunun başında yürüttü. O kış Amasya'da yalnızca İran elçisi ağırlanmadı; Habsburg ve Fransız elçileri de padişahın huzuruna bu şehirde çıktı. Habsburg elçisi Busbecq'in mektupları ile Hüseyin Hüsâmeddîn'in Amasya Tarihi, olayların şehirde nasıl yaşandığını gösteren iki ayrı pencere açar.
Savaşın Arka Planı
Osmanlı-Safevî rekabeti, Şah İsmail dönemindeki Çaldıran Savaşı'ndan (1514) beri doğu sınırının temel meselesiydi. Kanuni, 1533-1535 yıllarındaki Irakeyn Seferi'yle Tebriz ve Bağdat üzerinde Osmanlı hâkimiyetini kurdu, 1548-1549'da ikinci bir İran seferine çıktı. Bu seferin doğrudan sebebi, Şirvan'ı yönetirken Şah Tahmasb'a isyan edip Osmanlılara sığınan kardeşi Elkas Mirza'nın, İran'a sefer yapılırsa ordunun ve halkın kendisine destek vereceğini söyleyerek Kanuni'yi ikna etmesiydi. Tahmasb bu seferde de Osmanlı ordusunun karşısına çıkmaktan kaçındı. Kanuni'nin Tebriz'e vardığı 1548 yazından sonra bile sınır kesin biçimde çizilemedi. Osmanlı ordusu çekilince Safevîler 1550 başında Şirvan'ı yeniden ele geçirdi, 1551'de Şeki'yi aldı.
Tebriz'in Osmanlı akınlarına açık kaldığını gören Tahmasb, 1548'de başkentini sınırdan uzaklaştırarak İran'ın içlerindeki Kazvin'e taşıdı. Bu tarihten sonra Safevîlerin Osmanlı ordusuna karşı tutumu belirgin bir yöntem hâline geldi. Hafif atlı birliklerden oluşan Safevî ordusu ovada meydan savaşına girmekten kaçınıyor, Osmanlı ordusunun geçeceği yerlerde tarlaları yakıyor, yiyecek stoklarını yok ediyor, yolları ve köprüleri yıkıyordu. Osmanlı kuvvetleri bölgeden çekildiği anda da Safevî birlikleri geri dönüyor, Kars, Erzurum, Ahlat ve Bayburt gibi şehirleri yağmalıyordu. 1548-1549 seferinden sonra Osmanlı yönetiminde, Safevîlerin bütünüyle ortadan kaldırılamayacağı ve onları sınır boylarında güçlü askerî önlemlerle durdurmanın daha kârlı olacağı düşüncesi ağırlık kazandı. Amasya'daki barışın zemini, bu karşılıklı yorgunlukta hazırlandı.
Doğu Anadolu'daki gerginliği artıran gelişmelerden biri, Erzurum beylerbeyi İskender Paşa'nın Gürcü atabeylerinin elinde kalan yerlere yaptığı akınlardı. İskender Paşa 1551 Mayıs'ında Ardanuç'u alıp burayı sancak merkezi yaptı. Gürcü beyleri Tahmasb'tan yardım isteyince şah önce İskender Paşa üzerine yürüdü, fakat kış yaklaşınca sonuç alamadan Karabağ'a döndü. 1552'de ordusunu dört kola ayırıp Osmanlı topraklarına girdi, Erzurum'da İskender Paşa'yı sıkıştırdı, Ahlat ve Van çevresini yakıp yıktı, Erciş ile Muradiye'yi ele geçirdi ve 1553 baharına kadar Doğu Anadolu'da tahribatı sürdürdü. Osmanlı kara ordusu o sırada Erdel meselesi yüzünden Macar cephesindeydi. Doğudan gelen haberler Kanuni'yi bu harekâtı durdurup orduyu doğuya yöneltmeye zorladı. Safevîlerin Tebriz seferi sonrasında Osmanlı sınırlarına ve Doğu Anadolu'ya yönelik akınları, kaynaklarda Kanuni'nin yeni bir İran seferine çıkmak zorunda kalmasının sebebi olarak gösterilir.
Nahçıvan Seferi
Sefer başlangıçta padişahın değil, sadrazamın işi olarak tasarlanmıştı. İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın aktardığına göre Rüstem Paşa 1553'te kapıkulu ocaklarıyla İran üzerine yola çıktı ve Aksaray'a geldiğinde, yeniçerilerin padişahı Dimetoka'ya çekilmeye zorlayıp Amasya valisi Şehzade Mustafa'yı hükümdar ilan etmeye hazırlandığı yolunda casuslarından haber aldı. Daha ileri gitmedi; sipahiler ağası Şemsi Ağa ile çavuşbaşıyı İstanbul'a yollayarak padişahın ordunun başında bizzat sefere çıkmasının uygun olacağını bildirdi. Uzunçarşılı'nın andığı bir Topkapı Sarayı belgesinde ise Rüstem Paşa'nın şehzadenin mührünü taklit ederek Şah Tahmasb'a ittifak teklif eden bir muhabbetnâme yazdırdığı ileri sürülür. Bu iddia, Şehzade Mustafa'nın ölümüyle İran meselesinin aynı yıl içinde nasıl iç içe geçtiğini gösterir.
Kanuni 28 Ağustos 1553'te İstanbul'dan ayrıldı. Yolculuğu, büyük oğlu Amasya sancakbeyi Şehzade Mustafa'nın akıbetiyle de iç içedir. Hüsâmeddîn'e göre şehzade, babasının gözüne girmek için kırk bin kişilik ordusunu özenle donatarak hicrî 960 yılı Ramazan'ının başında Amasya'dan yola çıktı, yerine lalası Sun'ullah Bey'i vali kaymakamı bıraktı, veziri Ahmed Paşa da yanında gitti. Mustafa 4 Ekim'de Konya Ereğlisi yakınlarında babasının yanına geldi ve ertesi gün huzura çıkmak için otağa girdiğinde cellatlarla karşılaştı. Kanuni yol boyunca Mustafa aleyhindeki haberlerin ve propagandanın kendisine ulaştığını duymuştu; Rüstem Paşa'nın da oğlu hakkında mektuplar gönderdiği anlatılır. Olayın ardından Rüstem Paşa azledildi, yerine Kara Ahmed Paşa getirildi. Hem Osmanlı hem Batı kaynakları, padişahın bu kararından sonra zamanla derin bir pişmanlık duyduğunu yazar. Taşlıcalı Yahyâ gibi bazı şairler olay yüzünden onu ağır sözlerle eleştirdi, padişah ise buna karşılık vermedi. Kanuni 8 Kasım'da Halep'e ulaştı. Ağabeyinin ölümünden etkilenen, hastalığı ilerlemiş olan oğlu Cihangir de orada 27 Kasım 1553'te öldü. Padişah iki oğlunu peş peşe kaybetmişti. Buna rağmen İstanbul'a dönmek yerine Safevîler üzerine yürümeyi tercih etti.
Ordu kışı Halep'te geçirip 9 Nisan 1554'te yola çıktı, Birecik köprüsünden Urfa'ya, oradan Diyarbakır'a ulaştı. Şehzadenin ölümü yeniçeriler arasında derin bir hoşnutsuzluk yaratmıştı; Uzunçarşılı'ya göre padişah, kendisine küskün olan ocaklılarla İran'a saldırmadan önce Diyarbakır'da genel izin vererek ocak ağalarıyla görüştü ve onlardan sadakat teminatı aldıktan sonra harekâta girişti. Diyarbakır'da yapılan divanda askerin Erzurum'da toplanması kararlaştırıldı. Kanuni Kars önlerinde Safevîlere açıkça savaş ilan etti, 13 Temmuz'da Revan'a vardı ve çevreyi tamamen tahrip ettirdi. Aynı şey 28 Temmuz'da boşaltılmış olan Nahçıvan'da da yapıldı; kimi anlatımlarda Karabağ ve Hoy'un da bu sefer sırasında yağmalandığı yazılır. Amaç, Tahmasb'ın Doğu Anadolu'da yaptığı yağma ve yıkımın karşılığını vermek olduğu için buralarda asker bırakılmadı. Tahmasb ise büyük bir muharebeye girmedi. Osmanlı ordusunun geçeceği yerleri yakıp yıkma, suları zehirleme, halkı göç ettirme ve tek bir yeşil ot bırakmama gibi pasif bir direniş yöntemi uyguladı. Ordu ikmal merkezlerinden uzaklaşıp yiyecek sıkıntısı çekmeye başlayınca ve kış yaklaşınca Nahçıvan terk edildi.
Barış girişimi iki adımda geldi. Kimi kaynaklara göre Safevîler 6 Ağustos 1554'te (7 Ramazan 961) esir bir Türk'ü barış teklifiyle Doğubayazıt yakınlarındaki Osmanlı ordugâhına gönderdi. Resmî elçi Kaçar Şahkulu ise Kanuni'nin bulunduğu Erzurum'a geldi ve Tahmasb'ın ateşkes isteğini iletti; Kanuni bu isteği 26 Eylül 1554'te kabul etti. Kimi anlatımlarda görüşmenin Eleşkirt ya da Doğubayazıt yolunda yapıldığı yazılır; bu farklılık, ilk gayriresmî teklifle resmî elçiliğin birbirine karıştırılmasından doğmuş olabilir. Varılan mutabakatla, antlaşma imzalanıncaya kadar sürecek bir mütareke kabul edildi.
Kanuni'nin Amasya'da Kışlaması
Padişah ertesi yıl İran seferini tekrarlamayı düşündüğü için Erzurum ve Sivas yoluyla 30 Ekim 1554'te Amasya'ya döndü ve kışı burada geçirmek üzere bekledi. Hüsâmeddîn bu dönüşü hicrî takvimle verir: Kanuni, 961 yılı Zilhicce ayının üçüncü günü büyük ordusuyla ve büyük alaylarla şehre girdi, Beyler Sarayı'na indi. Ordunun tamamı şehirde kalmadı; Anadolu askerine Taşâbâd (bugünkü Erbaa) ovasında, Rumeli askerine de Karaman vilayetinde dinlenme izni verildi. Amasya'yı seçmesinin, idam ettirdiği oğlu Mustafa'nın sancak merkezi olması bakımından ayrıca sembolik bir anlam taşıdığı belirtilir. Şehir aynı zamanda İran seferlerinin hazırlık ve konaklama noktasıydı; Anadolu'nun içinde yer alması ordunun ilkbaharda Erzurum üzerinden Azerbaycan'a hızla ilerlemesini mümkün kılıyordu.
Bu kış kararı bir gövde gösterisi niteliğindeydi. Osmanlılar, Safevîlerin kutsal saydığı Erdebil Ocağı'nı tahrip edecekleri yolunda mektuplaşmalarda tehditte bulunmuştu; Kanuni'nin Amasya'da kışlaması bu tehdidin gerçek olduğunu gösterdi. Padişahın kuvvetlerini dağıtmadan sınıra yakın bir şehirde beklemesi, baharda Erdebil ve Tebriz üzerine yürüneceği anlamına geliyordu. Tahmasb bu tablo karşısında telaşa kapıldı ve barış için yoğun bir elçilik faaliyetine girişti. Kanuni de barışa eğilimliydi. Bu eğilim, iki taraf arasındaki karşılıklı mektuplaşmaların Amasya'da bir antlaşmaya varmasını sağladı.
Şehzadesini Kaybetmiş Bir Şehir
Padişahın kışladığı Amasya, bir yıl önce sancakbeyini kaybetmiş bir şehirdi. Hüsâmeddîn'in sicil kayıtları ve mecmualardan derlediği bilgilere göre Mustafa'nın ölümüyle boşalan Amasya sancağı yeniden Sivas beylerbeyiliğine bağlandı ve sancakbeyliğine defter emini Merzifonlu Ramazanzâde Mehmed Çelebi getirildi. Şehzadeyle yazışmış olduğu için bu atamayı bir cezalandırma olarak gören Mehmed Bey, affını uzun mektuplarla rica etti, fakat Amasya'ya gelmek zorunda kaldı. Şehzadenin ölümünden etkilenen Amasya kadısı Alâeddin Ali Efendi emekliliğini istedi, Sivas beylerbeyi Yahşi Beyzâde Ahmed Paşa da şehzadeye hediyeler ve mektuplar gönderdiği için görevinden alındı. Lala Sun'ullah Bey ile nişancı Derviş Ahmed Çelebi Amasya'da ikamete mecbur tutuldu. Şehzadenin küçük oğlu Süleyman Çelebi ise Amasya'da boğdurularak şehzadeler türbesine gömüldü; türbedeki tarihsiz "Süleyman Çelebi bin Mustafa" lahdinin ona ait olduğu kabul edilir.
Hüsâmeddîn, şehzadenin pek saydığı Amasya şeyhlerinden Şeyhzâde Nûh Efendi ile kardeşi Şeyh Abdurrahim Efendi'nin bu ölüme çok üzüldüklerini ve Rüstem Paşa'ya beddua ettiklerini yazar. Kanuni Nahçıvan seferine çıkarken Nûh Efendi'yi orduda bulunmaya davet etmiş ve ona bin altın göndermişti; şeyh mazeret bildirerek daveti geri çevirdi, altınları da iade etti. Hüsâmeddîn'in ifadesiyle padişah, şehzadenin katli yüzünden halkın, özellikle Amasya âlimlerinin ve halkının gözünden düşmüştü. 961 yılının Rebiülahir ayında Mehmed Bey devletin baş defterdarlığına yükseltildi, yerine Amasya ileri gelenlerinden, Torumtay soyundan Kaya Paşazâde Kaya Bey sancakbeyi oldu. Kanuni'nin şehre geldiği kış sancağın başında bu Amasyalı bey bulunuyordu.
Padişahın Amasya'daki davranışı, bu kırgınlığı gidermeye yönelik bir siyaset olarak okunabilir. Hüsâmeddîn'e göre Kanuni şehirde altı aydan fazla kaldı, Amasya'nın âlimlerini ve ileri gelenlerini bağışlarla ve iltifatlarla memnun etti, halka büyük ilgi gösterdi ve şehrin bir yıllık vergilerini affetti. Şehzadeye bağlı olanları himaye ederek divan-ı hümâyuna aldı. Sancakbeyi Kaya Bey de padişahın gözüne girmek için çok çalıştı ve sancak içinde küçük bir şikâyete ya da uygunsuzluğa meydan vermedi. Şehzade Mustafa üzerine yapılmış bir tezde de padişahın Amasya'da şehzadenin çevresindeki âlimlere ve şehrin ileri gelenlerine hediyeler verdiği, askeri memnun etmek için para dağıttığı anlatılır.
Busbecq'in Gözünden Amasya
Padişahın Amasya'da kaldığı aylar yalnızca İran diplomasisine sahne olmadı. Habsburg Kralı Ferdinand'ın elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq, İstanbul'da padişahı bulamayınca on üç günlük bir yolculukla Amasya'ya geldi ve kendi anlatımına göre şehre 7 Nisan 1555'te ulaştı. Ferdinand'ın 1551'de Osmanlı himayesindeki Erdel'e girmesi iki devlet arasındaki ateşkesi bozmuştu ve Busbecq'in görevi bu gerginliği yatıştırmaktı. Elçinin daha sonra Latince yayımlanan ve uzun süre Avrupa'da çok okunan mektupları, Amasya'nın bu kışına dair elimizdeki en canlı tanıklıklardan biridir. İlk mektubunun Latince ilk baskısı da Itinera Constantinopolitanum et Amasianum, yani İstanbul ve Amasya Yolculukları adıyla 1581'de çıkmıştı.
Busbecq, Amasya'yı iki karşılıklı tepenin yamaçlarına kurulmuş, ortasından Iris (Yeşilırmak) ırmağı geçen bir şehir olarak anlatır. Ona göre iki yakadaki evler birbirini bir tiyatronun basamakları gibi görür, bir yakada olan biten öbür yakadan rahatça seyredilebilir. Şehri çevreleyen dağlar yüzünden araba ile girip çıkmaya elverişli tek bir yol vardır. Şehre hâkim yüksek tepedeki sağlam kalede sürekli bir garnizon bulunduğunu, kayalardaki eski anıtların belki Kapadokya krallarının mezarları olduğunu yazar. Evleri ve sokakları güzel bulmaz; damları düz, toprakla örtülü kerpiç evler, çatlakları kapatmak için damlarda yuvarlanan eski sütun parçaları dikkatini çeker. Geldikleri gece şehirde büyük bir yangın çıkmış, yeniçeriler bitişik evleri yıkarak yangını söndürmüştü; Busbecq bu vesileyle askerlerin yangınları yağma fırsatına çevirdiğinden yakınır. Elçi, Bayezid zamanından beri talihsiz görülen bu sancağın Mustafa'nın acıklı sonuyla bu ününü pekiştirdiğini de ekler.
Elçiler önce, padişah şehir dışındayken sadrazam Ahmed Paşa ve diğer paşalarla görüştü. Kanuni döndükten sonra huzura kabul edildiler. Busbecq padişahı yerden bir ayak kadar yüksek, halılar ve işlemeli yastıklarla örtülü alçak bir tahtta, yanında yayı ve okları duran, asık suratlı fakat azametli bir hükümdar olarak tarif eder. Elçiler, kollarından tutulan birer kapıcı eşliğinde huzura götürülüp geri geri yürütülerek çıkarıldılar. Anlattıklarını dinlerken padişahın yüzünde küçümseme belirdiğini, ona yalnızca "güzel, güzel" dediğini yazar. Huzurda sancak beyleri hediyeleriyle hazır bulunuyor, sipahiler ve binlerce yeniçeri dizilmiş bekliyordu. Busbecq'i en çok etkileyen, yeniçerilerin hareketsizliği olmuştu: Uzaktan bakınca bunların canlı insan mı yoksa heykel mi olduğunu kestiremediğini, âdet üzere selam verince hepsinin birden başlarını eğerek karşılık verdiğini anlatır. Bu kalabalık içinde soyuyla öne çıkan kimse bulunmadığını, makamların yalnızca liyakate göre dağıtıldığını uzun uzun över.
Aynı elçi, Kanuni'nin ayağındaki tedavisi mümkün olmayan yara (nikris) yüzünden acı çektiğini de kaydeder. Mektubun İngilizce çevirisinde bu hastalık baldırda bir kangren ya da ülser olarak anılır; Busbecq, padişahın elçileri kabul ederken sağlıklı görünmek ve yabancı hükümdarlara heybetli gözükmek için yanaklarına allık sürdüğünün söylendiğini de ekler. Gerçekten de padişah ömrünün son on beş yılının büyük bölümünü bu hastalıkla geçirecekti.
Fransız elçisi de Amasya'ya gelip yeni kral II. Henri'nin İspanyollara karşı denizde ortak hareket etme isteğini iletti; elçinin bu talebi üzerine donanma 1556'da İspanya'ya karşı yelken açacaktı. Osmanlı-Fransız işbirliği yeni değildi: 1551'de Trablusgarp'ın alınmasından sonra iki donanma Akdeniz'de ortak harekât hazırlıkları yapmış, 1553'te Korsika'ya baskın düzenleyip adanın merkezini ele geçirmişti.
Elçinin Amasya'ya Gelişi
Şah Tahmasb'ın eşik ağası Ferruhzade Bey (Kemaleddin Ferruhzade), yüzü aşkın kişilik bir maiyetle Amasya'ya ulaştı. Varış tarihi kaynaklarda farklı verilir: TDV İslâm Ansiklopedisi 17 Mayıs 1555'i gösterirken Busbecq elçinin 10 Mayıs'ta geldiğini yazar, Encyclopaedia Iranica da aynı tarihi 18 Cemaziyelahir 962 karşılığıyla verir. Hüsâmeddîn ise elçiyi "Ferahzâd Han" adıyla anar ve onun Amasya'da Süleyman'ın huzuruna gelip barış için yalvardığını yazar. Elçi Osmanlı vezirleriyle barış konusunda görüştü ve 22 Mayıs'ta divanda kabul edilerek şahın hediyelerini ve barış isteyen mektubunu Kanuni'ye sundu. Tahmasb mektubunda barış yolunun iki taraf arasında daima açık kalmasını, iyi ilişkiler kurulmasını ve Kâbe ile diğer kutsal yerleri ziyaret edecek İranlı hacılara Osmanlı topraklarından geçmeleri için izin verilmesini istiyordu.
Şahın gönderdiği armağanları en ayrıntılı anlatan Busbecq'tir. Elçinin getirdiği hediyeler arasında değerli duvar örtüleri ve halılar, içleri çeşitli iğne işleriyle süslenmiş, Babil işi diye anılan çadırlar, gösterişli at takımları ve eğerler, kabzaları mücevherle bezenmiş Şam kılıçları ve ince işçilikli kalkanlar vardı. Busbecq'e göre bunların hepsinden daha değerli sayılan armağan bir Kur'ân-ı Kerîm'di. Elçi, Osmanlıların barış şartlarında İranlılarla çabucak anlaştığını, barışın sağlandığını göstermek için Safevî elçisine olağanüstü saygı gösterildiğini kaydeder. Bu durum Habsburg heyetini kaygılandırmıştı, çünkü kendi müzakereleri çok daha zor ilerliyordu.
Elçiye verilen ziyafetlerden biri, Busbecq'in kaldığı evden ırmağın öbür yakasında seyrettiği bir sahnedir. Sadrazamın yardımcısı olarak andığı, Dalmaçyalı, zeki ve yabancılara karşı nazik bulduğu Ali Paşa, İran elçisini kendi bahçesinde ağırladı. Paşa ile elçinin oturduğu sofranın üstü bir gölgelikle örtülmüştü. Aynı kıyafetleri giymiş yüz kadar genç uşak mutfaktan sofraya kadar uzanan bir sıra oluşturdu, her yemek elden ele geçirilerek hiçbir gürültü olmadan sofraya ulaştırıldı ve yüzü aşkın tabak bu düzen içinde servis edildi. Elçinin maiyeti biraz ötede, Osmanlı ileri gelenleriyle birlikte oturuyordu. Busbecq bu sahneden, Osmanlıların küçük işlerde bile düzene gösterdiği özeni anlatmak için söz eder.
Kanuni Tahmasb'ın isteklerini olumlu karşıladı. Antlaşma şartlarını belirleyen mektubu, 1 Haziran 1555'te (11 Receb 962) yeniden divana çağrılan elçiye verildi. Antlaşmanın tarihi Osmanlı kaynaklarında ve ansiklopedik çalışmaların çoğunda bu gün olarak gösterilir. Kimi kaynaklarda aynı olay 29 Mayıs 1555 tarihiyle anılır; Encyclopaedia Iranica bu tarihi 8 Receb 962 karşılığıyla verir ve antlaşmanın elçinin gelişinden on dokuz gün sonra imzalandığını yazar. Aradaki farkın hangi aşamanın esas alındığından kaynaklanıp kaynaklanmadığı belli değildir.
Antlaşmanın Niteliği ve Şartları
Amasya Antlaşması, iki tarafın imzaladığı, maddeleri tek tek sıralanmış bir metin değildir. Esas olarak Kanuni'nin elçiye verdiği mektuba dayanır ve bu mektup antlaşmanın ilkelerini belirler. Karşılıklı iyi niyet mektuplarının ve elçilik görüşmelerinin ürünü olduğu için kesin bir madde sayısından söz etmek de mümkün değildir. Yazışmalar, Osmanlı kronikleri ve Feridun Bey'in Münşeâtü's-selâtîn adlı resmî yazışmalar derlemesi gibi eserler aracılığıyla bilinir. Mektuplardan çıkan üç temel nokta şöyledir. Birincisi, İran'da yalnızca Hz. Ali'yi meşru halife sayan aşırı Şiilerin diğer üç halifeyi, sahabeyi ve Hz. Aişe'yi lanetlemesi ve bunu bir törene dönüştürmesi anlamına gelen teberrâîliğin yasaklanmasıydı; elçinin bu konuda verdiği teminatın yerine getirilmesi umuluyordu. İkincisi, karşı taraftan bir saldırı olmadıkça Osmanlı sınır beylerinin İran'a karşı harekete geçmemesiydi. Üçüncüsü, İranlı hacıların kutsal yerleri ziyaret etmek için Osmanlı topraklarından geçmesine izin verilmesiydi. Bu güvencenin Mekke ve Medine'nin yanı sıra Kerbelâ ve Necef'i de kapsadığı yazılır. Kanuni'nin Tahmasb'a yolladığı mektupta özellikle dinî meselelere vurgu yapıldığı da kaynaklarda belirtilir.
Antlaşma tam bir antlaşma vasfı taşımasa ve iki hükümdarın karşılıklı dostluk temennilerinden ibaret görünse de siyasi sonucu açıktı. Basra, Bağdat, Şehrizor, Van, Bitlis, Erzurum, Kars ve Atabegler yurdu üzerindeki Osmanlı hâkimiyeti Safevîler tarafından tanınmış oluyordu. Kimi çalışmalarda sınır sonuçları daha ayrıntılı anlatılır. Batı Gürcistan ve Batı Ermenistan Osmanlı denetimine girdi, Doğu Gürcistan ve Doğu Ermenistan Safevî yönetiminde kaldı. Osmanlılar Irak'ın büyük bölümünü ve Bağdat'ı elinde tuttu, Safevîler Tebriz'i ve kuzeybatıdaki topraklarını korudu. Aynı çalışmalar Osmanlıların bu düzenlemeyle Basra Körfezi'ne erişim sağladığını da yazar.
Antlaşmanın içeriğine ilişkin bütün anlatımlar aynı değildir. Safevî tarihine ilişkin bazı ders kitaplarında Tebriz dahil Azerbaycan'ın, Batı Gürcistan'ın, Doğu Anadolu'nun ve Irak-ı Arab'ın Osmanlı sınırları içinde kaldığı yazılır. Aynı metne göre şah, Anadolu'daki taraftarlarının yağma ve talanına ve Şii propagandasına son vermeyi taahhüt etmiş, antlaşmaya iki ülkeden birinden ötekine sığınanların iade edileceğine dair bir madde de eklenmişti. Tebriz'in Safevîlerde kaldığını söyleyen çalışmalarla bu anlatım çelişir. İade hükmü ise birkaç yıl sonra Şehzade Bayezid'in İran'a sığınmasıyla doğrudan sınanacaktı.
Dinî ve Siyasi Boyut
Osmanlı-Safevî çatışmasının önemli bir ayağı, Sünnî Osmanlı ile Kızılbaş Safevî düzeni arasındaki mezhep gerilimiydi. Teberrâîliğin yasaklanması beklentisi bu yüzden antlaşmada ağırlıklı bir yer tutar. Kimi kaynaklar bu hükmü, Sünnî Osmanlılara saygı gereği Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer'in resmî olarak lanetlenmesine son verilmesi diye tanımlar. Hac güzergâhına ilişkin hüküm de iki devlet arasındaki en somut anlaşma maddesiydi; İranlı hacıların Osmanlı topraklarından geçişi, savaş hâlinde fiilen kapanan bir yolu yeniden açıyordu. Şahın armağanları arasında en değerli sayılanın bir Kur'ân nüshası olması da, Safevî tarafının bu dinî vurguyu hediye diliyle karşıladığını gösterir.
İki Hükümdar
Müzakerenin iki tarafında farklı yaşlarda, farklı mizaçlarda iki hükümdar vardı. Tahmasb'ın doğum yılı kaynaklarda 1514 olarak geçer; bir başka kayıt ise onun kendi ifadesine dayanarak 26 Zilhicce 920, yani 10 Şubat 1515 tarihini verir. Babası Şah İsmail'in ölümü üzerine 23 Mayıs 1524'te henüz on yaşında tahta çıkmıştı ve rüşdüne erinceye kadar Kızılbaş emirlerinin elinde kaldı. Saltanatının ilk yıllarını Kızılbaş kabileleri arasındaki iktidar mücadeleleri, doğuda Özbeklerin, batıda Osmanlıların baskısı belirledi. Kaynaklar onu mali konularda cimri denecek ölçüde titiz, dindar ve melankolik bir hükümdar olarak tanıtır. Osmanlı ordusuna karşı en çok başvurduğu yöntem doğrudan çatışmadan kaçınmaktı. Kanuni ise altmış yaşına yaklaşmış, otuz beş yıla yakın bir saltanatın yorgunluğunu taşıyan ve nikris hastalığıyla uğraşan bir padişahtı. Busbecq onu o sırada altmış yaşında, gençliğinden beri tutumlu ve ölçülü, dinine son derece bağlı bir hükümdar olarak tanıtır. Muhibbî mahlasıyla şiir yazdığı, şairleri himaye ettiği bilinir. İki hükümdar birbirini hiç görmedi; her şey elçiler ve mektuplar aracılığıyla yürütüldü.
Amasya'dan Ayrılış
Barış sağlandıktan sonra şehirdeki kalabalık dağılmaya başladı. Habsburg heyeti İranlıların aldığı sonucu alamadı; Busbecq yalnızca, kralının cevabını getirinceye kadar geçerli altı aylık bir mütareke elde edebildi. Paşalar onun daimî elçi olarak kalmasını uygun görmedi ve padişahın Ferdinand'a yazdığı, sırma kumaşa sarılı mektupla geri gönderilmesine karar verdi. Busbecq'e veda kabulünde ayak bileklerine kadar inen iki ağır işlemeli kaftan giydirildi. Ancak dostlara yapıldığı gibi divanda veda yemeği verilmedi, çünkü iki devlet arasındaki ilişkiler henüz dostane değildi. Elçi Amasya'dan 2 Haziran'da ayrıldı.
Busbecq'in kaydına göre İran elçisi de şehirden aynı gün ayrıldı ve iki heyet, Amasya'dan çıkan tek yoldan birlikte yola koyuldu. Yol kısa süre sonra ikiye ayrılıyordu: İranlılar doğuya giden kolu, Habsburg heyeti batıya giden kolu tuttu. Şehrin çevresindeki açık arazide çok sayıda çadırıyla Osmanlı ordugâhı hâlâ kuruluydu. Haziran sıcağında yola çıkan Busbecq, İstanbul'a varıncaya kadar her gün tekrarlayan bir ateşten mustarip olduğunu yazar.
Padişahın kendisi ise biraz daha bekledi. Hüsâmeddîn'e göre Kanuni, 962 yılı Şaban ayının ilk günü, yani Haziran 1555'in son günlerinde, vezirleriyle birlikte Amasya'dan kalkıp İstanbul'a doğru yola çıktı. Yanında şehrin bazı âlim ve şairlerini de götürdü. Âlimlerden Koca Hüsâmeddîn ve Abdîzâde Hasan Efendi, şairlerden Edâyî, Çakal Kadızâde Sinan Bey ve Tâczâde Mehmed Çelebi ile kapıcılar kethüdası Gülâbî Ağa bunlar arasındaydı. Sancakbeyi Kaya Bey de padişahla birlikte gitti ve terfi gördü; Amasya beyliğine Fenârîzâde Şemsi Bey'in oğlu olup ordu defterdarlığı yapan Mahmud Bey atandı. Hüsâmeddîn bu bölümde antlaşmanın adını anmaz; yalnızca elçinin "sulh için yalvardığını", isteğinin kabul edildiğini ve askerin terhis edildiğini söyler.
Amasya'dan Sonra
Kanuni 31 Temmuz 1555'te İstanbul'a döndü. Bu sırada Rumeli'de kendini Şehzade Mustafa olarak tanıtan bir kişi ortaya çıkmıştı; padişah onu yakalatıp İstanbul'da idam ettirdi. Olayın yeri ve ayrıntıları kaynaklarda farklı anlatılır. Kimi çalışmalar sahte Mustafa'nın Selanik çevresinde belirdiğini yazarken Busbecq onun İstanbul'un kuzeyinde, Tuna'ya, Boğdan'a ve Eflak'a doğru uzanan Trakya topraklarında ortaya çıktığını söyler. Busbecq'e göre bu adam boyu posu ve yüz hatlarıyla Mustafa'ya benzeyen, cesur ve hazırcevap bir kişiydi. Babasının huzuruna kendi yerine benzerini gönderdiğini, öldürülenin o olduğunu anlatarak taraftar topladı. Padişah sancakbeylerini azarlayarak üzerlerine vezir Pertev Paşa'yı gönderdi; kalabalık dağıldı, sahte şehzade yakalanıp İstanbul'a getirildi. Busbecq, sorgusunda arkasında Şehzade Bayezid'in bulunduğunun ortaya çıktığını ve adamın yandaşlarıyla birlikte gece yarısı denize atıldığını yazar.
Kara Ahmed Paşa'nın idamının ardından 29 Eylül 1555'te Rüstem Paşa yeniden sadrazam oldu. Uzunçarşılı, Hürrem Sultan ile kızı Mihrimah Sultan'ın Rüstem Paşa'yı yeniden sadarete getirmek için yaşlı padişahı Kara Ahmed Paşa aleyhine kışkırttığını yazar. Hüsâmeddîn de bu idamı 962 yılının Zilkade ayına koyar. Padişah artık yeni bir askerî harekâta bizzat çıkabilecek gücü kendinde görmüyordu. Dolayısıyla Amasya'daki barış, yalnızca Tahmasb'ın istediği bir sonuç olmadı. Aynı zamanda Osmanlı yönetiminin doğu cephesindeki yükünü hafifletme isteğine de uygun düştü.
Barışın Ömrü ve Sonrası
Amasya Antlaşması, Şah Tahmasb'ın ölümünün ardından II. İsmail'in tahta geçmesine kadar yaklaşık yirmi beş yıl yürürlükte kaldı. Kimi anlatımlarda barışın süresi yaklaşık yirmi yıl olarak verilir ve bitiş tarihi olarak 1578 gösterilir. Bir başka değerlendirmeye göre barış, Tahmasb'ın 1576'daki (984) ölümüne kadar iki tarafça da korundu; şahın ölümünün ardından İran'da baş gösteren karışıklıklar, Osmanlıları iki ülkenin de hak iddia ettiği Kafkas topraklarını işgale yöneltti. Barış süresince Osmanlı Devleti dikkatini yeniden Batı'ya, Akdeniz'e ve Macaristan cephesine yöneltebildi. Safevî tarafında ise savaşın yıprattığı batı eyaletleri toparlanma imkânı buldu. Kimi çalışmalarda barışın iki ülkede ekonomik ve ticari gelişmeye yardım ettiği, Safevî topraklarında tarımın ve iktisadi hayatın canlandığı ve iki hükümdarın da barışı korumak için çaba harcadığı belirtilir. Tahmasb da Osmanlı sınırı güvenceye alınınca Gürcistan'a yönelip çok sayıda esir ve ganimet elde etti.
Barış, Kanuni'nin oğulları arasındaki taht mücadelesiyle de sınandı. Hüsâmeddîn'e göre iki şehzade arasındaki rekabet yüzünden hicrî 965 (1557-1558) yılında Bayezid'e Amasya, Selim'e Konya sancağı verildi; böylece Amasya, barışın imzalandığı şehir olmasından yalnızca birkaç yıl sonra yeniden bir şehzade sancağı oldu. Bayezid babasına isyan edip Amasya'dan Safevîlere sığındığında iki devlet arasındaki ilişkiler gerildi; fakat Bayezid'in 1559'da Osmanlılara teslim edilmesiyle barış bozulmadı ve bu durum II. Selim ile III. Murad dönemlerinde de sürdü.
Amasya Antlaşması sınır sorununu kesin olarak çözmedi. Kafkasya'daki sınırların net biçimde ayrılması ve Mezopotamya üzerindeki Osmanlı denetiminin tam olarak kabul edilmesi ancak 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin (Zuhab) Antlaşması'yla gerçekleşti. Bu antlaşmayla Irak-ı Arab denilen Bağdat, Basra ve Şehrizor bölgesi Osmanlılarda kaldı, Revan Safevîlere bırakıldı. Sonraki yüzyıllarda sınır meseleleri çoğunlukla bu antlaşma esas alınarak çözüldü. Amasya ise Osmanlı ile İran arasındaki ilk antlaşmanın yapıldığı yer olarak iki devletin ilişkilerinin ilk basamağını oluşturdu.
Antlaşmanın Amasya İçin Anlamı
Antlaşma, şehrin klasik dönem Osmanlı tarihindeki yerini şehzade sancağı kimliğinin ötesine taşır. 1554-1555 kışında Amasya, Kanuni'nin ordugâhı ve elçilerin kabul edildiği divandı; Safevî, Fransız ve Habsburg elçileri padişahla bu şehirde görüştü. Şehir halkı için bu aylar, bir yıllık vergi affı ve padişahın iltifatlarıyla geçti; Amasya'nın âlim ve şairlerinden bazıları padişahın maiyetinde İstanbul'a gitti. Busbecq'in ilk mektubunun Latince başlığında Amasya'nın adının İstanbul'la yan yana geçmesi, şehrin bu kış sayesinde Avrupa okurunca da tanındığını gösterir. Arifî Fethullah Çelebi'nin Şehnâme-i Âl-i Osmân adlı eserinde Kanuni'nin Safevî elçisini kabul törenini gösteren bir minyatür bulunur. Bu tasvir, olayın dönemin saray çevresinde de önemli bir diplomatik gelişme olarak kaydedildiğini gösterir.
Kronoloji
1514: Çaldıran Savaşı; Osmanlı-Safevî rekabetinin başlangıcı.
1533-1535: Kanuni'nin Irakeyn Seferi.
1548: Tahmasb başkenti Tebriz'den Kazvin'e taşır.
1548-1549: İkinci İran seferi.
1552-1553: Tahmasb'ın Doğu Anadolu'daki akınları.
28 Ağustos 1553: Kanuni İstanbul'dan Nahçıvan Seferi'ne çıkar.
5 Ekim 1553: Şehzade Mustafa Konya Ereğlisi yakınlarında idam edilir.
27 Kasım 1553: Şehzade Cihangir Halep'te ölür.
Temmuz 1554: Revan ve Nahçıvan'ın tahribi.
6 Ağustos 1554: Safevîlerin ilk barış teklifi Doğubayazıt yakınlarındaki Osmanlı ordugâhına ulaşır.
26 Eylül 1554: Kanuni, Tahmasb'ın ateşkes isteğini kabul eder.
30 Ekim 1554: Kanuni Amasya'ya döner ve kışlar.
7 Nisan 1555: Habsburg elçisi Busbecq Amasya'ya ulaşır.
10 ya da 17 Mayıs 1555: Ferruhzade Bey Amasya'ya ulaşır.
22 Mayıs 1555: Elçi divanda kabul edilir.
1 Haziran 1555 (11 Receb 962): Antlaşma şartlarını belirleyen mektup elçiye verilir.
2 Haziran 1555: Busbecq ve Safevî elçisi Amasya'dan ayrılır.
Haziran 1555 sonu (1 Şaban 962): Kanuni Amasya'dan İstanbul'a hareket eder.
31 Temmuz 1555: Kanuni İstanbul'a döner.
29 Eylül 1555: Rüstem Paşa yeniden sadrazam olur.
1559: Şehzade Bayezid Osmanlılara teslim edilir.
1576: Şah Tahmasb ölür.
1639: Kasr-ı Şirin (Zuhab) Antlaşması.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 3, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, s. 309-316 (e-kitap 1-4, s. 508-510). amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- İ. Hakkı Uzunçarşılı, "Şehzade Mustafa'nın Ölümünde Medhali Olan Vezir-i Âzam Rüstem Paşa'nın İkinci Sadaretinde Yeniçerilerin Ağalarından Şikâyeti Havi Kanuni Sultan Süleyman ile Rüstem Paşa'ya Pek Ağır Mektupları", Belleten, c. XXXI.
Resmî kaynaklar
- A. Ekber Diyanet, İlk Osmanlı-İran Anlaşması, 1555 Amasya Musalahası, İstanbul 1971.
Kitaplar
- Enver Ziya Karal, İ. Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, c. 3, Sabah Yayınları, 2001.
Diğer kaynaklar
- İlhan Şahin, Feridun Emecen, "Amasya Antlaşması", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991, s. 4-5. islamansiklopedisi.org.tr
- "Süleyman I", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- "Tahmasb", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Rhoads Murphey, "Kasrışîrin Antlaşması", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Markus Köhbach, "Amasya, Peace of", Encyclopaedia Iranica, c. I, fasikül 9, s. 928 (1989).
- O. G. de Busbecq, Türk Mektupları, çev. Hüseyin Cahit Yalçın, İstanbul 1939, s. 78-88.
- A. G. Busbequius, Travels into Turkey, Londra 1744 (Project Gutenberg baskısı). gutenberg.org
- "The Busbecq Letters", AramcoWorld, c. 66, sayı 2, Mart-Nisan 2015. archive.aramcoworld.com
- "Şah I. Tahmasb (1524-1576)", Ankara Üniversitesi Açık Ders Malzemeleri, ders notu. acikders.ankara.edu.tr
Çevrimiçi kaynaklar







