Âfitâbî, XV. yüzyılın ikinci yarısında Amasya'da yaşamış, Şehzade Bayezid'in sancakbeyliği yıllarında onun meclisine girmiş şairlerden biridir. Tezkirelerde adı çoğunlukla Âftâbî diye yazılır; mahlas "güneşe ait, güneş gibi" anlamındadır ve şair bu anlamla şiirlerinde sık sık oynar. Latîfî onu Amasyalı sayar ve "meşâhîr-i şuarâdan ve a'yân-ı füsehâdan", yani tanınmış şairlerden ve güzel söz söyleyenlerin önde gelenlerinden biri olarak anar. Rengîn şiirlerle düzenlenmiş bir divanı olduğu bildirilir, ancak bu divanın bugüne ulaşmış bir nüshası bilinmiyor.

Âfitâbî'nin Amasya ile bağı iki yönlüdür. Gençliğinde şehirdeki şehzade sarayının edebî çevresinde bulunmuş, ömrünün sonunu da Amasya ve çevresinde vaaz eden, halktan uzak duran bir mutasavvıf olarak geçirmiştir. Şiirlerinden bugüne kalanlar, Latîfî, Âşık Çelebi, Kınalızâde Hasan Çelebi ve Beyânî'nin tezkirelerinde, Edirneli Nazmî'nin nazire mecmuasında ve Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nde aktarılan birkaç şiir ve beyitten ibarettir. Bu az sayıdaki metin bile, tezkirecilerin neden onun bir beytini "meşhur" diye andıklarını gösterecek ustalıktadır. Hayatının ayrıntıları sitemizin Tarihî Şahsiyetler bölümündeki biyografisinde anlatılmıştır; burada ağırlık şiirine verilmiştir.

Hayatı ve Amasya Yılları

Tezkireler Âfitâbî'nin asıl adını ve ailesini kaydetmez. Doğum yeri konusunda da birbirinden ayrılırlar. Latîfî "Şehr-i Amasyadan" der; Âşık Çelebi ve onu izleyen Kınalızâde Hasan Çelebi ise "Merzifonîdür" diye yazar. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki maddede Latîfî dışındaki tezkirecilerin Tosya dediği belirtilir; ancak Âşık Çelebi ile Kınalızâde'nin elimizdeki neşirlerinde Tosya değil Merzifon geçmektedir. Her iki bilgi de şairi Amasya ve çevresine bağlar.

Âşık Çelebi'ye göre Âfitâbî önce ilim yoluna girmiş, medrese öğrenimini tamamladıktan sonra tasavvufa yönelerek tarikat büyüklerinin hizmetinde "ilm-i bâtın"ı da edinmişti. Latîfî, Sultan Bayezid'in Amasya'da "Çelebi Sultan", yani sancakbeyi olduğu yıllarda Âfitâbî'nin bilgisi ve fazileti sayesinde onun özel meclisine girdiğini, şehzadenin iltifatıyla büyük itibar kazandığını anlatır. Ne var ki tezkireciye göre kıskançlar araya nifak sokmuş, şair şehzadenin yanından uzaklaştırılmıştır. Latîfî'nin bu olay üzerine yazılmış bir kasideden aktardığı üç beyit bugün elimizdedir. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Latîfî ve Gelibolulu Âlî'ye dayanarak şairin birkaç akçe ile emekli edildiğini yazar.

Âşık Çelebi ise Âfitâbî'nin son yıllarını Şehzade Ahmed'e bağlar: şair onun himayesine girmiş, emeklilik yoluyla birkaç akçe bağlanmış ve ölünceye kadar Amasya ile çevresinde vaaz ve nasihat ederek, halktan uzak bir uzlet hayatı sürmüştür. Tezkireci, vaaz sırasında zaman zaman cezbeye kapıldığını, coşkusuyla meclisi de coşturduğunu ekler. Kınalızâde ve Beyânî de Amasya'da halvet, uzlet ve nasihat üzerine yaşadığını kaydeder. Âşık Çelebi aynı yerde şairin Çerâğ adında bir gence tutkunluğunu da anlatır; Çerâğ yaşlılığında İstanbul Bedesteni'nde kitapçılık yapmış ve Âfitâbî'nin kendisi için yazdığı gazelleri okuyarak dolaşmıştır. Âşık Çelebi onu bizzat gördüğünü söyler.

Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi'nde şair hakkında tezkirelerde bulunmayan ayrıntılı bir hayat hikâyesi verir, fakat kaynağını göstermez. Ona göre Âfitâbî'nin adı Abdurrahman Çelebi'dir; Şeyhîzâde diye bilinir, ulemadan Şemseddin Mehmed Çelebi bin Şeyhî Çelebi'nin oğlu ve Hâtemî Abdülkerim Efendi'nin kardeşidir. Amasya âlimlerinden şer'î ve aklî ilimleri öğrenmiş, ders-i âm olmuş, Amasya'da sancakbeyi olan Bayezid'e kasideler sunarak musahipleri arasına girmiştir. Hüsameddin'e göre 883 (1478-79) yılındaki Halîmî olayında o da zarar görmüş ve Ankara'ya gönderilmiş, orada müderris olmuş; 886'da (1481) Bayezid tahta çıkınca Merzifon'daki Sultaniye Medresesi'ne, sonra Ankara ve Sivas kadılıklarına getirilmiştir. 903'te (1497-98) isteği üzerine emekli olarak Amasya'da Sultan Bayezid vakıflarına mütevelli ve Şehzade Ahmed'e musahip olmuş, 907 yılının başlarında (1501) ölmüştür. Hüsameddin oğlu Abdülhay Efendi'nin büyük kadılardan olduğunu da ekler. Sadettin Nüzhet Ergun ise şairin 1494'e kadar yaşamış olması gerektiğini ileri sürer. Ölüm tarihi tezkirelerde verilmez; uzun bir ömür sürdüğü ve Amasya'da öldüğü bildirilir.

Hüsameddin, Âşık Çelebi'nin andığı Çerâğ'ın, Amasya'nın Dârüsselâm Mahallesi'nde oturan Yağlu Murad Bey'in oğlu Mirliva Çerâğ Bey olması gerektiğini düşünür. Aynı yazar başka bir maddede bu Çerâğ Bey'in gençliğinde çok güzel olduğunu, Âfitâbî gibi pek çok kişiyi derde düşürdüğünü ve Bayezid'in onu Amasya'da sarayına aldığını yazar. Bu teşhis de başka bir kaynakla doğrulanamamaktadır; Hüsameddin'in verdiği hayat hikâyesi ile tezkirelerin bilgisi arasındaki farklar, onun kullandığı kaynaklar bilinmedikçe giderilemez.

Eserleri

Latîfî, Âfitâbî'nin "rengîn eş'âr ile müretteb Dîvânı", yani renkli şiirlerle düzenlenmiş bir divanı olduğunu söyler. Bu divanın herhangi bir nüshası bugüne kadar bulunamamıştır. Şairin şiirleri bu yüzden ikinci el kaynaklardan derlenebilmektedir. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ne göre Pervâne Bey'in XVI. yüzyılın ortalarında derlediği büyük nazire mecmuasında dört, Edirneli Nazmî'nin Mecma‘u'n-nezâ'ir'inde iki şiiri yer alır. Nazmî'deki gazellerden biri Âşık Çelebi'nin de aktardığı "Ka‘be-i kūyuña yol vir" gazelidir.

Tezkirelerden ve Hüsameddin'den bugün şu metinler derlenebilmektedir: sekiz beyitlik bir gazel, bir kasideden üç beyit, meşhur bir matla, iki müfred ve kaynağı belirsiz bir kıt'a. Bu metinlerin her biri sitemizde ayrı bir yazıda özgün metni, günümüz Türkçesi ve yorumuyla birlikte yayımlanmıştır.

Edebî Kişiliği

Tezkirecilerin Âfitâbî hakkındaki hükümleri kısa ama olumludur. Latîfî onu tanınmış şairlerden sayar ve "ʿuzûbet-elfâẓ ile şîrîn-beyân", yani sözlerinin tatlılığıyla şirin bir anlatışa sahip olduğunu söyler. Âşık Çelebi onu "zemânesinüñ ẕü-fünūnı", yani zamanının pek çok ilmi bilen kişisi olarak tanıtır. Kınalızâde, şairin "Yine diş yārası var" matlaının güneş gibi meşhur olduğunu ve görenlerin beğenisini kazandığını yazar. Beyânî de aynı beyti "gazel-i meşhûr" diye anar. Bu hükümler Âfitâbî'nin çağında ve sonraki kuşaklar arasında tek bir beyitle bile tanındığını gösterir.

Bugün elde olan şiirleri, bu hükümleri doğrulayan bir ustalığa sahiptir. Âfitâbî ses oyunlarını seven bir şairdir. "Ka‘be-i kūyuña" gazelinde "perīşāne" ile "perī şāne" (peri ve tarak) kelimelerini yan yana getirir, "yaramaz" kelimesini iki ayrı anlamla kafiyede kullanır, "em" (ilaç) ile "emsem" arasında bir oyun kurar. Mahlasının "güneş" anlamını da şiirin içine yerleştirir: güneş bütün gün şehri dolaşıp ay yüzlü sevgiliyi arar, makta beytinde de "Āftābī ṭoġa devlet güneşi" denir. Ney ile nefes, ev ile ses arasında kurduğu benzerlikte ise birinci mısradaki iddiayı ikinci mısrada atasözü havasında bir sözle destekler; bu, Latîfî'nin çağdaşı Cezerî Kasım Paşa için "meselgûylığın öncüsü" dediği tarzın bir örneğidir.

Şiirlerinde dikkati çeken bir başka özellik, hayatının iki dönemi arasındaki farktır. Tezkireciler onu ömrünün sonunda vaaz eden, cezbeye kapılan, halktan uzak duran bir mutasavvıf olarak tanıtır. Oysa en meşhur beyti, sevgilinin elma çenesindeki diş izini ve göğsündeki şeftali izlerini anlatan, oyunbaz ve cüretli bir beyittir. Âşık Çelebi'nin anlattığı Çerâğ hikâyesi de şairin aşk şiirlerinin bir gerçek kişiye yöneldiğini düşündürür. Hüsameddin'in aktardığı öğüt kıt'ası ise tasavvufî döneme uygun düşer. İki yön, XV. yüzyıl Osmanlı edebiyatında âlim, sûfî ve şair kimliğinin aynı kişide nasıl bir arada bulunabildiğini gösterir.

Âfitâbî, Şehzade Bayezid'in Amasya'daki meclisinin şairlerindendir. Bu meclisin önde gelenleri arasında Adlî mahlasıyla şiir yazan şehzadenin kendisi, defterdarı Tâcî Bey ve yine defterdarlık yapmış olan Cezerî Kasım Paşa (Sâfî) sayılabilir. Hüsameddin, Amasya defterdarı Sa'dî Çelebi bin Hacı Mehmed Çelebi'nin de Çerâğ'a hayran olanlar arasında bulunduğunu yazar. Âfitâbî'nin bu çevredeki şairlerle doğrudan bir şiir alışverişi kaynaklarda belgelenmiş değildir.

Şiirlerinden Örnekler

Gazel: Ka‘be-i kūyuña yol vir aña ki yol varamaz

Ka‘be-i kūyuña yol vir aña ki yol varamaz
Yitür anuñ dilegin kim yüz urup yalvaramaz
Ṭoḳunam dir dil-i ‘uşşāḳa perīşāne meger
Ol perī şāne ile zülfin anuñçün ṭaramaz
Āftābī ṭoġa devlet güneşi bir gün ola
Ḥaḳ Te‘ālā ḳulını ḳahr ile dā’im ḳaramaz

Kâbe gibi kutsal bildiği mahalleye yol bulamayana yol verilmesini isteyen âşık, sevgilinin saçını taramamasını, tarağın saçlara dolanmış perişan gönüllere dokunmasından çekinmesine bağlar; son beyitte devlet güneşinin bir gün doğacağını, Allah'ın kulunu her zaman kahırla karartmayacağını söyler. Gazel Âşık Çelebi'de sekiz, Edirneli Nazmî'nin mecmuasında yedi beyittir; burada matla, üçüncü beyit ve makta verilmiştir (Âşık Çelebi, Meşâ'ir, s. 143-144; Nazmî, Mecma‘u'n-nezâ'ir, s. 1066).

Kaside: Müjeñ tîrine cân itmek hedef devlet nişânıdur

Müjeñ tîrine cân itmek hedef devlet nişânıdur
Velî benüm gibi ḫâkînüñ ol devlet ne şânıdur
Yeter düşdüm ırâġ oḳ gibi ḳurbân olduġum raḥm it
Ḫam-ı ebrûlaruñdan kim yed-i ḳudret kemânıdur

Canını kirpik okuna hedef etmek bir talih işaretidir, ama toprak kadar değersiz bir kişiye bu mutluluk ne haddine; şair kendini hedefe ulaşamayıp uzağa düşmüş bir oka benzetir ve kudret elinin yayı olan kaşlar hürmetine merhamet ister. Latîfî'ye göre beyitler, Âfitâbî'nin Şehzade Bayezid'in meclisinden uzaklaştırılınca durumunu ona arz etmek için yazdığı kasidedendir; Hüsameddin ise kasideyi Bayezid'in 1481'deki cülûsunda Ankara'dan gönderilmiş sayar (Latîfî, Tezkire, s. 135-136; Âşık Çelebi, Meşâ'ir, s. 144).

Matla: Yine diş yârası var sîb-i zenaḫdânuñda

Yine diş yârası var sîb-i zenaḫdânuñda
Yine şeftâlü yimişler gibi pistânuñda

Sevgilinin elmaya benzeyen çenesinde yine bir diş izi, göğsünde de sanki şeftali yenmiş gibi izler vardır. Beyit, divan şiirinin bilinen "çene elması" benzetmesini kıskanç bir âşığın gözünden, somut bir ayrıntıyla yeniden kurar. Kınalızâde ile Beyânî ikinci mısraın son kelimesini "bostan" diye okur (Latîfî, Tezkire, s. 135; Kınalızâde, Tezkire, s. 196; Beyânî, Tezkire, s. 26).

Müfred: Dilde kim sûz ola ney gibi nefesden bilinür

Dilde kim sûz ola ney gibi nefesden bilinür
Ḫânenüñ şenlügi içindeki sesden bilinür

Gönüldeki ateş, neyde olduğu gibi nefesten, âhtan anlaşılır; bir evin şenliği de içinden gelen sesten bilinir. İkinci mısra, birinci mısradaki iddiayı herkesin bildiği bir gözlemle destekler (Latîfî, Tezkire, s. 135).

Müfred: Geldi bir nāme ki efsūn oḳımış ḫāmesine

Geldi bir nāme ki efsūn oḳımış ḫāmesine
Ki gören ‘āşıḳ olur ṣūret-i ser-nāmesine

Öyle bir mektup gelmiştir ki yazanı sanki kalemine büyü okumuştur; mektubun başlığını gören, o yazının güzelliğine âşık olur. Beyit yalnız Âşık Çelebi'de, bazı nüshalarda bulunmayan bir "Ve lehu" kaydıyla yer alır (Âşık Çelebi, Meşâ'ir, s. 144).

Kıt'a: Gafleti ko gözün aç ey gâfil

Gafleti ko gözün aç ey gâfil
Elde iken koma reh-i talebi
Vaktine hâzır ol ki çalındı
Penç-gâh-i Muhammed-i ‘Arabî

Şair gafletten uyanmayı, fırsat elde iken Hakk'ı arama yolunu bırakmamayı öğütler ve beş vakit namaza çağrıyı Peygamber'in kapısında çalınan nevbete benzetir. Kıt'a yalnız Hüsameddin'de, kaynak gösterilmeden Âfitâbî'ye verilir; tezkirelerde bulunmadığı için aidiyeti doğrulanamamıştır (Hüsameddin, Amasya Tarihi 6, s. 21).

Kronoloji

1454-1481: Şehzade Bayezid'in Amasya sancakbeyliği; Latîfî'ye göre Âfitâbî bu yıllarda onun özel meclisine girdi ve sonra uzaklaştırıldı.

883 (1478-79): Hüsameddin'e göre Halîmî olayında zarar görerek Ankara'ya gönderildi ve orada müderris oldu.

886 (1481): Bayezid'in tahta çıkışı; Hüsameddin'e göre Âfitâbî Merzifon'daki Sultaniye Medresesi'ne müderris oldu, ardından Ankara ve Sivas'ta kadılık yaptı.

903 (1497-98): Hüsameddin'e göre emekli olarak Amasya'da Sultan Bayezid vakıflarına mütevelli ve Şehzade Ahmed'e musahip oldu.

907 (1501): Hüsameddin'e göre yılın başlarında Amasya'da öldü. Tezkireler tarih vermez; Sadettin Nüzhet Ergun 1494'e kadar yaşadığını ileri sürer.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Latîfî, Tezkiretü'ş-şu'arâ ve Tabsıratü'n-nuzamâ, hzl. Rıdvan Canım, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2018 (e-kitap), s. 135-136, Âftâbî maddesi. ekitap.ktb.gov.tr
  • Âşık Çelebi, Meşâ'irü'ş-şu'arâ, hzl. Filiz Kılıç, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2018 (e-kitap), s. 143-144, Âftâbî maddesi.
  • Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ, hzl. Aysun Sungurhan, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 196-197, Âftâbî maddesi.
  • Beyânî, Tezkiretü'ş-şu'arâ, hzl. Aysun Sungurhan, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 26, Âftâbî maddesi.
  • Abdizâde Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi 6-8. Cilt, ed. Songül Keçeci Kurt - Recep Orhan Özel - Metin Hakverdioğlu, Amasya: Amasya Belediyesi, 2022, s. 20-21 (Âfitâbî Abdurrahman Çelebi) ve Çerâğ Bey maddesi.

Kitaplar

  • M. Fatih Köksal, "Âfitâbî", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2013, https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/afitabi (Edirneli Nazmî, Mecma‘u'n-nezâ'ir, hzl. M. Fatih Köksal, KTB e-kitap 2012, s. 1066'dan örnek gazelle).