Geliboluludur. Erzurum defterdârlığından ma'zûl iken Künhü'l-Ahbâr'ında kendisinin yazdığı üzere Sultân Mehmed'e takdîm eylediği kasîde-i cülûsiyyesinin bir câ'izesi olarak 1003 senesi şevvâlinin gurresinde Amasya sancağı beyi olup geldi.
Yukarıda yazılan Yaramaz Ahmed Ağa'nın cem'iyyeti gitdikçe nazar-ı dikkati celb etmeğe başladı. Köprü voyvodası Durak Ağa bunların [341] def' ve tenkîline me'mûr oldu. Durak Ağa, sipâhî çavuşlarından olup "Kıbleli Duracan Çavuş" demekle meşhûr idi.
1004 senesi ramazânının gurresinde Amasya müftüsü Tâceddîn Efendi infisâl eylediğinden yerine Malgaralı Köse Ahmed Efendi Amasya müftüsü ve Sultâniyye müderrisi olup geldi. Diyârbekir beylerbeyi Husrev Paşa da Sivas beylerbeyi oldu. Çünkü şekâvet her tarafda artmışdı.
Bu şekâvet değil kuvvetli bir ihtilâldi. 829 târîhinde "Rûmeli vak'ası" demekle meşhûr ihtilâlden daha şedîd olacağı anlaşılıyordu. Çünkü bütün tımâr ve ze'âmet, Türkler'den ziyâde gayr-i Türkler'e verilmekde idi. Türkler'e vezâret kânûnen memnû' gibi olmuşdu.
Bütün makâm-ı iktidâr gayr-i Türkler'e münhasırdı. Türkler ancak uzak yâhud küçük vilâyetlere beylerbeyi olabiliyordu. Dîvân-ı hümâyûnda bir tek Türk vezîr yokdu. Defterdârlıkdan, nişâncılıkdan yetişen Türk vezîrler ender olmakla beraber sadâretden mahrûm idiler.
Fireng İbrâhim Paşa'nın sadâretinden bu zamâna kadar makâm-ı sadâreti, vezâreti ihrâz edenler gayr-i Türkler'di. Türklük aleyhinde söylenilen hezeyânların, uydurulan efsânelerin hepsi de gayr-i Türkler'den sudûr etmiş, riyâkârların gayretiyle revâc bulmuşdu.
Anadolu'da Türkler, gayr-i Türkler'in bu tahakkümlerine karşı kıyâm ediyorlar, taraf taraf ihtilâl bayrağını açıyorlardı. Beğenilmeyen [342] softalar işte bu millî ihtilâlin alemdârı olmuşlardı. Gelikli Mahmûd kıyâm eden softaların başbuğu idi.
Şâyân-ı dikkatdir ki Anadolu sancaklarına, vilâyetlerine mîrlivâ, beylerbeyi olarak gönderilen gayr-i Türkler içinde Türkçeyi bilmeyen, akâ'id-i İslâmiyyeden bîhaber, koyu câhil adamlar da vardı.
Çünkü devşirmelerden vezîr olanlar, Hristiyân babalarını, kardaşlarını, hısımlarını kabûl-i İslâm etdikleri günden i'tibâren mîrlivâ, beylerbeyi yapdırıyorlardı. Bunlar ancak mütesellimleriyle idâre-i umûr-ı hükûmet ederek pek çok yolsuzluklar yapıyorlar, Türkler'i son derece kızdırıyorlardı.
Hele za'îmler, sipâhîler ekseriyetle gayr-i Türkler'di. Hâlbuki tımâr ve ze'âmet Anadolu'da Türkler'e hâs bir dirlikdi. Gayr-i Türkler'in nazarında Türkler re'âyâdandı. Türkler'in en ziyâde gücüne giden gayr-i Türkler'in tahakküm ve istibdâdı idi.
Vaktiyle Kur'ân-ı Kerîm'in emr etdiği müsâvâtı, hizmetleri mukâbilinde mükâfâtı taleb eden, bu uğurda yüksek sesleriyle bağıran gayr-i Türkler makâm-ı iktidârı elde etdikleri günden i'tibâren Türkler'e müsâvât yerine tahkîrât, mükâfât yerine mu'âdât ile mukâbele etdiler.
Bundan dolayı Türkler, gayr-i Türkler'e karşı isyân etmişler, ihtilâl bayrağını açmışlardı. Gayr-i Türkler'e bu kadar yüksek makâmlar veren Osmanlı hânedânı da kıyâm eden Türkler'in nazarında küçülmüşlerdi. [343] Hattâ Osmanlı hânedânı bile gayr-i Türkler'in bu tahakküm ve istibdâdından bîzâr olmuşlardı.
Amasya beyi Âlî Bey âlim, fâzıl, müverrih bir zât idi. Fakat her tarafda zuhûr eden erbâb-ı ihtilâle karşı âciz kalmışdı. Bunun için Âlî Bey 1005 senesi evâ'ilinde Kayseriyye'ye nakl edildi. Yerine Bâlî Bey gönderildi.
Günümüz Türkçesiyle
Gelibolulu'dur. Erzurum defterdarlığından azledilmiş iken, Künhü'l-Ahbâr adlı eserinde kendisinin yazdığı üzere Sultan Mehmed'e sunduğu cülus kasidesinin bir ödülü olarak 1003 senesi şevval ayının başında [1595] Amasya sancak beyi olarak geldi.
Yukarıda anılan Yaramaz Ahmed Ağa'nın topluluğu gün geçtikçe dikkat çekmeye başladı. Köprü voyvodası Durak Ağa, bunları dağıtmak ve cezalandırmakla görevlendirildi. Durak Ağa sipahi çavuşlarındandı ve "Kıbleli Duracan Çavuş" diye tanınırdı.
1004 senesi ramazan ayının başında [1596] Amasya müftüsü Tâceddîn Efendi görevden ayrılınca, yerine Malgaralı Köse Ahmed Efendi Amasya müftüsü ve Sultâniyye müderrisi olarak geldi. Diyarbekir beylerbeyi Hüsrev Paşa da Sivas beylerbeyi oldu. Çünkü eşkıyalık her yanda artmıştı.
Bu, sıradan bir eşkıyalık sayılamayacak kadar güçlü bir ayaklanmaydı. 829 yılında [1425-26] "Rumeli olayı" diye ün yapan ayaklanmadan daha şiddetli olacağı anlaşılıyordu. Çünkü bütün tımar ve zeametler Türklerden çok Türk olmayanlara verilmekteydi. Türklere vezirlik kanunen yasak gibi olmuştu.
Bütün iktidar makamları Türk olmayanlara ayrılmıştı. Türkler ancak uzak ya da küçük vilayetlerde beylerbeyi olabiliyordu. Divan-ı hümayunda tek bir Türk vezir yoktu. Defterdarlıktan, nişancılıktan yetişen Türk vezirler az olmakla birlikte, sadrazamlıktan yoksun bırakılmışlardı.
Frenk İbrahim Paşa'nın sadrazamlığından bu zamana kadar sadrazamlık ve vezirlik makamına gelenlerin hepsi Türk olmayanlardı. Türklük aleyhinde söylenen saçma sözlerin, uydurulan efsanelerin hepsi de Türk olmayanlardan çıkmış, ikiyüzlülerin gayretiyle yaygınlaşmıştı.
Anadolu'da Türkler, Türk olmayanların bu baskısına karşı ayaklanıyor, her yanda isyan bayrağını açıyordu. Beğenilmeyen softalar işte bu millî ayaklanmanın bayraktarı olmuştu. Gelikli Mahmud, ayaklanan softaların başbuğuydu.
Dikkat çekicidir ki Anadolu sancaklarına ve vilayetlerine mirliva ve beylerbeyi olarak gönderilen Türk olmayanlar arasında Türkçeyi bilmeyen, İslam akidelerinden habersiz, koyu cahil kişiler de vardı.
Çünkü devşirmelerden vezir olanlar, Hristiyan olan babalarını, kardeşlerini, akrabalarını Müslüman oldukları günden itibaren mirliva ve beylerbeyi yaptırıyorlardı. Bunlar ancak vekilleri olan mütesellimler aracılığıyla devlet işlerini yürütüyor, çok sayıda yolsuzluk yapıyor, Türkleri son derece kızdırıyorlardı.
Özellikle zeamet sahipleri ve sipahiler çoğunlukla Türk olmayanlardı. Oysa tımar ve zeamet Anadolu'da Türklere ayrılmış bir geçim kaynağıydı. Türk olmayanların gözünde Türkler reaya sayılıyordu. Türklerin en çok gücüne giden şey, Türk olmayanların baskısı ve zorbalığıydı.
Vaktiyle Kur'an-ı Kerim'in emrettiği eşitliği, hizmetleri karşılığında ödül verilmesini isteyen ve bu uğurda yüksek sesle bağıran Türk olmayanlar, iktidar makamını ele geçirdikleri günden itibaren Türklere eşitlik yerine aşağılamayla, ödül yerine düşmanlıkla karşılık verdiler.
Bundan dolayı Türkler, Türk olmayanlara karşı isyan etmiş, ayaklanma bayrağını açmışlardı. Türk olmayanlara bu kadar yüksek makamlar veren Osmanlı hanedanı da ayaklanan Türklerin gözünde küçülmüştü. Hatta Osmanlı hanedanı bile Türk olmayanların bu baskı ve zorbalığından bıkmıştı.
Amasya beyi Âlî Bey, âlim, fazıl ve tarihçi bir zattı. Ancak her yanda ortaya çıkan ayaklanma yanlılarına karşı güçsüz kalmıştı. Bu yüzden Âlî Bey 1005 senesinin başlarında [1596-97] Kayseri'ye nakledildi. Yerine Bâlî Bey gönderildi.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- ma'zûl: görevden alınmış
- kasîde-i cülûsiyye: padişahın tahta çıkışı için yazılan övgü şiiri (cülus kasidesi)
- câ'ize: ödül, bahşiş
- gurre: ayın ilk günü, başı
- cem'iyyet: topluluk, kalabalık
- def' ve tenkîl: dağıtma ve cezalandırma
- infisâl: görevden ayrılma
- şekâvet: eşkıyalık
- ihtilâl: ayaklanma, isyan
- tımâr ve ze'âmet: devlet hizmetine karşılık gelirini kullanma hakkı verilen toprak payları; sahipleri sipahi ve zeamet sahibiydi
- mîrlivâ: sancak beyi
- mütesellim: bir sancağı ya da bölgeyi asıl yöneticisi adına idare eden vekil
- re'âyâ: vergi veren halk
- devşirme: Hristiyan ailelerin çocuklarından toplanıp devlet hizmetine yetiştirilenler
- softa: medrese öğrencisi
- mu'âdât: düşmanlık
Âlî Mustafa Efendi Kimdir
Maddenin başlığındaki Âlî Mustafa Efendi, Osmanlı tarih yazıcılığının tanınmış adlarındandır. 1541'de Gelibolu'da doğdu, şiir ve nesirle uğraştı, pek çok eser verdi. Hayatı boyunca özlediği yüksek makamlara bir türlü ulaşamadı. Daha çok defterdarlık ve kâtiplik görevlerinde bulundu; Erzurum, Bağdat ve Sivas defterdarlıklarını yaptı, 1592'de yeniçeri kâtibi, aynı yıl defter emini oldu. Hüsameddin'in "Erzurum defterdarlığından azledilmiş" demesi, kaynaklardaki bilgiyle birlikte düşünülünce, Âlî'nin 1585 yılındaki Erzurum görevine işaret ediyor olabilir. Âlî o görev sırasında şair Nef'î'nin yetişmesinde etkili olmuş, ona bu mahlası vermiştir.
Amasya'ya gelişine dair kaynaklarda şu bilgi var: Âlî, yeni padişah III. Mehmed'den kitap bakımından zengin olduğunu umduğu Mısır defterdarlığını istemişti. Haremin nüfuzlu ağaları buna engel olunca Amasya sancak beyliği ile Rum defterdarlığına razı oldu. Bir süre sonra yanındaki kapıkulu askerlerinin halka eziyet etmesi yüzünden Rum defterdarlığından alındı (Eylül 1595) ve Amasya'dan Kayseri'ye nakledildi. Hüsameddin ise Kayseri'ye naklini 1005 yılının başına, yani 1596 sonbaharına koyar. Kaynaklarda bu görevlendirmenin kesin tarihi konusunda bir ayrılık görünüyor ve bu çelişki kesin olarak çözülmüş değildir.
Âlî'nin en önemli eseri, 1591-1599 arasında yazdığı Künhü'l-Ahbâr'dır. Eser dört bölümden oluşur; sonuncusu Osmanlı tarihini ve devlet adamlarının, âlimlerin, şairlerin hayat hikâyelerini kapsar. Hüsameddin'in "kendisinin yazdığı üzere" diye anması, Âlî'nin eserlerinde kendi görevlerini ve sunduğu manzumeleri sayıp dökmeyi sevmesiyle uyumludur. Ancak cülus kasidesi ile Amasya beyliği arasındaki bağlantıyı biz bu çalışmada başka bir kaynakta doğrulayamadık. Âlî, 1600 yılı başlarında Cidde sancak beyi olarak gittiği yerde, muhtemelen o yıl öldü.
Metnin Ana Fikri ve Hüsameddin'in Yorumu
Maddede Âlî Bey'in görevine ayrılan yer kısadır; asıl ağırlık, ardından gelen uzun değerlendirmededir. Hüsameddin, Amasya çevresindeki eşkıyalığı bir Türk-Türk olmayan çatışması olarak yorumlar. Ona göre yüksek makamlar devşirme kökenlilerin elindedir; Türkler ise ayaklanarak hakkını aramaktadır. Bu yorum, kitabın yazıldığı 1920'lerin tarih anlayışını yansıtır ve Hüsameddin'e özgüdür.
Bugünkü araştırmalar Celâlî hareketlerini daha çok yönlü açıklar. Çok sayıda boşta kalan genç, çiftini bırakıp kaçan köylü, vergi baskısı, değeri düşen akçe, tüfeğin yayılması ve Osmanlı-Avusturya savaşları sebepler arasında sayılır. Aynı çalışmalara göre bu dönemin Celâlî liderleri çoğunlukla devlet teşkilâtının içinden gelen, haklı ya da haksız yere görevinden alınmış kişilerdir. Bu nedenle Hüsameddin'in aktardığı olaylar ayrı, onları etnik bir mücadele olarak yorumlaması ayrıdır; ikincisi yazarın kendi görüşüdür ve öyle okunmalıdır.
Metnin sonunda adı geçen "Gelikli Mahmud" ile ilgili bilgiyi başka bir kaynakta bulamadık. Müftü Tâceddîn Efendi, Köse Ahmed Efendi, Durak Ağa ve Yaramaz Ahmed Ağa gibi adlar da aynı durumdadır. Bunlar hakkında Hüsameddin'in aktardığından başka bir bilgiye rastlanmadı.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 3. Cilt, s. 518–519. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
Kitaplar
- Ömer Faruk Akün, "Âlî Mustafa Efendi", TDV İslâm Ansiklopedisi, aynı madde, edebî yönü bölümü.