Figânî İshak Çelebi, XVI. yüzyılın ilk yıllarında Amasya'da yaşamış, Şehzade Ahmed'in sancakbeyliği döneminde şehrin edebî çevresinde tanınmış bir şairdir. Hayatı hakkında bildiklerimizin hemen tamamı Hüseyin Hüsâmeddin Yasar'ın Amasya Tarihi'ne dayanır. Hüsâmeddin onu "meşâhîr-i şu'arâ", yani ünlü şairler arasında sayar, Amasya'nın soylu ailelerinden Torumtay ahfadına bağlar, Şehzade Ahmed'in büyük oğlu Murad'ın musahibi olarak tanıtır ve şehirdeki Şiî propagandasına karşı yazdığı bir destan yüzünden iftiraya uğrayıp asıldığını anlatır. Hüsâmeddin'in kullandığı yerel kaynakların çoğu bugün elde değildir; bu yüzden Figânî'nin hikâyesi tek bir müellifin anlatısı olarak okunmalı, ama bu anlatının şehrin o yıllardaki gerginliğini çok canlı biçimde yansıttığı da teslim edilmelidir.
Figânî adı Osmanlı edebiyatında çoğu okura başka bir şairi hatırlatır. Kanuni devrinde İstanbul'da şöhret bulan ve 1532'de idam edilen Trabzonlu Ramazan Figânî, bu Amasyalı şairden ayrı bir kişidir; tezkirelerde "Figânî-i Kadîm" diye anılan üçüncü bir Figânî daha vardır. Üç şairin de darağacında can vermiş olması, mahlasın taşıdığı "feryat, inilti" anlamıyla birlikte, adı garip bir kader ortaklığına dönüştürmüştür. Amasyalı Figânî'nin bugüne ulaşmış bir şiiri yoktur. Elimizde onun adını taşıyan, ölümünden sonra bir başka Amasyalı şairin söylediği tek bir kıta ile kayıp eserlerinin adları kalmıştır.
Adı ve Ailesi
Hüsâmeddin şairin tam adını "Figânî İshâk Çelebi bin Mehmed Çelebi" olarak verir. Babası Mehmed Çelebi hakkında başka bir bilgi yoktur. Doğum yılı da bilinmemektedir; ancak 1500'lerin başında şehzade sarayında musahiplik yapacak, şiiri halk arasında okunacak kadar tanınmış olduğuna bakılırsa XV. yüzyılın ikinci yarısında doğmuş olmalıdır. Bu yalnızca bir tahmindir ve hiçbir belgeye dayanmaz. "Çelebi" unvanı, o devirde okumuş, kalem ve ilim çevrelerinden gelen kişiler için kullanılırdı; Hüsâmeddin'in başka bir maddede onu "Figânî Bey" diye anması da ailenin şehirdeki itibarına işaret eder.
Hüsâmeddin'in Figânî için kullandığı "Amasya'nın asîl bir hânedânı olan Torumtay ahfâdı" ifadesi, aileyi şehrin Selçuklu geçmişine bağlar. Seyfeddin Torumtay, XIII. yüzyılda Amasya valiliği yapmış bir Selçuklu emiridir; Gökmedrese'yi o yaptırmış, 677 (1278-1279) tarihli türbesi de bugün aynı adla anılan sokakta durmaktadır. Torumtay adı sonraki yüzyıllarda da şehirde canlı kalmıştı. Hüsâmeddin, XIV. yüzyılın sonunda Amasya emiri Ahmed Bey'in veziri olan ve Osmanlı himayesini sağlamak için Bursa'ya kadar giden Torumtayzâde Sirâceddin Muhammed Çelebi'yi anar; Torumtay Türbesi de II. Murad devrinde boğdurulan Şehzade Alâeddin'in küçük oğullarının gömüldüğü yer olarak geçer. Şehirde Torumtay adını taşıyan bir medrese de XVI. yüzyılda ders vermeye devam ediyordu. Figânî'nin bu soyla bağının hangi kol üzerinden kurulduğu ise yazılmamıştır.
Ailenin şehirdeki yeri hakkında bir ipucu da Figânî'nin ölümünden sonra ortaya çıkan olaylardan gelir. Hüsâmeddin, Amasya kadısı Muslihzâde Abdurrahman Çelebi'nin Figânî ile "karâbet-i sıhriyye", yani evlilik yoluyla kurulmuş bir akrabalığı olduğunu belirtir ve şairin yakınlarının "çok, oldukça sâhib-i nüfûz" kimseler olduğunu ekler. Muslihzâdeler, Amasya'nın en köklü ilmiye ailelerinden biriydi. Abdurrahman Çelebi, Anadolu kazaskerliği yapmış Şemseddin Mehmed Çelebi'nin oğluydu; Amasya'da Atabey Medresesi'nde, ardından Merzifon'daki Rahmaniye Medresesi'nde müderrislik yapmış, 891 (1486) dolaylarında Amasya kadısı olmuş, 896 olayında azledilip Ankara ve Sivas kadılıklarından sonra 905 dolaylarında ikinci kez Amasya'ya dönmüştü. Fethiye Mahallesi'nde yaptırdığı hamamın vakfı oğullarına kalmış, bu yüzden hamama "Kadı Hamamı", oğullarına da "Kadızâde" denmişti. Figânî'nin böyle bir aileyle akraba olması, onun şehrin ilmiye ve eşraf çevreleriyle sıkı bağları bulunan, köklü bir Amasya ailesinin mensubu olduğunu gösterir.
Şehzade Ahmed'in Amasya Sarayı
II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed, babası 1481'de tahta çıkınca Amasya sancakbeyliğine getirildi ve 917 (1512) yılına kadar, otuz yılı aşkın bir süre şehri yönetti. Hüsâmeddin, II. Bayezid'in ve ardından Ahmed'in Amasya yıllarını şehir edebiyatının en parlak çağı sayar ve bu devirde yetişen şairleri sayarken Tâcî, Âfitâbî, Kutbî, Münîrî, Câferî ve Sa'dî ile birlikte Figânî'yi de anar. Mihrî Hatun'un da bu çevrede, şehzade sarayı etrafında oluşan edebî muhitte şöhret bulduğu bilinmektedir.
Ne var ki Hüsâmeddin'in anlatısında bu parlak meclis, giderek sertleşen bir iç çatışmanın sahnesidir. Ona göre Şehzade Ahmed İranlı âlimlere, özellikle Acem seyyidlerine büyük bir yakınlık duyuyordu. Tabibi Kutb-ı Şirvânî ile nişancısı Ahmed-i Câmî, İran edebiyatını ve İranlı ricali şehzadenin gözünde yüceltiyordu. 908 (1502-1503) yılında Şah İsmail'in Erzincan çevresine kadar gelip halkı Şiîliğe çağırdığı haberleri Amasya'ya ulaşınca, şehzadenin işlerini yöneten vekil-i saltanat Kâsım Paşa, Acemlere bu kadar yüz verilmesinin tehlikeli olduğunu açıkça söyledi. Acemler onu yalanlamakla kalmayıp idam ettirmeye çalıştılar; Kâsım Paşa da 909 başlarında Amasya'dan kaçıp Trabzon'daki Şehzade Selim'in yanına sığındı. Yerine geçen Sinan Paşa, sultan vakıflarının mütevelliliğini Acem ulemasından Hibetullah Efendi'ye verdi. Hüsâmeddin'e göre bu kaçış şehrin ileri gelenlerini sindirmiş, Acemlere geniş bir meydan açmıştı.
Saray içindeki bu ayrışma şairlerin diline de yansıdı. 910 (1504-1505) yılında şehzadenin musahipleri arasında, adlarının ortak olması yüzünden "Şemsler" denilen üç Amasyalı âlim bulunuyordu: Mahmud Çelebizâde Şemseddin Ahmed, Müeyyedzâde Şemseddin Ahmed ve Çakal Kadızâde Şemseddin Ahmed. Şairler bunları "Güneşler" diye överdi. Karşılarında ise Acemlerden tabip Kutb-ı Şirvânî, musiki üstadı Hâce Kutbeddin Mahmud ve müderris Kutbeddin Îsâ vardı; bunlara da "Kutublar" denirdi. Hüsâmeddin, Güneşler ile Kutublar arasındaki rekabetin şairlerin şiirlerinde pek çok mazmun doğurduğunu yazar. Figânî'nin bu çekişmede hangi tarafta durduğunu kendi şiirinden bilmiyoruz, ama sonraki olaylar onun yerli çevrenin yanında olduğunu açıkça gösterir.
Aynı yıllarda Muaviye ve benzerlerine lanet okunması meselesi şehirde açıkça tartışılır oldu. Hızır Paşa Medresesi müderrisi ve camiinin vaizi Şeyhşâdili Muhyiddin Mehmed Efendi buna bütün gücüyle karşı çıktı ve Şehzade Ahmed hakkında dokunaklı sözler söyledi. Bu yüzden müderrislikten azledildi, 911 (1505) başlarında Amasya'dan çıkarılıp Kastamonu'daki Atabey Medresesi'ne gönderildi. Hüsâmeddin'e göre Acem ulemasının nüfuzu yerli ulemayı susturuyor, ama aynı zamanda Şehzade Ahmed'in itibarını kırarak Amasya Türklerini Şehzade Selim tarafına yöneltiyordu. Figânî'nin hikâyesi, işte bu kırılmanın ikinci ve çok daha kanlı halkasıdır.
911 Sünnet Düğünü ve Amasya Şairleri
911 (1505-1506) yılında Şehzade Ahmed, babasından aldığı izinle şehzadeleri için büyük bir sünnet düğünü yaptırdı. Çevre sancakların beyleri davet edildi, Amasya baştan başa donatıldı. İdris-i Bitlisî Heşt Bihişt'inde bu düğünü ayrıntısıyla anlatmış, bir de bahar kasidesi yazmıştır. Hüsâmeddin'in aktardığına göre o sırada Amasya'da Türk şairlerinden Çeşmî, Şermî, Figânî, Kâmî, Melîhî, Münîrî ve Mihrî, Acem şairlerinden ise Basîrî, Penâhî ve Kutbî çok tanınıyordu. Müellif bunları kısaca da tartar: en eğlence düşkünleri Tokatlı Melîhî, en terbiyelisi Şermî, en bilgini Münîrî, en dikkat çekeni Mihrî Hatun'dur. Bu şairler kasideler yazıp düğünü tebrik etmiş, ağır caizeler almışlardı. Figânî'nin bu vesileyle yazdığı bir şiir günümüze ulaşmamıştır.
Düğünün bir başka yönü, Figânî'nin hikâyesini anlamak için önemlidir. Hüsâmeddin, Şehzade Ahmed'in dört oğlunun adlarını Murad, Alâeddin, Süleyman ve Osman olarak verir. Murad ile Alâeddin'in sünnet düğünü daha önce, 896 (1490-1491) yılında yapılmıştı; müellife göre bu iki şehzade 911'de evliydi. Dolayısıyla bu ikinci düğünde sünnet edilenler, Hüsâmeddin'in tahminiyle, Süleyman ve Osman ile Murad'ın oğulları Mehmed ve Kâsım, Alâeddin'in oğlu Orhan olmalıydı. Hüsâmeddin, Acemlerin bu kadar sevinçli olmasını Şehzade Ahmed'in zaafına bağlar: ona göre Ahmed padişah olduğunda Anadolu, Acemlerin propagandasını yaptığı Şah İsmail'in eline kolayca geçebilecekti.
Edebî Çevresi
Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'nin şahıslara ayrılmış ciltlerinde Figânî'nin adı başka şairlerin hayat hikâyelerinde de geçer ve bu satırlar onun hangi meclisin içinde yaşadığını gösterir. Şehzade Ahmed'in divan kâtiplerinden Amasyalı Çeşmî Mehmed Çelebi, Hâce Acem Ali Ağa'nın yaptırdığı çeşmelerin nazırı Ali Çelebi'nin oğluydu. İlginçtir ki tahsilini de Hüseyniye müderrisi Acem fuzalasından Ebü'l-Hayr Efendi'nin yanında yapmıştı. Hüsâmeddin'e göre Çeşmî, Mihrî, Figânî, Şermî, Şehrî ve Münîrî ile "musâhabât-ı edebiyye"de, yani edebî sohbetlerde bulunarak tanınmış ve şehzadenin teveccühünü kazanmıştı. 1513'te şehzadenin idamıyla bu meclis dağılınca kâtiplikle geçinmiş, 927 (1520-1521) yılından sonra ölmüştür.
Figânî'nin en yakın dostlarından biri Kara Hâfız Ali Çelebi'dir. Gençliğinde Sultan Bayezid Medresesi'nde muid olan Kara Hâfız, Farsçadaki derin bilgisi sayesinde şehzade sarayında gılmanın, yani saray hizmetindeki gençlerin hocası olmuştu. Şiire ve inşaya meraklı biri olduğu için Figânî ile "sohbet-i kadîmesi ve müşâ'aresi", yani eskiye dayanan bir dostluğu ve karşılıklı şiir söyleşmesi vardı. Müşâare, şairlerin birbirine şiirle cevap verdiği bir meclis oyunudur. Kara Hâfız'ın şiirlerinden biri, Şeyhî'nin "Aşkdır âfet-i akl ü secîdir rahat-ı rûh" matlalı gazeline yazdığı nazire, Münîrî'nin münşeat mecmuasında ve Mecmaü'n-Nezâir'de yer alır. Figânî'nin de bu meclislerde benzer nazireler söylemiş olması akla yakındır; ancak bunlardan hiçbiri bize ulaşmamıştır.
Bu çevrenin bir başka yüzü Bozacızâde Sünbül Ahmed Çelebi'dir. Mavi gözlü, ince ve uzun boylu olduğu için bu lakapla anılan Sünbül Ahmed, ilim ve kitabet tahsil ederek Şehzade Ahmed'in divan kâtiplerinden olmuş, sesi de kendisi gibi güzel olduğu için şehzadenin meclisine hanende olarak girmişti. Münîrî'nin "Sünbül kasidesi" onun hakkındadır. Hüsâmeddin'e göre Sünbül Ahmed, Figânî'nin şehrengizinde anılan yedi güzelden biriydi. Şehzadenin 1513'teki idamıyla gözden düşmüş, 931 (1524-1525) yılından sonra ölmüştür. Böylece Figânî'nin şiirinin dünyasını, Mihrî Hatun'un, Münîrî'nin, Çeşmî'nin ve Kara Hâfız'ın birbirine nazire yazdığı, güzel sesli kâtiplerin hanendelik ettiği, şiirle dostluğun iç içe geçtiği bir saray meclisi olarak tasavvur etmek mümkündür.
Şehzade Murad'ın Musahibi
Hüsâmeddin'e göre Figânî, Şehzade Ahmed'in büyük oğlu Murad'ın musahibiydi. Musahiplik, şehzadelerin yanında bulunan, sohbetleri ve bilgisiyle onlara arkadaşlık eden kişilere verilen bir görevdi. Bir şehzadenin musahibi olmak hem bir itibar hem de saray entrikalarına açık bir konumdu; Figânî'nin sonu bu ikinci yönü açıkça gösterir.
Murad'ın yaşı konusunda kaynaklar uyuşmaz. Bazı kaynaklarda doğum yılı 1495 olarak verilir; buna göre Figânî'nin ölümüne yol açan olaylar sırasında on bir-on iki yaşlarında olmalıydı. Oysa Hüsâmeddin, Murad ile kardeşi Alâeddin'in sünnet düğününü 896 (1490-1491) yılına yerleştirir ve 911'de ikisinin de evli olduğunu, Murad'ın Mehmed ve Kâsım adlı oğulları bulunduğunu yazar. Bu bilgiler doğruysa Murad 1507'de yetişkin bir şehzadeydi. Bu fark, iftiranın nasıl anlaşılacağını da etkiler. Hüsâmeddin iftirayı anlatırken Figânî'nin "şehzâde Murâd Beyzâde"ye karşı uygunsuz bir ilgisi ve kötü niyeti olduğunun ileri sürüldüğünü söyler. Müellif başka yerlerde Murad için "şehzâde Murâd Bey", oğulları için ise "Murâd Beyzâde Mehmed" gibi ifadeler kullandığından, bu sözün Murad'ın kendisini mi yoksa küçük oğullarından birini mi kastettiği kesin değildir. Metin her iki okumaya da açıktır ve başka bir kaynakla karşılaştırma imkânı yoktur.
Şiî Propagandası ve Destan
Figânî'nin yaşadığı yıllar, Safevî hükümdarı Şah İsmail'in doğu Anadolu'da hızla güç kazandığı, Kızılbaş propagandasının Amasya, Tokat ve Çorum çevresinde yayıldığı bir dönemdir. Hüsâmeddin'e göre şehzade Amasya'da düğünlerle meşgulken Şah İsmail Erzincan'a saldırdı. Erzincan sancakbeyi Tokatlı Abdurrahman Bey, Şehzade Ahmed'den yardım istedi ve yardım gelinceye kadar direndi, ama gelen kuvvet yetersiz kalınca şehit düştü. Şah İsmail Erzincan'ı alıp Sivas'ın güneyinden Tokat'a yürüdü; Tokat sancakbeyi Amasyalı Mehmed Paşazâde Ali Bey onu ancak güçlükle durdurabildi. Amasya'daki Acemler ve Şiîler bu gelişmeleri sevinçle karşıladı, şehirde kavgalar çıktı, pek çok Türk hakarete uğradı ve dinî duygular incindi. Bu şikâyetleri Şehzade Ahmed'e ulaştırmak ise mümkün görünmüyordu, çünkü şehzadenin çevresi bu sesleri içeri sokmuyordu. Hüsâmeddin'in olayları sıraladığı bu bölümde kronoloji tam değildir; Cavit Güzel, Şah İsmail'in Erzincan'ı alışını 1501 olarak verir, yani anlatılan gerginlik 911 düğününden birkaç yıl önce başlamıştı.
Figânî işte bu ortamda, Hüsâmeddin'in deyişiyle "Sultân Ahmed'e bu hâlleri duyurmak maksadıyla", Şiîleri ve Acemleri ayıplayan "hicviye kılıklı bir destân" yazdı. Destan halk arasında okunmaya başladı ve Şiîleri kızdırdı. Eserin metni günümüze ulaşmamıştır; ne vezni ne de uzunluğu bilinir. Cavit Güzel, Amasya'daki âşık tarzı destan geleneğini incelediği makalesinde bu kaydı şehirde destancılık geleneğine dair tespit edilebilen en eski bilgi olarak değerlendirir. Güzel'e göre Figânî'nin tanınmış bir şair olması, destanın güncel bir olay üzerine yazılması ve halk arasında söylenmesi, bu eserin âşık geleneğinde üretilen destanlara benzer bir yapı ve işlev taşıdığını düşündürür. Bir divan şairinin, sarayın kapalı meclisinde değil sokakta dolaşan bir destanla siyasi bir derdi dile getirmesi, dönemin Amasya'sında şiirin ne kadar geniş bir kitleye ulaşabildiğini de gösterir. Hüsâmeddin'in eserindeki Şiîlik anlatısını inceleyen Ümit Erkan da Şah İsmail'in ortaya çıkışından ve Amasya'ya gelen Acemlerin etkisinden söz ederken Figânî'nin Şiîleri ayıplayan hicivlerinin halk arasında okunduğunu bu sürecin bir parçası olarak anar.
İftira ve İdam
Hüsâmeddin'in anlattığına göre Acemler destanı hazmedemediler. Şehzade Ahmed'in en çok güvendiği bir kişiyle birlikte, Figânî'nin Murad Beyzâde'ye karşı uygunsuz bir ilgisi ve kötü niyeti olduğunu uydurarak şehzadeyi buna inandırdılar. Figânî hakkında bir soruşturma yapılmadı. Şair 912 yılının şevval ayında, yani 1507 yılının şubat-mart aylarında, asılarak idam edildi. Hüsâmeddin bu olayı anlatırken şaire "bîçâre" der, kadı Muslihzâde'nin maddesinde idamın "yok yere" olduğunu yazar, Kara Hâfız'ın maddesinde ise ölümünü "şehâdet" olarak niteler; bu kelimeler müellifin olaya bakışını açıkça yansıtır.
İdam tarihi konusunda Hüsâmeddin'in kendi ciltleri arasında küçük bir fark vardır. Şehzade Ahmed dönemini anlatan üçüncü ciltte tarih 912 şevvali olarak verilir; Kadı Muslihzâde Abdurrahman Çelebi'nin hayatını anlatan maddede ise idam 911 yılına yerleştirilir. Kadının 912 zilhiccesinde öldüğü ve hastalığının Figânî olayından sonra başladığı düşünülürse, 912 şevvali olayların sırasına daha uygun düşer. Güzel de şairin ölümünü 1507 olarak verir.
Hüsâmeddin, Amasya'da eline geçen bir şair tezkiresinde Amasyalı Çeşmî Çelebi'ye ait bir kıtanın "her hâlde Figânî hakkında" olduğunu düşünür:
Hazînim durmayıp ağlar dü-çeşmim
Boğup âhım gelûmu makta' etdi
Bu kalbin nâlesi ağlatdı halkı
Figânî göklere yükseldi gitdi
Günümüz Türkçesiyle kıta, hüzünlü iki gözün durmadan ağladığını, âhın boğazı tıkayıp kestiğini, gönlün feryadının halkı ağlattığını ve "figânın" göklere yükselip gittiğini söyler. Son mısrada "figânî" kelimesi hem "feryadım" hem de şairin mahlası olarak okunabilir; kıtanın Figânî'nin ölümüyle bağı bu cinasa dayanır. İlk mısradaki "dü-çeşm" (iki göz) sözünde Çeşmî'nin kendi mahlasının saklı olduğu da düşünülebilir. Çeşmî'nin Figânî ile aynı mecliste bulunduğu bilindiğine göre, bir dostun ardından söylenmiş bir ağıt olarak okunması anlamlıdır. Yine de kıtanın gerçekten Figânî için yazıldığı Hüsâmeddin'in kendi tahminidir; tezkirenin adı ve nüshası belirtilmemiştir. Kıtanın şairi Çeşmî'dir; Figânî'nin kendi şiirlerinden biri sayılamaz.
Ölümünün Yankıları
Hüsâmeddin'e göre Figânî'nin idamı Amasya'da derin bir tepki uyandırdı. Kadı Muslihzâde Abdurrahman Çelebi, şehzadenin Acemlere gösterdiği yakınlığı zaten fazla buluyordu. Hem akrabası olan şairin başına gelenlerden hem de bu olayı önleyemediği için halkın kendisine yönelttiği acı sözlerden hastalandı, Şehzade Ahmed hakkında ağır sözler söyledi ve 912 zilhiccesinde öldü; dedesinin yanına gömüldü. Kadının yerine Müeyyedzâde Şemseddin Ahmed Efendi getirildi. Kadının Mehmed, Mahmud ve Seydi Ahmed adlı oğulları Amasya'da duramayıp Trabzon'a, Şehzade Selim'in yanına kaçtılar. Hüsâmeddin bu üç kardeşin daha sonra Selim'e büyük hizmetler ettiğini ve üçünün de paşalığa yükseldiğini yazar.
Müellife göre Figânî olayı, Şehzade Ahmed'in halk gözündeki itibarını önemli ölçüde sarstı, sarayındaki İranlıları ise cesaretlendirdi. Şairin yakınları iftirayı şehzadeye iletenin Amasya müftüsü ve Sultaniye müderrisi Acem Sinan Efendi olduğunu düşündüler. 913 yılının başlarında, yani 1507 yazında, Sinan Efendi bir gece yatağında ansızın ölü bulundu. Yerine Tokat'taki Hatuniye Medresesi'nin müderrisi Koca Emîr İbrahim Efendi müftü olarak geldi. Hüsâmeddin bu ölümü Figânî olayının hemen ardından anlatır, ama arada bir bağ kurmaz ve ölümün sebebi hakkında bir şey söylemez. Figânî'nin eski dostu Kara Hâfız Ali Çelebi de şairin ölümünden çok etkilendiği için saraydan uzaklaştırıldı. Halka açık dersler vererek tanındı, Şehzade Ahmed'in 1513'teki ölümünden sonra Torumtay Medresesi'ne müderris oldu ve 935 (1528-1529) dolaylarında öldü. Figânî'nin bağlı olduğu ailenin adını taşıyan bir medresede, onun en eski dostunun ders vermesi küçük ama dikkat çekici bir rastlantıdır.
Hüsâmeddin, Figânî olayını Şehzade Ahmed'in Amasya'daki son yıllarını belirleyen Sünnî-Şiî gerginliğinin ilk büyük kırılmalarından biri olarak anlatır. 915 (1509-1510) yılında şehirde Sünnîlerle Şiîler arasında kanlı bir çatışma çıkmış, ardından Amasya'nın ileri gelenlerinden bir kısmı Trabzon'a, Selim'in yanına sığınmıştır. 1511'de Şahkulu isyanı Amasya çevresini sarmış, 918 (1512) muharreminde Zünnûn Halife'nin kuvvetleri şehri basmıştı. Selim'in tahta çıkmasından ve Şehzade Ahmed'in ölümünden sonra, 919 (1513) yılında gelen bir fermanla Amasya'da olanlar soruşturuldu; şehzadenin Acem çevresinin önde gelenlerinden tabip Kutb-ı Şirvânî de bu soruşturma sonunda asıldı. Amasya'daki Kızılbaşlık hareketlerini inceleyen yeni çalışmalar da bu süreci arşiv belgeleriyle izler. Hüsâmeddin'in Şehzade Ahmed'i ve sarayındaki İranlıları ağır biçimde eleştiren yorumları onun kendi değerlendirmesidir ve diğer kaynaklarda aynı açıklıkla yer almaz; Figânî olayının ayrıntısı da başka bir kaynakla doğrulanamamaktadır.
Şehrengiz ve Kayıp Eserleri
Figânî'den günümüze bir divan, divançe ya da tek bir gazel ulaşmamıştır. Ona ait olduğu kaydedilen eserler üç başlık altında toplanabilir: Şiîleri ve Acemleri ayıplayan destan, 911 düğünü için yazdığı anlaşılan tebrik kasidesi ve Amasya güzellerini anlatan bir şehrengiz. Bu eserlerin hiçbirinin metni, bir beyti ya da bir nüshası bilinmemektedir. Bu yüzden Figânî'ye ait bir şiir örneği verilememektedir; şiir mecmualarında "Figânî" mahlasıyla geçen şiirlerin hangi Figânî'ye ait olduğu belirsizdir ve hiçbiri Amasyalı şaire bağlanamamaktadır.
Şehrengiz bilgisi, Hüsâmeddin'in onuncu ciltte Bozacızâde Sünbül Ahmed Çelebi'yi tanıtırken söylediği tek bir cümleye dayanır: Sünbül Ahmed "Figânî Çelebi'nin Şehrengiz'inde mezkûr olan yedi güzellerden biri"dir. Şehrengiz, bir şehrin güzellerini, doğal ve tarihî güzelliklerini, sanat ve meslek dallarında ün yapmış kişilerini anlatan manzum bir türdür. Şairler bu eserlerde şehrin üstünlüklerini, semtlerini ve yapılarını anlattıktan sonra güzelleri ad ve mesleklerine uygun cinaslarla tek tek tasvir ederdi. Türk edebiyatında ilk şehrengizlerin XVI. yüzyıl başlarında görüldüğü kabul edilir; Mesîhî'nin Edirne şehrengizinin ilk, Zâtî'nin aynı şehir için yazdığı eserin ikinci örnek olduğu sanılır ve ikisi de II. Bayezid devrine aittir. Türün adı da Mesîhî'nin bir beytinden gelir.
Hüsâmeddin'in bilgisi doğruysa, 1507'den önce yazılmış olması gereken bir Amasya şehrengizi bu türün en erken örnekleri arasında, belki Mesîhî ile aynı kuşakta yer alırdı. Ancak eserin bilinen bir nüshası yoktur. Bugüne kadar metni ulaşan ya da yalnız adı bilinen altmış sekiz şehrengiz tespit edilmiştir; bunların yazıldığı şehirler arasında Edirne, İstanbul ve Bursa başta olmak üzere pek çok yer sayılır, ama Amasya bu sayılan şehirler arasında yer almaz. Figânî'nin şehrengizinde Sünbül Ahmed gibi şehzade meclisine giren bir kâtibin yer alması, eserin de bu saray çevresinde, belki meclis için yazıldığını düşündürür; bu bir tahmindir. Türün ansiklopedi maddesinde XVI. yüzyıl şehrengiz yazarları arasında bir "İshak Çelebi" adı geçer. Bu adla bilinen en tanınmış şair, II. Bayezid ve Kanuni devirlerinde yaşamış Üsküplü Kılıççızâde İshak Çelebi'dir; listedeki İshak Çelebi'yi Amasyalı Figânî İshak Çelebi ile ilişkilendiren bir kayıt yoktur. Figânî'nin şehrengizi, Hüsâmeddin'in gördüğü ama bugün izi sürülemeyen yerel kaynaklardan biri olarak kalmaktadır.
Kaynakların Durumu
Figânî'nin hayatı, birbirinden bağımsız olduğu söylenemeyen birkaç kayda dayanır. Bunların hepsi Hüsâmeddin'in kalemindendir: Şehzade Ahmed devrini anlatan üçüncü ciltteki olay anlatısı, şairler arasındaki adı, sekizinci ciltteki Çeşmî ve Kara Hâfız maddeleri, onuncu ciltteki Sünbül Ahmed maddesi ve on birinci ciltteki kadı Muslihzâde maddesi. Hüsâmeddin bu bilgileri nereden aldığını her zaman belirtmez. Çeşmî'nin kıtasını "Amasya'da elime geçen bir tezkire-i şu'arâ"dan aktarır, ama tezkirenin adını vermez. Kara Hâfız'a dair bilgilerin, onun torunu Âşık Mehmed Çelebi'nin Hulâsatü'l-Ahbâr adlı eserinden alındığını söyler. Bu eserin bir nüshasına da taradığımız kaynaklarda rastlanmamıştır.
Klasik şair tezkirelerinde Amasyalı Figânî'ye ayrılmış bir madde yoktur. Aynı devirde Amasya'da yaşamış Mihrî Hatun'un II. Bayezid'e gönderdiği kasideler için aldığı ihsanlar padişahın in'âmât defterinde 1505'ten 1512'ye uzanan tarihlerle kayıtlıdır; Figânî için böyle bir arşiv kaydına, taradığımız yayınlarda rastlanmamıştır. Hüsâmeddin'in eserinin dayandığı yerel vakfiye, mecmua ve aile kayıtlarının önemli bir kısmının bugün kayıp olması, Figânî hakkında söylenebilecekleri onun anlatısıyla sınırlamaktadır.
Trabzonlu Figânî ile Karıştırılmaması
Ansiklopedilerde ve edebiyat tarihlerinde "Figânî" adıyla anılan şair, asıl adı Ramazan olan Trabzonlu Figânî'dir. Yaklaşık 1505'te doğduğu tahmin edilen bu şair İstanbul'da tanınmış, ilk şiirlerinde Hüseynî mahlasını kullanmış, Kanuni'nin şehzadeleri için 1530 yazında yapılan sünnet düğününde okuduğu sûriyye kasidesiyle şöhret bulmuştur. Sadrazam İbrahim Paşa'nın Budin'den getirip At Meydanı'na diktirdiği heykeller hakkında söylendiği sanılan bir Farsça beyit ona mal edilince Tahtakale'de yakalanmış, iskeleye götürülmüş ve büyük ihtimalle 1532 baharında orada asılmıştır. Sekiz kaside, yüz yedi gazel ve iki tahmisten oluşan şiirleri Abdülkadir Karahan tarafından divançe olarak yayımlanmıştır. Amasyalı Figânî İshak Çelebi ise Trabzonlu şair doğduğu sıralarda zaten hayatını kaybetmiş olmalıdır. İkisini birbirine karıştırmamak gerekir; Trabzonlu Figânî'nin şiirleri Amasyalı Figânî'ye ait değildir ve Amasyalı şair için TDV İslâm Ansiklopedisi'nde ayrı bir madde bulunmamaktadır.
Klasik şair tezkirelerinde ise Trabzonlu Figânî'den ayırt etmek için "Figânî-i Kadîm" (eski Figânî) ya da "Figânî-i Karamânî" diye anılan bir şair daha vardır. Kınalızâde Hasan Çelebi ve onun tezkiresini kısaltan Beyânî'ye göre bu şair kâtipler zümresindendi, II. Bayezid'in oğlu Şehzade Abdullah'ın divan kâtibi olarak onun övgüsüne şiirler yazmıştı. Latîfî onun bir divanı, Şehnâme vezninde bir İskendernâme'si ve Heft Peyker vezninde bir Leylî vü Mecnûn'u olduğunu söyler; üç eser de bugün elde değildir. Tezkireciler, Trabzonlu Figânî gibi onun da "ashâb-ı garaz", yani kötü niyetli kimselerin hilesiyle "Mansûr gibi" darağacına çekildiğini garip bir tesadüf olarak not ederler. Kınalızâde onun genç yaşta öldüğünü ve şiirlerinin şöhret bulacak nitelikte olmadığını da ekler. Tezkirelerin bu şaire verdiği "Yaşum merdümlerin çeşmüm tutardı bunca izzetle / Yolunda sâ'il olmışdur yürür şimdi mezelletle" beyti ve Latîfî'nin aktardığı "Âh kim dilber sana dil virmiyeydüm kâşki" matlalı gazel Figânî-i Kadîm'indir. Gelibolulu Mustafa Âlî de II. Bayezid devri şairleri arasında bir Figânî sayar.
Aynı devirde yaşamış, şehzade çevresinde bulunmuş ve iftira sonucu asılmış iki Figânî'nin aynı kişi olup olmadığı merak uyandırır. Ne var ki Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü Figânî-i Kadîm'in doğum yerini Karaman olarak verir, hizmet ettiği Şehzade Abdullah 1483'te ölmüştür ve tezkireler onun Amasya ile ya da Şehzade Ahmed'in çevresiyle bir bağından söz etmez. Tezkirecilerin "şöhret bulmadı" dediği bu şairle Hüsâmeddin'in "meşâhîr-i şu'arâ" arasında saydığı Amasyalı Figânî'nin vasıfları da birbirini tutmaz. Hüsâmeddin de bu tezkire bilgisini anmaz. Elimizdeki kaynaklarla iki kişinin özdeş olduğunu söylemek mümkün değildir; bu yüzden Figânî-i Kadîm'in beyitleri Amasyalı şaire mal edilemez ve bu ihtimal ancak yeni belgelerle tartışılabilir.
Kronoloji
886 (1481): Şehzade Ahmed, babası II. Bayezid'in tahta çıkmasıyla Amasya sancakbeyi oldu.
896 (1490-1491): Hüsâmeddin'e göre Şehzade Ahmed'in oğulları Murad ve Alâeddin için Amasya'da sünnet düğünü yapıldı (Murad'ın doğum yılı bazı kaynaklarda 1495 olarak verilir).
909 başları (1503): Acemlere yüz verilmesine karşı çıkan vekil-i saltanat Kâsım Paşa Amasya'dan kaçıp Trabzon'da Şehzade Selim'e sığındı.
911 başları (1505): Lanet meselesine karşı çıkan vaiz Şeyhşâdili Muhyiddin Mehmed Efendi Amasya'dan çıkarıldı.
911 (1505-1506): Şehzade Ahmed'in oğulları ve torunları için Amasya'da yapılan sünnet düğünü; Hüsâmeddin, Figânî'yi düğünü kasidelerle kutlayan şehrin tanınmış şairleri arasında sayar.
912 şevvali (Şubat-Mart 1507): Figânî, Şiîleri hicveden destanı yüzünden uğradığı iftira üzerine soruşturmasız asıldı (Hüsâmeddin'in bir başka maddesinde 911).
912 zilhiccesi (Nisan-Mayıs 1507): Figânî'nin akrabası Amasya kadısı Muslihzâde Abdurrahman Çelebi öldü; oğulları Trabzon'a, Şehzade Selim'in yanına kaçtı.
913 başları (1507 yazı): İftirayı şehzadeye ilettiğinden şüphelenilen müftü Acem Sinan Efendi yatağında ölü bulundu.
1513: Şehzade Ahmed'in ölümü; Figânî'nin dostu Kara Hâfız Ali Çelebi Torumtay Medresesi'ne müderris oldu.
919 (1513): Selim'in fermanıyla yapılan soruşturma sonunda Şehzade Ahmed'in tabibi Kutb-ı Şirvânî Amasya'da asıldı.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 1, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları (yeni baskı), s. 218 (e-kitap s. 147). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page147.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 3, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları (yeni baskı), s. 133-134, 213, 238, 242-254 (e-kitap s. 443, 473, 482-488). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page488.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 3, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları (yeni baskı), s. 261-273 (e-kitap s. 490-495). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page495.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 8, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları (yeni baskı), s. 222-223, 258-259 (e-kitap s. 547, 557). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page557.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 10, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları (yeni baskı), s. 457 (e-kitap s. 325). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page325.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 11, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları (yeni baskı), s. 461 (e-kitap s. 500). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page500.html
- Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ (haz. Aysun Sungurhan), Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017 (e-kitap), "Figânî-i Kadîm" ve "Figânî" maddeleri.
- Beyânî Mustafa, Tezkiretü'ş-şu'arâ (haz. Aysun Sungurhan), Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017 (e-kitap), "Figânî-i Kadîm" ve "Figânî-i Sânî" maddeleri.
- Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-Ahbâr'ın Tezkire Kısmı (haz. Mustafa İsen), Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017 (e-kitap).
Akademik çalışmalar
- Cavit Güzel, "Amasya'da Âşık Tarzı Destan Geleneği", Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi, 9(3), 2020, s. 1089-1105. amasya.bel.tr
- Ümit Erkan, "Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar'ın Amasya Tarihi Eseri Bağlamında Anadolu'da Şiîlik", Uluslararası Amasya Sosyal Bilimler Araştırmaları Sempozyumu-I: Abdizâde Hüseyin Hüsameddîn Yasar & Amasya Tarihi, Program Kitapçığı ve Özetler, Amasya: Amasya Üniversitesi Yayınları, 2024. amasya.bel.tr
- Merve Karakulak, "XVI. Yüzyılda Amasya'da Kızılbaşlık Hareketlerinin Toplumsal Yansımaları", Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, sayı 109, 2024. https://doi.org/10.60163/tkhcbva.1383381
- İ. Güven Kaya, "Figânî'nin Ölümü ve Taşlıcalı Yahya Bey'in Bir Şiiri", Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, sayı 34, Erzurum 2007, s. 47 vd.
- Fatih Tığlı, "Klasik Türk Edebiyatı Şehrengiz Bibliyografyası", Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi.
- Abdülkadir Karahan, "Figānî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 13, İstanbul 1996, s. 57-58. https://islamansiklopedisi.org.tr/figani
- Bayram Ali Kaya, "Şehrengiz", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 38, İstanbul 2010, s. 461-462. https://islamansiklopedisi.org.tr/sehrengiz
- İsmail E. Erünsal, "Mihrî Hatun", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, Ankara 2020, s. 37-38. https://islamansiklopedisi.org.tr/mihri-hatun
- Hamdi Savaş, "İshak Çelebi, Kılıççızâde", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 22, İstanbul 2000, s. 528-529. https://islamansiklopedisi.org.tr/ishak-celebi-kiliccizade
Kitaplar
- Yunus Kaplan, "Figânî, Figânî-i Kadîm, Figânî-i Karamanî", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2014. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/figani-figanii-kadim-figanii-karamani
Çevrimiçi kaynaklar
