Roma devleti zamânında Amasya'nın idâresine me'mûr olan vulâtın ahvâlini, etvârını ve Amasya'da bunların âsârını ma'lûm olabildiği kadar beyân eder.
Roma İmparatorı Tiber, Pon kralı Amentas'ın vefâtıyla Pon kıt'asını Roma memâliki a'dâdına ilhâk etmekle beraber Pon kıt'asının kısm-ı şarkîsi kralı olan İkinci Polemon'u dahi def' edib bütün Kapadokya, Pon kıt'alarını tevhîd ve "Armeniyak" nâmıyla tevsîm ederek bir vilâyet yapmış, Anadolu'ya gönderdiği birâderi Cermanikus'u dahi Armeniyak vilâyeti vâlîliğine nasb etmişdir.
"Vilâyet-i muvahhede" ma'nâsına olduğu haber verilen Armeniyak²⁹¹ [186] vilâyeti, şimdiki Erzurum, Sivas, Trabzon vilâyetlerinin tamâmiyle Ankara, Konya vilâyetlerinin birer kısmından müteşekkil bir kıt'a-i cesîmeden ibâret olup Tûrânîler'in evâ'il-i devrinde bu kısma "Toga, Toha" denmişdi. Mu'ahharan "Pont, Hunit" nâmı verilmişdir.
Doğrudan Roma devleti idâresine geçen Amasya şehri, bu kıt'a-i cesîmeden teşkîl edilen vilâyetin merkezi olduğu Dâ'iretü'l-Ma'ârif'de mestûr ve bu cihetden Amasya'ya "Metropol" dendiği Perro, Teksiye, Reynak, Luba gibi Avrupa müverrihlerinin şarka müte'allik eserlerinde²⁹² mezkûrdur.
Cermanikus, Roma imparatoru Tiberyus'un birâderi olup Anadolu vâlîsi unvânıyla kable'l-hicre 602'de Anadolu ıslâhına me'mûr olarak bir kuvve-i askeriyye ile Küçük Asya'ya geldi. Ufak Ereşkiyân (Ermeni) hükûmetini lağv ederek bir kısmını Roma memâliki idâdına ve bir kısmında ufak bir vilâyet-i mümtâze teşkîl eyledi.
Ba'dehû Cermanikus, kable'l-hicre 597'de Pon kralı olan Amentas bilâ-veled vefât etmekle lağv edilen Pon hükûmeti yerinde vech-i meşrûh üzere teşkîl olunan Armeniyak vilâyeti vâlîliğine nasb edilerek ikâmet eylediği Amasya'da ibkâ edildi. [187]
Fakat Cermanikus'un mukaddemâ Avrupa'da ve bu def'a Asya'da Roma devletine etdiği hidemât-ı âliyesi enzâr-ı umûmiyyeyi kendisine celb etmekle beraber imparator Tiber'in de istirkâbını celb etmekden hâlî olmuyordu.
Çünkü Tiber, gâyet müdebbir ve idâre-i mülke kâdir olmakla beraber gâyet zâlim, şerîr ve korkak bir kimse idi. Mezâlim ve seyyi'âtı halkı kendisinden tenfîr eylediğini biliyor, Cermanikus'un şöhreti de mevki'ini sarsıyordu. Binâ'en-aleyh imparator Tiber, kendi mevki'ini tahkîm için kardaşını öldürmek lüzûmunu hissediyordu.
Pon vâlîsi Cermanikus hakkında bu hissiyâtını tatbîk için bir fırsatın hulûlünü bekleyen imparator Tiber, Filistin kıt'asında zuhûr eden ufak bir ihtilâli basdırmak için Cermanikus'u oraya irsâl eylediğini müte'âkib, etvârından şübhelendiği Sûriye vâlîsine de Cermanikus'u bir sûretle öldürmesini şedîden emretmişdi.
Cermanikus, Tiber'in emrine imtisâlen hareket edib îfâ-yı me'mûriyet eyledikden sonra kable'l-hicre tahmînen 592'de Sûriye vâlîsinin verdiği zehirli bir şerbetden müte'essiren vefât eyledi. İmparator Tiber, enzâr-ı umûmiyyede küçük düşmemek için zâten sevmediği Sûriye vâlîsini de katl etdirip iki rakîbini de ber-taraf etmiş oldu.
Silenus, Roma generallerinden olup Cermanikus'un mesmûmen vefâtı üzerine Roma imparatoru Tiberyus tarafından Pon ve Kapadokya [188] vilâyeti vâlîliğine nasb olunup Amasya'da ikâmet eyledi. Buna "Jillenus, Julyenus" dahi denir idi.
Pon vâlîsi Silenus devrinde Rûmlar, Ermenîler Pon ve Kapadokya kıt'asının her tarafına intişâr ederek yerli Tûrânîler ile ihtilât etmişler idi. Bunların cümlesi de put-perest idiler. Bu cihetden imtizâc-ı anâsır-ı muhtelife uygun ise de Tûrânîler ile Românîler arasında milliyet da'vâları ba'zı vekâyi' ihdâsından hâlî değil idi.
Bu Silenus Amasya kalesini i'mâr ederek "Cilanus Polis" nâmıyla tevsîm eden "Cilanus" olmalıdır. "Cilanus Polis", "Cilanbolı, Cilanus İli" ya'nî "Cilan Şehri" demekdir. Bu nâm ibtidâ kaleye verilmiş ise de şimdiki hâlde yalnız kale derûnunda bulunan kuyuya "Cilanbolı" denmiş olduğuna nazaran Tûrânîler arasında iştihâr edememiş olduğu anlaşılır.
Kable'l-hicre 585'de imparator Tiber'in vefâtıyla sâbık Pont vâlisi Cermanikus'un oğlu Kalikulla Roma imparatoru oldu. Ancak Silenus'un kaç sene vâlî olduğu ve ba'dehû Pon ve Kapadokya'ya kimlerin nasb edildiği bulunamadı.
Kable'l-hicre 405'de Roma imparatoru olan Sûriye vâlîsi Makarinus (Makrin) zamânında Pon kıt'asında Tûrânîler ile Românîler arasında bir hâdise zuhûruyla Terâs (Tirâs) nâmında bir Tûrânlı teferrüd ederek Pon kıt'asını işgâl edecek bir hâle gelmiş idi. [189]
İmparator Makrin kable'l-hicre 400 hudûdunda aldığı bir kuvve-i askeriyye ile Pon kıt'asına gelip fitneyi teskîn etmekde iken maktûl olmakla Terâs'ın nüfûzu tezâyüd etmiş ise de kable'l-hicre 389'da Roma imparatoru Aleksandır Sevirus Îrân'a gâlib olduğu esnâda bunu da ber-taraf etmişdir.
Aleksandır Sevir, anası Hristiyân olduğu münâsebetle Hristiyânlığı himâye ve put-perest ya'nî müşrik olanlara ibrâz-ı şiddet ediyordu. Bunun zamânında Amasya'da Hristiyânlık zuhûruyla müşriklerin nüfûzu arasında ağır bir sûretde intişâr etmekde idi.
Tevârîh-i umûmiyye ve Kâmûsu'l-A'lâm'dan müstefâd olduğu üzere memâlik-i şarkiyye imparatoru Lisinus devrinde Amasya'da Roma zâbitânından Te'odor, Amasya'da Hristiyânların müdîr-i umûru olan râhib-i meşhûr Asteris'in telkîn ve iknâ'ıyla Hristiyânlığı kabûl eylediğinden Hristiyânların vaz'iyyeti tebeddül etmiş idi.
Bu esnâda Hristiyânlar ile müşrikler arasında zuhûr eden bir hâdiseden münfa'il olan merkûm Te'odor, ma'iyyetine aldığı Hristiyânlar ile müşriklerin ma'bedlerini yıkıp pek çoklarının cânlarını yakdılar, hayli adam öldürdüler.
Bu kanlı mâcerâdan fevkalâde müte'essir olan müşrikler, rü'esâdan Otas nâmında birinin kumandasında ictimâ' ve mukâbeleye kıyâm ederek mîlâd-ı Îsâ'nın 307'inci senesi kânûn-ı evvelinde Te'odor'u ve avenesini de [190] bunlar öldürdüler. Mu'ahharan Hristiyânlar, bu Te'odor'u e'izze sırasına geçirip nâmına her senenin kânûn-ı evvelinde bir gün yortu yaparlar.
İmparator Lisinus, Hristiyân olmadığı ve muhârebât ile gâyet meşgûl bulunduğu cihetle Otas'ın harekâtını hoş görüp nüfûzundan istifâde etmek üzere celb ve istimâlet ederek Pon vâlîliğini uhdesine tevcîh ve müşriklerin muzâharetleri sâyesinde mevki'ini tahkîme gayret ediyordu.
Fakat memâlik-i garbiyye imparatoru Kostantin, Hristiyânların kesretini görüp vâlidesinin delâletiyle Hristiyânlığı kabûl ve bu kesretden istifâde ederek memâlik-i şarkiyye imparatoru Lisinus'u harben def' etmekle kable'l-hicre 299'da müstakillen Roma imparatoru oldu.
Bu târîhden i'tibâren Pon vâlîliğine hristiyânlığa nusret etmiş olan sâbık Bitinya vâlîsi kumandanlarından Pilinus (Pilin) ve ilk Amasya metropolidliğine de râhib-i mezkûr Asteris nasb olunarak Hristiyânlık her tarafda ibrâz-ı şiddet etmeğe başladı. Bu iki kimse müşriklere nasrâniyyeti kabûl etdirmek için pek çok vesâ'it-i cebriyyeye mürâca'at ederek Hristiyânlığı ta'mîme çalışdılar.
Asteris, bir tarafdan akâ'id-i Hristiyâniyye hakkında te'lîf-i kitâb, diğer tarafdan hâ'iz olduğu nüfûzunu sarf ederek Hristiyânlığa nusret etmiş olanlardan biri olduğu münâsebetle Hristiyânlar arasında e'izzeden ma'dûd ve Hristiyânlık târîhinde "Sent Asteris" nâmıyla mukayyed bulunmuşdur. [191]
Sent Asteris, Amasya'da metropolidliği zamânında fevkalâde nüfûza mâlik olduğu münâsebetle zâten merkez-i vilâyet olan Amasya, Hristiyânlığın dahi merkezi olarak mürâca'atgâh-ı umûm olmuşdur. Bu cihetden Amasya ruhbân yatağı olup her tarafa buradan râhib, vâ'iz gönderilirdi.
Sent Asteris, pek çok yaşamış olup asrında patrik derecesinde i'tibârı var idi. Kable'l-hicre 271 hudûdunda vefât etmişdir. Amasya'da şimdiki Çukur Kilise'de medfûn olup Hristiyânların ebedî bir hayâta mâlik olduğunu iddi'â etdikleri râhib-i muhayyel Sent Asteris'den kinâye olmalıdır.
Çünkü Amasya Hristiyânlarının arasında şâyi' olduğu üzere gûyâ Çukur Kilîse'de Hristo tilmîzlerinden gâyet ihtiyâr olup yıllar geçdikçe vücûdu küçülerek bir karga kadar kalmış, pamuk sepedi içinde mahfûz ve hâlâ sağ olan e'izzeden bir râhib var imiş, her sene ibtidâsında başını bir def'a kaldırıp kilisenin baş râhibine "Balık kavağa çıkdı mı, Rabbimiz Îsâ geldi mi?" diye sorarmış! Hayır cevâbını alınca "daha vaktim var imiş" diyerek yine yatarmış, tam bir yıl uyurmuş!
Hristiyânlar vaktiyle bu masâlı Hristiyânlığın bir mu'cizesi olmak üzere gösterdikleri hâlde şimdiye kadar ne sepedi, ne de karga kadar kalmış sağ papazı gören yokdur. Âcizleri bu masâlın aslına ermek için çok çalışdım ise de sözden başka bir eser göremedim. Her hâlde Atris, Teodor, Pelin Amasya'da Hristiyânlığı ta'mîm eden [192] e'izze-i nasârâdan oldukları cihetle bunların hâtırâtını ibkâ için tasnî' edilmiş olmalıdır.
Roma imparatoru Büyük Kostantin Hristiyânlığı sâyesinde mevki'ini tahkîm etdikden sonra herkesin hürriyet-i mezhebiyyesini de tasdîk ederek umûmen müşrikleri ve Anadolu'da meskûn olan Tûrânîler'i kendisine celb etmekle memâlik-i Româniyye'nin emniyet ve sükûnunu muhâfaza etmiş oldu.
Çünkü Hristiyânlık, efkâr-ı beşeriyyeyi tenvîr, ahlâk-ı umûmiyyeyi tehzîb etmekden ziyâde Hristiyân olmayanları hey'et-i beşeriyyeden ihrâc ederek her türlü ta'zîbâtı onlara mübâh gösterdiği, daha Hristiyânlığın şevketi olmadığı zamânlarda Hristiyânların Roma memâlikinde ibrâz etdikleri şiddetlerle anlaşılıyordu.
Hâlbuki o zamân Roma tâbi'iyyeti altında edyân-ı muhtelife ile mütedeyyin pek çok akvâm-ı muhtelife bulunuyor, bunların içinde Hristiyânlar henüz tebe'anın ancak bir nısfını teşkîl edebiliyordu. Amasya'da Te'odor vak'ası gibi vekâyi'-i Hristiyâniyye memâlik-i Româniyye'nin her tarafında eksik değil idi. Hürriyet-i mezhebiyye i'lân edilmediği takdîrde Hristiyânlık ta'assubu tekmîl müşrikleri katl edecek bir isti'dâda mâlik olduğunu anlayan Kostantin ya beşeriyyetin selâmeti yâhud hükûmetin bekâsı nâmına hürriyet-i mezhebiyye i'lânına mecbûr idi.
Fakat evâhir-i hükûmetinde Roma ahâlîsinin ba'zı evzâ'ından mugber [193] olan imparator Kostantin, İstanbul şehrini Roma devletinin pây-tahtı olmak üzere dört senede binâ ve merkez-i hükûmet ittihâz etdikden sonra memâlik-i Româniyye'yi evlâd ve akrabâsı arasında taksîm eylediği esnâda Pon ve Kapadokya krallığını da yeğeni Valentiyen nâmında bir prense tevcîh etmişdir.
Pon kralı Valentiyen imparator Kostantin'in birâderzâdesi olup Pon ve Kapadokya krallığına kable'l-hicre 286'da nasb olunmuşdur. Buna kral Habniyaliyen dahi denir. Vâlî-i sâbık Pelin, Amasya metropolidi Asteris, kral Valentiyen’in nezdinde müşâvir ve muhterem olarak kaldıkları münâsebetle Hristiyânlığın neşrinde eski tazyîkâta avdet etmişler idi.
Lâkin kral Valentiyen’in müsâ'adesiyle icrâ edilen tazyîkât ve iz'âcât, Hristiyânların müşrik tanıdıkları tebe'ayı pek bîzâr etmekle Pont kıt'asında meskûn olan Tûrânîler, İskitya denilen Hazar hânlarından istimdâd etmeğe başladılar. Çünkü cem'iyyet-i beşeriyyeyi isyâna sevk eden birinci kuvvet, cân yakmakdan ibâretdir.
Silsile-nâmelerde mezkûr olduğu üzere Pon kralı Valentiyen devrinde Hazar hükümdârı olan Sikrî Hân bin Gökböri Hân²⁹³ Tûrânîler'in feryâdına erişmek için aldığı bir kuvve-i kâfiye ile İbarya [194] üzerinden mükerreren Pon kıt'asına duhûl ederek Tûrânîler'in üzerinden tazyîkâtın ref'ini taleb ediyor, Valentiyen’in askerlerini bozuyordu.
Nihâyet Roma askerleri Sikrî Hân'ın hücûmlarından bîzâr olarak kral Valentine'yi sekiz sene sonra ya'nî kable'l-hicre 278'de evlâdıyla beraber katl ve itlâf edib hürriyet-i mezhebiyyeyi kabûl etmişler, Anadolu'daki Tûrânîler de tazyîkât ve ta'assubât-ı Hristiyâniyyeden kurtulmuşlardır. Fakat Kostantin'in oğlu Konstans müstakillen Roma imparatoru oldukda eski mezâlim ve ta'assubât-ı Hristiyâniyye olanca şiddetiyle infâz-ı ahkâm etmeğe başlamakla Hazar hükümdâr-ı meşhûru Sikrî Hân Küçük Asya'da Tûrânîler'e îkâ' edilen mezâlimi def'e gayret ederek hamiyyet-i milliyesini gösterdiği meşhûrdur.
Tevârîh-i umûmiyyede mestûr olduğu üzere kable'l-hicre 276-227 sâline kadar elli sene zarfında Konstans, Yulyanus, Valentin, Valanis, Garasiyan, Maksimiyus, Te'odos nâmlarında yedi nefer Roma imparatorlarından Yulyanus'dan mâ-adâ altı neferinin inân-ı ihtiyârı, zimâm-ı idâresi kilise elinde olduğu cihetle Roma teba'asına Hristiyânlığı cebren kabûl etdirmek için her zulmü revâ görüyorlar, her vahşeti adâlet gibi icrâ ediyorlardı. Binâ'en-aleyh Te'odos devrinde Roma teba'ası içinde Hristiyân olmayan bir tek nefer bile kalmamışdı.
Fakat bu kadar tazyîkât, koca Roma imparatorluğunu yangın yerine [195] çevirecek bir felâket ocağını yakıyordu. Çünkü Romalılar'ın diyânet, medeniyyet nâmına irtikâb etdikleri vahşetler, bütün İslavları, Almanlar'ı, Tutunlar'ı, Cermenler'i, Gollar'ı pek ziyâde igzâb ediyor, her millet Roma aleyhinde isyân bayrağını kaldırıyordu.
Bi'l-hâssa Tûrânîler Asya'da Romalılar'ın mezâliminden son dereceye geldikleri cihetle en ziyâde sâhib-i nüfûz olan Tûrânîler'den Hazar, Fin, Macar oymakları ve Hunlar ya'nî On Uygurlar tevhîd-i kuvâ ederek Romalılar'ın aleyhinde ittifâka çalışıyorlardı.
Küçük Asya'da en ziyâde hükmü nâfiz olan Hazar hükümdârı Sikrî Hân'ın vefâtında Silsile-nâmelerde mestûr olduğu üzere oğlu Gilgây Hân yirmi sene hükûmet edib kable'l-hicre 259'da vefâtıyla oğlu Mengli Hân, ba'dehû bunun oğlu Kâlîb (Sâlîb) Hân Hazar hükümdârı ve Roma imparatoru Te'odos'un mu'âsırı olarak Tûrân ittihâdına dâhil olmuş idi.
Hunlar'ın hâkânı olar Runa (Urun) Hân ve ba'dehû Rukilas (Irkıl) Hân tûrân ittihâdına muvaffak oldukdan sonra Hazar hükümdârı Sâlîb Hân idâresinde Becenekler, Sakîtler, Gurşîler, Lekzler, Kumânlar'dan bir kısmını Anadolu'ya irsâl ve diğer kısmını Avarlar, Tatarlar, Finler, Macarlar, Nogaylar gibi Tûrân oymaklarıyla tevhîd ve istishâb ederek Avrupa'ya hücûm eyledi.
Tevârîh-i umûmiyyenin verdiği tafsîlât üzere işte bizim Pon kıt'ası [196] bu esnâda ya'nî kable'l-hicre 231 hudûdunda Hazar hükümdârı Sâlîb Hân'ın kumandası altında bulunan Becenekler ile Kumânlar tarafından işgâl olunarak Roma idâresi Pon kıt'asından ve merkezi olan Amasya'dan ref' edilmiş ve Beceneklerle serdârı olan Senâ (Sungây) Hân Pon kıt'asının idâresini deruhde ederek Amasya etrâfını karargâh ittihâz etmişdir.
Roma idâresi zamânında Amasya'da pek çok kiliseler, sarâylar, mezârlar binâ edilmiş olup bunların kısm-ı küllîsi mün'adim olmuşdur. Ancak Romalılar'ın âsârından olduğu anlaşılan birkaç kitâbe hâlâ mevcûd olmakla bunlardan ma'lûm olanları buraya nakl edildi.
El-yevm Amasya'da Kuşköprü başında Şamlar Mahallesi'nin cenûb-ı şarkîsinde ırmak üzerinde şimdiki debbâg-hânenin arkasında kâ'in kaya üzerinde mahkûk olan Latin yazılarında şöyle mestûr olduğu haber verilmekdedir:
"Kendi hayâtında bu kayayı tezyîn eden, Rufis'dir ki bizim â'ilemizin re'îsidir. Adliye kânûnlarını tanzîm eden oğlu Kıleobrat için bu mezârı yapdırmış olup vefâtında kendisinin kemikleri de buraya konmuşdur. Burada bizim babalarımızın kemikleri vardır. Bizim için pek mu'azzez olan Timeyis Kıroniyon ve onun oğlu Palikaruniyos burada yatıyorlar”. [197]
DÖRDÜNCÜ ve BEŞİNCİ FASIL
Tûrânîler'in, Romalılar'ın, Îrânîler'in, Arablar'ın Amasya'da hükûmetlerini, sûret-i vürûdlarını ve yek-diğeriyle olan münâsebât ve muhârebâtını ma'lûm olabildiği kadar beyân ve tafsîl eder. Bu iki fasl-ı mütedâhili yek-diğerinden ayırmak mümkün olmadığı cihetle mezc edilmişdir.
Roma'nın idâresi Amasya'dan zâ'il olduğu esnâda Hunlar'ın hâkânı olan Irkıl Hân tarafından Pon kıt'ası barlığına Becenekler'in serdârı olan Sungay Hân nasb olunarak tevsî'-i fütûhâta me'mûr olduğu cihetle diğer barlar ile müttefikan bir tarafdan Haleb, diğer tarafdan Bağdâd, bu tarafdan Üsküdâr önünde Kadıköyü hudûduna kadar hücûm ve istîlâ, gâret ve yağmâ ederek Romalılar'dan yapdıkları mezâlimin, vahşetlerin öcünü almakda idiler.
Lâkin Roma askerleri, ekseriyetle metîn kalelere kapanmış olup Tûrânîler'in savletlerini muvakkat bir seyl akıntısına benzetiyorlardı. Roma imparatoru Te'odos, Roma mülküne her tarafdan ta'arruz eden akvâm-ı muhtelife ve bi'l-hâssa Tûrânîler ile harb ederek münhezim bir hâlde kable'l-hicre 227'de vefât ederken bilâd-ı Româniyye'yi şark ve garb nâmıyla tefrîk ve şark ya'nî Bizans imparatorluğuna büyük oğlu Arkadiyus'u ve garb [198] ya'nî Latin imparatorluğuna da küçük oğlu Honoriyus'u ta'yîn edib vefât etmekle eski Roma devleti müzmahil olmuşdur.
Bu taksîmde Pon kıt'ası tamâmiyle şark imparatorluğuna isâbet etmiş olduğu cihetle on bir livâdan müteşekkil bir vilâyet i'tibâr ve birinci livâ merkezi olan Amasya beldesi de kemâ-kân merkez-i vilâyet ittihâz edilmişdir. On bir livâ şunlardır: Amasya, Erzincân, Tokat, Canik, Çorum, Sivas, Trabzon, Karahisâr-ı Şarkî, Gümüşhâne, Lazistân, Yozgat.
Fakat Irkıl Hân'ın zamânında Asya ve Avrupa'da Roma devletleri yerinde kutlu bir devlet-i Tûrâniyye zuhûr etmekle müşârün-ileyhin vefâtında hemşîrezâdesi Atıl Hân bin Muncuk Hân, umûmen Tûrânîler'e gâyet bahâdır bir hâkân-ı kâhir olmuş idi.
Atıl Hân, aksâ-yı şarkdan müntehâ-yı şimâle, cenûben Şâm'a ve garben Avrupa'nın nısfına hâkim bir hâkân-ı zî-şân olduğu cihetle Pon kıt'ası da müşârün-ileyhin zîr-i istîlâsında olduğu tevârîh-i umûmiyyenin şehâdâtıyla müsbet olup Becenekler'in serdârı olan Sungay Hân'ın idâresi altında bulunduğu anlaşılır.
Çünkü silsile-nâmelerden müstebân olduğu üzere Hazar hükümdârı Sâlib Hân'ın vefâtında oğlu Biris (Bars) Hân, Hazar tahtına câlis [199] olup zamânında Anadolu sâlârı, Becenekler'in serdârı olan Sungay Hân idi.²⁹⁴
Medhal'de tafsîl edildiği üzere Becenekler'in Pon kıt'asında bu târîhden i'tibâren mutavattın olduğu ve Amasya şehrine şarkan üç sâat kadar kurb mesâfede bulunan şimdiki Zana Karyesi'nin nâmı kuyûd-ı atîkada "Suna, Sunga" şeklinde mestûr bulunduğu ve Mukaddime'de îzâh edildiği üzere Zana Karyesi, Hakala gibi vaktiyle bir kasaba-i latîfe olduğu tedkîk olunursa Anadolu sâlârı olan mûmâ-ileyh Sungay Hân'ın burada bir şehr-i latîf binâsıyla ikâmet eylediği istidlâl olunabilir.
Hulâsa Pon kıt'ası ve Amasya sancağı Bizans imparatorluğuna intikâl etdiği târîhden i'tibâren yarım asırdan ziyâde ya'nî tâm bir bogun (altmış yıl) Becenekler'in taht-ı idâresinde bulunduğu ma'lûm olmakla beraber Sungay Hân'ın ahlâfı kimler olduğuna dâ'ir bir kayd-ı târîhî görülemedi.
Bu esnâda Rûm imparatoru Arkadiyus'un, ba'dehû oğlu İkinci Te'odos'un kable'l-hicre 175'de vefâtıyla Rum imparatoru olan Marsiyanus, Anadolu'da Hunlar'ın ya'nî Türk olan Becenekler'in, Kumânlar'ın savletini def' ederek Pon kıt'asını kable'l-hicre 171'de istirdâd etmekle Amasya şehri Rûmlar'ın idâresine intikâl etmişdir. [200]
Bizans imparatorluğunun idâre-i dâhiliyyesi şark ve garb hâssa kumandanları nâmıyla iki büyük me'mûr-ı askerînin dest-i iktidârında olup şark hâssa kumandanı İstanbul'da oturuyor ve beş patrikliği idâre ediyordu. Onlar da: Şark, Mısır, Anadolu, Pon, Trakya idi.
Pon vilâyeti patrîki Amasya'da ikâmet etmiş idi. Roma devrinde metropol olan Amasya şehri, metropolid idâresinde bulunduğu hâlde Rum devrinde patrik idâresinde bulunuyordu. Amasya'da şimdiki "Venk" dediğimiz yerin taraf-ı şarkîsinde bir patrik-hâne inşâ edilmiş olup oraya "Ayanikos" dendiğine bakılırsa ilk Amasya patrîki Ayanika'us olduğu anlaşılır.
Lâkin Pon vilâyetinin umûr-ı dîniyyesini tesviye eden patrîklerden başka bir de umûr-ı mülkiyye ve askeriyyesini idâre eden “Prefketus” namıyla bir vâlî ve sancaklarını idare eden "Vikâr" nâmıyla birer mutasarrıf var idi. Ancak patrîklerin nüfûzu ahâlî üzerinde pek ziyâde cârî olduğu münâsebetle prefektuslar, patrîklerin birer âlet-i icrâ'iyyesi hükmünde idiler.
Ayanika'us'dan sonra Amasya patrîkleri içinde pek ziyâde ma'rûf olan "Antimus" ba'dehû "Ayavasilus" nasârâ arasında pek ziyâde mu'azzez idiler.
Amasya'da "Ayvasıl" dediğimiz mevki'de gâyet muhteşem bir kilise yapılmış olup bu patrîkin nâmına nisbetle "Ayavasilus Kilisesi" [201] denmişdir. Hâlâ Amasya'nın şarkında Yeşilırmak'ın cenûb taraflarında vâki' olan Kibrît-hâne önüne kadar "Ayvasıl, Ayavasıl" dediğimiz yerler, bu Ayavasilus'un nâmıyla müsemmâdır. "Aya", Rûmca "azîz" demekdir.
Bizans imparatorlarından Fokas, Amasya patrîki olan Ayavasilus'un yeğeni olduğu münâsebetle Bizans imparatoru olan İkinci Jüstinyen kable'l-hicre 57-44 devrinde umûr-ı hükûmet dest-i idâresinde olan zevcesi imparatoriçe Sofiya'ya intisâb ederek Pon vilâyeti vâlîliğine nasb olunmuş idi.
Fokas Amasya'da prefektus olarak hayli zamân oturmuş olup Kibrît-hâne önünde hâlâ Kral Sarâyı demekle meşhûr olan bir sarây-ı âlî binâ etdirmiş ve şimdiki Bâyezîd Paşa Mahallesi yerine daha evvel "Foka Mahallesi" denmiş olduğu Mukaddime'de îzâh edilmiş idi.
Amasya prefektusu olan Fokas, Rûm imparatoru Tiberyus kable'l-hicre 44-40 devrinde Tatarlar şarkdan, Îrânîler cenûbdan bilâd-ı Rûm'a hücûm etdikleri zamân Rûm generali Moris'in idâresinde olan orduda bulunarak Îrânîler'e karşı bir muvaffakiyet kazanmakla iştihâr etmişdir.
General Moris, Îrânîler'e galebe ederek İstanbul'a gâlibâne girdikde imparator Tiberyus'a dâmâd olmakla beraber velî-ahdı ve kable'l-hicre 40'da imparatorun vefâtıyla Bizans imparatoru oldu.
Bunun zamânında Îrân hükümdârı Hürmüz bin Nûşîrevân hal' ve [202] katl olunduğu zamân oğlu Husrev-i Pervîz İstanbul'a firâr ve ilticâ ederek Moris'den taleb-i mu'âvenet etmiş idi. Moris, bilâd-ı Rûm'dan mukaddemâ Îrân'ın aldığı yerleri i'âde etmek şartıyla muvâfakat ve kızı Mariya (Şîrîn)'i tezvîc ve altmış bin asker terfîk ederek kable'l-hicre 31'de Husrev-i Pervîz'i taht-ı Îrân'a iclâs eyledi.
İşte Mukaddime'de îzâh edildiği üzere Şîrîn, Rûm imparatoru Moris'in kızı Mariya olup "Ferhâd, Şîrîn" mu'âşakasına dâ'ir tasnî' edilen roman bu "Husrev, Şîrîn" mu'âşakasını musavvir olarak tertîb edilmişdir. Mu'ahharan yalnız Ferhâd isminin Amasya'da meşhûr olması münâsebetiyle Amasya'ya nisbet edilmiş olmalıdır.
Rum imparatoru Moris, Rûmeli'de bilâd-ı Rûm'a hücûm ve savlet eden Avar Türkleri'yle harb ederek beş def'a galebe eylediği hâlde altıncı def'asında mağlûb olduğunu orduda bulunan Pon vâlîsi Fokas İstanbul'a acı bir sûretde iş'âr ve Rûm esîrlerinin tahlîsinde Moris dahi muttasıf olduğu buhli izhâr etmekle askerî tâ'ifesi hiddet edib imparator Moris'i evlâd ve etbâ'ıyla beraber i'dâm ederek Fokas'ı kable'l-hicre 20'de Rûm imparatoru yapdılar.
Bizans imparatoru Fokas, Amasya'da el-yevm mevcûd olan Fethiyye Câmiini kızı Eleni nâmına kilise olmak üzere binâ etdirmiş olduğu, câmi-i mezkûrun minâresini 1300 sene-i hicriyyesinde yaparken zuhûr eden bir kitâbe-i Rûmiyye'nin tercümesinden müstebân olmuşdur. [203]
Amasya'da Foka (Bâyezîd Paşa) Mahallesi'nde Kral Sarâyı, el-yevm Kibrît-hâne önünde Kirazlı Dere'ye giderken yol üzerinde bulunan tarla derûnunda zuhûr etmiş olduğu ve Câmiu'd-Düvel'de Rûm imparatorlarından Tekfûr Fokas tercemesinde Amasya'da evlâd-ı mülûkdan olmak üzere zabt edildiği tedkîk olunursa bu imparator Fokas'ın Amasyalı olduğunda şübhe kalmaz.
Tevârîh-i umûmiyyeden müstebân olduğu üzere Husrev-i Pervîz, ma'iyyetine aldığı bir kuvve-i cesîme ile bilâd-ı Rûm'a Diyârbekir üzerinden dâhil olup Kapadokya ve Pon kıt'alarına girmiş, ba'dehû İstanbul'a doğru ta'arruz ederek Kadıköyü'ne kadar gelmiş olduğundan Pon vâlîsi Yani esnâ-yı muhârebede maktûl olup kable'l-hicre 13'de Amasya sancağı Pon kıt'asıyla beraber Îrân idâresine intikâl etmişdir.
Mukaddime'de beyân edildiği üzere Îrânîler'in Amasya sancağını istîlâ etdikleri zamân, Îrân ümerâsından Efrûhte nâmında bir kimse Pon vilâyeti vâlîliğine nasb olunarak Amasya'da ikâmet eylediği, ba'dehû oğlu Ferhâd'ın Amasya vâlîsi olduğu ba'zı resâ'il-i târîhiyyeden anlaşıldığı söylenmekdedir.
Her hâlde Rûm imparatoru Amasyalı Fokas, şarkan Îrânîler'e, garben Tûrânîler'e fenâ hâlde mağlûb olarak Rûmlar'ın adâvetini celb etmekle imparatorluğunun sekizinci sâlinde isyân eden Afrika eksârhı Herakliyus'un İstanbul'a vusûlünde i'dâm olunarak Herakliyus Risâlet-penâh [204] Efendimiz Hazretleri'nin ta'bîr-i mükerremleri vechile azîmü'r-Rûm ya'nî Rûm imparatoru olmuşdur.
Fakat Herakliyus'un cülûsunda Bizans imparatorluğu gâyet müşkil bir mevki'de bulunuyordu. Çünkü şarkan Îrânîler Anadolu taraflarını kâmilen istîlâ ederek Şâm ve Kudüs'ü alıp İstanbul'u tehdîd etdikleri gibi Avar Türkleri dahi garben imparatorluğu İstanbul surunun önünde fevkalâde tazyîk etmekde idiler.
Bu kadar gavâ'il arasında mebhût kalan Herakliyus, tedâbîr-i ciddîyeye mürâca'at ederek ibtidâ Avarlar'ı sulha irzâ etdikden sonra muntazam ordular tertîb ve Karadeniz cihetinden Pon kıt'asına harben duhûl ederek Îrânîleri bozmuş ve hicret-i seniyyeden dört sene evvel Pon vilâyetiyle beraber tekmîl Anadolu kıt'asını istirdâd edib Amasya sancağı yine Rûm idâresine avdet etmişdir.
Rûm imparatoru Herakl'ın zamânında mîlâd-ı Îsâ'nin 622'inci sâlinde Resûl-ı Rabbü'l-âlemîn, şefî'u'l-müznibîn, Muhammedü'l-Emîn Efendimiz Hazretleri'nin Mekke-i Mükerreme'den Medîne-i Münevvere'ye hicret-i seniyyeleri vâki' olarak kurûn-ı ûlâya hitâm vermişdir.
Hey'et-i beşeriyyeyi livâ-i adâlet ve müsâvât altında cem' etmeğe bâ'is ve selâmet-i umûmiyyeyi kâfil olan şems-i münîr-i İslâmın tulû'uyla beraber kemâl-i sür'atle cihânı tenvîr etmeğe başladı.
Bütün milel ve akvâm-ı beşeriyyenin menâfi'-i rûhâniyyesinin, hukûk-ı insâniyyesinin [205] muhterem ve ta'arruzdan masûn olduğunu i'lân eden dîn-i İslâm, beşeriyyet için birer zillet-i fikriyye hâlinde bulunan edyân-ı sâ'ireyi gölgede bırakarak berk-i hâtif gibi nûru gözleri kamaştırıyor, bilâd u emsârı önüne katıp Asya'nın, Afrika'nın müntehâlarına doğru neşr-i envâr ediyor, Anadolu'ya geçip eski Tûrân diyârını Türkistân'a vasl etmeğe çalışıyordu.
İbtidâ Medîne-i Münevvere'de, ba'dehû Şâm'da teşekkül eden hilâfet-i İslâmiyye, nûr-ı İslâmı aktâr-ı âleme nakl etmeğe bezl-i makderet etdiği esnâda kavm-i necîb-i Arab'ın sîmâ-yı sa'âdetleri Anadolu bilâdının cenûbundan görünmeğe başladı.
Hilâl-i İslâm, Anadolu'ya cenûbdan tulû' ederek tedrîcen yükseliyor, yükseldikçe bizim Amasya diyârının ufukları parlamağa başlıyor, Amasya toprağı o sîmâ-yı sa'âdetin leme'ât-ı lâhûtiyyesini kemâl-i iştiyâk ile özlüyordu. Çünkü Amasya, vahdet-i İlâhiyyeyi mu'tekid olan eski Tûrânîler'in eser-i binâsı idi.
Tevârîh-i ümemi kemâl-i ihtimâm ile zabt ve kayd eden fuzalâ-yı Arab'ın, ulemâ-yı Tûrân'ın verdikleri tafsîlâtdan müstebân olduğu üzere bizim Pon kıt'asında sîmâ-yı besâleti görülen ilk Arab mücâhidi Mesleme bin Abdülmelik bin Mervân olduğunda şübhe yokdur.
Çünkü 72 sene-i hicriyyesinde Rûm imparatoru olan Le'onitus, Arab mücâhidlerinin Anadolu'da muvaffakiyâtı tevâlî eylediği esnâda 75'de hal' olunarak burnu kesiliyor, imparatorluğu Anadolu kumandanı [206] Absimâr, "Üçüncü Tiberiyus" unvânıyla işgâl ediyor ise de mücâhidân-ı İslâmın savleti tevakkuf etmiyordu.
Şâm'da hilâfet-i İslâmiyye makâmında bulunan Abdülmelik 65-86 devrinde Rûm imparatorları yek-diğerinin burnunu keserek imparatorluğu ihrâz eyledikleri esnâda Arab mücâhidlerinin kumandanı olan Abdülmelikzâde Emîr Mesleme Kapadokya kıt'asına gâlibâne giriyordu.
Üçüncü Tiberiyus, mücâhidân-ı İslâmın Anadolu'daki harekât-ı askeriyyesini tevkîf edemediği cihetle Emîr Mesleme 83 sene-i hicriyyesinde Malatya, Kayseriyye beldelerini feth ederek Pon kıt'ası dâhilinde bulunan "Tarende (Dârende)" şehrine girmiş, burayı üssü'l-harekât ittihâzıyla cezîre ahâlî-i müslimesinden mikdâr-ı kâfî asker celb ve iskân ederek avdet etmişdir.
Bundan mukaddem Kersun mahbesinden firâr eden esbak imparator Jüstinyânus, Hazar ve Bulgar hânlarından aldığı kuvve-i askeriyye ile İstanbul'a girip sâniyen Rûm imparatoru oluyor, mücâhidân-ı İslâmın Anadolu'daki muvaffakiyetinden dolayı Rûmlar'ın zâten dil-gîr oldukları Üçüncü Tiberiyus'u 83'de hal' ederek burnunu kesdikden sonra zâlimâne katl etdiriyordu.
Bu târîhden i'tibâren Amasya patrîki olan Kalis (Kelkis) Dârende şehrinin sukûtundan dolayı kesb-i nezâket eden Amasya'ya müdâfa'a edebilmek için asker ve zehâ'ir celb ve tedârik etmekde [207] iken 86 şevvâlinde Abdülmelik vefât edib büyük oğlu el-Velîd hilâfet-i İslâmiyye makâmına geçdi.
Velîd bin Abdülmelik, Anadolu fütûhâtını Hazar bilâdına vasl etmek ve îcâbında İstanbul'u muhâsara ederek Rûmlar'ın tecâvüzünden emîn olmak için birâderi emîr-i müşârün-ileyh Mesleme'yi şark, ya'nî umûmen Anadolu vâlîliğine nasb eyledi.
Şark vâlîsi Emîr Mesleme, 89 rebî'ulevvelinde mücâhidân-ı İslâmdan mürekkeb cesîm bir ordu ile Şâm'dan hareket edib bilâ-mâni' Dârende şehrine geldi. Buradan kuvve-i mevcûdesiyle toplu bir sûretde hareket ederek Tohât (Tokat) üzerinden Harşene (Amasya) şehrini muhâsara eyledi.
Amasya patrîki Kalis, ma'iyyetinde bulunan kuvvetle müdâfa'a eylediyse de mükerreren münhezim olduğundan istîmân ederek Emîr Mesleme, ilk def'a olmak üzere Amasya'ya gâlibâne girdi. Harşene'de mukîm ve Hristiyân olan Tûrânîler, Rûmîler cizye i'tâsını kabûl etmekle Emîr Mesleme elli kadar müslim tahsîl me'mûrları iskân ederek avdet eyledi.
İmparator Jüstinyanus, Anadolu bilâdını müdâfa'a edemediği gibi mukaddemen hakkında sû'-i kasd eden Kersun (Kırım) ahâlîsinden ahz-ı intikâm için icrâ-yı mezâlim etmekle Kersun kumandanı Bardan (Vartan) mücâhidân-ı İslâmın feth etdiği bilâdı geri alacağını ta'ahhüd ederek [208] 89 senesi evâhirinde Filipikus unvânıyla Rûm imparatoru i'lân ve selefi itlâf edilmişdir.
Günümüz Türkçesiyle
Roma devleti zamanında Amasya'nın yönetimine memur edilen valilerin durumunu, davranışlarını ve bunların Amasya'daki eserlerini, bilinebildiği kadarıyla anlatır.
Roma İmparatoru Tiber (Tiberius), Pontus kralı Amentas'ın ölümüyle Pontus kıtasını Roma ülkelerine katmış, kıtanın doğu kesiminin kralı olan İkinci Polemon'u da ortadan kaldırıp bütün Kapadokya ve Pontus kıtalarını birleştirerek bunlara "Armeniak" adını vermiş ve bir eyalet yapmıştır. Anadolu'ya gönderdiği kardeşi Cermanikus'u da Armeniak eyaleti valiliğine atamıştır.
"Birleşik eyalet" anlamına geldiği bildirilen Armeniak eyaleti, bugünkü Erzurum, Sivas ve Trabzon vilayetlerinin tamamı ile Ankara ve Konya vilayetlerinin birer kısmından oluşan büyük bir kıtaydı. Turanlılar'ın ilk dönemlerinde bu bölgeye "Toga, Toha" denmişti. Sonraları ona "Pont, Hunit" adı verilmiştir.
Doğrudan Roma yönetimine geçen Amasya şehrinin, bu büyük kıtadan kurulan eyaletin merkezi olduğu ansiklopedide (Dâ'iretü'l-Ma'ârif) yazılıdır. Bu yüzden Amasya'ya "Metropol" denildiği, Perro, Teksiye, Reynak, Luba gibi Avrupalı tarihçilerin Doğu'ya ilişkin eserlerinde anılmaktadır.
Cermanikus, Roma imparatoru Tiberyus'un kardeşiydi. Anadolu valisi unvanıyla, hicretten 602 yıl önce [MS 20 dolayı] Anadolu'yu düzene sokmakla görevlendirilip bir askerî kuvvetle Küçük Asya'ya geldi. Küçük Ereşkiyan (Ermeni) hükûmetini kaldırarak bir kısmını Roma ülkelerine kattı, bir kısmında da küçük bir ayrıcalıklı eyalet kurdu.
Sonra, hicretten 597 yıl önce Pontus kralı olan Amentas çocuksuz ölünce kaldırılan Pontus hükûmetinin yerinde, anlatıldığı gibi kurulan Armeniak eyaletinin valiliğine atandı ve oturduğu Amasya'da bırakıldı.
Ne var ki Cermanikus'un daha önce Avrupa'da, bu kez de Asya'da Roma devletine yaptığı büyük hizmetler herkesin dikkatini çekmekle birlikte, imparator Tiber'in kuşkusunu da üzerine çekmekten geri kalmıyordu.
Çünkü Tiber, devlet yönetiminde çok usta bir kimse olmakla birlikte son derece zalim, kötü huylu ve korkak biriydi. Zulüm ve kötülüklerinin halkı kendisinden soğuttuğunu biliyor, Cermanikus'un ünü de kendi konumunu sarsıyordu. Bu yüzden imparator Tiber, konumunu sağlamlaştırmak için kardeşini öldürmek gerektiğini düşünüyordu.
Pontus valisi Cermanikus hakkındaki bu duygusunu uygulamak için fırsat bekleyen imparator Tiber, Filistin kıtasında çıkan küçük bir ayaklanmayı bastırmak üzere Cermanikus'u oraya gönderdi; hemen ardından, davranışlarından kuşkulandığı Suriye valisine de Cermanikus'u bir yolla öldürmesini sert biçimde emretmişti.
Cermanikus, Tiber'in emrine uyup görevini yerine getirdikten sonra, hicretten tahminen 592 yıl önce Suriye valisinin verdiği zehirli bir şerbetten etkilenerek öldü. İmparator Tiber, halkın gözünde küçük düşmemek için zaten sevmediği Suriye valisini de öldürtüp iki rakibini birden ortadan kaldırmış oldu.
Silenus, Roma generallerindendi. Cermanikus'un zehirlenerek ölümü üzerine imparator Tiberyus tarafından Pontus ve Kapadokya eyaleti valiliğine atandı ve Amasya'da oturdu. Ona "Jillenus, Julyenus" da denirdi.
Pontus valisi Silenus döneminde Rumlar ve Ermeniler Pontus ve Kapadokya kıtasının her yerine yayılarak yerli Turanlılar ile karışmışlardı. Bunların hepsi puta tapıyordu. Bu bakımdan çeşitli unsurların kaynaşması uygun görünse de Turanlılar ile Romalılar arasında millet davaları yüzünden bazı olaylar eksik değildi.
Bu Silenus, Amasya kalesini onarıp ona "Cilanus Polis" adını veren "Cilanus" olmalıdır. "Cilanus Polis", "Cilanbolı, Cilanus İli", yani "Cilan Şehri" demektir. Bu ad önce kaleye verilmişse de bugün yalnız kale içindeki kuyuya "Cilanbolı" denmesine bakılırsa, Turanlılar arasında yaygınlaşamadığı anlaşılır.
Hicretten 585 yıl önce imparator Tiber'in ölümüyle, eski Pontus valisi Cermanikus'un oğlu Kalikulla Roma imparatoru oldu. Ancak Silenus'un kaç yıl vali kaldığı ve ondan sonra Pontus ve Kapadokya'ya kimlerin atandığı bulunamadı.
Hicretten 405 yıl önce Roma imparatoru olan Suriye valisi Makarinus (Makrin) zamanında, Pontus kıtasında Turanlılar ile Romalılar arasında bir olay çıktı; Terâs (Tirâs) adında bir Turanlı başkaldırarak Pontus kıtasını ele geçirecek duruma geldi.
İmparator Makrin, hicretten 400 yıl önce dolaylarında bir askerî kuvvet alıp Pontus kıtasına gelerek isyanı yatıştırmaya çalışırken öldürüldü; bunun üzerine Terâs'ın nüfuzu artmıştı. Ne var ki hicretten 389 yıl önce Roma imparatoru Aleksandır Sevirus İran'a üstün geldiği sırada onu da ortadan kaldırdı.
Aleksandır Sevir'in annesi Hristiyan olduğu için Hristiyanlığı koruyor, puta tapanlara, yani müşriklere şiddet gösteriyordu. Onun zamanında Amasya'da Hristiyanlık ortaya çıktı ve müşriklerin nüfuzu arasında ağır biçimde yayılmaya başladı.
Genel tarihlerden ve Kâmûsu'l-A'lâm'dan anlaşıldığına göre, doğu ülkeleri imparatoru Lisinus zamanında Amasya'da Roma subaylarından Te'odor, Amasya Hristiyanlarının işlerini yöneten ünlü rahip Asteris'in telkin ve ikna etmesiyle Hristiyanlığı kabul etti; bu yüzden Hristiyanların durumu değişmişti.
Bu sırada Hristiyanlar ile müşrikler arasında çıkan bir olaya öfkelenen adı geçen Te'odor, yanına aldığı Hristiyanlarla müşriklerin tapınaklarını yıktı, pek çoğunu yaktılar ve hayli insan öldürdüler.
Bu kanlı olaydan fazlasıyla etkilenen müşrikler, ileri gelenlerden Otas adında birinin komutasında toplanıp karşı koymaya kalktılar ve Hz. İsa'nın doğumundan sonraki 307. yılın aralık ayında Te'odor'u ve yardımcılarını öldürdüler. Sonradan Hristiyanlar bu Te'odor'u azizleri arasına koyup adına her yılın aralık ayında bir gün bayram yaparlar.
İmparator Lisinus, Hristiyan olmadığı ve savaşlarla çok meşgul bulunduğu için Otas'ın hareketlerini hoş görüp onun nüfuzundan yararlanmak üzere onu yanına çağırarak ve gönlünü alarak Pontus valiliğini ona verdi ve müşriklerin desteği sayesinde konumunu sağlamlaştırmaya çalıştı.
Ama batı ülkeleri imparatoru Kostantin, Hristiyanların çokluğunu görüp annesinin yönlendirmesiyle Hristiyanlığı kabul etti ve bu çokluktan yararlanarak doğu ülkeleri imparatoru Lisinus'u savaşla yenerek hicretten 299 yıl önce [MS 323] tek başına Roma imparatoru oldu.
Bu tarihten sonra Pontus valiliğine, Hristiyanlığa yardım etmiş olan eski Bitinya valisinin komutanlarından Pilinus (Pilin), ilk Amasya metropolitliğine de adı geçen rahip Asteris atandı; Hristiyanlık her yerde şiddet göstermeye başladı. Bu iki kişi, müşrikleri Hristiyanlığa geçirmek için çok sayıda zorlayıcı yola başvurarak Hristiyanlığı yaymaya çalıştılar.
Asteris bir yandan Hristiyan inançlarına dair kitap yazdı, bir yandan da sahip olduğu nüfuzu kullanarak Hristiyanlığa yardım etti. Bu yüzden Hristiyanlar arasında azizler sırasında sayıldı ve Hristiyanlık tarihinde "Sent Asteris" adıyla kayda geçti.
Sent Asteris, Amasya'da metropolitlik yaptığı dönemde çok büyük bir nüfuza sahip olduğundan, zaten eyalet merkezi olan Amasya Hristiyanlığın da merkezi olarak herkesin başvurduğu yer oldu. Bu yüzden Amasya rahipler yatağı olmuş, her yana buradan rahip ve vaiz gönderilmiştir.
Sent Asteris çok uzun yaşamış, çağında patrik derecesinde itibar görmüştür. Hicretten 271 yıl önce dolaylarında ölmüştür. Amasya'da bugünkü Çukur Kilise'de gömülüdür. Hristiyanların sonsuz bir hayata sahip olduğunu ileri sürdükleri hayalî rahip Sent Asteris'ten söz ediyor olmalıdır.
Çünkü Amasya Hristiyanları arasında yaygın olduğuna göre, Çukur Kilise'de Hz. İsa'nın öğrencilerinden son derece yaşlı, yıllar geçtikçe bedeni küçülerek bir karga kadar kalmış, pamuk sepeti içinde saklanan ve hâlâ sağ olan, azizler arasından bir rahip varmış. Her yıl başında bir kez başını kaldırıp kilisenin baş rahibine "Balık kavağa çıktı mı, Rabbimiz İsa geldi mi?" diye sorarmış. "Hayır" cevabını alınca "Daha vaktim varmış" diyerek yine yatarmış, tam bir yıl uyurmuş.
Hristiyanlar vaktiyle bu masalı Hristiyanlığın bir mucizesi olarak gösterdikleri hâlde, şimdiye kadar ne sepeti ne de karga kadar kalmış sağ papazı gören olmamıştır. Bu âciz yazarınız bu masalın aslına ulaşmak için çok çalıştıysa da sözden başka bir iz göremedi. Her hâlde Atris, Teodor ve Pelin, Amasya'da Hristiyanlığı yayan Hristiyan azizlerden oldukları için, anılarını yaşatmak amacıyla bu masal düzülmüş olmalıdır.
Roma imparatoru Büyük Kostantin, Hristiyanlık sayesinde konumunu sağlamlaştırdıktan sonra herkesin mezhep özgürlüğünü de onaylayarak başta müşrikleri ve Anadolu'da yaşayan Turanlılar'ı kendisine çekti ve Roma ülkelerinin güvenliğini ve huzurunu korumuş oldu.
Çünkü Hristiyanlık, insanların düşüncesini aydınlatmaktan, genel ahlakı düzeltmekten çok, Hristiyan olmayanları insanlık topluluğundan çıkarıp her türlü işkenceyi onlara serbest gösteriyordu. Bu, Hristiyanlığın henüz güçlü olmadığı zamanlarda bile Hristiyanların Roma ülkelerinde gösterdikleri şiddetle anlaşılıyordu.
Oysa o zaman Roma yönetimi altında çeşitli dinlere bağlı pek çok farklı kavim bulunuyor, bunların içinde Hristiyanlar daha tebaanın ancak yarısını oluşturabiliyordu. Amasya'daki Te'odor olayı gibi Hristiyan olayları Roma ülkelerinin her yanında eksik değildi. Mezhep özgürlüğü ilan edilmezse Hristiyan taassubunun bütün müşrikleri öldürecek bir yapıda olduğunu anlayan Kostantin, ya insanlığın selameti ya da devletin devamı adına mezhep özgürlüğünü ilan etmek zorundaydı.
Ne var ki yönetiminin sonlarında Roma halkının bazı durumlarından gücenen imparator Kostantin, İstanbul şehrini Roma devletinin başkenti olmak üzere dört yılda inşa ettirip yönetim merkezi yaptıktan sonra Roma ülkelerini çocukları ve akrabaları arasında paylaştırdığı sırada, Pontus ve Kapadokya krallığını da yeğeni Valentiyen adında bir prense verdi.
Pontus kralı Valentiyen, imparator Kostantin'in kardeşinin oğluydu ve Pontus ve Kapadokya krallığına hicretten 286 yıl önce atanmıştır. Ona kral Habniyaliyen de denir. Eski vali Pelin ve Amasya metropoliti Asteris, kral Valentiyen'in yanında danışman ve saygın kişiler olarak kaldıkları için Hristiyanlığın yayılmasında eski baskılara geri döndüler.
Ancak kral Valentiyen'in izniyle uygulanan baskı ve eziyetler, Hristiyanların müşrik saydıkları halkı çok bunalttığından, Pontus kıtasında yaşayan Turanlılar, İskitya denilen yerdeki Hazar hanlarından yardım istemeye başladılar. Çünkü insan topluluğunu isyana sürükleyen birinci güç, can yakmaktır.
Soy kütüklerinde yazıldığına göre, Pontus kralı Valentiyen zamanında Hazar hükümdarı olan Gökböri Han'ın oğlu Sikrî Han, Turanlılar'ın feryadına yetişmek için yeterli bir kuvvet alıp İbarya üzerinden defalarca Pontus kıtasına girerek Turanlılar üzerindeki baskıların kaldırılmasını istiyor, Valentiyen'in askerlerini bozguna uğratıyordu.
Sonunda Roma askerleri Sikrî Han'ın saldırılarından bunalarak kral Valentiyen'i sekiz yıl sonra, yani hicretten 278 yıl önce çocuklarıyla birlikte öldürüp yok ettiler ve mezhep özgürlüğünü kabul ettiler; Anadolu'daki Turanlılar da baskıdan ve Hristiyan taassubundan kurtuldular. Ancak Kostantin'in oğlu Konstans tek başına Roma imparatoru olunca eski zulüm ve Hristiyan taassubu bütün şiddetiyle uygulanmaya başladı. Ünlü Hazar hükümdarı Sikrî Han'ın Küçük Asya'daki Turanlılar'a yapılan zulmü kaldırmak için çaba göstererek millî hamiyetini ortaya koyduğu bilinir.
Genel tarihlerde yazıldığına göre, hicretten 276 ile 227 yıl öncesine kadar elli yıl içinde Konstans, Yulyanus, Valentin, Valanis, Garasiyan, Maksimiyus ve Te'odos adlarında yedi Roma imparatorundan Yulyanus dışındaki altısı, devletin dizginleri kilisenin elinde olduğu için Roma tebaasına Hristiyanlığı zorla kabul ettirmek amacıyla her zulmü uygun görüyor, her vahşeti adalet gibi uyguluyordu. Bu yüzden Te'odos döneminde Roma tebaası içinde Hristiyan olmayan tek kişi bile kalmamıştı.
Ama bu kadar baskı, koca Roma imparatorluğunu yangın yerine çevirecek bir felaket ocağını yakıyordu. Çünkü Romalılar'ın din ve uygarlık adına işledikleri vahşetler bütün İslavları, Almanlar'ı, Tutunlar'ı, Cermenler'i, Gollar'ı çok öfkelendiriyor, her millet Roma'ya karşı isyan bayrağını kaldırıyordu.
Özellikle Turanlılar, Asya'da Romalılar'ın zulmünden son dereceye gelmiş olduklarından, en nüfuzlu Turanlılar olan Hazar, Fin, Macar oymakları ile Hunlar, yani On Uygurlar güçlerini birleştirip Romalılar'a karşı ittifak kurmaya çalışıyorlardı.
Küçük Asya'da sözü en çok geçen Hazar hükümdarı Sikrî Han'ın ölümünde, soy kütüklerinde yazıldığı üzere, oğlu Gilgay Han yirmi yıl hükûmet edip hicretten 259 yıl önce ölünce oğlu Mengli Han, ondan sonra da onun oğlu Kâlîb (Sâlîb) Han Hazar hükümdarı oldu ve Roma imparatoru Te'odos'un çağdaşı olarak Turan birliğine katılmıştı.
Hunlar'ın hakanı olan Runa (Urun) Han ve ondan sonra Rukilas (Irkıl) Han Turan birliğini sağlamayı başardıktan sonra, Hazar hükümdarı Sâlîb Han'ın yönetiminde Beceneklerin, Sakîtlerin, Gurşîlerin, Lekzlerin, Kumanlar'ın bir kısmını Anadolu'ya gönderdi; öbür kısmını da Avarlar, Tatarlar, Finler, Macarlar, Nogaylar gibi Turan oymaklarıyla birleştirip yanına alarak Avrupa'ya saldırdı.
Genel tarihlerin verdiği ayrıntılara göre bizim Pontus kıtamız, işte bu sırada, yani hicretten 231 yıl önce dolaylarında, Hazar hükümdarı Sâlîb Han'ın komutası altındaki Beceneklerle Kumanlar tarafından işgal edilerek Roma yönetimi Pontus kıtasından ve merkezi olan Amasya'dan kaldırılmış, Beceneklerin başkomutanı Senâ (Sungay) Han Pontus kıtasının yönetimini üstlenerek Amasya çevresini karargâh edinmiştir.
Roma yönetimi zamanında Amasya'da pek çok kilise, saray ve mezar yapılmış, bunların büyük bir kısmı yok olmuştur. Ancak Romalılar'ın eserlerinden olduğu anlaşılan birkaç kitabe hâlâ durduğundan, bilinenleri buraya aktarıldı.
Bugün Amasya'da Kuşköprü başında, Şamlar Mahallesi'nin güneydoğusunda, ırmak üzerinde, şimdiki debbağhanenin arkasındaki kaya üzerine oyulmuş Latin yazılarında şöyle yazılı olduğu bildirilmektedir:
"Kendi hayatında bu kayayı süsleyen, bizim ailemizin başı olan Rufis'tir. Adalet kanunlarını düzenleyen oğlu Kıleobrat için bu mezarı yaptırmış olup ölünce kendisinin kemikleri de buraya konmuştur. Burada bizim babalarımızın kemikleri vardır. Bizim için çok değerli olan Timeyis Kıroniyon ve onun oğlu Palikaruniyos burada yatıyorlar."
Dördüncü ve Beşinci Fasıl
Turanlılar'ın, Romalılar'ın, İranlılar'ın, Araplar'ın Amasya'daki hükûmetlerini, gelişlerini ve birbirleriyle ilişkilerini ve savaşlarını, bilinebildiği kadarıyla anlatır ve açıklar. Bu iki iç içe fasıl birbirinden ayrılamadığı için birleştirilmiştir.
Roma'nın yönetimi Amasya'dan kalktığı sırada, Hunlar'ın hakanı olan Irkıl Han tarafından Pontus kıtası beyliğine Beceneklerin başkomutanı olan Sungay Han atandı ve fetihleri genişletmekle görevlendirildi. Bu yüzden öbür beylerle birlikte bir yandan Halep'e, bir yandan Bağdat'a, bu yandan da Üsküdar önünde Kadıköyü sınırına kadar saldırıp ele geçirerek yağmalıyor, Romalılar'ın yaptıkları zulümlerin ve vahşetlerin öcünü alıyorlardı.
Ama Roma askerleri çoğunlukla sağlam kalelere kapanmış olup Turanlılar'ın saldırısını geçici bir sel akıntısına benzetiyorlardı. Roma imparatoru Te'odos, Roma topraklarına her yandan saldıran çeşitli kavimlerle ve özellikle Turanlılar ile savaşarak yenilmiş bir hâlde hicretten 227 yıl önce ölürken Roma ülkelerini doğu ve batı diye ikiye ayırdı; doğuya, yani Bizans imparatorluğuna büyük oğlu Arkadiyus'u, batıya, yani Latin imparatorluğuna da küçük oğlu Honoriyus'u atayıp öldü ve eski Roma devleti böylece çözülüp zayıfladı.
Bu bölüşmede Pontus kıtası tamamen doğu imparatorluğuna düştüğünden on bir livadan (sancaktan) oluşan bir eyalet sayıldı ve birinci livanın merkezi olan Amasya beldesi önceden olduğu gibi eyalet merkezi yapıldı. On bir liva şunlardır: Amasya, Erzincan, Tokat, Canik, Çorum, Sivas, Trabzon, Karahisar-ı Şarkî, Gümüşhane, Lazistan, Yozgat.
Fakat Irkıl Han zamanında Asya ve Avrupa'da Roma devletlerinin yerinde uğurlu bir Turan devleti ortaya çıkmış, adı geçenin ölümünde kız kardeşinin oğlu, Muncuk Han'ın oğlu Atıl Han bütün Turanlılar'a çok yiğit ve yenilmez bir hakan olmuştu.
Atıl Han, en uzak doğudan en uzak kuzeye kadar, güneyde Şam'a, batıda Avrupa'nın yarısına hükmeden şanlı bir hakan olduğundan, Pontus kıtası da adı geçenin egemenliği altındaydı. Bu, genel tarihlerin tanıklıklarıyla sabittir ve kıtanın Beceneklerin başkomutanı Sungay Han'ın yönetimi altında bulunduğu anlaşılır.
Çünkü soy kütüklerinden anlaşıldığı üzere, Hazar hükümdarı Sâlib Han'ın ölümünde oğlu Biris (Bars) Han Hazar tahtına oturdu ve onun zamanında Anadolu'nun başkomutanı Beceneklerin başkomutanı Sungay Han idi.
Giriş bölümünde ayrıntılı anlatıldığı gibi Becenekler Pontus kıtasında bu tarihten itibaren yerleşmişlerdir. Amasya şehrine doğudan üç saat kadar yakın bir mesafede bulunan bugünkü Zana Köyü'nün adı eski kayıtlarda "Suna, Sunga" biçiminde yazılıdır; önsözde açıklandığı üzere Zana Köyü, Hakala gibi eskiden hoş bir kasaba olduğu incelenirse, Anadolu'nun başkomutanı olan Sungay Han'ın burada güzel bir şehir kurup yerleştiği sonucuna varılabilir.
Kısacası, Pontus kıtası ve Amasya sancağı Bizans imparatorluğuna geçtiği tarihten itibaren yarım yüzyıldan fazla, yani tam bir "bogun" (altmış yıl) Beceneklerin yönetimi altında bulunduğu bilinmekle birlikte, Sungay Han'ın halefleri kimlerdir diye tarihî bir kayıt görülemedi.
Bu sırada Rum imparatoru Arkadiyus'un, ardından oğlu İkinci Te'odos'un hicretten 175 yıl önce ölümüyle Rum imparatoru olan Marsiyanus, Anadolu'da Hunlar'ın, yani Türk olan Beceneklerin ve Kumanlar'ın saldırısını savuşturup Pontus kıtasını hicretten 171 yıl önce geri aldı; böylece Amasya şehri Rumlar'ın yönetimine geçti.
Bizans imparatorluğunun iç yönetimi, doğu ve batı özel kumandanları adıyla iki büyük askerî memurun elindeydi; doğu özel kumandanı İstanbul'da oturuyor ve beş patrikliği yönetiyordu. Bunlar şunlardı: Doğu, Mısır, Anadolu, Pontus, Trakya.
Pontus eyaleti patriği Amasya'da oturmuştu. Roma döneminde metropol olan Amasya şehri, metropolit yönetiminde iken Rum döneminde patrik yönetiminde bulunuyordu. Amasya'da bugün "Venk" dediğimiz yerin doğu tarafında bir patrikhane yapılmış, oraya "Ayanikos" dendiğine bakılırsa ilk Amasya patriğinin Ayanika'us olduğu anlaşılır.
Ancak Pontus eyaletinin dinî işlerini yürüten patriklerden başka, sivil ve askerî işleri yöneten "Prefektus" adlı bir vali ve sancaklarını yöneten "Vikâr" adlı birer mutasarrıf vardı. Fakat patriklerin halk üzerindeki nüfuzu çok fazla olduğundan prefektuslar, patriklerin birer icra aracı durumundaydılar.
Ayanika'us'tan sonra Amasya patrikleri arasında çok tanınmış olan "Antimus", ondan sonra da "Ayavasilus", Hristiyanlar arasında çok saygındılar.
Amasya'da "Ayvasıl" dediğimiz yerde çok görkemli bir kilise yapılmış ve bu patriğin adına nisbetle "Ayavasilus Kilisesi" denmiştir. Hâlâ Amasya'nın doğusunda, Yeşilırmak'ın güney taraflarında bulunan Kibrithane önüne kadar "Ayvasıl, Ayavasıl" dediğimiz yerler bu Ayavasilus'un adıyla anılmaktadır. "Aya", Rumca'da "aziz" demektir.
Bizans imparatorlarından Fokas, Amasya patriği olan Ayavasilus'un yeğeni olduğu için, hicretten 57-44 yıl önce Bizans imparatoru olan İkinci Jüstinyen döneminde, devlet işleri elinde bulunan eşi imparatoriçe Sofiya'ya bağlanarak Pontus eyaleti valiliğine atanmıştı.
Fokas, Amasya'da prefektus olarak hayli zaman oturmuş, Kibrithane önünde hâlâ Kral Sarayı diye ünlü bir yüksek saray yaptırmıştır. Şimdiki Bayezid Paşa Mahallesi'nin yerine daha önce "Foka Mahallesi" denmiş olduğu önsözde açıklanmıştı.
Amasya prefektusu olan Fokas, Rum imparatoru Tiberyus'un hicretten 44-40 yıl önceki döneminde, Tatarlar doğudan, İranlılar güneyden Rum ülkesine saldırdıkları zaman, Rum generali Moris'in komutasındaki orduda bulunarak İranlılar'a karşı bir başarı kazanmakla ün yapmıştır.
General Moris, İranlılar'ı yenerek İstanbul'a zaferle girince imparator Tiberyus'un damadı olmakla birlikte veliahdı da oldu ve hicretten 40 yıl önce imparatorun ölümüyle Bizans imparatoru oldu.
Onun zamanında İran hükümdarı Nûşîrevân'ın oğlu Hürmüz tahttan indirilip öldürüldüğünde, oğlu Husrev-i Pervîz İstanbul'a kaçıp sığındı ve Moris'ten yardım istedi. Moris, İran'ın daha önce Rum ülkesinden aldığı yerleri geri vermesi şartıyla razı oldu; kızı Mariya'yı (Şîrîn) onunla evlendirdi, altmış bin asker de katarak hicretten 31 yıl önce Husrev-i Pervîz'i İran tahtına oturttu.
İşte önsözde açıklandığı üzere Şîrîn, Rum imparatoru Moris'in kızı Mariya'dır; "Ferhad ile Şirin" aşkına dair yazılan roman bu "Husrev ile Şirin" aşkını anlatmak üzere düzenlenmiştir. Sonradan, yalnız Ferhad adının Amasya'da ünlü olması yüzünden Amasya'ya bağlanmış olmalıdır.
Rum imparatoru Moris, Rumeli'de Rum ülkesine saldıran Avar Türkleri'yle savaşarak beş kez yendiği hâlde altıncı seferinde yenildi. Orduda bulunan Pontus valisi Fokas bunu İstanbul'a acı bir biçimde bildirdi ve Moris'in Rum esirlerinin kurtarılmasında da cimrilik gösterdiğini söyledi. Bunun üzerine asker takımı öfkelenip imparator Moris'i çocukları ve yandaşlarıyla birlikte idam etti ve Fokas'ı hicretten 20 yıl önce [MS 602] Rum imparatoru yaptı.
Bizans imparatoru Fokas'ın, Amasya'da bugün de bulunan Fethiye Camii'ni kızı Eleni adına kilise olmak üzere yaptırdığı, caminin minaresi hicrî 1300 yılında yapılırken ortaya çıkan Rumca bir kitabenin tercümesinden anlaşılmıştır.
Amasya'da Foka (Bayezid Paşa) Mahallesi'ndeki Kral Sarayı'nın, bugün Kibrithane önünde, Kirazlı Dere'ye giderken yol üzerindeki bir tarlanın içinde ortaya çıktığı ve Câmiu'd-Düvel'de Rum imparatorlarından Tekfur Fokas'ın tercümesinde onun Amasya'da hükümdar soyundan olarak kaydedildiği incelenirse, bu imparator Fokas'ın Amasyalı olduğunda kuşku kalmaz.
Genel tarihlerden anlaşıldığına göre Husrev-i Pervîz, yanına aldığı büyük bir kuvvetle Diyarbekir üzerinden Rum ülkesine girmiş, Kapadokya ve Pontus kıtalarına ulaşmış, sonra İstanbul'a doğru saldırarak Kadıköyü'ne kadar gelmiştir. Pontus valisi Yani savaş sırasında öldürüldü ve hicretten 13 yıl önce Amasya sancağı Pontus kıtasıyla birlikte İran yönetimine geçti.
Önsözde anlatıldığı üzere, İranlılar Amasya sancağını ele geçirdikleri zaman, İran emirlerinden Efrûhte adında biri Pontus eyaleti valiliğine atanıp Amasya'da oturmuş, sonra oğlu Ferhad'ın Amasya valisi olduğu bazı tarihî risalelerden anlaşıldığı söylenmektedir.
Her hâlde Rum imparatoru Amasyalı Fokas, doğuda İranlılar'a, batıda Turanlılar'a kötü biçimde yenilerek Rumlar'ın düşmanlığını kazandı. İmparatorluğunun sekizinci yılında isyan eden Afrika eksarhı Herakliyus'un İstanbul'a gelişinde idam edildi ve Herakliyus, Hz. Peygamber'in kutlu ifadesiyle "azîmü'r-Rûm", yani Rum imparatoru oldu.
Fakat Herakliyus'un tahta çıkışında Bizans imparatorluğu çok güç bir durumdaydı. Çünkü doğuda İranlılar Anadolu taraflarını tamamen işgal etmiş, Şam ve Kudüs'ü alıp İstanbul'u tehdit ediyorlardı; Avar Türkleri de batıdan imparatorluğu İstanbul surlarının önünde çok sıkıştırıyordu.
Bu kadar felaket arasında şaşkına dönen Herakliyus ciddi önlemlere başvurdu. Önce Avarlar'ı barışa razı etti, sonra düzenli ordular kurup Karadeniz yönünden Pontus kıtasına savaşarak girdi, İranlılar'ı bozguna uğrattı ve hicretten dört yıl önce Pontus eyaletiyle birlikte bütün Anadolu kıtasını geri aldı; Amasya sancağı yine Rum yönetimine döndü.
Rum imparatoru Herakl zamanında, Hz. İsa'nın doğumundan sonraki 622. yılda, âlemlerin Rabbinin elçisi, günahkârların şefaatçisi, güvenilir Muhammed Efendimiz'in Mekke'den Medine'ye hicreti gerçekleşerek ilk çağlara son vermiştir.
İnsanlığı adalet ve eşitlik bayrağı altında toplamaya vesile olan ve genel selameti sağlayan İslam'ın parlak güneşi doğar doğmaz, büyük bir hızla dünyayı aydınlatmaya başladı.
Bütün millet ve toplulukların manevi çıkarlarının ve insani haklarının saygıya değer olduğunu ve saldırıdan korunduğunu ilan eden İslam dini, insanlık için birer fikrî alçaklık durumunda olan öteki dinleri gölgede bırakarak, ışığı, çakan şimşek gibi gözleri kamaştırıyor; şehirleri ve kentleri önüne katıp Asya'nın ve Afrika'nın uçlarına doğru nurunu yayıyor, Anadolu'ya geçip eski Turan diyarını Türkistan'la birleştirmeye çalışıyordu.
Önce Medine'de, sonra Şam'da kurulan İslam hilafeti, İslam'ın nurunu dünya ülkelerine ulaştırmak için gücünü harcarken, soylu Arap kavminin mutlu yüzü Anadolu'nun güneyinden görünmeye başladı.
İslam'ın hilâli Anadolu'ya güneyden doğup yavaş yavaş yükseliyor, yükseldikçe bizim Amasya diyarımızın ufukları aydınlanmaya başlıyor, Amasya toprağı o mutlu yüzün ilahî ışıklarını büyük bir özlemle bekliyordu. Çünkü Amasya, Allah'ın birliğine inanan eski Turanlılar'ın yaptığı bir eserdi.
Halkların tarihini büyük bir özenle yazıp kaydeden Arap bilginlerinin, Turan âlimlerinin verdiği ayrıntılardan anlaşıldığına göre, bizim Pontus kıtamızda yiğit yüzü görülen ilk Arap mücahidinin Mesleme bin Abdülmelik bin Mervân olduğunda kuşku yoktur.
Çünkü hicrî 72 yılında Rum imparatoru olan Le'onitus, Arap mücahitlerinin Anadolu'daki başarıları art arda sürerken 75'te tahttan indirilip burnu kesiliyor, imparatorluğu Anadolu komutanı Absimar "Üçüncü Tiberiyus" unvanıyla ele geçiriyor ise de İslam mücahitlerinin saldırısı durmuyordu.
Şam'da İslam hilafeti makamında bulunan Abdülmelik'in 65-86 döneminde Rum imparatorları birbirinin burnunu keserek imparatorluğu ele geçirdikleri sırada, Arap mücahitlerinin komutanı olan Abdülmelik oğlu Emir Mesleme Kapadokya kıtasına zaferle giriyordu.
Üçüncü Tiberiyus, İslam mücahitlerinin Anadolu'daki askerî hareketlerini durduramadığından, Emir Mesleme hicrî 83 yılında Malatya ve Kayseri beldelerini fethederek Pontus kıtası içinde bulunan "Tarende (Dârende)" şehrine girdi, burayı harekât üssü yaparak Cezire'nin Müslüman halkından yeterli sayıda asker çağırıp yerleştirdi ve geri döndü.
Bundan önce Kersun hapishanesinden kaçan eski imparator Jüstinyanus, Hazar ve Bulgar hanlarından aldığı askerî kuvvetle İstanbul'a girip ikinci kez Rum imparatoru oluyor, İslam mücahitlerinin Anadolu'daki başarısından ötürü Rumlar'ın zaten bıkmış oldukları Üçüncü Tiberiyus'u 83'te tahttan indirip burnunu kestikten sonra zalimce öldürtüyordu.
Bu tarihten sonra Amasya patriği olan Kalis (Kelkis), Dârende şehrinin düşmesi yüzünden tehlikeye giren Amasya'yı savunabilmek için asker ve zahire getirip hazırlamakta iken, 86 şevvalinde Abdülmelik ölüp büyük oğlu el-Velîd İslam hilafeti makamına geçti.
Velîd bin Abdülmelik, Anadolu fetihlerini Hazar ülkesine bağlamak ve gerektiğinde İstanbul'u kuşatarak Rumlar'ın saldırısından emin olmak için kardeşi, adı geçen emir Mesleme'yi doğu, yani bütün Anadolu valiliğine atadı.
Doğu valisi Emir Mesleme, 89 rebiülevvelinde İslam mücahitlerinden oluşan büyük bir orduyla Şam'dan hareket edip engelsiz Dârende şehrine geldi. Buradan mevcut kuvvetiyle toplu biçimde ilerleyerek Tohat (Tokat) üzerinden Harşene (Amasya) şehrini kuşattı.
Amasya patriği Kalis, yanındaki kuvvetle savunduysa da defalarca bozguna uğradığından aman diledi ve Emir Mesleme ilk defa olmak üzere Amasya'ya zaferle girdi. Harşene'de oturan Hristiyan Turanlılar ve Rumlar cizye vermeyi kabul edince Emir Mesleme elli kadar Müslüman vergi memurunu yerleştirerek geri döndü.
İmparator Jüstinyanus, Anadolu ülkesini savunamadığı gibi, daha önce kendisine kastedenlerden öç almak için Kersun (Kırım) halkına zulüm yapınca, Kersun komutanı Bardan (Vartan), İslam mücahitlerinin fethettiği ülkeyi geri alacağına söz verip 89 yılının sonlarında Filipikus unvanıyla Rum imparatoru ilan edildi ve selefi öldürüldü.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- vulât: valiler
- kıt'a: büyük bölge, ülke parçası (metinde Pontus ve Kapadokya için kullanılır)
- vilâyet-i mümtâze: ayrıcalıklı, özel statülü eyalet
- nasb etmek: bir göreve atamak
- kable'l-hicre: Hicret'ten önce; yazar miladî yıl bulmak için 622'den çıkarır
- müşrik: put tapan, çok tanrıya inanan; yazar bu sözü Roma'nın Hristiyan olmayan halkı için kullanır
- metropolid: metropolit, eyalet merkezindeki başpiskopos
- patrik: Ortodoks kilisesinin en yüksek rütbeli din görevlilerinden biri
- prefektus: Roma ve Bizans'ta sivil ve askerî işlere bakan vali
- mutasarrıf: sancak (liva) yöneticisi
- silsile-nâme: soy kütüğü, hanedan şeceresi
- hâkân: Türk devletlerinde hükümdarlara verilen en yüksek unvan, hakan
- eksarh: Bizans'ın uzak eyaletlerinde sivil ve askerî yetkiyi elinde tutan vali
- istîmân: aman dilemek, teslim olup canının bağışlanmasını istemek
- cizye: İslam yönetiminde Müslüman olmayanlardan alınan vergi
- mücâhid: İslam yolunda savaşan asker
- mecrûh: yaralı
- kitâbe: taş üzerine yazılmış yazı
Roma Yönetiminde Amasya
Hüsameddin Roma dönemini "Armeniak eyaleti" adı altında kısa bir valiler dizisi olarak anlatır. Bugünkü kaynaklara göre Amasya (Amaseia), Hellenistik dönemde Pontus krallarının başkentlerinden biriydi ve MÖ 63 yılında Roma sınırları içine katıldı; MS 3. yüzyılda bir piskoposluk merkezi olarak önem kazandı. Diocletianus'un yeniden düzenlemesinden sonra Amaseia, kuzey Anadolu'yu kapsayan Dioecesis Pontica'nın merkezi oldu; bu diyosez Bitinya'dan Kapadokya ve Ermenistan'a kadar uzanan on iki eyaletten oluşuyordu ve Helenopontus bunlardan biriydi.
Germanicus ile ilgili anlatı bugünkü bilgiyle kısmen uyuşur. Germanicus, Tiberius'un kardeşi değil, onun evlat edindiği oğluydu. MS 18'de Küçük Asya'ya gönderilmiş, Kapadokya ve Kommagene krallarını yenerek bu bölgeleri Roma eyaletine çevirmiştir. Ertesi yıl Antakya'da ansızın ölmüş, Suriye valisi Piso'nun ya da Tiberius'un onu zehirlettiği yolunda söylentiler çıkmış, ancak bunlar hiçbir zaman kanıtlanamamıştır. Hüsameddin'in Suriye valisinin zehirli şerbet verdiği yolundaki anlatısı bu söylentilerin bir biçimidir; yazar onu kesin bir olay gibi aktarır. Germanicus'un Pontus valisi olarak Amasya'da oturduğu ise başka bir kaynakta doğrulanamadı.
Hicretten önceki yıllara verilen rakamlar yazarın kendi hesabıdır: 622'den çıkarılarak bulunan bu yıllar miladî tarihlerle yaklaşık bir denklik kurar ve bu çalışmada tek tek sınanmamıştır.
Aziz Asteris ve Aziz Te'odor
Metinde Asteris olarak geçen kişi, Hristiyan kaynaklarında Amasyalı Asterios'tur. Bugünkü bilgiye göre MS 350 dolaylarında Kapadokya'da doğmuş, avukatlıktan sonra 380 ile 390 arasında Amasya piskoposu olmuş ve 410 dolaylarında ölmüştür. Yaşamı hakkında bilinenler azdır; ondan günümüze on altı vaaz kalmıştır ve bu vaazlar dönemin toplumsal yaşamı ve sanat tarihi bakımından değerlidir. Hüsameddin onu Büyük Kostantin döneminin başına ve Amasya'nın ilk metropolitine çevirir; "hicretten 271 yıl önce", yani yaklaşık MS 351'de öldüğünü yazar. Bugünkü kayıtlardaki piskoposluk tarihi bundan yaklaşık otuz yıl sonradır; "ilk metropolit" ifadesi de başka bir kaynakta görülmedi.
Te'odor adıyla anılan kişi, Doğu Ortodoks geleneğinin Aziz Theodoros Tiron'udur ("acemi er" anlamında). Anlatıya göre Roma ordusunda bir askerdi; Diocletianus'un büyük Hristiyan zulmü sırasında Amasya'da putlara kurban sunmayı reddetti, kentin Kibele tapınağını yaktı ve bunun üzerine yakılarak öldürüldü. Ölüm yılı genellikle 306 olarak verilir, bir kaynakta 287 geçer. Kalıntıları sonradan, bugün Çorum sınırları içindeki Beyözü köyü olan Euchaita'ya götürülmüştür. Hüsameddin'in anlatısı bu geleneğe benzer, ama olayı İmparator Lisinus dönemine yerleştirir ve Te'odor'u müşrik tapınaklarını yıkan, sonra Otas'ın adamlarınca öldürülen bir subay olarak gösterir. Metindeki aralık ayı tarihi, Hristiyan geleneğinin 17 Şubat anma gününe uymaz.
Fokas'ın Amasyalı Olduğu İddiası
Bölümün en dikkat çekici iddiası, Bizans imparatoru Fokas'ın Amasyalı olduğudur. Hüsameddin bunu Fethiye Camii minaresinin yapımı sırasında bulunan Rumca bir kitabeye, Kibrithane önündeki bir tarlada çıkan kalıntılara ve Câmiu'd-Düvel'deki Fokas maddesine dayandırır. Bugünkü kaynaklarda Phocas'ın Trakya'da doğduğu belirtilir; çocukluğu ve gençliği hakkında bilgi yoktur. Mauricius'un Balkan seferlerinde bir gedikli subay olarak görev yapmış, 602'de imparator olmuş, 610'da ölmüştür. Hüsameddin'in Pontus valisi iken imparator olduğu yolundaki anlatısı bu bilgiyle uyuşmaz. Tahta çıkış yılını "hicretten 20 yıl önce", yani MS 602 olarak vermesi doğrudur.
Fethiye Camii bugün de Amasya'dadır. Amasya Belediyesi'nin kent rehberine göre yapı eski bir Bizans kilisesidir; kilisenin 7. yüzyılda Phocas'ın kızı Helena tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır. Danişmendliler döneminde Amasya valisi olan Fetih Gazi'nin kiliseyi camiye çevirdiği ve adını Fethiye koyduğu söylenir. Minare 1883'te İncezade Hacı Mehmet tarafından eklenmiştir; yapı 1956'da onarılıp yeniden ibadete açılmıştır. Hüsameddin'in söz ettiği Rumca kitabenin bugünkü durumu ve metni doğrulanamadı.
Fokas'ın devrilişi Hüsameddin'in anlattığı akışla büyük ölçüde örtüşür: 608'de Kartaca eksarhı Yaşlı Herakleios ile oğlu isyan etmiş, oğul Herakleios 610'da İstanbul'a ulaşıp tahta çıkmıştır. İmparatorluğun o sırada doğuda Sasaniler, batıda Avarlar ve Slavlar baskısı altında olduğu da bugünkü bilgiyle uyumludur. Sasani hükümdarı II. Hüsrev'in Mauricius'un yardımıyla tahta çıkıp sonra Bizans'a düşman olması da kayıtlarda geçer. Hüsameddin'in "Ferhad ile Şirin" hikâyesini bu olaylara bağlaması yazarın kendi yorumudur; Mauricius'un kızının Şirin olduğuna dair bir kaynak bulunamadı. Herakleios'un Anadolu'yu İranlılar'dan geri almasını Hüsameddin hicretten dört yıl öncesine koyar; TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre Herakleios İstanbul'dan 622'de ayrılmış ve Anadolu ile Ermenistan'ı bu seferde Sasani işgalinden kurtarmıştır.
Arap Fetihleri, Mesleme ve Battal Gazi
Mesleme bin Abdülmelik, Emevî halifesi Abdülmelik'in oğlu ve çağının önde gelen Emevî komutanlarındandır. Bugünkü bilgiye göre Ermenistan ve Azerbaycan valisi olarak Bizans'a karşı birçok sefer düzenlemiş, Galatya'yı yıkmış ve 712'de Amasya'yı yağmalamıştır. Bu tarih, Hüsameddin'in verdiği hicrî 93 yılı (711-12) ile örtüşür. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre Amasya 712'de Araplar tarafından alınmış, birkaç yıl sonra III. Leon (717-741) yönetimindeki Bizans kuvvetleri şehri geri almıştır; Hüsameddin de Leon'un şehri geri aldığını anlatır, ama bunu 97-100 yılları arasına yerleştirir. Başka bir araştırmada Bizans yazarı Theophanes'in, Mesleme'nin hicrî 111-112 dolayındaki bir seferinde Kapadokya'da Harşene kalesini ele geçirdiğini yazdığı belirtilir; bu, Hüsameddin'in anlattığı Amasya savaşlarının bir izinin Bizans kaynaklarında da bulunabileceğini düşündürür. Hüsameddin ise bu savaşların elindeki Bizans tarihi çevirisinde yer almadığını kaydeder.
Battal Gazi, TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre Emevîler devrinde yaşamış bir komutandır; 717-740 arasındaki Bizans seferlerinde rol almış, ünü bu yıllarda yayılmıştır. Kaynaklar onu ilk kez 717'deki İstanbul kuşatmasında anar. Ölümü Akroinon'da, bugünkü Seyitgazi yakınlarında olmuş, ölüm tarihi kaynaklarda 731 ile 741 arasında verilir. Bu yüzden Hüsameddin'in onu hicrî 93 (712) tarihli Amasya savaşlarında göstermesine temkinle bakmak gerekir. Yazarın dipnotta Battalnâme'deki Hüseynî seyyid soyunu reddetmesi ansiklopedik kaynaklarla da uyumludur; Battal'ı Abbasiler dönemine yerleştiren rivayetlerin Battalnâme'deki menkıbelerden geldiği belirtilir.
Hüsameddin'in "Abdülvehhab Gazi" dediği kişi, Abdülvehhab bin Buht'tur. Kaynaklarda Battal Gazi'nin yakın arkadaşı olarak geçer ve hicrî 113 (731) yılında şehit düştüğü belirtilir. Sivas'ta Yukarı Tekke denilen yerdeki türbesi bugün de ziyaret edilir. Sivas halkı onu Peygamber'in sancaktarı sayar; Evliya Çelebi de onu sahabeden Süheyb-i Rûmî sanmıştır. Hüsameddin de Çorum'da gömülü sanılan Süheyb ve Ma'dî Kerb'in sahabeden olmadığını, bu savaşın gazileri olduğunu söyleyerek benzer bir karışıklığa karşı uyarır.
Dikkat Çekilecek Noktalar
Hüsameddin bu bölümde Amasya tarihini Turanlılar ile Romalılar arasındaki bir çekişme olarak okur ve Becenek ile Hazar adlarını Amasya çevresindeki yer adlarına bağlar. Zana Köyü'nü Sungay Han'a, "Cilanbolı" adını Silenus'a bağlaması aynı yöntemdir. Bu eşleştirmeleri destekleyen bağımsız bir belge bulunamadı; bunlar yazarın ad benzerliğinden çıkardığı yorumlar olarak okunmalıdır.
Roma dönemine ait olduğu söylenen Latince mezar yazısının bugünkü durumu doğrulanamadı.
Hicrî yılların yaklaşık miladî karşılıkları şöyledir: 72 (691-92), 83 (702), 86 (705), 89 (707-08), 93 (711-12), 113 (731-32).
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 2. Cilt, s. 282–289. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
Resmî kaynaklar
Diğer kaynaklar