336 'da Seyfü'd-Devle ma'iyyet-i mevcûdesiyle Haleb'den hareket edib Tarsûs'a muvâsalat ve buradan Kilikya'ya girip Adana taraflarında vâlî Yani Domestik (Zimiskis) ile şiddetli bir sûretde [243] harbe girişdi. Seyfü'd-Devle'nin seyf-i intikâmı önünde Yani, münhezimen firâr etdi.
Seyfü'd-Devle bu savletle Konya vilâyetini geçip Kapadokya kıt'asına girdikden sonra Kayseriyye'ye doğru geldiği esnâda Pon ve Kapadokya vâlîsi Mardus Foka, Seyf'i mukâbele eylediyse de girişdiği muhârebeyi gâ'ib edib mağlûben tedâfu'î bir vaz'iyyet almış idi. Fakat Seyfü'd-Devle'nin dahi kuvveti hayli tenâkus ve şitâ da hulûl etmiş olduğuna binâ'en istîlâ etdiği memâlik-i Rûmiyye'yi mukâbele-bi'l-misl olarak tahrîb ü gâret ve 337'de Haleb'e avdet eyledi.
338'de Seyfü'd-Devle aldığı bir kuvve-i külliye ile ikinci def'a bilâd-ı Rûm'a dâhil olup ilk tesâdüf eylediği Yani Domestik fırkasını târumâr ve Domestik'i mecbûr-ı firâr ederek ilerledi. Önüne gelen bilâdı hırs-ı intikâm ile tahrîb ederek Harşene beldesini muhâsara ve Pon vâlîsi Mardus'u fenâ hâlde tazyîk etmekle esîr olacağını idrâk eden Mardus Foka, Bahr-ı Bentaş (Karadeniz) tarafına firâr eyledi.
Müte'âkiben Seyfü'd-Devle Harşene (Amasya)'ya dâhil olup ba'zı mevki'leri tahrîb eyledi. Seyfü'd-Devle'nin tahrîb etdiği yerler, Mardus Foka ile Tekfûr Foka'nın sarâyları bulunduğu Foka Mahallesi olmalıdır. Ba'dehû Seyfü'd-Devle Semendû (Ziyâre) mevki'inde iki ay kadar ikâmet ve icrâ-yı tenezzüh etdikden sonra gânimen avdet edebilmişdir. Şâ'ir-i meşhûr Ebû Tayyib El-Mütenebbî bu seferi beyân ve Seyfü'd-Devle'yi medh [244] eylediği kasîdeden şunlar Ahbâru'd-Düvel'de mestûrdur:
لهَذا اليَومِ بَعدَ غَدٍ أَريجٍ / وَنارٌ في العَدو ِ لَها أَجيج
وَفينا السَ يف حَملَت ه صَدوقٌ / إِذا القى وَغارَت ه لَجوج
ن عَو ِذه مِنَ األَعيانِ بَأساً / ونكثر بِالد عاءِ لَه الضَجيج
رَضينا وَالد م ست ق غَير راضٍ / بِما حَكَمَ القَواضِب وَالوَشيج
فإن يقدم فقد زرنا سمندو / وإن يحجم فموعدنا الخليج³⁰²
Seyfü'd-Devle'nin avdetinde imparator Romanos, birâderi Liyonde (Le'onida)'yı bir fırka-i askeriyye ile gönderip Seyf'i ta'kîb etdirdiyse de Le'onida otuz bin kadar telefât verdikden sonra ric'at ve Seyfü'd-Devle de sâlimen avdet eyledi. Domestik lafzı, tevârîh-i Arabiyye'nin ba'zılarında Anadolu vâlîlerinin ve ba'zılarında imparatorzâdelerin ve diğerlerinde velî-ahdların lakabı olmak üzere mezkûr ise de bâlâda işâret edildiği üzere Zimiskis lafzının mu'arrebi ve hâsseten bu târîhde Kilikya vâlîsi olan Yani (Yovanis)'in lakabıdır. Buna "Cimiskî, Cimişkî, Simistik" dahi denir.
339'da Seyfü'd-Devle üçüncü def'a bilâd-ı Rûm'a dâhil olarak Harşene'ye kadar vâsıl oldu. Amasya'dan ganâ'im-i azîme ve sebâyâ-yı kesîre ahz ve istishâb ederek avdet ederken Anadolu vâlîsi Tekfûr (Nikofor Fokas) bir tarafdan ve Pon vâlîsi Mardus (Bardas Fokas) diğer tarafdan birer kuvve-i külliye ile müşârün-ileyhi bir boğazda hasr ve tazyîk [245] ederek bi'l-muhârebe Seyfü'd-Devle fenâ hâlde münhezim ve üç yüz kadar mu'îni ile ancak tahlîs-i nefse muvaffak olmuşdur.
Anadolu vâlîsi Tekfur Foka, Seyfü'd-Devle'yi Haleb şehrine kadar ta'kîb ederek önüne gelen bilâd-ı İslâmiyyeyi tahrîb ve ibâdullâhı pek fenâ sûretde ta'zîb eyledi. Ancak Seyfü'd-Devle ümerâsından Neccâh er-Rûmî Haleb'i müdâfa'a edib Tekfûr Foka'yı güç hâl ile ric'ata icbâr edebilmiş, Seyfü'd-Devle dahi bu muhârebede hasârât-ı külliyeye uğramışdır.
340'da Seyfü'd-Devle dördüncü def'a bilâd-ı Rûm'a gazâ eylediyse de Anadolu vâlîsi Tekfur Foka (Nikofor Fokas) önüne çıkıp Seyfü'd-Devle'yi münhezimen avdete icbâr etmekle Rûmlar arasında fevkalâde nüfûz ve teveccühe nâ'il olarak imparatorluğunu ihzâr ediyordu.
Seyfü'd-Devle bu inhizâmın acısını çıkarmak için ümerâ-yı etrâfa mürâca'at ve istimdâd eylediği hâlde ancak Mısır hükümdârı Enûcûr (Nûcûr) Hân bin İhşîd et-Türkî³⁰³ bir kuvve-i kâfiye ile imdâd ve Seyfü'd-Devle dahi Türk, Arab, Kürt ve Urbânu'l-Cezîre'den [246] mürekkeb bir kuvve-i azîme cem' ederek 342'de beşinci def'a bilâd-ı Rûm'a girdi.
Önüne ilk tesâdüf eden Kilikya vâlîsi Yani Domestik'i bozup firâra mecbûr ve ba'dehû Liyonde fırkasını makhûr ederek Harşene'ye doğru kemâl-i sür'atle yürüdü. Pon hudûdunda vâlî Mardus Foka'yı da bozup Eflan (Osmâncık) şehri önünde Alis Nehri'ni ya'nî Kızılırmak'ı geçdikden sonra Harşene arkasında kâ'in Rabzu'l-Likân'a304 muvâsalat ederek burada hayme-zen-i ikâmet oldu. Bu seferde beraber bulunan Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî'nin şu beyti bunu îzâh etmekdedir:
حتى أقام على أرباض خرشنة
تشقى بها الروم والصلبان والبيع³⁰⁵
Mardus Foka, hudûd-ı garbiyyeden ric'at ederek Harşene kalesine kapanıp Amasya'yı müdâfa'a etmeğe çalışıyor, etrâfdan istimdâd ederek Amasya'da kuvâ-yı imdâdiyye cem'ine gayret ediyordu.
Fakat Seyfü'd-Devle, kemâl-i şiddetle Rabzu'l-Likân tarafından Amasya'ya cebren girip Harşene kalesini muhâsara ve gelecek kuvâ-yı imdâdiyenin yollarını sedd etmiş idi. [247]
Hulâsa Haleb hükümdârı Seyfü'd-Devle bir tarafdan, ammizâdesi Ebû Firâs el-Hâris bin Ebi'l-Âlâ diğer tarafdan Harşene kalesini son derece tazyîk etmekle derûnunda bulunanlar istîmâna mecbûr oldular. İstîmân edenlerden biri de Domestik'in oğlu Kostantin olup henüz genç idi. Câmiu'd-Düvel, Domestik'in dâmâdı (Mardus olacak) ve kızının oğlu da esîr ve kralın bir oğlu maktûl olduğunu yazıyor. Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî, Domestik'in firârını ve oğlunun yâhud kızı oğlunun esâretini şöyle anlatıyor:
فَوَدَّعَ قَتالهُم وَشَيَّعَ فَلَهُم/ بِضَربٍ حُزونُ البَيضِ فيهِ سُهول ُ
عَلى قَلبِ قُسطَنطينَ مِنهُ تَعَجُّبٌ / وَإِن كانَ في ساقَيهِ مِنهُ كُبولُ
لَعَلَّكَ يَوماً يا دُمُستُقُ عائِدٌ / فَكَم هارِبٍ مِمّا إِلَيهِ يَئول ُ³⁰⁶
Seyfü'd-Devle, Harşene'den binlerce üserâ-yı Rûmiyye ve ganâyim-i külliye alıp 343'de sâlimen avdet ederek mukaddemen Rûmlar'ın aldığı üserâ-yı müslimîn ile Rûm esîrlerini mübâdele etmekle pek çok üserâ-yı İslâmiyyeyi Rûmlar'ın ta'zîbât-ı şedîdesinden kurtarmışdır. Seyfü'd-Devle'nin bu fethi, bütün şu'arânın ser-nâme-i medâyihi olup parlak kasîdelere zemîn olmuş, her şâir mikdârınca şi'rin kadrini bilen Seyfü'd-Devle'den ihsân görmüşdür.
Bu inhizâm-ı küllî, Roma imparatoru Romanos'a son derece te'sîr eylediği cihetle kendileriyle muhârib olduğu İslav, Bulgar milletleriyle sulh edib onları dâ'ire-i ittifâkına aldıkdan sonra bir kuvve-i külliye ihzâr eylemiş idi. [248]
Seyfü'd-Devle gâfilâne 344'de altıncı def'a bilâd-ı Rûm'a gazâ edib Harşene'ye tekarrüb eylediği esnâda Tekfûr Foka, Yani Domestik, Mardus Foka üç tarafından Seyfü'd-Devle'yi ihâta etdiler.
Cereyân eden şiddetli muhârebede mevki'in müsâ'adesizliği, düşman askerinin çokluğu, mücâhidân-ı İslâmın yorgun olmaları Seyfü'd-Devle'yi bîtâb eyledi. Hulâsa binlerce mücâhidler şehîd ve pek çokları da esîr oldukları cihetle Seyfü'd-Devle elli kadar ma'iyyetinin fedâkârlığı sâyesinde ancak hayâtını kurtarabilmişdir. Şühedâdan biri Haleb kadısı ve Seyfü'd-Devle'nin kazaskeri Bedreddîn Ebu'l-Husayn Alî bin Abdülmelik bin el-Heysem ve üserâdan biri de Seyfü'd-Devle'nin ammizâdesi Ebû Firâs el-Hâris bin Ebi'l-Alâ' idi.
Ahbâru'd-Düvel'de mestûr olduğu üzere Emîr Ebû Firâs el-Hamdânî esîr edildikden sonra Harşene'ye sevk olunarak zindân içinde habs olunmuş idi. Ebû Firâs, Harşene'yi gördükde şunları söylemişdir:
إِن زُرتُ خَرشَنَةً أَسيرا / فَلَكَم أَحَطتُ بِها مُغيرا
وَلَقَد رَأَيتُ النارَ تَن / تَهِبُ المَنازِلَ وَالقُصورا
وَلَقَد رَأَيتُ السَبيَ يُج / لَبُ نَحوَنا حُوّاً وَحورا
نَختارُ مِنهُ الغادَةَ ال/ حَسناءَ وَالظَبيَ الغَريرا
إِن طالَ لَيلي في ذُرا / كَ فَقَد نَعِمتُ بِه قَصيراِ
وَلَئِن لَقيتُ الحُزنَ في / كِ فَقَد لَقيتُ بِكِ السُرورا³⁰⁷
Ebû Firâs'ın Harşene'de esâret ve habsi temâdî eylediği cihetle hüzn [249] ve melâlini def' için söylediği eş'âr-ı tavîleden şunlar pek hazîn ve ma'nîdârdır:
إنّ في األسْرِ لَصَبّاً / دمعهُ في الخدِّ صب ُّ
هُوَ في الرّومِ مُقِيمٌ / ولهُ في الشامِ قلبُ
مستجدٌ لمْ يصادف / عِوَضاً مِمّنْ يُحِب ّ³⁰⁸
Çünkü Ebû Firâs, kemâl-i sûz u güdâz ile amcası Seyfü'd-Devle'ye mürâca'at ve fidye ile tahlîs edilmesini istirhâm eylediği hâlde Rûmlar'ın ta'annüd eylediğini tasavvur etmeyerek te'hîr-i halâsını amcasının buhl ve imsâkına haml edib Seyfü'd-Devle'yi pek fazla mu'âhazât ile dil-gîr etmiş idi. Seyfü'd-Devle Rûmlar'ın ısrârına binâ'en mebâlig-i külliye verip Ebû Firâs'ı 345'de ancak kurtarabilmişdir.
Seyfü'd-Devle 347'de, ba'dehû 349'da iki def'a daha bilâd-ı Rûm'a sefer eylediyse de birinde mansûren avdet, diğerinde mağlûben ric'at edib Rûmlar'ın tecâvüzâtını yalnız başına def'a meşgûl olduğu esnâda 356 saferinin yirmi dördüncü günü irtihâl-i dâr-ı bekâ ederek Meyâfârikîn şehrinde vâlidesinin türbesine defn edildi. Seyfü'd-Devle gâyet şecî', kahramân-sîret, ulemâ ve şu'arâyı fevkalâde sever, her âlimi, her şâiri mikdârına göre tatyîb eder bir hükümdâr-ı âlî-tıynet idi.
348'de Rûm imparatorluğunu ihrâz eden Nikofor Fokas (Tekfûr Foka), şu vekâyi'-i mükerrerenin önünü almak için ma'iyyetine aldığı bir kuvve-i cesîme ile bilâd-ı İslâmiyyeyi âteşlere yakıp, bulduğu ricâl ve nisvân-ı [250] İslâmiyyeyi katliâm eyledi. Seyfü'd-Devle her tarafdan istimdâd eylediği hâlde hükümdârân-ı İslâm ve Bağdâd hulefâsı, yek-diğerlerinin yakasını bırakıp da Seyfü'd-Devle'ye mu'âvenet, dîn-i İslâma nusret edecek bir hâlde değil idiler.
Dîn-i İslâm aleyhinde hissiyât-ı kâfirânesi cûş u hurûşa gelen Rûmlar'ın havsala-i insâniyyete sığmayan vahşetleri, ehl-i İslâma kan ağlatdığı hâlde yek-diğerine buğz u hased eden hükümdârân-ı İslâmın bu vahşetlere seyirci olmaları, ne dehşetli bir musîbet olduğunu bu zamânın târîhlerini okuyanlar bilirler. Hulefâ ve mülûk-i İslâmiyye ittifâk edebilselerdi Tekfûr Foka, bu kadar vahşetleri irtikâb etmek değil, ufak bir Haleb hükûmet-i İslâmiyyesi önünde mükerreren bozulan İstanbul tahtında güç oturabilirdi.
İşte dîn-i İslâmın makâsıd-ı asliyyesinden bî-haber oldukları hâlde huzûzât-ı hayvâniyye, ihtirâsât-ı nefsâniyye esîrleri olan böyle hulefâ ve mülûk-i İslâmiyyenin menâfi'-i İslâmiyyeye hizmet edemeyeceklerini bilen Allâmu'l-guyûb Hazretleri "Yâ eyyühellezîne âmenû men yertedde minküm an dînihî fesevfe ye'tillâhu bi-kavmin yuhibbuhum ve yuhibbûnehû ezilletin ale'l-mü'minîne e'izzetin ale'l-kâfirîn"³⁰⁹ buyurmuş idi.³¹⁰ [251]
Allâmu'l-guyûb Hazretleri, şu va'd-i celîlini infâz için imâmu'l-muhaddisîn, burhânu'l-müverrihîn, şemsü'l-milleti ve'd-dîn Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed bin Osmân bin Kaymaz bin Altûn ez-Zehebî hazretlerinin târîhinde mestûr olduğu üzere 349'da Guz (Türkmenler)'den binlerce hargâhı ya'nî çadır halkını bütün efrâdıyla bir günde dâ'ire-i münciye-i İslâma idhâl ve bunları dîn-i İslâmın neşr ü i'lâsına me'mûr buyurdu.
Bir günde kabûl-i İslâm eden Guzlar'ın adedi üç milyon kadar tahmîn edilmekdedir. İşte bunlar bir unsur-ı azîz olan şu Oğuz (Guz)lar'dan Tanrı Ta'âlâ Hazretleri'nin emrine münkâd, âlem-i İslâma birer feyz-i müstefâd olan Selçûkîler, ba'dehû Osmânîler gibi kuvvet-i bâhire, kudret-i kâhire sâhibleri zuhûr etmekle va'd-i İlâhî'de senâ buyurulan kavm-i halîmin, unsur-ı azîzin, muhibb-i Hudâ olan bir milletin Türkler olduğu âşikârdır.
Ikdu'l-Cümân'da Bedreddîn Mahmûd el-Aynî 349 senesi vekâyi'inde diyor ki: "Bu sene Türkler'den iki yüz bin çadır halkı kabûl-i İslâm etmekle bunlar "Türk Îmân" nâmıyla yâd olundular. Ba'dehû "Türk Îmân" lafzı tahfîf olunarak "Türkmân" denmişdir!".³¹¹ [252]
Fakat "el-Muhtâr Fî Târîhi'l-Ahyâr"'da mestûr olduğu üzere bu Türkler "Guz" demekle meşhûr Oğuz Hân evlâdı olan Türkmenler olup bir günde kabûl-i İslâm etmeleri de bu târîh ile Câmiu'd-Düvel'den müstebân olduğu üzere şöyle cereyân etmişdir:
Türkistân hâkânı olan "Habak, Kâbak, Kâbûk" Hân, Oğuz Hân'ın torunu Salur Hân neslinden olduğu münâsebetle "Habaku's-Salgurî" demekle meşhûr idi. Bunun sâlârı ya'nî müdebbir-i umûru olan ser-askeri, Oğuz Hân'ın diğer torunu olan Kınık Hân soyundan Dukak (Togâk Bây) idi. Kabuk Hân, ehl-i İslâm aleyhinde muhârebe etmek fikrinde olduğu hâlde mehâsin-i İslâmiyyeyi kalben takdîr eden Togak Bây dahi kabûl-i İslâm fikrinde olmakla araları bozulmuş idi.
Şu tehâlüf-i efkârdan dolayı Togâk Bây, Kabuk Hân'ı terk edib onunla harb etmeğe kadar varmış idi. Çünkü Togâk Bây, akıl ve dehâsıyla meşhûr olan Toktemür'ün torunu olup Türkmenler arasında gâyet mutâ', tedbîr ve nüfûzuyla meşhûr bir kahramân-sîret olduğu cihetle Kabuk Hân, bunun nüfûzundan istifâde etmek üzere celbini muvâfık buluyor, muhâlefetini tehlikeli görüyor idi.
Binâ'en-aleyh Kabuk Hân, birâderleri Suli ve Ulug Hânlar'ı tavsît ederek Togâk Bây'ı celbe teşebbüs eylediği esnâda Togâk Bây'ın kabûlünü teklîf eylediği dîn-i İslâmı bi'l-müşâvere kabûle karâr vermeleri üzerine bütün [253] Türkmen oymakları bunlara muvâfakat etdiler, bir günde üç milyonu mütecâviz Türkmenler şeref-i İslâm ile müşerref oldular.
Kabuk Hân, mukaddemen Türkler'in kabûl-i İslâmında hizmeti sebk eden Bugrâ Hân'a teşbîhen Türkmenler arasında "Bugrâ Hân" demekle meşhûr olmuşdur. Türkistân hâkânı "Bigvâ, Bigrâ, Bugrâ" gibi eşkâl-i muhtelifede zabt edilen hükümdâr budur. Kuvvet-i kâhiresiyle neşr-i İslâma himmet eden bütün hânedân-ı Selçûk'un cedd-i a'lâsı da işte bu Togâk Bây'dır.
Gelelim sadede: Ehl-i İslâmın yüreklerini dağlayan Rûm imparatoru Nikofor Fokas, kendi zevcesi olan Te'ofanu ile Anadolu vâlîsi ve kendi perverde-i ni'meti olan Yani Zimiskis'in mu'âşakası uğruna 354'de rakîbâne maktûl olarak Yani Zimiskis Rûm imparatoru olmuşdur.
Pon ve Kapadokya vâlîsi olan Bardas Fokas, maktûl olan imparator Nikofor Fokas'ın yeğeni olduğuna binâ'en imparatorluğu işgâl eden kâtil Zimiskis'in şu cinâyeti, inân-ı ihtiyârını selb ederek imparatorluğa karşı isyân ve Amasya'da istiklâlini i'lân eyledi.
Bu esnâda hâricen pek meşgûl olan imparator Yani, Bardas Fokas'ın isyânından müte'essir olup Pon vâlîliğine nasb eylediği Savdes (Te'odos) nâm bir generali kuvve-i kâfiye ile Pon kıt'asına irsâl etmiş idi. Bi'l-muhârebe Bardas mağlûb ve esîr olmakla Harşene zindânında mahbûs ve Te'odos da Amasya'ya vâlî olarak mukîm oldu. [254]
Pon vâlîsi Te'odos, 356'da Amasya'ya girip idâre-i umûr-ı vilâyet etmekde iken Bardas Fokas, bir fürce bulup hafiyyen mahbûsdan firâr ve başına cem' edebildiği avenesiyle bir gece Te'dos'un hânesini basıp kendisini ve avenesini katl ederek takrîben 357'de ikinci def'a Amasya'da isyân ve krallığını i'lân eyledi.
İmparator Yani, bunun def'ine Anadolu vâlîsi Bardas Sıklarus nâmında bir kumandânı me'mûr etmekle iki Varda (Bardas) mükerreren çarpışdılar. Nihâyet Pon kralı nâmını alan Bardas Fokas, Anadolu vâlîsi olan Bardas Sıklarus'un eline esîr düşdüğü cihetle derhâl İstanbul'a i'zâm ve bir müddet İstanbul zindânında, ba'dehû Sakız cezîresinde habs edilerek iki sene kadar devâm eden Pon krallığına hitâm verildi.
Fakat imparator Yani, 361'de vefâtıyla oğlu Vasilus, Bizans imparatoru oldukdan sonra imparatorluğa göz diken Anadolu vâlîsi Bardas Sıklarus dahi isyân ederek Anadolu kıt'asını istîlâ eylediği esnâda imparator Vasil, bunun düşmanı olan Bardas Fokas'ı Sakız mahbesinden çıkarıp üçüncü def'a Pon ve Kapadokya vâlîliğine nasb ve Anadolu vâlîsinin isyânını def'a me'mûr eyledi.
Takrîben 364'de Pon ve Kapadokya vâlîsi olan Bardas Fokas, ma'iyyetine aldığı bir kuvve-i külliye ile Bardas Sıklarus'u Ankara civârında tazyîk ederek harben fenâ hâlde perîşân etmekle Sıklarus mağlûben [255] Âzerbeycân'a firâr ve Hazar Türkleri'ne ilticâ ve Fokas dahi Amasya'da istikrâr etdi.
Pon vâlîsi Bardas Fokas mu'ahharan imparator Vasil'in istibdâdını çekemeyip tedrîcen Anadolu a'yânını elde etmeğe çalışıyor, cem' eylediği bir kuvve-i azîme ile Vasil'i imparatorluk tahtından kaldırıp kendisi yerine geçmek üzere İstanbul'a yürüdüğü esnâda Bardas Sıklarus dahi Âzerbeycân'dan avdetle aynı fikri iltizâm ve başına topladığı askerle İstanbul üzerine hareket ediyordu.
Nihâyet bu iki kumandân yek-diğerini istihlâfen Bizans imparatoru olmak üzere tevhîd-i mesâ'î ederek Aydos taraflarına kadar gelmişler idi. Fakat Sıklarus, Fokas'ın nüfûz ve iktidârına mağlûb olacağını idrâk etmekle elde etdiği Fokas'ın adamlarından birinin vâsıtasıyla Bardas Fokas'ı 367'de tesmîm eyledikden sonra kendisi de imparator Vasil'in askeriyle harb ederken gadrin cezâsını görmüşdür.
İşte Bardas Fokas'ın etbâ'ından Amasyalı Komennus nâmında biri imparator Vasilus'a sadâkat ederek Bardas Sıklarus'un ibtidâ mağlûb, ba'dehû maktûl olmasına hizmet eylediği münâsebetle Amasya'da ta'ayyün edib mu'ahharan Pon vâlîliğine nasb edilmiş idi.
390 hudûdunda Pon vâlîliğine nasb edildiği maznûn olan "Komen, Komennus, Komenenus", Amasya'da muhâceretle ikâmet eden İtalyan bir â'ileye mensûb olduğu tevârih-i garbiyyede mezkûr [256] ise de tevârîh-i Arabiyye'de "Kamân, Kamen" nâmıyla mestûr olan bu adam, Amasya'da meskûn olan Hristiyân Becenekler'den Koman olduğu ve i'lâm-ı Rûmiyye'nin âhirine lâhik olan "us" kelimesinin ilâvesiyle "Komunus, Komennus" dendiği maznûndur. Çünkü Koman, bâlâda teşrîh edildiği üzere Türk adlarındandır.
Komennus, Mukaddime'de mezkûr olduğu üzere Amasya'da "Komnenos Sarâyı", ba'dehû "Kavak", daha sonra "Hızır Paşa Mahallesi" nâmıyla yâd olunan mahallede bir sarây-ı âlî ve bahçe inşâsıyla orada ikâmet edib hayli seneler icrâ-yı vilâyet etmiş ve takrîben 406 hudûdunda vefât edib "Andronikus, Erkirus, Yovanis" nâmlarıyla ma'rûf olan oğullarından Andronikus Pon vâlîliğine nasb olunmuşdur.
Pon vâlîsi Andronikus, Amasya'da ikâmet ve Harşene kalesinde nâmına mensûb bir kilise inşâsıyla iştihâr eyledi. Kuyûd-ı atîkada "Andre" ve "Andronik Kilisesi" nâmıyla meşhûr olan bu kilise, Amasya'nın fethini müte'âkib câmiye tahvîl olunduğu ve ba'dehû bir minâre ilâve edildiği Mukaddime'de zikr edildi. Bunun da takrîben 437 hudûdunda vefâtıyla oğulları "İsak, Aleksi, Kaluyani" mu'ahharan Bizans imparatoru olmuşlardır.
Andronikus Komennus'un vefâtıyla büyük oğlu İsak (İsakiyus Komennus), Pon vâlîsi olduğu esnâda Selçuk hükümdârı Tuğrul Hân bin Mikâ'îl bin Selçûk'un ana bir kardaşı ve dedesi Selçûk bin Dukâk'ın birâderi Sunkur'un evlâdından İbrâhim Yinal demekle meşhûr [257] İbrâhim Hân bin İnal bin Sunkur bin Dukâk, bilâd-ı Rûm üzerine yürüyordu.
439'da İbrâhim Yinal, ilk def'a bilâd-ı Rûm'a Diyârbekir üzerinden girip Sivas'a kadar tekarrüb eylediği hâlde Pon vâlîsi İsak, güç hâl ile i'âde edebilmiş idi. Bu vak'a İsak'ın kesb-i nüfûz etmesine bâ'is olduğu gibi İbrâhim Hân'a dahi mûcib-i gayret oluyordu. Binâ'en-aleyh İbrâhim Hân, birâderi Tuğrul Hân'dan büyük bir kuvve-i imdâdiyye alıp ikinci def'a olarak 440'da bilâd-ı Rûm'a Malazgird üzerinden yürüdü.
Mesâlikü'l-Ebsâr'da mestûr olduğu üzere İbrâhim Yinal, ibtidâ Erzincân taraflarını, ba'dehû İsâk'ı mağlûb ederek Sivas vilâyetini kâmilen istîlâ etdikden sonra Trabzon'a geçip oraları dahi istîlâ ve Sinop üzerine hareket etmiş idi. İsak Komennus, aldığı kuvve-i imdâdiyye ile ikinci def'a Sinop civârında girişdiği harbi de gâ'ib edib İbrâhim Yinal İstanbul üzerine yürüdü.
Bizans imparatorluğuna fevkalâde dehşet veren İbrâhim Yinal'ın harekâtını tevkîf için üçüncü def'a İsak Komennus, İstanbul'a beş günlük bir mesâfesi olan mahalde önüne çıkıp harb eylediyse de İsak yine münhezim oldukda, verdiği mebâliğ-i külliye mukâbilinde İbrâhim Yinal'ı sulha irzâ ederek i'âdeye muvaffak olmuşdu. İsak, bu hizmetiyle Rûmlar arasında fevkalâde hâ'iz-i şöhret olup Anadolu vâlîliğine nakl olunduğu [258] esnâda eniştesi Halikis dahi Pon vâlîliğine nasb olunmuşdur.
Fakat İbrâhim Yinal'ın ikinci def'a Anadolu'ya hücûmu; Erzurum, Sivas, Trabzon vilâyetlerinde meskûn olarak Hristiyânlığı kabûl etmiş olan Becenekler'in, Kumânlar'ın hissiyât-ı milliyesini uyandırmak husûsunda büyük bir te'sîr icrâ etmişdi. İbrâhim Yinal'ın harekâtı tedkîk olunursa ibtidâ Becenekler'in, ba'dehû Kumânlar'ın ya'nî Becenek ve Kumân Türkleri'nin muhîtinde ihrâz-ı muvaffakiyet ederek İstanbul üzerine yürümesi, ba'dehû İstanbul'a beş günlük bir mesâfede sulhen avdet etmesi, bunların hissiyât-ı milliyesinden istifâde eylediğini anlatır.
Pon vâlîsi Halikis, vâlî-i esbak Andronikus'un dâmâdı olup İsak Komnenos'un nezdinde hidemât-ı harbiyyesi takdîr olunmakla 440 evâhirinde Pon vâlîliğine nasb olunmuş idi.
Amasya'da Helkis Mahallesi ve Helkis Bahçesi demekle meşhûr olan mahalle ve bahçe bunun nâmıyla meşhûrdur. 442 senesi ağustosunda Pon kıt'asında dehşetli bir zelzele olup Amasya'da pek çok hâneler, kiliseler münhedim olmuş, 444'de Anadolu vâlîliğinden Bizans imparatoru olan Amasyalı İsak Komnenos, Amasya'da şimdiki Burma Minâre Câmii mevki'inde bir kilise yapdırmışdır.³¹²
446'da Sultân Tuğrul Hân Âzerbeycân, Îrân ve Şirvân ümerâsının itâ'atlerini te'mîn etdikden sonra Erzurum taraflarını da [259] istîlâ edib ganâ'im-i külliye ve pek çok üserâ-yı Rûmiyye ile avdet ve 448'de Diyârbekir ve Harbrut taraflarını nüfûzuna râm ederek cümlesini birâderi İbrâhim Yinâl uhdesine tevcîh eylediği esnâda Bizans imparatoru İsak Komnenos, kemâl-i merâkından ava çıkıp bir yıldırım isâbetiyle helâk oldu.
450'de Diyârbekir hükümdârı İbrâhim Yinal, birâderi Tuğrul Hân'a isyân edib 451'de harben mağlûb ve maktûl oldukda, Tuğrul Hân Diyârbekir hükûmetini bu vak'ada ibrâz-ı liyâkat eden ammizâdesi Şihâbu'd-Devle Kutlumuş Hân bin Arslan Bey bin Selçûk uhdesine tevcîh eyledi. Konya'da hükûmet eden Selçûkîler'in cedd-i a'lâsı budur. Tevârîh-i Arabiyye'de lehce-i Arabiyye üzere "Kutalmış(قتلمش), Kutalmış (قطلمش)" diye mezkûrdur.
455 ramazânında Selçuk hükümdârı Tuğrul (Tuğrûl) Hân bin Mikâ'îl bin Selçûk, Rey şehrinde bilâ-veled-i zükûr dâr-ı na'îme irtihâl etmekle yerine birâderzâdesi Sultân Süleyman Hân bin Çağrı Muhammed Bey bin Mîkâ'îl ve 456 muharreminde diğer birâderzâdesi Sultân Alp Arslan Hân bin Dâvud Bey bin Mikâ'îl Asya hükümdârı oldukda, Anadolu hükümdârı Şihâbu'd-Devle Kutlumuş Hân, da'vâ-yı istihkâk ile kıyâm eyledi. Fakat harben maktûl oldukda oğlu Mansûr Hân pederinin yerine hükümdâr oldu.
Bu sene Sultân Alp Arslan Hân, Sis ya'nî (Kilikya, Adana) [260] taraflarında hükûmet eden Ermeni kralı Ka'ik'in üzerine gidip harben merkûmu def' eyledikde bütün memâlikini nezdinde bulunan Mansûr Hân'ın mülküne ilâve eyledi. Ermeni kralı Ka'ik cânını güç kurtarıp Bizans imparatorluğuna ilticâ eyledikde, Pon ve Kapadokya vâlîsi olan Halikis 457'de Amasya'da hâlik olduğunu müte'âkib Kapadokya (Kayseriyye) vâlîliğine Ermeni kralı Ka'ik ve Pon vâlîliğine de Jutati'us Komnenos nasb olundu.
Günümüz Türkçesiyle
336'da [947-48] Seyfü'd-Devle yanındaki kuvvetle Halep'ten hareket edip Tarsus'a ulaştı. Buradan Kilikya'ya girip Adana taraflarında vali Yani Domestik (Zimiskis) ile şiddetli bir savaşa tutuştu. Seyfü'd-Devle'nin öç kılıcı önünde Yani yenilip kaçtı.
Seyfü'd-Devle bu hamleyle Konya vilayetini geçip Kapadokya bölgesine girdikten sonra Kayseri'ye doğru geldiği sırada, Pon ve Kapadokya valisi Mardus Foka Seyf'in karşısına çıktı. Giriştiği savaşı kaybedip yenilmiş olarak savunma durumuna geçmişti. Fakat Seyfü'd-Devle'nin gücü de hayli azalmış, kış da bastırmıştı. Bu yüzden istila ettiği Rum ülkelerini misilleme olarak yıkıp yağmaladı ve 337'de [948-49] Halep'e döndü.
338'de [949-50] Seyfü'd-Devle aldığı büyük bir kuvvetle ikinci kez Rum diyarına girdi. İlk karşılaştığı Yani Domestik'in birliğini dağıtıp Domestik'i kaçmaya mecbur ederek ilerledi. Önüne gelen yerleri intikam hırsıyla yıkıp Harşene beldesini kuşattı ve Pon valisi Mardus'u çok sıkıştırdı. Esir düşeceğini anlayan Mardus Foka, Bahr-ı Bentaş (Karadeniz) tarafına kaçtı.
Ardından Seyfü'd-Devle Harşene'ye (Amasya) girip bazı yerleri yıktı. Yıktığı yerler, Mardus Foka ile Tekfûr Foka'nın saraylarının bulunduğu Foka Mahallesi olmalıdır. Sonra Semendû (Ziyâre) mevkiinde iki ay kadar kalıp gezinti yaptıktan sonra ganimetle dönebilmiştir. Ünlü şair Ebû Tayyib el-Mütenebbî bu seferi anlatıp Seyfü'd-Devle'yi öven kasideden şu beyitler Ahbâru'd-Düvel'de yazılıdır:
Yarından sonra çevreye bu sefer gününün güzel kokuları (haberleri) yayılacak,
düşman içinde ise savaş ateşi tutuşacak.
Aramızda öyle bir kılıç var ki (Seyfüddevle) sözüne sadıktır,
düşmanla karşılaşınca korkusuzca saldırır, geri adım atmaz.
Onu kem gözlerden sakınırız,
onun için yüksek sesle dua ederiz.
Biz razı olduk, ama Domestik kılıçların ve mızrakların hükmünü kabul etmedi.
Eğer üstümüze gelirse bilsin ki biz Semendo'yu ziyaret ettik,
kaçarsa da buluşma yerimiz Haliç'tir.
Seyfü'd-Devle'nin dönüşünde imparator Romanos, kardeşi Liyonde'yi (Le'onida) bir askerî birlikle gönderip Seyf'i takip ettirdi. Ama Le'onida otuz bin kadar zayiat verdikten sonra geri çekildi, Seyfü'd-Devle de sağ salim döndü. "Domestik" sözü, Arap tarihlerinin bir kısmında Anadolu valilerinin, bir kısmında imparatorzadelerin, bir kısmında da veliahtların unvanı olarak geçiyorsa da yukarıda belirtildiği gibi "Zimiskis" sözünün Araplaştırılmış biçimidir ve özellikle bu tarihte Kilikya valisi olan Yani'nin (Yovanis) lakabıdır. Buna "Cimiskî, Cimişkî, Simistik" de denir.
339'da [950-51] Seyfü'd-Devle üçüncü kez Rum diyarına girip Harşene'ye kadar vardı. Amasya'dan büyük ganimetler ve çok sayıda tutsak alıp götürürken, Anadolu valisi Tekfûr (Nikofor Fokas) bir yandan, Pon valisi Mardus (Bardas Fokas) öbür yandan birer büyük kuvvetle onu bir boğazda sıkıştırdı. Yapılan savaşta Seyfü'd-Devle perişan oldu ve üç yüz kadar yardımcısıyla ancak canını kurtarabildi.
Anadolu valisi Tekfur Foka, Seyfü'd-Devle'yi Halep şehrine kadar kovalayıp önüne gelen İslam diyarını yıktı, Allah'ın kullarına çok kötü işkenceler yaptı. Ancak Seyfü'd-Devle'nin emirlerinden Neccâh er-Rûmî Halep'i savunup Tekfûr Foka'yı güçlükle geri çekilmeye zorlayabildi. Seyfü'd-Devle de bu savaşta büyük kayıplara uğradı.
340'ta [951-52] Seyfü'd-Devle dördüncü kez Rum diyarına gaza ettiyse de Anadolu valisi Tekfur Foka (Nikofor Fokas) karşısına çıkıp onu yenilmiş olarak geri dönmeye zorladı. Bu sayede Rumlar arasında büyük nüfuz ve sevgi kazanıp imparatorluğa hazırlanıyordu.
Seyfü'd-Devle bu yenilginin acısını çıkarmak için çevredeki emirlere başvurup yardım istedi. Ancak Mısır hükümdarı Enûcûr (Nûcûr) Han bin İhşîd et-Türkî yeterli bir kuvvetle yardım etti. Seyfü'd-Devle de Türk, Arap, Kürt ve Cezîre bedevîlerinden oluşan büyük bir kuvvet toplayıp 342'de [953-54] beşinci kez Rum diyarına girdi.
Önüne ilk çıkan Kilikya valisi Yani Domestik'i bozup kaçmaya zorladı, ardından Liyonde'nin birliğini ezerek Harşene'ye doğru büyük bir hızla yürüdü. Pon sınırında vali Mardus Foka'yı da bozdu. Eflan (Osmâncık) şehri önünde Alis Nehri'ni, yani Kızılırmak'ı geçtikten sonra Harşene'nin arkasında bulunan Rabzu'l-Likân'a ulaşıp burada çadır kurdu. Bu seferde birlikte bulunan Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî'nin şu beyti bunu açıklamaktadır:
Nihayet Harşene'nin eteklerine kuruldu;
Rumlar, haçlar ve kiliseler orada bedbaht oldu.
Mardus Foka, batı sınırından geri çekilerek Harşene kalesine kapandı, Amasya'yı savunmaya çalışıyor, çevreden yardım isteyip Amasya'da yardımcı kuvvetler toplamaya gayret ediyordu.
Fakat Seyfü'd-Devle büyük bir şiddetle Rabzu'l-Likân tarafından Amasya'ya zorla girdi, Harşene kalesini kuşattı ve gelecek yardımcı kuvvetlerin yollarını tuttu.
Kısacası Halep hükümdarı Seyfü'd-Devle bir yandan, amcaoğlu Ebû Firâs el-Hâris bin Ebi'l-Âlâ öbür yandan Harşene kalesini son derece sıkıştırınca içindekiler aman dilemek zorunda kaldı. Aman dileyenlerden biri de Domestik'in oğlu Kostantin olup henüz gençti. Câmiu'd-Düvel, Domestik'in damadının (Mardus olacak) ve kızının oğlunun da esir düştüğünü, kralın bir oğlunun öldürüldüğünü yazıyor. Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî, Domestik'in kaçışını ve oğlunun ya da kızının oğlunun esaretini şöyle anlatıyor:
Ölülerine veda etti, onları uğurladı;
miğferleri de darbeyle düzlenmiştir.
Esir Konstantin'in kalbinde Seyfüddevle'ye hayret vardır,
ayaklarında prangalar olsa da.
Belki de sen ey Domestik, bir gün döneceksin;
nice kaçanlar vardır ki kaçtıkları yere geri dönerler.
Seyfü'd-Devle, Harşene'den binlerce Rum esir ve çok miktarda ganimet alıp 343'te [954-55] sağ salim döndü. Daha önce Rumların aldığı Müslüman esirlerle Rum esirleri değiş tokuş ederek pek çok Müslüman esiri Rumların ağır işkencelerinden kurtardı. Seyfü'd-Devle'nin bu fethi bütün şairlerin övgülerinin başlığı olup parlak kasidelere konu olmuş, şiirin değerini bilen Seyfü'd-Devle her şairi değeri ölçüsünde ödüllendirmiştir.
Bu büyük yenilgi Roma imparatoru Romanos'u çok etkilediğinden, kendisiyle savaşan İslav ve Bulgar milletleriyle barış yapıp onları ittifakına aldıktan sonra büyük bir kuvvet hazırlamıştı.
Seyfü'd-Devle gafil bir hâlde 344'te [955-56] altıncı kez Rum diyarına gaza edip Harşene'ye yaklaştığı sırada Tekfûr Foka, Yani Domestik ve Mardus Foka onu üç taraftan kuşattılar.
Süren şiddetli savaşta mevkinin elverişsizliği, düşman askerinin çokluğu, İslam mücahitlerinin yorgunluğu Seyfü'd-Devle'yi dermansız bıraktı. Kısacası binlerce mücahit şehit düştü, pek çoğu da esir oldu. Seyfü'd-Devle yanındaki elli kadar kişinin fedakârlığı sayesinde ancak hayatını kurtarabildi. Şehitlerden biri Halep kadısı ve Seyfü'd-Devle'nin ordu kadısı (kazaskeri) Bedreddîn Ebu'l-Husayn Alî bin Abdülmelik bin el-Heysem, esirlerden biri de Seyfü'd-Devle'nin amcaoğlu Ebû Firâs el-Hâris bin Ebi'l-Alâ' idi.
Ahbâru'd-Düvel'de yazıldığı üzere Emir Ebû Firâs el-Hamdânî esir edildikten sonra Harşene'ye gönderilip zindana kapatılmıştı. Ebû Firâs, Harşene'yi gördüğünde şunları söylemiştir:
Bugün Harşene'ye esir olarak geldimse,
daha önce buraya akın ederek gelmiştim.
Ateşin evleri ve köşkleri yağmalayıp yaktığını görmüştüm,
esirlerin bize esmeri beyazıyla getirildiğini de görmüştüm.
Aralarından güzel ve nazlı kızı, körpe ceylanı seçerdik.
Senin sığınağında geceler bana uzadıysa,
daha önce kısa gecelerde refah da görmüştüm.
Bugün sende hüzne uğradıysam,
seninle sevinç de bulmuştum.
Ebû Firâs'ın Harşene'de esaretinin ve hapsinin uzaması üzerine hüznünü ve kederini gidermek için söylediği uzun şiirlerden şunlar çok hazin ve anlamlıdır:
Esirlik içinde hasret çeken biri var,
gözyaşı yanağına dökülür.
O Rum'da yaşar, ama kalbi Şam'dadır.
Yeniden bir sevgiliye rastlamamıştır,
sevdiğinin yerini tutacak birini bulamamıştır.
Çünkü Ebû Firâs, büyük bir yanıp yakılmayla amcası Seyfü'd-Devle'ye başvurup fidyeyle kurtarılmasını istediği hâlde, Rumların direndiğini düşünmeyerek kurtuluşunun gecikmesini amcasının cimriliğine ve eli sıkılığına yükledi ve Seyfü'd-Devle'yi pek çok sitemle kırdı. Seyfü'd-Devle, Rumların ısrarı üzerine büyük meblağlar vererek Ebû Firâs'ı 345'te [956-57] ancak kurtarabildi.
Seyfü'd-Devle 347'de [958], sonra 349'da [960] iki kez daha Rum diyarına sefer yaptı. Birinde zaferle döndü, öbüründe yenilip geri çekildi. Rumların saldırılarını tek başına savuşturmakla uğraştığı sırada 356 safer ayının yirmi dördüncü günü [966-67] öldü ve Meyyâfârikîn şehrinde annesinin türbesine gömüldü. Seyfü'd-Devle çok yiğit, kahraman yaradılışlı, âlimleri ve şairleri son derece seven, her âlimin ve her şairin gönlünü değerine göre hoş eden asil tabiatlı bir hükümdardı.
348'de [959] Rum imparatorluğunu ele geçiren Nikofor Fokas (Tekfûr Foka), bu tekrarlanan olayların önünü almak için yanına aldığı büyük bir kuvvetle İslam diyarını ateşlere yaktı, bulduğu Müslüman erkekleri ve kadınları kılıçtan geçirdi. Seyfü'd-Devle her yandan yardım istediği hâlde İslam hükümdarları ve Bağdat halifeleri birbirlerinin yakasını bırakıp Seyfü'd-Devle'ye yardım edecek, İslam dinine destek olacak durumda değildi.
İslam dinine karşı kâfirce duyguları coşan Rumların insan aklına sığmayan vahşetleri Müslümanlara kan ağlatırken, birbirine kin ve haset besleyen İslam hükümdarlarının bu vahşetlere seyirci kalmasının ne korkunç bir felaket olduğunu bu devrin tarihlerini okuyanlar bilir. Halifeler ve İslam hükümdarları birleşebilseydi Tekfûr Foka bu kadar vahşet işlemek şöyle dursun, küçük bir Halep İslam hükûmetinin önünde defalarca bozguna uğrayan İstanbul tahtında zor otururdu.
İşte İslam dininin asıl amaçlarından habersiz oldukları hâlde hayvanî zevklerin, nefsanî hırsların esiri olan böyle halifelerin ve İslam hükümdarlarının İslam'ın çıkarlarına hizmet edemeyeceklerini bilen, gaybı bilen Allah şöyle buyurmuştu: "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah yakında öyle bir kavim getirecek ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Müminlere karşı alçakgönüllü, din düşmanlarına karşı güçlü ve yücedirler."
Gaybı bilen Allah, bu yüce vaadini yerine getirmek için, hadisçilerin imamı, tarihçilerin delili, millet ve dinin güneşi Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed bin Osmân bin Kaymaz bin Altûn ez-Zehebî'nin tarihinde yazıldığı üzere 349'da [960] Guz (Türkmenler)'den binlerce hargâh yani çadır halkını bütün fertleriyle bir günde İslam'ın kurtarıcı dairesine soktu ve bunları İslam dininin yayılıp yücelmesiyle görevlendirdi.
Bir günde İslam'ı kabul eden Guzlar'ın sayısı üç milyon kadar tahmin edilmektedir. İşte bu aziz unsur olan Oğuzlar'dan (Guzlar) Allah'ın emrine boyun eğen, İslam âlemi için bereket kaynağı olan Selçuklular, sonra Osmanlılar gibi apaçık güç ve üstün kudret sahipleri çıktığından, İlahî vaatte övülen yumuşak huylu kavmin, aziz unsurun, Allah'ı seven bir milletin Türkler olduğu açıktır.
Ikdu'l-Cümân'da Bedreddîn Mahmûd el-Aynî 349 yılı olayları içinde diyor ki: "Bu yıl Türkler'den iki yüz bin çadır halkı İslam'ı kabul etti, bunlar 'Türk Îmân' adıyla anıldılar. Sonra 'Türk Îmân' sözü kısaltılarak 'Türkmân' denmiştir."
Fakat "el-Muhtâr Fî Târîhi'l-Ahyâr"da yazıldığı üzere bu Türkler "Guz" diye ünlü Oğuz Han'ın çocukları olan Türkmenler olup bir günde İslam'ı kabul etmeleri de bu tarih ile Câmiu'd-Düvel'den anlaşıldığı üzere şöyle gerçekleşmiştir:
Türkistan hakanı olan "Habak, Kâbak, Kâbûk" Han, Oğuz Han'ın torunu Salur Han neslinden olması dolayısıyla "Habaku's-Salgurî" diye ün yapmıştı. Bunun sâlârı, yani işleri yöneten başkomutanı, Oğuz Han'ın diğer torunu Kınık Han soyundan Dukak (Togâk Bây) idi. Kabuk Han İslam ehline karşı savaşmak düşüncesindeyken İslam'ın güzelliklerini gönlünden takdir eden Togak Bây de İslam'ı kabul düşüncesinde olduğundan aralarında bozuşma olmuştu.
Bu görüş ayrılığı yüzünden Togâk Bây, Kabuk Han'ı bırakmış, onunla savaşmaya kadar varmıştı. Çünkü Togâk Bây, akıl ve zekâsıyla ünlü Toktemür'ün torunu olup Türkmenler arasında çok itaat gören, tedbiri ve nüfuzuyla tanınmış yiğit tabiatlı biri idi. Kabuk Han, onun nüfuzundan yararlanmak için onu yanına çağırmayı uygun buluyor, muhalefetini tehlikeli görüyordu.
Bunun üzerine Kabuk Han, kardeşleri Suli ve Ulug Han'ları aracı kılıp Togâk Bây'ı yanına çekmeye çalıştığı sırada, Togâk Bây'ın kabul etmesini önerdiği İslam dinini görüşerek kabul etmeye karar verdiler. Bütün Türkmen oymakları bunlara uydu ve bir günde üç milyonu aşkın Türkmen İslam şerefine kavuştu.
Kabuk Han, daha önce Türklerin İslam'ı kabulünde hizmeti geçmiş Buğra Han'a benzetilerek Türkmenler arasında "Buğra Han" diye ün yaptı. "Bigvâ, Bigrâ, Bugrâ" gibi çeşitli biçimlerde kaydedilen Türkistan hakanı budur. Gücüyle İslam'ın yayılmasına gayret eden bütün Selçuk hanedanının en büyük dedesi de işte bu Togâk Bây'dır.
Asıl konuya gelelim: İslam ehlinin yüreklerini dağlayan Rum imparatoru Nikofor Fokas, kendi karısı Te'ofanu ile, Anadolu valisi ve kendi eliyle yetiştirip nimetlendirdiği Yani Zimiskis'in sevdası yüzünden 354'te [965-66] rakip olarak öldürüldü ve Yani Zimiskis Rum imparatoru oldu.
Pon ve Kapadokya valisi Bardas Fokas, öldürülen imparator Nikofor Fokas'ın yeğeni olduğundan, imparatorluğu ele geçiren katil Zimiskis'in bu cinayeti onun iradesinin dizginini elinden aldı. İmparatorluğa karşı isyan edip Amasya'da bağımsızlığını ilan etti.
Bu sırada dışarıda çok meşgul olan imparator Yani, Bardas Fokas'ın isyanından etkilendi. Pon valiliğine atadığı Savdes (Te'odos) adlı bir generali yeterli bir kuvvetle Pon bölgesine gönderdi. Yapılan savaşta Bardas yenildi ve esir alınarak Harşene zindanına kapatıldı, Te'odos da Amasya'ya vali olarak yerleşti.
Pon valisi Te'odos, 356'da [966-67] Amasya'ya girip vilayetin işlerini yönetirken Bardas Fokas bir fırsat bulup gizlice hapisten kaçtı. Başına toplayabildiği adamlarıyla bir gece Te'dos'un evini basıp kendisini ve adamlarını öldürdü, yaklaşık 357'de [967-68] ikinci kez Amasya'da isyan edip krallığını ilan etti.
İmparator Yani, bunu bertaraf etmek için Anadolu valisi Bardas Sıklarus adında bir komutanı görevlendirdi. İki Varda (Bardas) defalarca çarpıştı. Sonunda Pon kralı adını alan Bardas Fokas, Anadolu valisi Bardas Sıklarus'un eline esir düştüğü için hemen İstanbul'a gönderildi. Bir süre İstanbul zindanında, sonra Sakız adasında hapsedilerek iki yıl kadar süren Pon krallığına son verildi.
Fakat imparator Yani 361'de [971-72] ölünce oğlu Vasilus Bizans imparatoru oldu. Bunun ardından imparatorluğa göz diken Anadolu valisi Bardas Sıklarus da isyan edip Anadolu bölgesini ele geçirdi. İmparator Vasil, bunun düşmanı olan Bardas Fokas'ı Sakız hapishanesinden çıkarıp üçüncü kez Pon ve Kapadokya valiliğine atadı ve Anadolu valisinin isyanını bastırmakla görevlendirdi.
Yaklaşık 364'te [974-75] Pon ve Kapadokya valisi olan Bardas Fokas, yanına aldığı büyük bir kuvvetle Bardas Sıklarus'u Ankara çevresinde sıkıştırıp savaşarak perişan edince Sıklarus yenilmiş olarak Azerbaycan'a kaçıp Hazar Türkleri'ne sığındı. Fokas da Amasya'da yerleşti.
Pon valisi Bardas Fokas sonradan imparator Vasil'in baskısına dayanamayıp yavaş yavaş Anadolu ileri gelenlerini kendi tarafına çekmeye çalışıyor, topladığı büyük bir kuvvetle Vasil'i imparatorluk tahtından indirip yerine geçmek üzere İstanbul'a yürüyordu. Aynı sırada Bardas Sıklarus da Azerbaycan'dan dönüp aynı düşünceyi benimsemiş, başına topladığı askerle İstanbul üzerine yürüyordu.
Sonunda bu iki komutan, birbirinin yerine geçerek Bizans imparatoru olmak üzere birleşip Aydos taraflarına kadar geldiler. Fakat Sıklarus, Fokas'ın nüfuz ve gücü karşısında yenik düşeceğini anladı. Ele geçirdiği Fokas'ın adamlarından birinin aracılığıyla Bardas Fokas'ı 367'de [977-78] zehirledi. Kendisi de imparator Vasil'in askeriyle savaşırken haksızlığının cezasını buldu.
İşte Bardas Fokas'ın taraftarlarından Amasyalı Komennus adında biri, imparator Vasilus'a bağlılık göstererek Bardas Sıklarus'un önce yenilmesine, sonra öldürülmesine hizmet ettiği için Amasya'da ileri gelen biri olmuş, sonradan Pon valiliğine atanmıştı.
390 dolaylarında [999-1000] Pon valiliğine atandığı sanılan "Komen, Komennus, Komenenus"un, Amasya'ya göç edip oturan İtalyan bir aileye mensup olduğu Batı tarihlerinde geçiyorsa da Arap tarihlerinde "Kamân, Kamen" adıyla yazılan bu adamın, Amasya'da oturan Hristiyan Peçenekler'den Koman olduğu ve Rumca adların sonuna eklenen "us" ekinin katılmasıyla "Komunus, Komennus" dendiği sanılmaktadır. Çünkü Koman, yukarıda açıklandığı gibi Türk adlarındandır.
Komennus, Mukaddime'de anıldığı üzere Amasya'da "Komnenos Sarayı", sonra "Kavak", daha sonra "Hızır Paşa Mahallesi" adıyla anılan mahallede yüksek bir saray ve bahçe yaptırıp orada oturarak hayli yıl valilik yaptı. Yaklaşık 406 dolaylarında [1015-16] ölünce "Andronikus, Erkirus, Yovanis" adlarıyla bilinen oğullarından Andronikus Pon valiliğine atandı.
Pon valisi Andronikus, Amasya'da oturdu ve Harşene kalesinde adına bağlı bir kilise yaptırmasıyla ün yaptı. Eski kayıtlarda "Andre" ve "Andronik Kilisesi" adıyla bilinen bu kilisenin Amasya'nın fethinden sonra camiye çevrildiği, sonra bir minare eklendiği Mukaddime'de anlatılmıştı. Bunun da yaklaşık 437 dolaylarında [1045-46] ölümüyle oğulları "İsak, Aleksi, Kaluyani" sonradan Bizans imparatoru oldular.
Andronikus Komennus'un ölümüyle büyük oğlu İsak (İsakiyus Komennus) Pon valisi olduğu sırada, Selçuk hükümdarı Tuğrul Han bin Mikâ'îl bin Selçûk'un anne bir kardeşi, dedesi Selçûk bin Dukâk'ın kardeşi Sunkur'un soyundan "İbrâhim Yinal" diye ünlü İbrâhim Han bin İnal bin Sunkur bin Dukâk, Rum diyarı üzerine yürüyordu.
439'da [1047-48] İbrâhim Yinal ilk kez Rum diyarına Diyarbekir üzerinden girip Sivas'a kadar yaklaştığı hâlde Pon valisi İsak onu güçlükle geri çevirebilmişti. Bu olay İsak'ın nüfuz kazanmasına yol açtığı gibi İbrâhim Han'a da gayret verdi. Bunun üzerine İbrâhim Han kardeşi Tuğrul Han'dan büyük bir yardımcı kuvvet alıp ikinci kez 440'ta [1048-49] Rum diyarına Malazgirt üzerinden yürüdü.
Mesâlikü'l-Ebsâr'da yazıldığı üzere İbrâhim Yinal önce Erzincan taraflarını, sonra İsâk'ı yenerek Sivas vilayetini tamamen ele geçirdi. Ardından Trabzon'a geçip orayı da istila etti ve Sinop üzerine yürümüştü. İsak Komennus aldığı yardımcı kuvvetle ikinci kez Sinop çevresinde giriştiği savaşı da kaybedince İbrâhim Yinal İstanbul üzerine yürüdü.
Bizans imparatorluğuna büyük korku salan İbrâhim Yinal'ın hareketlerini durdurmak için üçüncü kez İsak Komennus, İstanbul'a beş günlük mesafedeki bir yerde önüne çıkıp savaştıysa da İsak yine yenildi. Verdiği büyük paralar karşılığında İbrâhim Yinal'ı barışa razı edip geri döndürmeyi başarmıştı. İsak bu hizmetiyle Rumlar arasında büyük şöhret kazanıp Anadolu valiliğine nakledildiği sırada eniştesi Halikis de Pon valiliğine atandı.
Fakat İbrâhim Yinal'ın ikinci kez Anadolu'ya saldırısı; Erzurum, Sivas ve Trabzon vilayetlerinde yaşayıp Hristiyanlığı kabul etmiş olan Peçenekler'in ve Kumanlar'ın millî duygularını uyandırmada büyük etki yapmıştı. İbrâhim Yinal'ın hareketleri incelenirse önce Peçenekler'in, sonra Kumanlar'ın yani Peçenek ve Kuman Türkleri'nin çevresinde başarı sağlayarak İstanbul'a doğru yürümesi, sonra İstanbul'a beş günlük mesafede barışla geri dönmesi, onların millî duygularından yararlandığını gösterir.
Pon valisi Halikis, önceki vali Andronikus'un damadıdır. İsak Komnenos katında savaş hizmetleri takdir edildiği için 440'ın sonlarında [1049] Pon valiliğine atanmıştı.
Amasya'da Helkis Mahallesi ve Helkis Bahçesi diye ünlü olan mahalle ve bahçe bunun adıyla anılır. 442 yılı ağustosunda [1050] Pon bölgesinde dehşetli bir deprem oldu, Amasya'da pek çok ev ve kilise yıkıldı. 444'te [1052-53] Anadolu valiliğinden Bizans imparatoru olan Amasyalı İsak Komnenos, Amasya'da şimdiki Burmalı Minare Camii'nin bulunduğu yerde bir kilise yaptırmıştır.
446'da [1054-55] Sultan Tuğrul Han Azerbaycan, İran ve Şirvan emirlerinin itaatini sağladıktan sonra Erzurum taraflarını da istila edip çok ganimet ve pek çok Rum esirle döndü. 448'de [1056] Diyarbekir ve Harbrut taraflarını nüfuzu altına alıp hepsini kardeşi İbrâhim Yinâl'a verdiği sırada, Bizans imparatoru İsak Komnenos büyük bir heves içinde ava çıktı ve bir yıldırım isabetiyle öldü.
450'de [1058-59] Diyarbekir hükümdarı İbrâhim Yinal, kardeşi Tuğrul Han'a isyan etti. 451'de [1059] savaşta yenilip öldürülünce Tuğrul Han, Diyarbekir hükûmetini bu olayda yeterlilik gösteren amcaoğlu Şihâbu'd-Devle Kutlumuş Han bin Arslan Bey bin Selçûk'a verdi. Konya'da hükümet süren Selçuklular'ın en büyük dedesi budur. Arap tarihlerinde Arap lehçesine göre "Kutalmış (قتلمش), Kutalmış (قطلمش)" diye geçer.
455 ramazanında [1063] Selçuk hükümdarı Tuğrul Han bin Mikâ'îl bin Selçûk Rey şehrinde erkek çocuğu olmadan öldü. Yerine yeğeni Sultan Süleyman Han bin Çağrı Muhammed Bey bin Mîkâ'îl, 456 muharreminde [1063-64] da diğer yeğeni Sultan Alp Arslan Han bin Dâvud Bey bin Mikâ'îl Asya hükümdarı oldu. Bunun üzerine Anadolu hükümdarı Şihâbu'd-Devle Kutlumuş Han hak iddiasıyla ayaklandı. Fakat savaşta öldürülünce oğlu Mansûr Han babasının yerine hükümdar oldu.
Bu yıl Sultan Alp Arslan Han, Sis yani (Kilikya, Adana) taraflarında hükümet süren Ermeni kralı Ka'ik'in üzerine gidip onu savaşla def etti ve bütün ülkelerini yanında bulunan Mansûr Han'ın mülküne kattı. Ermeni kralı Ka'ik canını güçlükle kurtarıp Bizans imparatorluğuna sığındı. Pon ve Kapadokya valisi Halikis'in 457'de [1064-65] Amasya'da ölmesinin ardından Kapadokya (Kayseri) valiliğine Ermeni kralı Ka'ik, Pon valiliğine de Jutati'us Komnenos atandı.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- Bahr-ı Bentaş: Karadeniz (Pontus Denizi)
- Domestik: Bizans ordusunun üst düzey komutanlarına verilen unvan; metinde Yani Zimiskis'in lakabı olarak kullanılır
- Tekfûr: Bizans valisi ya da imparatoru için kullanılan eski Türkçe-Arapça unvan
- hargâh: çadır; burada çadır halkı, aile
- mu'arreb: Arapçalaştırılmış söz biçimi
- kazasker: ordu kadısı
- istîmân: aman dileme
- tahlîs: kurtarma
- mübâdele: değiş tokuş; burada esir değişimi
- ser-nâme: başlık, giriş
- perverde-i ni'met: nimetiyle yetiştirilmiş kimse
- tesmîm: zehirleme
- bilâ-veled-i zükûr: erkek çocuğu olmadan
- Mesâlikü'l-Ebsâr, Ikdu'l-Cümân, Ahbâru'd-Düvel: Hüsameddin'in dayandığı tarih ve ansiklopedi türü Arapça eserler
Seyfüddevle'nin Seferleri ve Harşana
Bölümün büyük kısmı Hamdânî hükümdarı Seyfüddevle'nin Bizans üzerine seferlerini, bunların merkezine de "Harşene"yi koyar. Hüsameddin, Harşene'yi Amasya sayar ve altı büyük seferin hepsinde Harşene'ye ulaşıldığını yazar. Hamdânîler ve sınır bölgesi üzerine yazılmış çağdaş çalışmalarda ise Seyfüddevle'nin Anadolu içlerine üç büyük seferi 950, 956 ve 960 yıllarına yerleştirilir. 950'de Hades geçitlerinden Elbistan ve Zamantı üzerinden Harşana'ya kadar gidilmiş, kaleler alınamamış ama çevreleri yağmalanmıştır. 956'da Kızılırmak kıyısına ulaşılıp Harşana kalesi kuşatılmış, alınamamıştır. 960'ta yine Harşana'ya kadar ilerlenmiş, dönüşte Bizans komutanlarının pususuna düşülmüştür. Bu güzergâh Amasya'dan çok Kayseri çevresindeki Kharsianon bölgesine denk düşer. Bizans'ın sınır savunması da Küçük Kapadokya, Kharsianon (Harşana), Sivas ve Koloneia'da kurulmuş kleisura zincirine dayanıyordu. Hüsameddin'in Seyfüddevle'nin Kızılırmak'ı Osmâncık önünde geçtiği ve Harşene'ye bu yönden vardığı yolundaki anlatımı bir güzergâh tarifi olarak önemlidir, ama aynı olayları kayıt eden kaynaklarda Amasya'nın anıldığına rastlanmadı.
Seyfüddevle'nin hayatı için TDV maddesi ise şöyle özetlenebilir: 950'de Kapadokya'ya yaptığı seferden dönerken pusuya düşüp ordusunun büyük kısmını kaybetmiş, 962'de Halep, Bizans imparatoru Nikephoros Phokas tarafından işgal edilip tahrip edilmiş, 966'da yapılan antlaşma ile esir değişimi gerçekleşmiş, kendisi 967 başında ölmüştür. Servetinin büyük kısmını esirleri kurtarmaya harcadığı, saray çevresinde Mütenebbî, Fârâbî ve Ebû Firâs gibi isimleri topladığı kaydedilir. Hüsameddin'in Seyfüddevle'yi âlimleri ve şairleri seven bir hükümdar olarak tanıtması bu bilgilerle uyuşur.
Ebû Firâs ve Harşene Şiirleri
Bölümdeki Arapça beyitler iki ünlü şaire aittir. Birincisi Seyfüddevle'yi öven Mütenebbî, ikincisi Seyfüddevle'nin amcazadesi ve eniştesi olan Ebû Firâs'tır. Ebû Firâs 932'de doğmuş, 947-48'de on altı yaşında Menbic valisi olmuş, 962'de Menbic civarında Bizanslılar'a esir düşmüştür. Esaretinde önce Malatya yakınlarında Fırat kıyısında bir Bizans kalesi olan Harşana'da tutulduğu, ardından İstanbul'a götürüldüğü kaydedilir. 966'daki esir değişimine kadar İstanbul'da kalmış ve en güzel şiirlerinden bir bölümünü bu yıllarda yazmıştır. Kurtulup Humus valisi olmuş, Seyfüddevle'nin ölümünden sonra yeğeni Ebü'l-Meâlî'ye isyan etmiş ve 968'de öldürülmüştür.
Hüsameddin'in verdiği şiirlerde Ebû Firâs'ın Harşene'de tutulduğu söylenir. Fakat tarihleme farklıdır: Hüsameddin esareti 344'e [955-56], kurtuluşu 345'e [956-57] yerleştirir, TDV ise esareti 351 [962], kurtuluşu 355 [966] olarak verir. Ayrıca bazı anlatılarda Ebû Firâs'ın 348'de [959] da esir düşüp kaçtığı söylenir, ancak şairin bu olaydan hiç söz etmemesi rivayeti zayıflatır. Şiirdeki "Harşene", Fırat kıyısındaki Harşana olabilir.
Arapça beyitlerin basılı metninde bazı harfler bozuk çıkmıştır. Bu nedenle yukarıdaki dizeler, beyitlerin genel anlamına ve kitaptaki dipnot mealine dayanan bir anlam aktarımı olarak okunmalıdır.
Türkmenlerin Bir Günde Müslüman Olması
Hüsameddin, Seyfüddevle'nin dönemine rastlayan 349 [960] yılında binlerce Oğuz çadırının bir günde Müslüman olduğunu, bunun da Selçuklular ve Osmanlılar'ın ortaya çıkışına zemin hazırladığını anlatır ve Mâide Suresi'nin 54. ayetini bu duruma uygular. Sayı konusunda iki ayrı rakam verir: Aynî'ye dayanarak iki yüz bin, sonra üç milyon. "Türkmen" sözünün kökeni üzerine de kendi dipnotunda, İskender'e dayanan "Türk-mânend" açıklamasını ve "Türk Îmân" açıklamasını birlikte anıp ikisini de "yakıştırma" sayar.
Çağdaş kaynaklarda 960'ta yaklaşık iki yüz bin çadırlık Türk topluluğunun İslam'ı kabul ettiği bilgisi geçer ve bu olay çoğunlukla Karahanlılar'la ilişkilendirilir. Satuk Buğra Han ise Karahanlı Devleti'nin ilk Müslüman hükümdarı olarak anılır. Hüsameddin'in "Buğra Han"ı Selçuklu hanedanının atası Dukak'la birleştirmesi, bu çerçeveden bakıldığında farklı bir okumadır.
Fokas, Sklerus ve Pon Krallığı
Nikephoros Phokas'ın Zimiskis tarafından öldürülmesi ve yeğeni Bardas Phokas'ın isyanı bir önceki maddede de ele alınmıştı. Kısaca Bardas Phokas (yaklaşık 940-989), amcasının 969'daki ölümü üzerine imparator Zimiskis'e karşı Kayseri'de imparator ilan edilmiş, Bardas Skleros tarafından bastırılıp Sakız adasına sürülmüştür. Sakız adasında yedi yıl geçirdikten sonra 978'de Basil Lekapenos tarafından kurtarılıp Skleros'un isyanını bastırmakla görevlendirilmiştir. Skleros 980'de Bağdat'a gitmiş, 987'de Fokas'ın çağrısıyla dönmüş, ama Fokas onu hapsetmiştir. Fokas 13 Nisan 989'da Abydos'ta atından düşüp ölmüştür. Kaynakta bir nöbet geçirdiği yazılır. Hüsameddin'in zehirlenme anlatısı, Skleros'un Fokas'la birlikte Aydos'a kadar yürüdüğü bilgisi ve Hazar Türkleri'ne sığınma ayrıntısı bu anlatımla örtüşmez. 354 ve 367 gibi tarihler de okunan kaynaklardaki 969 ve 989 ile uyuşmaz.
Komnenos Ailesi ve İsak Komnenos
Hüsameddin, imparator I. İsak Komnenos'u Amasya valisi Andronikus'un oğlu, ailesini Amasya'ya yerleşen Peçenek kökenli Komen'in soyundan sayar. Çağdaş anlatımda İsak'ın babası Manuel Erotikos Komnenos'tur; aile adının Trakya'daki Komne köyünden geldiği söylenir. Kastamonu çevresindeki arazilerinde 8 Haziran 1057'de imparator ilan edilmiş, 1 Eylül 1057'de taç giymiştir. 1059'da hastalanıp tahtı bırakmış, 1 Haziran 1060'ta Stoudios manastırında keşiş olarak ölmüştür. Yıldırım olayı ise 1059'da Peçenekler'e karşı seferden dönerken başına gelen kazadır: yıldırım çarpmış bir ağaç yanına devrilmiş, imparator ölümden kıl payı kurtulmuştur. Hüsameddin'in İsak'ı 448'de [1056] ava çıkıp yıldırımla öldürmesi ile Burmalı Minare yerinde kilise yaptırdığı bilgisi okuduğum kaynaklarda doğrulanamadı.
İbrahim Yınal, Pasinler ve Kutalmış
Sultan Tuğrul Bey'in anne bir kardeşi olan İbrahim Yınal, Büyük Selçuklu Devleti'nin batıya genişlemesinde önemli rol oynamıştır. Anneleri, babaları Mikâil öldükten sonra Selçuk'un öbür oğlu Yusuf Yınal'la evlendirilmiş, İbrahim bu evlilikten doğmuştur. Buna göre Hüsameddin'in "anne bir kardeşi" bilgisi doğrudur; babası ise Hüsameddin'in yazdığı soy zincirindeki Sunkur değil, Selçuk'un oğlu Yusuf Yınal'dır.
Yınal'ın Bizans'a karşı bilinen en önemli savaşı 18 Eylül 1048'de Pasinler (Kapetron) ovasında kazanılan muharebedir. Kutalmış'la birlikte komuta ettiği Selçuklu ordusu, Bizans, Gürcü ve Ermeni birliklerinden oluşan yaklaşık elli bin kişilik orduyu bozguna uğratmış, Gürcü prens Liparit esir düşmüştür. Savaştan önce Erzurum yakınlarındaki Arzen (Kālîkalâ) yağmalanmıştı. Bu, Türklerle Bizans arasındaki ilk büyük meydan muharebesi sayılır. Hüsameddin'in Yınal'ı Diyarbakır üzerinden Sivas'a, Erzincan'a, Trabzon'a, Sinop'a ve İstanbul'un beş günlük yakınına ulaştıran anlatısı okuduğum kaynaklarda doğrulanamadı; aynı yıllarda (440 [1048-49]) kaynaklarda öne çıkan kayıt Pasinler seferidir.
Yınal'ın sonu ise Hüsameddin'in verdiği tarihle uyuşur. Kardeşi Tuğrul Bey'e isyan eden Yınal, 9 Cemâziyelâhir 451'de (23 Temmuz 1059) Rey yakınlarında yenilmiş, aynı gün Tuğrul Bey'in emriyle yay kirişiyle boğularak öldürülmüştür. İki yeğeni de aynı akıbete uğramıştır.
Kutalmış ise Arslan Yabgu'nun oğlu ve Tuğrul Bey'in amcazadesidir. Pasinler seferine Yınal'la birlikte memur edilmiş, Doğuda Bizans'a karşı başarılı olmuş, ancak Tuğrul Bey'e 453'te (1061) isyan edip Girdkûh Kalesi'ne kapanmıştır. Tuğrul'un 4 Eylül 1063'te ölümünün ardından Alp Arslan'la savaşa tutuşmuş, yenilgisinin ardından atından düşerek ölmüştür (7 Aralık 1063). Oğlu Süleyman esir alınmıştır. Hüsameddin'in "Diyarbekir hükümdarı" ve "Konya Selçukluları'nın büyük dedesi" ifadeleri, Kutalmış'ın kaderi ve konumu bakımından okuduğum kaynakla örtüşmez; Hüsameddin'in oğul olarak verdiği "Mansûr Han" da bu kaynakta anılmaz.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 2. Cilt, s. 302–308. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- Abdülkerim Özaydın, "Seyfüddevle el-Hamdânî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 37, İstanbul 2009, s. 35-36. https://islamansiklopedisi.org.tr/seyfuddevle-el-hamdani
- Mustafa Kılıçlı, "Ebû Firâs el-Hamdânî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 10, İstanbul 1994, s. 125-126. https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-firas-el-hamdani
- Faruk Sümer, "Kutalmış", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 26, Ankara 2002, s. 480-481. https://islamansiklopedisi.org.tr/kutalmis
- İlyas Gökhan, "Arapların Fethinden Selçuklular Zamanına Kadar Maraş", Belleten, c. 73, sy. 266, Nisan 2009. https://belleten.gov.tr/tam-metin/84/tur
- Cihan Piyadeoğlu, "Selçuklu Hanedanının Önemli Bir Mensubu: İbrahim Yınal", Türkiyat Mecmuası, c. 23, Güz 2013. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/173104
Diğer kaynaklar