Amasya vâlîsi Jutat (Jutati'us) Târîh-i Âl-i Dânişmend ve Dürretü'l-Eslâk, el-Aylemü'z-Zâhir'de mestûr olduğu üzere "Şettât" demekle meşhûr olup Rûm imparatoru İsak Komnenos'un ammizâdesi ve Erkirus bin Komnenos'un oğlu ve Bizans imparatorluğu tarafından Amasya'ya mansûb olan vâlîlerin sonudur. Oğulları "Nikolas, Raminus" ve kızı Ape (Efrûmiyye Bânû) ve kaynı da Ermeni beyzâdelerinden Mihrân ve diğer bir kızı daha olup dâmâdı Nestur demekle meşhûr bir prens idi.
Kapadokya vâlîsi Ka'ik zâten istiklâl içinde perverde olmuş bir müstebid olduğu cihetle Rûmlar'ı her hâliyle dil-gîr ve istibdâdı onlara fenâ te'sîr ediyordu. Hele mezheb farkı, muhâceretle gelen Ermeniler ile yerli Rûmlar'ın arasını te'lîf edecek bir hâlde olmadığı cihetle bu iki Hristiyân milletin araları tabî'î bir sûretde bozulmuş ve Kâ'ik dahi Ermeniler'i himâye husûsunda Rûmlar'ı rencîde etmiş idi. [261]
Binâ'en-aleyh Rûmlar, hafiyyen ittifâk ederek 461'de Ka'ik'in ava çıkdığı bir günde ansızın etrâfını sarıp Kayseriyye civârında itlâf etdikleri tebeyyün etdikde Kapadokya kısmı dahi Pon vâlîsi olan Jutati'us uhdesine tevcîh edildi, ya'nî kurûn-ı ûlâda Togay Türkleri'nin mesken-i kadîmi olan Pon ve Kapadokya kıt'aları tevhîd olunarak Amasya vâlîsi Jutat'ın idâresine verildi.
Fakat bu vak'a, Ermeniler'e pek ziyâde te'sîr etmekle maktûl Ka'ik'in hemşîrezâdesi Rupin, Kayseriyye'den firâr ve ihtifâ edib başına toplanan Ermeniler ile Rûmlar'ın aleyhine kıyâm ve çeteler teşkîl ve Rûmlar'ın ta'addiyâtından zâten dil-gîr olan Nastûriyyü'l-mezheb Becenek Türkleri'yle tevhîd-i mesâ'î ederek ortodoks mezhebinde bulunan Rûmlar'ı fevkalâde iz'âc etmeğe başladılar.
Bilâd-ı Rûmiyye'nin dâhilen şu ihtilâlini müşâhede eden Anadolu hükümdârı Mansûr Hân, aralık aralık bilâd-ı Rûm'a savlet ederek Ermeniler'i iltizâm ve teşvîk ve müslim Türkler'den dahi birtakım akıncılar tertîb ederek bir tarafdan Rûmlar'ı fenâ hâlde tazyîk ediyor, diğer tarafdan Hristiyân Becenekler'i tenvîre çalışıyordu. Bu husûsda müslim Türk akıncılarından Kayseriyye hudûdu üzerinde "Anuştigin, Gümüştigin" ve Sivas hudûdu üzerinde "İltigin, Karatigin" gâyet meşhûr birer kahramân idi.
Bu dört akıncı beyleri hudûd üzerinde bulunan Rûmlar'a [262] fevkalâde dehşet veriyor, Rûmlar çocuklarını bunların adlarıyla korkutuyorlardı. Bu dörtlerin içinde Kayseriyye tarafında Gümüştigin ve Sivas ile Tokat etrâfında İltigin gâyet meşhûr oldukları cihetle Gümüştigin'e "Alemü'd-dîn" ve İltigin'e dahi "Nâsıru'd-dîn" lakabları verilmiş idi.
Târîh-i Âl-i Dânişmend'de mestûr olduğu üzere Nâsıru'd-dîn İltigin, Türk beylerinden hükûmet-i Artukiyye mü'essisi olan Emîr Artuk'un kölesi iken âzâd edilmiş Horasân erlerinden bir kahramân olduğu cihetle "Artukî, Artûgî, Artûhî" diye yâd olunurdu. İltigin, tenâsüb-i endâmı mükemmel, vechen güzel, Rûm lisânına ve âdâb-ı mu'âşeretine vâkıf bir delikanlı olduğu münâsebetle Amasya vâlîsi Şettât'ın kızı Ape, bunu mükerreren Rûm kıyâfetinde görüp âşık olmuş idi.
Ape, İltigin'i bir def'a daha görüp kendisine ibrâz-ı muhabbet etmiş, İltigin dahi Ape'nin derdiyle yandığını kendisine anlatmış idi. Aralarında tekarrür eden bir mev'id-i mülâkâtda birleşmek üzere söz verilmiş olduğuna binâ'en İltigin, o gün yine Rûm kıyâfetinde o mev'id-i mülâkâta evvel gelip ma'iyyeti efrâdını pusuya bırakmış idi.
Ape, tenezzüh için birkaç kızlar ile oraya geldiği zamân yalnız İltigin'i görmüş ve nâ'il-i vuslat olmak sadedinde iken İltigin'in verdiği işâret üzerine pusudan çıkan akıncılar, Ape'yi ve kızları İltigin ile beraber alıp kaçırmışlardır. İşte bu vak'adan sonra Ape, [263] dîn-i İslâmı kabûl edib İltigin'e varmış ve nâmına ufak bir tağyîr ile "Efrûmiyye Bânû, Ape-i Rûmiyye" denmişdir.
Târîh-i mezkûrun verdiği şu ma'lûmâtı, İltigin Gâzi ve Efrûmiyye Bânû mezârlarının Amasya'da ziyâretgâh-ı enâm olması te'yîd etmekdedir. Bunların nesli Amasya'da yedi yüz sene kadar meşâhîrden olarak mahkeme sicillâtında mezkûrdur. Şu ahvâl-i mazbûta bu vak'a-i târîhiyyenin - sûret-i cereyânında biraz mübâlağa karışdırılmış olsa bile - bir efsâne olmadığını îzâh edecek delâ'il-i zâhiredendir.
Zâten kilise münâza'âtından dolayı yek-diğerini ezmekde olan Rûmlar, Türkler'in ve Ermeniler'in muhâcemâtıyla fevkalâde galeyâna gelip bunların muhâcemâtına sebeb olanları arıyorlar, hasm-ı cânı olan kimseleri bu vekâyi'e bâ'is diye tepeliyorlar idi. Binâ'en-aleyh şehvet ve sefâhat düşkünü olan Bizans imparatorluğuna Anadolu'nun her tarafından dehşetli feryâdlar yükseliyor, imparatorluğu son derece tazyîk ediyordu.
459'da Bizans imparatoru olan Romanus, Anadolu'nun ahvâlini nazar-ı dikkate alarak 461'de Anadolu kumandânlığına ta'yîn eylediği Manu'il Komnenos'u bir kuvve-i azîme ile Pon kıt'asına irsâl etmiş idi. Bunu haber alan Anadolu hükümdârı Mansûr Hân ile Ebû Nasr Ahmed et-Togânî bir kuvve-i kâfiye ile Manu'il'i karşıladılar.
Tevârîh-i şarkiyye ve garbiyyede mestûr olduğu üzere 462'de cereyân eden bu muhârebede Rûmlar'ın başkumandânı Manu'il Komnenos fenâ bir hezîmete dûçâr [264] olduğu cihetle müslimîn Sivas, Elbistân, Kayseriyye, Konya bilâdını ve etrâfını istîlâ ederek ganâ'im-i külliye ahz ve avdet etmişlerdir.
Çünkü Pon vâlîsi olan Jutat, bir kuvve-i imdâdiyye ile başkumandân Manu'il'i takviye etmiş olduğu cihetle Emîr Ebû Nasr et-Togânî Sivas üzerinden ve ammizâdesi Emîr Tursân et-Türkmânî de Kayseriyye hudûdundan tebâ'üd etmekle mecbûr olarak Sivas ifârı ya'nî beyi olan Jutat'ın oğlu Nikolas, müte'âkiben Sivas şehrini ve etrâfını istirdâd edebilmişdir.
Başkumandân Manu'il'in bu hezîmeti, Rûm imparatoru Romanus'u fevkalâde igzâb etmiş olduğundan der-hâl tedârikât-ı askeriyyeye germî verip cem' edebildiği iki yüz bin kadar³¹³ bir kuvve-i külliye ile 462'de Pon kıt'asına geldi. Burada tedârikâtını ikmâl edib Sivas üzerinden Malazgird'e doğru hareket eylediğini hudûd üzerinde bulunan ümerâ-yı İslâm, ya'nî Türk beyleri, Hoy şehrinde hasta yatan Selçûk hükümdârı Sultân Alp Arslan Hân hazretlerine bildirdiler.
Sultân Alp Arslan, derhâl Mardin şehrine gelip ma'iyyetinde ancak on beş bin kadar³¹⁴ mücâhidân-ı İslâm ile harb etmek istiyor, fakat Rûm ordusunun kesreti cesâretini kırıyor, üserâ-yı Rûmiyye'yi i'âde etmek üzere imparator Romanus'a teklîf-i sulh ediyordu. [265]
Çünkü Rûm ordusu; Ermeni, Becenek, Bulgar, Rus, Rûm, Arab, Kumân, Gürcü, Laz gibi milel-i muhtelife Hristiyânlarından mürekkeb bir kesret-i müdhişe idi. Fakat bunların galebeliğinden başka bir kıymet-i harbiyyesi olmamakla beraber, mezheb ve milliyet münâza'âtıyla yek-diğerinden müteneffir, mâddeten müteferrik ve gayr-ı muntazam bir hâlde idi.
Sultân-ı müşârün-ileyhin nezdinde bulunup da Rûm ordusunun şu ahvâlini tedkîk eden İmâmu'l-Hanîfe Ebû Nasr Abdülmelik el-Buhârî bir tarafdan cihâdın fezâ'il-i uhreviyyesini, mehâsin-i dünyeviyyesini kemâl-i belâgatla tafsîl ederek sultân-ı müşârün-ileyhi teşcî' ve harbe teşvîk ediyor, diğer tarafdan İmparator Romanus dahi sulhu red ve elçileri kemâl-i hakâretle i'âde ederek Alp Arslan'ı son derece kızdırıyordu.
Hulâsa Sultân Alp Arslan Hân hazretleri dîn uğurunda ma'iyyet-i mevcûdesiyle ölmeğe tavtîn-i nefs ederek dağları inleten sadâ-yı tekbîr içinde kendisini mücâhidân-ı İslâm ile beraber Rûm ordusuna kemâl-i şiddetle vurdu. Müdhiş dağlar gibi durmuş olan Hristiyân alayları, bir gün içinde yıldırım vurmuş gibi yerlere serildi. İmparator Romanus esîr oldu. Mücâhidân-ı İslâm, kükremiş arslan gibi bakiyyetü's-süyûfu ta'kîb ederek, Rûmluk bu günden i'tibâren Anadolu'da müzmahil oluyor, Türkler eski vatanlarına kavuşuyorlardı.
464 evâ'iline müsâdif olan Türkler'in bu galebe-i kâmilesi, âlem-i İslâmda Türkler'e hâsseten Türkmenler'e pek büyük bir teveccüh-i umûmî [266] kazandırmış, imparatorun esâreti İstanbul'a aks eyledikde yerine Kostantin Dukas oğlu Yedinci Mihâ'îl Bizans imparatoru olmuş idi. Hâlbuki imparator Romanus, Alp Arslan'a karşı ta'ahhüd eylediği şerâ'it-i sulhiyyeyi îfâ için tahtında bulunması lâzım geliyordu.
Subhu'l-A'şâ'da Şihâbeddîn Ahmed el-Kalkaşendî diyor ki: "464'de Sultân Alp Arslan, imparator Romanus'u âzâd ederek tahtına iclâs için müslim Türkler'den bir kuvve-i azîme terfîk ve İstanbul tarafına i'zâm eyledi. Romanus ile Mîhâ'il birkaç def'a yek-diğeriyle çarpışdılar".
Dürretü'l-Eslâk'da mestûr olduğu üzere "Sultân Alp Arslan, ammizâdesi Emîr Mansûr es-Selçûkî ve ümerâdan Ebû Nasr Ahmed et-Togânî ve sâ'ir ümerâ-yı Etrâk ile imparator Romanus'u makâmına ik'âd etmek üzere irsâl" etmiş olduğu cihetle Anadolu kıt'asının fethine işte bu vak'a-i siyâsiyye bâ'is olmuşdur.
Romanus, Pon vilâyeti hudûdunda imparator Mihâ'il'in gönderdiği orduya mağlûb ve esîr olarak Kütahya'da gözleri oyulmuş ise de Mansûr Hân ile Ebû Nasr et-Togânî Pon ve Kapadokya kıt'alarını fevkalâde tazyîk ediyorlardı.
Pon ve Kapadokya vâlîsi Jutati'us, vilâyetin müdâfa'asına fevkalâde çalışdığı hâlde ihtilâlât-ı dâhiliyyeyi bir türlü teskîn edemiyor; bir [267] tarafdan akıncılar beyi İltigin, diğer tarafdan Ermeni çete re'îsi Serkis, Pon vilâyetinde her tarafı kasıp kavuruyor, Sivas beyi Nikolas dahi muttasıl istimdâd ediyordu.
Bu sene Emîr Ebû Nasr Ahmed et-Togânî, Malatya'yı feth ederek emâreti Sultân Alp Arslan tarafından uhdesine tevcîh olunuyor, feth edeceği memâlik-i Rûmiyye'nin emâreti kendisine âid olduğuna dâ'ir bir menşûr-ı hilâfet aldıkdan sonra otuz bin piyâde, on bin süvârî tertîb ederek Pon vilâyetine doğru yürüyordu.³¹⁵
Fakat Anadolu kumandânı olan Fokas hânedânından Nikefor bin Botonyadis bin Ernel Fokas ki Târîh-i Âl-i Dânişmend'de "Tekfûr" diye mezkûrdur, Amasya vâlîsi Jutat'ın istimdâdı üzerine ma'iyyet-i mevcûdesiyle gelip Elbistân civârında Ebû Nasr et-Togânî'ye mukâbele ederek harben emîr-i müşârün-ileyhi ric'ate mecbûr etmekle kesb-i ta'ayyün etmiş idi.
465 rebî'ulevvelinin altıncı günü Bâtınîlerden Yûsuf nâmında bir hâ'in, o gâzî-i âlî-sîret, kahramân-ı şîr-savlet olan Asya hükümdârı Sultân Alp Arslan Hân hazretlerini çadırında ale'l-gafle vurup şehîd etmekle yerine şehzâdesi Sultân Celâleddîn Melikşâh-ı Selçûkî Asya hükümdârı olduğu gibi Anadolu kumandânı olan Nikofor Fokas dahi Bizans imparatoru oldu. [268]
Bu esnâda Emîr Mansûr es-Selçûkî Antâkiyye'yi zabt edib Konya'yı muhâsara, Emîr Tursân et-Türkmânî, Ercis havâlîsini istîlâ ederek Kayseriyye'yi tazyîke himmet ve ammizâdesi Ebû Nasr et-Togânî de Elbistân'ı alıp Sivas'ı tahlîse gayret ediyor, Bunların sevk etdikleri İltigin, Anuştigin, Karatigin, Gümüştigin gibi akıncı beyleri de birer müfreze mücâhid ile Pon ve Kapadokya kıt'alarına dehşet veriyorlardı.
Mür'i't-Tevârîh'de mestûr olduğu üzere 466 recebinde Emîr Ebû Nasr et-Togânî Sultân Melikşâh tarafından aldığı bir kuvve-i imdâdiyye ile Malatya'dan hareket ve Sivas'ı bir ay kadar muhâsara etdikden sonra cebren alıp ric'at ve azîmet yolunu açık bulundurmak için kalesini hedm eyledi. Firâr eden Sivas beyi Nikolas dahi Tokat beyi olan birâderi Raminos'un yanına geldi.
Hudûd-ı Rûmiyye'nin Türkmenler tarafından fütûhâta ma'rûz olması, Nikofor'un idâresizliğine haml olunarak Rûm generalleri impatorluk sevdâsıyla her tarafdan baş kaldırıyor, dâhilî isyânlar Bizans impatorluğunu herc ü merc ediyor, nihâyet esbak impator Amasyalı İsak Komnenos'un birâderi Aleksiyus Komnenos bu sene Bizans impatoru oluyordu. Târîh-i Dânişmendî'de Harşene beyi Şettât'ın amcası oğlu Rûm kralı dediği Aleksi budur.
Lâkin Aleksiyus'un cülûsunda Emîr Mansûr Selçûkî tarafından Konya, [269] Emîr Salık (Saltuk) Bey tarafından Erzurum, Emîr Mengücek tarafından Erzincân ve Kemâh ve havâlîsi feth olunarak Anadolu'da hudûd-ı Rûmiyye şark, cenûb, garb taraflarından muttasıl tazyîk olunduğu gibi Avrupa ya'nî Rûmeli hudûdu da Bulgarlar'ın, Normanlar'ın tecâvüzâtıyla fenâ bir vaz'iyyetde bulunuyordu.
Binâ'en-aleyh Emîr Ebû Nasr et-Togânî, Sivas'da ma'iyyet-i mevcûdesini iki kısma tefrîk ederek otuz bin mücâhidden mürekkeb bir fırkasını ammizâdesi Tursan Bey'in idâresine tevdî' ve âzâd etmiş olduğu köleleri Gümüştigin, Anuştigin nâmlarıyla meşhûr akıncı beylerini ona terfîk ederek bunları i'zâm ve Kayseriyye'nin fethine me'mûr eyledikden sonra kendisi dahi diğer ammizâdesi Suli, Çavlı Beyler ile İltigin, Karatigin demekle meşhûr akıncı beylerini ma'iyyetine alıp elli bin kadar mücâhid ile Tokat üzerine yürüdü.³¹⁶
Amasya vâlîsi Jutati'us, Tokat'ı muhâfaza etmek üzere Canik beyi Le'on, Çorum beyi Nestor, Sinop beyi Yovanis, Niksar beyi Mihâ'îl nâmlarıyla ma'rûf ifarlarını Tokat beyi Raminos'un imdâdına me'mûr eylediyse de bunlar, emîr-i müşârün-ileyhin şiddetli hücûmunu def'e muktedir olamadıkları cihetle Tokat, Komenât, Niksâr kaleleri kemâl-i su'ûbetle feth olundukdan sonra Emîr Ebû Nasr Ahmed Gâzi, Kâşân (Turhâl) [270] şehrine kadar geldi.
Bu esnâda kış hulûl etdiği münâsebetle Emîr Ahmed et-Togânî Kâşân şehrinde kalıp çete muhârebeleri esnâsında Karkariyye (Zile) kalesini feth etmekle beraber Amasya vâlîsi Jutat'ı işgâl ediyordu. Burada senelerden beri İltigin Gâzi'nin devâm eylediği irşâdâtı sâyesinde Rûmlar'dan dil-gîr olan Becenekler ve Ermeniler'den bir kısmı şeref-i İslâm ile müşerref oldular.
Bunlardan meşhûr çete re'isleri Tokatlı Boris (Bori) ve Zanalı Olgas (Olgay) ve Amasyalı Serkis Beyler, emîr-i mücâhid Ahmed Gâzi'nin silahdârı Mübârekşâh delâletiyle huzûruna girip ordu kadısı Celâleddîn Abdurrahmân el-Hârezmî önünde kabûl-i İslâm etmekle beraber dîn-i İslâm uğurunda ihrâz-ı şehâdet etmek üzere kendilerini ve ma'iyyetlerini mübârek ordularına kabûl buyurmalarını ricâ etdiler.
Emîr Ahmed Gâzi, bunları tebrîk ve taltîf ederek isimlerini Böri Abdullah, Olgaz Muhammed, Serkis Ahmed³¹⁷ diye deftere kayd etmelerini kâtib-i dîvânı Ebu'l-Ma'âlî Muhammed bin Beşîr el-Bağdâdî'ye emr edib, her birini lâyık olduğu mevki'e ta'yîn ediyor, bu sûretle ordusunun adedini teksîr, kıymet-i harbiyyesini tezyîd eyliyordu. Bunlardan mukaddem kabûl-i [271] İslâm eden Sivaslı Hüseyin Gâzi Bey dahi Becenekler'den olmakla Sivas beyi olmuşdur.
Hattâ Kâşân kasabasında münzevî olarak Hristiyân Rûmlar'ın mu'tekidi olan üç papaz dahi gördükleri bir rü'yâ üzerine şeref-i İslâm ile müşerref olmaları, Rûmlar'dan bir kısmının da kabûl-i İslâm etmelerine bâ'is olduğu cihetle Emîr Ahmed Gâzi'nin Kâşân kasabasında ikâmeti, kuvve-i harbiyyesini tanzîm ve ikmâl için büyük bir fırsat teşkîl etmiş idi.
Hulâsa Emîr Ahmed Gâzi, Amasya'ya on dört sâat kurb mesâfede ve cenûb tarafında bulunan Kâşân (Turhâl) kasabasında kışı çıkarıp 467 senesi recebinde leyle-i regâ'ib seherinde ma'iyyet-i mevcûdesiyle Harşene (Amasya) üzerine hareket ederek İltigin Gâzi talî'a kumandanı olduğu hâlde Amasya'nın cenûb boğazı önünde ya'nî şimdiki Derbend Bâğları hizâsında ahz-ı mevki' eyledi.
Fakat ilkbahâr olduğu münâsebetle Amasya ırmağı coşkun bir hâlde olup her tarafı su basmış idi. Boğaz'ın iki tarafı da müstahkem birer kale hâlinde bulunuyor, Fon (Ferhâd) ve Kelkis (Karaman) dağları ve Ferhâd Arası mahşer gibi Rûm askeriyle mestûr idi. Fon Dağı'nda Harşene vâlîsi Şettât (Jutati'us) ve Kelkis Dağı'nda Nikonya beyi Nasturus ve Ferhâd Arası'nda merkez kumandânı General Mitrakiyus askeri idâre ediyordu.
Bu gibi avârız-ı tabî'iyyeye ve müşkilât-ı askeriyyeye rağmen Horasân ve [272] Harezm erenleri ya'nî mücâhid Türk süvârîleri Ferhâd Arası'na kadar ilerlemiş, bütün ordunun harekâtı tecâvüzî bir hâlde devâm etmiş olduğundan boğaz içinde edilen muhârebede Amasya patrîki Kayrilus dâhil olduğu hâlde pek çok Rûmlar hâk-i helâke serilmiş idi.
Fakat merkez kumandânı Hristiyân Becenekler'den General Mitrakiyus³¹⁸ Ferhâd Arası'nda sarp bir mevki'i siper ittihâz ederek şiddetli bir sûretde müdâfa'a etmiş, ırmak dahi Ferhâd Arası'nın dar yerini kapatmış olduğu cihetle ilerisine gitmek imkânı azalmış bulunuyordu. Bununla beraber Fon Dağı'ndan yağan ok yağmuru pek çok hasârâtı mûcib olarak Emîr Ahmed Gâzi'nin mevki'ini müşkilâta sokmuş olduğu cihetle muvakkaten ric'at ederek ırmağın inmesini beklemeği muvâfık buluyordu.
Binâ'en-aleyh Emîr Ahmed Gâzi, İltigin Gâzi'nin tasvîbi üzere ordusuna ric'at emrini verip muntazaman avdet ederek Derbend'in bir buçuk sâat gerisinde bulunan Kaynar sahrâsında hayme-zen-i ikâmet oldu. Emîr-i müşârün-ileyhin burada ikâmet edib ordunun zehâ'ir ve levâzım-ı seferiyyesini ikmâle çalışdığı esnâda Malatya'dan on beş bin kadar mücâhidlerden mürekkeb bir kuvve-i imdâdiyye geldiği gibi Zile, Tokat, Sivas, Niksâr taraflarını muhâfaza için bırakdığı alayları da celb ederek [273] ordusunu takviye ediyor, ba'dehû kollar tertîb ederek düşmanın ahvâlini keşfe çalışıyordu.
Bu tarafda Amasya vâlîsi Jutati'us, ammizâdesi olan Bizans imparatoru Aleksiyus'dan mukaddemen istimdâd eylediği cihetle Ankara ve Kastamonu fırkaları Pon kıt'asının istihlâsına me'mûren hareket ediyor, fakat Emîr Tursan Gâzi Kayseriyye üzerinden gelip Ankara'yı ansızın muhâsara ve ahâlî-i şehrin istîmânıyla feth ederek Ankara vâlîsinin gâyet müstesnâ bir hüsn ü cemâl ile şöhret-gîr olan kızını alıp Emîr Ahmed Gâzi'ye takdîm etmek üzere gönderiyor, bundan haberdâr olan Ankara vâlîsi dönüyor, yolda Emîr Tursan Gâzi'ye bi't-tesâdüf harben münhezim olarak İstanbul'a firâr ediyor.
Kastamonu kumandânı fırkasıyla beraber Amasya'ya tekarrüb eylediği hâlde Ankara vak'asından haberdâr olan Amasya vâlîsi Jutati'us fenâ hâlde me'yûs oluyor, istîmân etmesini muvâfık buluyor, fakat Harşene kalesi muhâfızı ve Jutat'ın kayınbirâderi olan Ermeni Mihrân bu re'yi muvâfık görmüyor, Amasya merkez kumandânı Mitrakiyus ile Nikonya beyi Nasturus, Mihrân'ın re'yini kabûl ediyor, hulâsa son dereceye kadar müdâfa'a etmeğe karâr veriyorlar.
Emîr Ahmed Gâzi, tertîb etdiği kollar, Harşene içine gönderdiği adamlar, tutduğu diller vâsıtasıyla bunlara vâkıf oldukdan sonra Kastamonu fırkasının Amasya'ya gelmesini beklemeksizin ırmağın bir derece [274] çekilmesini müte'âkib 467 şa'bânının evâ'ilinde hareket ve tekrâr Amasya boğazına muvâsalat eyledi.
Emîr Ahmed Gâzi burada iki kol tertîb edib birini Ferhâd Gâzi idâresinde Fon Dağı'ndan Çakallar üzerine, diğerini de Suli Gâzi idâresinde Kelkis Dağı'nın arkasından Şeyh Cû'î Bâğları üzerine inmeğe me'mûr ve Abdullah Gâzi müfrezesini Ferhâd Gâziye ve Serkis Ahmed Gâzi müfrezesini de Süli Gâzi'ye terfîk etdi.
Ba'dehû Emîr Ahmed Gâzi, Amasya ırmağının cenûbdan sağ sâhilini ya'nî Helvâcı Pınarı tarafını ve İltigin Gâzi dahi sol sâhilini ya'nî Çalan Köprü'nün garb tarafını tutup her biri ma'iyyet-i mevcûdesiyle yürüdüler. Tîr-endâzların, dalkılıçların âteş gibi savleti önünde Rûmlar bir türlü mukâvemet edemeyerek Ferhâd Arası'nda kâ'in karşılıklı kalelere kapanıp son derece müdâfa'a ediyorlardı.
Ferhâd Gâzi, kemâl-i sür'atle Fon Dağı'na çıkarken yağmur gibi yağan oklara ehemmiyet vermiyor, Ermiş üzerinden gelen süvârî gâzîler Ferhâd Gâzi'nin harekâtını teshîl ediyor, güç hâl ile Fon Dağı'nın üzerine çıkdığı esnâda vücûdunun müte'addid yerlerine isâbet eden okların te'sîriyle bîtâb olarak düşüyor, şehîden irtihâl-i dâr-ı na'îm edib düşdüğü yere defn olunduğu anda mücâhidlerin başına Abdullah Gâzi geçiyor, Rûmları tepeleyerek Çakallar'a doğru iniyor.
Süli Gâzi de Kelkis tarafı kumandânı olan Nastûr'un ma'iyyetindeki [275] Rûmlar'ı Serkis Ahmed Gâzi'nin bir hud'a-i harbiyyesiyle perîşân ediyor, Nastûr esîr olacağını idrâk etmekle Nikonya tarafına firâr ederek garb tarafı tamâmiyle boş kalıyor, Süli Gâzi bilâ-mâni' Şeyh Cû'î Bâğları'na doğru inmeğe başlıyor. Hulâsa Rûmlar'ın her iki tarafdan ümîdleri kesiliyor, kuvve-i ma'neviyyeleri fenâ hâlde kırılıyor.
Ferhâd Arası'nda Emîr Ahmed Gâzi ma'iyyeti sağdan, İltigin Gâzi ma'iyyeti soldan tekbîr na'ralarıyla hem-zebân olarak dağları inlete inlete yalın kılıç muttasıl ilerliyorlar, perîşân olan Rûmlar'ı Amasya kumandânı Mitrakiyus bir türlü durduramıyor, nihâyet Mitrakiyus bir mücâhidin aşk eylediği bir kılıç sadmesiyle yere devriliyor, bunu gören Amasya vâlîsi Jutati'us (Şettât) ve ma'iyyeti şimâle doğru firâr ediyor.
Müte'addid Târîh-i Âl-i Dânişmend nüshalarının³¹⁹ ve kısmen Mirkâtü'l-Cihâd'ın [276] verdiği şu ma'lûmât üzerine Emîr Ahmed Gâzi ve İltigin Gâzi Ferhâd Arası'ndan Amasya'ya girdiği esnâda Suli ve Abdullah Gâziler dahi Amasya'ya inmişler idi. Rûm askerlerinin kısm-ı a'zamı firâr ve bir kısmı da Harşene kalesine tahassun etmekle Amasya Hristiyânları, Amasya patrîki Vengiyus (Vankilos) vâsıtasıyla istîmân ederek Emîr Ahmed Gâzi hazretlerinin afvını ricâ etdiler.
Emîr Ahmed Gâzi, firâr eden Şettât'ı ta'kîb ve der-dest etmek üzere ümerâdan Abdullah, Serkis Ahmed, Karatigin Gâziler'i birer müfreze ile üç koldan i'zâm edib Şettât, Osmâncık boğazında yakalandığı cihetle Amasya'ya getirilmiş, Ankara vâlîsinin esîr edilen kızı da bu sırada Amasya'ya gelmiş idi.
Fakat Harşene muhâfızı olan Ermeni Mihrân kaleye kapanıp mezbûhâne bir hareket olmak üzere müdâfa'a etmek azmini gösteriyor, Emîr Ahmed Gâzi kalenin teslîmini mükerreren teklîf ve kendisine i'tâ-yı emân eylediği hâlde cümlesini de redd ederek müdâfa'ada ısrâr ediyordu.
İltigin Gâzi, kan dökmeğe mahal kalmaksızın kalenin zabtını düşünüyor, Mukaddime sahîfe 80'de tahrîr edilen hud'a-i harbiyyeyi tertîb ederek esîr edilen Amasya vâlîsi Şettât'ı önüne katıp 467 şa'bânının on dördüncü perşembe gecesi seherinde kale kapısına geliyor, Şettât'a kapıyı çaldırıyor, kendisinin geldiğini ve kuvve-i imdâdiyye getirdiğini anlatıyor, kale muhâfızı Mihrân, Şettât'ı [277] sesinden tanıyıp kapıyı açıyor, derhâl Kırklar ya'nî kırk nefer gâzî dalkılıç içeriye dalıyor, kapıcıları ve sâ'ir kale mustahfızlarını kesip kaleyi zabt etdikden sonra Emîr Ahmed Gâzi hazretleri kaleye perşembe günü güneş doğarken erkân-ı devletiyle giriyor.
El-Aylemü'z-Zâhir ve Mür'i't-Tevârîh'de Amasya kalesinin fethi 467 senesi şa'bânında vâki' olduğu mazbûtdur. Mukaddime'de beyân edildiği üzere her sene şa'bânının on dördüncü günü el-yevm İltekin Bâğları demekle meşhûr olup Amasya'nın esnâ-yı fethinde müşârün-ileyhin girdiği mahalde vâki' İltigin Gâzi'nin türbesi bir cemm-i gafîr ile ziyâret olunduğu ve akşâmı olan Leyle-i Berât'da mûmlar yakıldığı an'anât-ı mahalliyeden olmasına dikkat olunursa bu vak'a-i fethin bir hâtıra-i bâkiyesi olduğu anlaşılır.
Mürşid-i râh-ı yakîn olan ihvân-ı dînimiz Arab mücâhidlerinin ciddî fedâkârlık ibrâz ederek mükerreren girdikleri hâlde bir türlü tutamadıkları kürsî-i vilâyet-i Fon olan Harşene (Amasya) beldesini Oğuz Türkleri'nden Togânîler (Dânişmendîler) işte bu günden i'tibâren sûret-i kat'iyyede feth ederek burada bir hükûmet-i İslâmiyye teşkîl etdiler.
Eski Türkler'in ya'nî "Amasit, Togayit, Sanit" demekle meşhûr olan Hıtâ Türkleri'nin, ba'dehû "Hun" demekle meşhûr olan "On Uygur" Türkleri'nin târîhen vatan-ı aslîsi olup yedi yüz sene kadar Rûmlar'ın eyâdî-i gasbında kalan Amasya, Oğuz Türkleri'nin himmet-i merdâneleri, gayret-i müslimâneleri sâyesinde istirdâd edilerek Türkler öz vatanlarına, sılalarına kavuşdular. [278]
Günümüz Türkçesiyle
Amasya valisi Jutat (Jutatius), Dânişmendnâme (Târîh-i Âl-i Dânişmend) ile Dürretü'l-Eslâk ve el-Aylemü'z-Zâhir'de yazıldığı üzere "Şettât" adıyla tanınmıştı. Rum imparatoru İsak Komnenos'un amcasının oğlu ve Erkirus oğlu Komnenos'un oğluydu; Bizans imparatorluğu tarafından Amasya'ya atanan valilerin sonuncusudur. Nikolas ve Raminus adlı oğulları, kızı Ape (Efrûmiyye Bânû) ile Ermeni beyzadelerinden kayınbiraderi Mihrân vardı; bir kızı daha olup damadı da Nestur adıyla tanınan bir prensti.
Kapadokya valisi Ka'ik, bağımsızlık içinde yetişmiş bir zorba olduğundan Rumları her bakımdan bezdirmiş, baskısı onlar üzerinde kötü bir etki bırakmıştı. Özellikle mezhep ayrılığı, göçle gelen Ermenilerle yerli Rumların arasını bulacak durumda değildi. Bu yüzden iki Hristiyan milletin arası doğal olarak bozulmuş, Ka'ik de Ermenileri korumak konusunda Rumları incitmişti.
Bunun üzerine Rumlar gizlice anlaşarak 461'de Ka'ik'in ava çıktığı bir günde ansızın çevresini sardılar ve Kayseri yakınında onu öldürdüler. Bu anlaşılınca Kapadokya bölgesi de Pontus valisi Jutatius'a bağlandı; yani çok eski çağlarda Togay Türklerinin eski yurdu olan Pontus ile Kapadokya bölgeleri birleştirilerek Amasya valisi Jutat'ın yönetimine verildi.
Ne var ki bu olay Ermenileri çok etkiledi. Öldürülen Ka'ik'in kız kardeşinin oğlu Rupin Kayseri'den kaçıp gizlendi; başına toplanan Ermenilerle Rumlara karşı ayaklandı, çeteler kurdu. Rumların haksızlıklarından zaten bıkmış olan Nasturî mezhebindeki Peçenek Türkleriyle de güç birliği yaparak Ortodoks mezhebindeki Rumları çok rahatsız etmeye başladılar.
Rum ülkesinin içteki bu karışıklığını gören Anadolu hükümdarı Mansûr Han ara sıra Rum ülkesine saldırıyor, Ermenileri destekleyip cesaretlendiriyordu. Müslüman Türklerden de bazı akıncılar düzenleyerek bir yandan Rumları çok kötü durumda sıkıştırıyor, öte yandan Hristiyan Peçenekleri aydınlatmaya çalışıyordu. Bu konuda Müslüman Türk akıncılarından Kayseri sınırında Anuştigin ile Gümüştigin, Sivas sınırında İltigin ile Karatigin çok ünlü birer kahramandı.
Bu dört akıncı beyi sınırdaki Rumlara büyük korku salıyor, Rumlar çocuklarını bunların adlarıyla korkutuyorlardı. Bu dördün içinde Kayseri tarafında Gümüştigin, Sivas ile Tokat çevresinde İltigin çok ünlü olduğundan Gümüştigin'e "Alemüddîn", İltigin'e de "Nâsırüddîn" lakapları verilmişti.
Dânişmendnâme'de yazıldığı üzere Nâsırüddîn İltigin, Türk beylerinden Artuklu devletinin kurucusu Emîr Artuk'un kölesiyken özgür bırakılmış Horasanlı erlerden bir kahramandı; bu yüzden "Artukî, Artûgî, Artûhî" diye anılırdı. İltigin endamı düzgün, yüzü güzel, Rum diline ve Rumların görgü kurallarına vâkıf bir delikanlıydı. Amasya valisi Şettât'ın kızı Ape onu birçok kez Rum kılığında görmüş ve ona âşık olmuştu.
Ape, İltigin'i bir kez daha görüp ona sevgisini göstermiş, İltigin de Ape'nin derdiyle yandığını ona anlatmıştı. Aralarında kararlaştırılan bir buluşma yerinde birleşmek üzere söz verilmiş olduğundan İltigin o gün yine Rum kılığında buluşma yerine önce gelmiş, yanındaki erleri pusuya bırakmıştı.
Ape gezinti için birkaç kızla oraya geldiğinde yalnız İltigin'i gördü ve kavuşmaya hazırlanırken İltigin'in verdiği işaret üzerine pusudan çıkan akıncılar Ape'yi ve kızları İltigin'le birlikte alıp kaçırdılar. Bu olaydan sonra Ape İslâm dinini kabul etti, İltigin'le evlendi ve adı biraz değiştirilerek "Efrûmiyye Bânû, Ape-i Rûmiyye" dendi.
Adı geçen tarihin (Dânişmendnâme'nin) verdiği bu bilgiyi, İltigin Gâzi ile Efrûmiyye Bânû'nun mezarlarının Amasya'da halkın ziyaret ettiği yerler olması doğrulamaktadır. Bunların soyu Amasya'da yedi yüz yıl kadar ileri gelenlerden olarak mahkeme kayıtlarında anılır. Olayın akışına biraz abartı karışmış olsa bile bu bilgiler, bu tarihî olayın bir efsane olmadığını açıklayacak apaçık delillerdir.
Kilise çekişmelerinden dolayı zaten birbirini ezmekte olan Rumlar, Türklerin ve Ermenilerin saldırıları karşısında çok öfkelenmişti. Bu saldırıların sebebi olanları arıyor, can düşmanı oldukları kimseleri bu olaylara yol açmış diye eziyorlardı. Bu yüzden zevk ve eğlenceye düşkün Bizans imparatorluğuna Anadolu'nun her yanından korkunç feryatlar yükseliyor, imparatorluğu son derece sıkıştırıyordu.
459'da Bizans imparatoru olan Romanus, Anadolu'nun durumunu göz önüne alarak 461'de Anadolu komutanlığına atadığı Manu'il Komnenos'u büyük bir güçle Pontus bölgesine göndermişti. Bunu haber alan Anadolu hükümdarı Mansûr Han ile Ebû Nasr Ahmed et-Togânî yeterli bir kuvvetle Manu'il'i karşıladılar.
Doğu ve Batı tarihlerinde yazıldığı üzere 462'de yapılan bu savaşta Rumların başkomutanı Manu'il Komnenos ağır bir yenilgiye uğradı. Müslümanlar Sivas, Elbistan, Kayseri, Konya yörelerini ve çevresini ele geçirip çok miktarda ganimet alarak döndüler.
Çünkü Pontus valisi Jutat, bir yardımcı kuvvetle başkomutan Manu'il'i desteklemişti. Bu yüzden Emîr Ebû Nasr et-Togânî Sivas yönünden, amcasının oğlu Emîr Tursân et-Türkmânî de Kayseri sınırından geri çekilmek zorunda kaldı. Sivas beyi olan Jutat'ın oğlu Nikolas ardından Sivas şehrini ve çevresini geri alabildi.
Başkomutan Manu'il'in bu yenilgisi Rum imparatoru Romanus'u çok kızdırdığından hemen savaş hazırlıklarına girişti; toplayabildiği iki yüz bin kadar³¹³ büyük bir ordu ile 462'de Pontus bölgesine geldi. Burada hazırlıklarını tamamlayıp Sivas üzerinden Malazgirt'e doğru yürüdüğünü sınırda bulunan İslâm emirleri, yani Türk beyleri, Hoy şehrinde hasta yatan Selçuklu hükümdarı Sultan Alp Arslan Han'a bildirdiler.
Sultan Alp Arslan hemen Mardin şehrine gelip yanındaki ancak on beş bin kadar³¹⁴ İslâm gazisiyle savaşmak istiyor, fakat Rum ordusunun kalabalığı cesaretini kırıyor, Rum esirlerini geri vermek üzere imparator Romanus'a barış teklif ediyordu.
Çünkü Rum ordusu Ermeni, Peçenek, Bulgar, Rus, Rum, Arap, Kuman, Gürcü, Laz gibi çeşitli Hristiyan milletlerden oluşmuş korkunç bir kalabalıktı. Bunların çokluktan başka bir savaş değeri yoktu; mezhep ve milliyet çekişmeleriyle birbirinden nefret ediyor, maddî bakımdan dağınık ve düzensiz bir durumdaydı.
Sultanın yanında bulunup Rum ordusunun bu durumunu inceleyen İmâmu'l-Hanîfe Ebû Nasr Abdülmelik el-Buhârî, bir yandan cihadın ahiretteki faziletlerini ve dünyadaki güzelliklerini tam bir belagatle anlatarak sultanı yüreklendiriyor, savaşa teşvik ediyordu. Öte yandan imparator Romanus da barışı reddedip elçileri büyük bir aşağılamayla geri göndererek Alp Arslan'ı son derece kızdırıyordu.
Kısacası Sultan Alp Arslan Han, din uğrunda yanındaki güçle ölmeye karar vererek dağları inleten tekbir sesleri içinde İslâm gazileriyle birlikte Rum ordusuna büyük bir şiddetle saldırdı. Koca dağlar gibi duran Hristiyan alayları bir gün içinde yıldırım çarpmış gibi yere serildi. İmparator Romanus esir oldu. İslâm gazileri, kükremiş bir aslan gibi geri kalan kılıç artıklarını kovaladılar; Rumluk bu günden sonra Anadolu'da güç kaybediyor, Türkler eski yurtlarına kavuşuyordu.
464'ün başlarına denk gelen Türklerin bu tam zaferi, İslâm dünyasında Türklere, özellikle Türkmenlere büyük bir genel ilgi kazandırdı. İmparatorun esir düşmesi İstanbul'a yansıyınca onun yerine Kostantin Dukas oğlu Yedinci Mihâ'îl Bizans imparatoru olmuştu. Oysa imparator Romanus'un Alp Arslan'a karşı üstlendiği barış şartlarını yerine getirebilmesi için tahtında bulunması gerekiyordu.
Şihâbeddîn Ahmed el-Kalkaşendî Subhu'l-A'şâ'da şöyle diyor: "464'te Sultan Alp Arslan imparator Romanus'u serbest bırakarak tahtına oturtmak için Müslüman Türklerden büyük bir kuvveti yanına katıp İstanbul tarafına gönderdi. Romanus ile Mîhâ'il birkaç kez birbiriyle çarpıştılar."
Dürretü'l-Eslâk'ta yazıldığı üzere "Sultan Alp Arslan, amcasının oğlu Emîr Mansûr es-Selçûkî ile emirlerden Ebû Nasr Ahmed et-Togânî ve diğer Türk emirleriyle imparator Romanus'u makamına oturtmak üzere" göndermiş olduğundan Anadolu'nun fethine işte bu siyasî olay sebep olmuştur.
Romanus, Pontus vilayeti sınırında imparator Mihâ'il'in gönderdiği orduya yenilip esir düşmüş ve Kütahya'da gözleri oyulmuş olsa da Mansûr Han ile Ebû Nasr et-Togânî Pontus ve Kapadokya bölgelerini çok sıkıştırıyorlardı.
Pontus ve Kapadokya valisi Jutatius, vilayetin savunması için çok çalıştığı hâlde iç karışıklıkları bir türlü yatıştıramıyordu. Bir yandan akıncılar beyi İltigin, öbür yandan Ermeni çete reisi Serkis Pontus vilayetinde her yanı kasıp kavuruyor, Sivas beyi Nikolas da sürekli yardım istiyordu.
O yıl Emîr Ebû Nasr Ahmed et-Togânî Malatya'yı fethetti; Malatya emirliği Sultan Alp Arslan tarafından kendisine verildi. Fethedeceği Rum ülkelerinin emirliğinin kendisine ait olduğunu bildiren bir halifelik fermanı aldıktan sonra otuz bin yaya, on bin atlı hazırlayıp Pontus vilayetine doğru yürüyordu.³¹⁵
Fakat Anadolu komutanı olan, Fokas hanedanından Botonyadis oğlu Ernel Fokas oğlu Nikefor, ki Dânişmendnâme'de "Tekfur" diye anılır, Amasya valisi Jutat'ın yardım istemesi üzerine yanındaki kuvvetle gelip Elbistan çevresinde Ebû Nasr et-Togânî'yi karşıladı ve onu savaşarak geri çekilmeye zorlayınca kendini kabul ettirmişti.
465 rebîülevvelinin altıncı günü Bâtınîlerden Yûsuf adında bir hain, o yüce huylu, aslan saldırılı Asya hükümdarı Sultan Alp Arslan Han'ı çadırında gafil avlayıp şehit etti. Yerine oğlu Sultan Celâleddîn Melikşah-ı Selçûkî Asya hükümdarı olduğu gibi Anadolu komutanı Nikofor Fokas da Bizans imparatoru oldu.
Bu sırada Emîr Mansûr es-Selçûkî Antakya'yı ele geçirip Konya'yı kuşatıyor, Emîr Tursân et-Türkmânî Erciş yöresini alıp Kayseri'yi sıkıştırmak için çaba harcıyor, amcasının oğlu Ebû Nasr et-Togânî de Elbistan'ı alıp Sivas'ı kurtarmaya uğraşıyordu. Bunların gönderdiği İltigin, Anuştigin, Karatigin, Gümüştigin gibi akıncı beyleri de birer müfrezeyle Pontus ve Kapadokya bölgelerine korku salıyorlardı.
Mür'i't-Tevârîh'te yazıldığı üzere 466 recebinde Emîr Ebû Nasr et-Togânî, Sultan Melikşah'tan aldığı bir yardımcı kuvvetle Malatya'dan hareket etti, Sivas'ı bir ay kadar kuşattıktan sonra zorla aldı; geri çekilme ve ilerleme yolunu açık tutmak için de kalesini yıktı. Kaçan Sivas beyi Nikolas, Tokat beyi olan kardeşi Raminos'un yanına geldi.
Rum sınırlarının Türkmenlerin fetihlerine açık hâle gelmesi Nikofor'un beceriksizliğine yüklendi. Rum generalleri imparatorluk hevesiyle her yandan başkaldırıyor, iç isyanlar Bizans imparatorluğunu altüst ediyordu. Sonunda eski imparator Amasyalı İsak Komnenos'un kardeşi Aleksiyus Komnenos o yıl Bizans imparatoru oldu. Dânişmendnâme'de Harşene beyi Şettât'ın amcasının oğlu olan Rum kralı diye anılan Aleksi budur.
Ne var ki Aleksiyus'un tahta çıkışında Konya Emîr Mansûr Selçûkî tarafından, Erzurum Emîr Salık (Saltuk) Bey tarafından, Erzincan ile Kemah ve çevresi Emîr Mengücek tarafından fethedilmişti. Böylece Anadolu'da Rum sınırları doğudan, güneyden, batıdan sürekli sıkıştırılıyordu; Avrupa, yani Rumeli sınırı da Bulgarların ve Normanların saldırılarıyla kötü bir durumdaydı.
Bunun üzerine Emîr Ebû Nasr et-Togânî Sivas'ta yanındaki kuvveti ikiye ayırdı. Otuz bin gaziden oluşan bir kolu amcasının oğlu Tursan Bey'in komutasına verdi; özgür bıraktığı köleleri, Gümüştigin ve Anuştigin adlarıyla ünlü akıncı beylerini ona katıp Kayseri'nin fethiyle görevlendirdi. Kendisi de öbür amcazadeleri Suli ile Çavlı Beyleri ve İltigin ile Karatigin adlarıyla ünlü akıncı beylerini yanına alıp elli bin kadar gaziyle Tokat üzerine yürüdü.³¹⁶
Amasya valisi Jutatius, Tokat'ı korumak için Canik beyi Le'on, Çorum beyi Nestor, Sinop beyi Yovanis, Niksar beyi Mihâ'îl adlarıyla tanınan komutanlarını Tokat beyi Raminos'un yardımına gönderdi. Ancak bunlar adı geçen emirin şiddetli saldırısını savamadılar; Tokat, Komana, Niksar kaleleri büyük güçlükle alındıktan sonra Emîr Ebû Nasr Ahmed Gâzi, Kâşân (Turhal) şehrine kadar geldi.
Bu sırada kış bastığı için Emîr Ahmed et-Togânî Kâşân şehrinde kaldı; çete savaşları sırasında Karkariyye (Zile) kalesini aldığı gibi Amasya valisi Jutat'ı da oyalıyordu. Burada yıllardır İltigin Gâzi'nin sürdürdüğü irşat çalışmaları sayesinde Rumlardan bıkmış olan Peçeneklerle Ermenilerin bir kısmı İslâm şerefine kavuştular.
Bunlardan ünlü çete reisleri Tokatlı Boris (Bori) ile Zanalı Olgas (Olgay) ve Amasyalı Serkis Beyler, gaziler emiri Ahmed Gâzi'nin silahtarı Mübârekşah'ın aracılığıyla huzuruna girdiler. Ordu kadısı Celâleddîn Abdurrahmân el-Hârezmî'nin önünde İslâm'ı kabul ettiler; din uğrunda şehitlik elde etmek üzere kendilerini ve adamlarını mübarek ordusuna almasını rica ettiler.
Emîr Ahmed Gâzi bunları tebrik edip ödüllendirdi. Adlarının Böri Abdullah, Olgaz Muhammed, Serkis Ahmed³¹⁷ diye deftere yazılmasını divan kâtibi Ebu'l-Ma'âlî Muhammed bin Beşîr el-Bağdâdî'ye emretti. Her birini layık olduğu göreve atayarak ordusunun sayısını çoğaltıyor, savaş gücünü artırıyordu. Bunlardan önce İslâm'ı kabul eden Sivaslı Hüseyin Gâzi Bey de Peçeneklerden olduğu için Sivas beyi olmuştur.
Hatta Kâşân kasabasında inzivada yaşayan ve Hristiyan Rumların saygı gösterdiği üç papaz da gördükleri bir rüya üzerine İslâm şerefine kavuştular. Bu da Rumlardan bir kısmının İslâm'ı kabul etmesine sebep olduğundan Emîr Ahmed Gâzi'nin Kâşân kasabasında kalması, savaş gücünü düzenleyip tamamlaması için büyük bir fırsat oluşturmuştu.
Kısacası Emîr Ahmed Gâzi, Amasya'ya on dört saat kadar uzaklıkta, güney tarafında bulunan Kâşân (Turhal) kasabasında kışı geçirdi. 467 senesi recebinde Regâib gecesi seher vakti yanındaki güçle Harşene (Amasya) üzerine hareket etti; İltigin Gâzi öncü komutanı olarak Amasya'nın güney boğazı önünde, yani şimdiki Derbend Bağları hizasında mevzi aldı.
Ancak ilkbahar olduğundan Amasya ırmağı coşkun akıyor, her yanı su basmıştı. Boğaz'ın iki yanı da sağlam birer kale durumundaydı. Fon (Ferhâd) ve Kelkis (Karaman) dağları ile Ferhâd Arası mahşer gibi Rum askeriyle doluydu. Fon Dağı'nda Harşene valisi Şettât (Jutatius), Kelkis Dağı'nda Nikonya beyi Nasturus, Ferhâd Arası'nda merkez komutanı General Mitrakiyus askeri yönetiyordu.
Bu doğal engellere ve askerî güçlüklere rağmen Horasan ve Harezm erenleri, yani gazi Türk süvarileri Ferhâd Arası'na kadar ilerlemişti. Bütün ordunun hareketi saldırı biçiminde sürdüğünden boğaz içinde yapılan savaşta Amasya patriği Kayrilus da dahil olmak üzere çok sayıda Rum ölüp yere serilmişti.
Fakat merkez komutanı, Hristiyan Peçeneklerden General Mitrakiyus³¹⁸ Ferhâd Arası'nda sarp bir yeri siper edinerek şiddetle savundu. Irmak da Ferhâd Arası'nın dar yerini kapattığından ilerisine gitme imkânı azalmıştı. Bununla birlikte Fon Dağı'ndan yağan ok yağmuru çok zarar verip Emîr Ahmed Gâzi'nin mevzisini güçleştirdiğinden geçici olarak geri çekilip ırmağın alçalmasını beklemeyi uygun buluyordu.
Bunun üzerine Emîr Ahmed Gâzi, İltigin Gâzi'nin uygun görmesiyle ordusuna geri çekilme emrini verdi, düzenli biçimde geri dönüp Derbend'in bir buçuk saat gerisinde bulunan Kaynar ovasında konakladı. Emîr, burada kalıp ordunun azık ve sefer malzemesini tamamlamaya çalıştığı sırada Malatya'dan on beş bin kadar gaziden oluşan bir yardımcı kuvvet geldi. Zile, Tokat, Sivas, Niksar yörelerini korumak için bıraktığı alayları da çağırarak ordusunu güçlendirdi, sonra kollar düzenleyip düşmanın durumunu keşfetmeye çalıştı.
Bu sırada Amasya valisi Jutatius, amcasının oğlu olan Bizans imparatoru Aleksiyus'tan daha önce yardım istediği için Ankara ve Kastamonu birlikleri Pontus bölgesini kurtarmak üzere hareket ediyordu. Fakat Emîr Tursan Gâzi Kayseri üzerinden gelip Ankara'yı ansızın kuşattı; şehir halkının aman dilemesiyle burayı aldı. Güzelliğiyle ünlü Ankara valisinin kızını alıp Emîr Ahmed Gâzi'ye sunmak üzere gönderdi. Bunu öğrenen Ankara valisi geri döndü, yolda Emîr Tursan Gâzi'ye rastlayıp yenildi ve İstanbul'a kaçtı.
Kastamonu komutanı birliğiyle birlikte Amasya'ya yaklaşmıştı. Ankara olayını duyan Amasya valisi Jutatius ise çok umutsuzluğa düşüp aman dilemeyi uygun buluyordu. Fakat Harşene kalesi muhafızı ve Jutat'ın kayınbiraderi olan Ermeni Mihrân bu görüşü doğru bulmadı. Amasya merkez komutanı Mitrakiyus ile Nikonya beyi Nasturus Mihrân'ın görüşünü kabul etti; kısacası sonuna kadar savunmaya karar verdiler.
Emîr Ahmed Gâzi, düzenlediği kollar, Harşene içine gönderdiği adamlar ve tuttuğu esirler aracılığıyla bunları öğrendikten sonra Kastamonu birliğinin Amasya'ya gelmesini beklemeden ırmağın bir miktar çekilmesinin ardından 467 şabanının başlarında hareket etti ve yeniden Amasya boğazına ulaştı.
Emîr Ahmed Gâzi burada iki kol düzenledi. Birini Ferhâd Gâzi komutasında Fon Dağı'ndan Çakallar üzerine, ötekini Suli Gâzi komutasında Kelkis Dağı'nın arkasından Şeyh Cû'î Bağları üzerine inmekle görevlendirdi. Abdullah Gâzi müfrezesini Ferhâd Gâzi'ye, Serkis Ahmed Gâzi müfrezesini de Süli Gâzi'ye katarak gönderdi.
Ardından Emîr Ahmed Gâzi Amasya ırmağının güneyden sağ kıyısını, yani Helvacı Pınarı tarafını, İltigin Gâzi de sol kıyısını, yani Çalan Köprü'nün batı yanını tuttu; her biri yanındaki güçle yürüdü. Okçuların ve dal kılıçlıların ateş gibi saldırısı karşısında Rumlar direnemedi; Ferhâd Arası'ndaki karşılıklı kalelere kapanıp son derece savundular.
Ferhâd Gâzi büyük bir hızla Fon Dağı'na çıkarken yağmur gibi yağan oklara önem vermiyordu. Ermiş üzerinden gelen atlı gaziler Ferhâd Gâzi'nin hareketini kolaylaştırıyordu. Güçlükle Fon Dağı'nın üzerine çıktığı sırada vücudunun birçok yerine isabet eden oklar yüzünden bitkin düşüp yere yığıldı, şehit olarak ölüp cennet yurduna göçtü ve düştüğü yere gömüldü. Hemen o anda gazilerin başına Abdullah Gâzi geçti, Rumları ezerek Çakallar'a doğru indi.
Süli Gâzi de Kelkis tarafı komutanı olan Nastûr'un yanındaki Rumları Serkis Ahmed Gâzi'nin bir savaş hilesiyle dağıttı. Nastûr esir düşeceğini anlayınca Nikonya tarafına kaçtı; batı tarafı tamamen boş kaldı ve Süli Gâzi engelsiz olarak Şeyh Cû'î Bağları'na doğru inmeye başladı. Kısacası Rumların her iki yandan umutları kesildi, manevî güçleri çok kırıldı.
Ferhâd Arası'nda Emîr Ahmed Gâzi'nin birliği sağdan, İltigin Gâzi'nin birliği soldan, tekbir naralarıyla aynı sesi taşıyarak dağları inleterek yalın kılıç sürekli ilerliyordu. Dağılan Rumları Amasya komutanı Mitrakiyus bir türlü durduramadı. Sonunda Mitrakiyus bir gazinin aşkla savurduğu kılıç darbesiyle yere devrildi; bunu gören Amasya valisi Jutatius (Şettât) ve maiyeti kuzeye doğru kaçtı.
Dânişmendnâme'nin birçok nüshasının³¹⁹ ve kısmen Mirkâtü'l-Cihâd'ın verdiği bu bilgilere göre, Emîr Ahmed Gâzi ile İltigin Gâzi Ferhâd Arası'ndan Amasya'ya girdiği sırada Suli ve Abdullah Gâziler de Amasya'ya inmişlerdi. Rum askerlerinin büyük kısmı kaçmış, bir kısmı Harşene kalesine sığınmıştı. Amasya Hristiyanları, Amasya patriği Vengiyus (Vankilos) aracılığıyla aman dileyip Emîr Ahmed Gâzi hazretlerinden af istediler.
Emîr Ahmed Gâzi, kaçan Şettât'ı kovalayıp yakalamak üzere emirlerden Abdullah, Serkis Ahmed, Karatigin Gâzileri birer müfrezeyle üç koldan gönderdi. Şettât Osmancık boğazında yakalandığı için Amasya'ya getirildi; esir edilen Ankara valisinin kızı da bu sırada Amasya'ya gelmişti.
Fakat Harşene muhafızı olan Ermeni Mihrân kaleye kapanıp sert bir direnme göstermeye karar verdi. Emîr Ahmed Gâzi kalenin teslimini defalarca önerip ona eman vermişti; fakat hepsini reddedip direnmekte ısrar ediyordu.
İltigin Gâzi kan dökmeye gerek kalmadan kalenin alınmasını düşünüyor, Mukaddime'nin 80. sayfasında anlatılan savaş hilesini kurup esir edilen Amasya valisi Şettât'ı önüne kattı. 467 şabanının on dördüncü perşembe gecesi seher vakti kale kapısına geldi. Şettât'a kapıyı çaldırdı; kendisinin geldiğini ve yardımcı kuvvet getirdiğini anlattırdı. Kale muhafızı Mihrân Şettât'ı sesinden tanıyıp kapıyı açtı. Hemen Kırklar, yani kırk er gazi dal kılıçla içeri daldı; kapıcıları ve öteki kale bekçilerini kılıçtan geçirip kaleyi ele geçirdikten sonra Emîr Ahmed Gâzi hazretleri perşembe günü güneş doğarken devlet erkânıyla kaleye girdi.
el-Aylemü'z-Zâhir ve Mür'i't-Tevârîh'te Amasya kalesinin fethinin 467 senesi şabanında olduğu kayıtlıdır. Mukaddime'de anlatıldığı gibi her yıl şabanın on dördüncü günü bugün İltekin Bağları diye bilinen, Amasya'nın fethi sırasında adı geçenin girdiği yerde bulunan İltigin Gâzi'nin türbesi kalabalık bir topluluk tarafından ziyaret edilir ve akşamı gelen Berat Gecesi'nde mumlar yakılır. Bunun yerel geleneklerden olduğuna dikkat edilirse bu fetih olayının kalıcı bir hatıra olduğu anlaşılır.
Doğru yolu gösteren din kardeşlerimiz Arap gazilerinin ciddî fedakârlık gösterip defalarca girdikleri hâlde bir türlü tutamadıkları, Fon'un yönetim merkezi olan Harşene (Amasya) şehrini Oğuz Türklerinden Togânîler (Dânişmendliler) işte bu günden başlayarak kesin olarak fethedip burada bir İslâm devleti kurdular.
Eski Türklerin, yani "Amasit, Togayit, Sanit" adlarıyla ünlü Hıta Türklerinin, daha sonra "Hun" diye anılan "On Uygur" Türklerinin tarih bakımından asıl vatanı olan, yedi yüz yıl kadar Rumların zorla elinde kalmış Amasya, Oğuz Türklerinin yiğitçe çabası ve Müslümanca gayreti sayesinde geri alındı; Türkler öz vatanlarına, doğdukları yurda kavuştular.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- vâlî: vali, bir bölgenin yöneticisi
- mansûb: atanmış, görevlendirilmiş
- ammizâde: amcanın oğlu
- hemşîrezâde: kız kardeşin oğlu
- dil-gîr: gönlü kırık, bezmiş
- akıncı: sınırın ötesine akın eden hafif süvari
- istîmân: aman dileme, teslim olma
- i'tâ-yı emân: eman verme
- hud'a-i harbiyye: savaş hilesi
- patrik: Hristiyan din adamlarının bir bölgedeki başı
- Regâib ve Berat: recep ve şaban aylarında kandil geceleri; Berat Gecesi şabanın on dördüncü günü akşamıdır
- mücâhid, gâzî: din ve yurt uğrunda savaşan er
- kürsî: yönetim merkezi, başkent
- ma'iyyet: yanındaki kuvvet, maiyet
Bu Bölümün Anlattığı
Metin iki parçadan oluşur. İlk yarı, Malazgirt öncesi ve sonrasında Pontus ile Kapadokya bölgelerinin siyasî durumunu, ikinci yarı ise Amasya kalesinin alınışını anlatır. Hüsameddin bu anlatıyı büyük ölçüde Dânişmendnâme'ye, onun özeti sayılan Mirkâtü'l-Cihâd'a ve Dürretü'l-Eslâk gibi eserlere dayandırır. Kendisi de 319 numaralı dipnotta bu kaynakların güvenilirliğini tartışır. Dânişmendnâme'nin üç nüshasını gördüğünü, her üçünün olayların akışında birbirinden ayrıldığını, nüsha çoğaldıkça olayların ve adların değiştirilerek kitabın bir Battal Gazi hikâyesi kıvamına geldiğini yazar. Yine de olayların çoğunun Amasya'da ve Niksar'da gömülü, soyu sürmekte olan gazilere ve yerel geleneklere dayandığını, bu yüzden dikkate değer bulunduğunu ekler.
Dânişmendnâme Ne Kadar Güvenilir
Bugünkü araştırmacıların tutumu Hüsameddin'inkinden daha temkinlidir. Dânişmendnâme, Dânişmend Gazi'nin adı çevresinde oluşmuş fetih menkıbelerinden meydana gelen destanî bir romandır; tarihî kaynaktan çok halk anlatısına yakındır. TDV'ye göre eserin bilinen tarihî gerçeklerle ilgisi yoktur; örneğin eserde 360 (970-71) yılında Malatya'dan bir gazi topluluğunun çıkması anlatılır, oysa Malatya o tarihte Hristiyan egemenliğindeydi ve zaman bakımından da buna imkân yoktur. Buna rağmen Cenâbî Mustafa Efendi ve bazı Osmanlı tarihçileri eseri gerçek bir vekâyi'nâme gibi kaynak olarak kullanmışlardır. Hüsameddin de bu geleneğin içinde yer alır, ama nüsha farklarını bildiği için temkinli davranır.
Bu yüzden bu bölümdeki ayrıntılar (Ape ile İltigin'in buluşması, kırk gazinin kale kapısından girmesi, Şettât'a kapıyı çaldırma hilesi, kahramanların tek tek adları, Ferhâd Gâzi'nin Fon Dağı'nda şehit düşmesi) halk belleğinde yaşayan ve yazıya geçmiş anlatı olarak okunmalıdır. Aynı sebeple Hüsameddin'in verdiği "Jutat, Nikolas, Raminus, Mitrakiyus" gibi Rum adları da Bizans kaynaklarında doğrulanmış kişiler olarak değil, bu anlatının kahramanları olarak düşünülmelidir. Başka kaynaklarda bu adlara dair bir doğrulama bulunamadı.
Malazgirt ve Sonrası: Tarihler Nasıl Okunmalı
Metinde geçen büyük çerçeve, bugünkü bilgiyle ana hatlarıyla örtüşür. Malazgirt Meydan Muharebesi 26 Ağustos 1071 Cuma günü Alp Arslan ile Bizans imparatoru Romanos Diogenes arasında yapılmış, Selçuklu ordusu büyük bir zafer kazanmıştır. Yenik imparator bir süre sonra serbest bırakılmış, ancak kendi ülkesinde tahttan indirilmiş, bir süre sonra yakalanıp gözleri oyulmuş ve 4 Ağustos 1072'de ölmüştür. Hüsameddin de imparatorun gözlerinin oyulduğunu yazar; kaynaklar olayı doğrular, ayrıntıları ise farklı verir. Alp Arslan da imparatorun bu acıklı sonunu öğrendikten sonra barış antlaşmasını geçersiz saymış, doğuya yaptığı sefer sırasında bir suikastla yaralanıp 10 Rebîülevvel 465'te (24 Kasım 1072) hayatını kaybetmiştir. Metindeki "465 rebîülevvelinin altıncı günü" ifadesi, gün bakımından bu tarihten ayrılır; yılı ve ayı ise doğrudur.
Hüsameddin'in verdiği Hicrî yıllarda ise, bugünkü kayıtlarla karşılaştırıldığında kaymalar vardır. Savaşı "462" yılına, zaferin yankısını "464'ün başlarına" yerleştirmesi, TDV'nin Dânişmendliler maddesinde Sivas'ın alınışı için verdiği "464/1071" ile uyuşmaz; yani birkaç yıllık bir kayma vardır. Hüsameddin de bir sonraki bölümün sonunda kendi çıkardığı sonuçların "kesin tarihî gerçekler olarak ileri sürülemeyeceğini" kabul eder. Okuyucunun bu bölümü olayların ayrıntılı bir kronolojisi olarak değil, Amasya'nın fethine giden dönemin hâlâ gelenekte yaşayan hâli olarak okuması uygun olur.
Danişmend Gazi ve Amasya
Dânişmend Gazi, Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan'ın 1064'teki Kafkasya seferi sırasında onun hizmetine girmiş, Malazgirt'e katılmış, zaferden sonra kendisine verilen Sivas'ı alarak Dânişmendli hanedanını kurmuştur. Kaynaklar Sivas'ı bir üs olarak kullanıp Çavuldur, Tursan, Kara Doğan, Osmancık, İltegin ve Kara Tegin adlı emirleriyle Amasya, Tokat, Niksar, Kayseri, Elbistan, Develi ve Çorum'u zapt ettiğini yazar. Zahîrüddîn Nîsâbûrî'nin Selçuknâme'sine göre Alp Arslan, Malazgirt'ten sonra Sivas, Tokat, Amasya ve Kayseri'yi Dânişmend Gazi'ye iktâ etmiştir. Yani Amasya, bugünkü bilgiye göre de bu hanedanın ilk fetih alanları arasındadır; metinde adı geçen İltigin ve Karatigin gibi isimler ise TDV'de bu emirler arasında sayılır.
Amasya'nın alındığı tarih konusunda tam bir birlik yoktur. Hüsameddin 467 şabanının on dördüncü gününü verir. Bugün kültür ve turizm kurumlarının yayınlarında fethin 1075'te gerçekleştiği yazılır; kimi anma konuşmalarında bu tarih 14 Şubat 1075 olarak da dile getirilir. Buna karşılık TDV'nin Amasya maddesi "Amasya'nın Türkler tarafından ne zaman fethedildiği konusunda kesin bir bilgi yoktur" der. Dolayısıyla 1075, yaygın biçimde benimsenen ve anılan bir tarihtir; belgelerle kesinleşmiş sayılmamalıdır.
İltigin Gâzi, Efrûmiyye Bânû ve Çağlayan Köprüsü
Ape ile İltigin'in hikâyesi Dânişmendnâme geleneğinin parçasıdır; başka kaynaklarda bu kadına dair güvenilir bir kayda rastlanmadı. Hüsameddin ise mezarların Amasya'da ziyaret edilmesini ve soyun mahkeme kayıtlarında geçmesini olayın gerçekliği için delil sayar. İltigin Gâzi'nin Amasya ile bağı başka bir yoldan da doğrulanır: Çağlayan (Çalakçalık) Köprüsü'nün XII. yüzyılın ilk yarısında, Yağıbasan'ın emirlerinden İltegin Gazi oğlu Hüsâmüddevle Hasan tarafından yaptırıldığı anlaşılır. Amasya'dan Çorum ve Tokat yönüne giderken altı kilometre kadar uzaklıkta, Yeşilırmak üzerinde bulunan köprü yaklaşık yetmiş metre uzunluğunda, altı geniş gözlüdür ve tuğla hatıllı kesme taştan örülmüştür. Köprünün yanında İltekin Gazi'ye ait olduğu söylenen bir mezar bulunur. Bu bilgiler, adı geçen emirin ailesinin Amasya'da iz bıraktığını gösterir.
Hüsameddin'in anlattığı Berat Gecesi anmasının günümüzde nasıl sürdüğüne dair araştırdığım kaynaklarda ayrıntılı bir bilgi bulunmadı; bu nedenle burada yalnız Hüsameddin'in kendi dönemine ait anlatımı aktarılmıştır.
Yer Adları
Metinde Fon (Ferhâd) Dağı, Kelkis (Karaman) Dağı, Derbend, Helvacı Pınarı, Çalan Köprü, Şeyh Cû'î Bağları gibi eski mahalle ve yer adları geçer; bunların bugünkü karşılıkları için Hüsameddin'in kitabın ilk ciltlerinde verdiği tanımlara bakmak gerekir, burada kesin bir eşleştirme yapılamadı. Harşena Kalesi hakkında ise kimi kaynaklarda kalenin 1075'te Türklerin Amasya'yı almasından sonra önemli bir onarım gördüğü ve XVIII. yüzyıla kadar kullanıldığı belirtilir.
Dânişmendlilerin Amasya'daki hâkimiyeti yaklaşık yüz yıl sürmüş, II. Kılıç Arslan'ın 1175'te Amasya'yı ele geçirmesiyle son bulmuştur. Şehir bundan sonra Selçuklu egemenliğine girmiş, II. Kılıç Arslan'ın oğulları arasındaki paylaşımda Nizameddin Argunşah'ın payına düşmüştür.
Dipnotlardaki Ek Bilgiler
Dipnotlarda yazar, rakamlardaki farkları belirtir. Ahmed Refîk'in Târîh-i Umûmiyye'si Rum ordusunun sayısını yüz bin gösterir; Târîh-i Umûmî ise Alp Arslan'ın ordusunu kırk bin olarak verir. Hüsameddin metinde iki yüz bin ve on beş bin sayılarını kullanır. Metindeki "Böri" adının Peçenek Türkçesinde "kurt", "Olgaz" adının "gürbüz" anlamına geldiğini, Olgaz'ın sonradan "Ilgaz" adıyla ünlendiğini, "Mitrakiyus" adının da eski Türkçedeki "et parçası" anlamındaki bir sözcükle ilişkili olabileceğini söyler; bu köken açıklamaları Hüsameddin'e aittir, başka bir kaynakta doğrulanamadı.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 2. Cilt, s. 309–315. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
Resmî kaynaklar
Diğer kaynaklar