Şu mağdûr Şâmîler'in Amasya'da sâkin oldukları hakkında ma'lûmât-ı târîhiyye bundan ibâret olup bunların Amasya'da hangi mevki'de ikâmet etdikleri ma'lûm değildir. Ancak Şâmlar Mahallesi'nde oturdukları [228] muhtemeldir. Ba'zı karâ'in-i hâliye bu ihtimâli takviye etmekdedir.
Çünkü bu mahallede Alagöz Baba'nın türbesi kurbunda, yol üzerinde yan yana iki mezâr-ı kadîm vardır. Bu iki mezârın her biri eski zamân tuğlalarıyla üstü deve örgücü şeklinde yapılmış olup Şâm'da ziyâret eylediğim eski mezârların eşkâline pek müşâbihdir. Bunlar, Amasya'ya Şâm toprağı getiren iki devenin mezârları olmak üzere gösterilmekdedir.
Şu efsânenin Amasya'da bu sûretle şuyû'u, mezârların şekli, ikisinin de yan yana bulunmaları tedkîk olunursa Şâm'dan kaçıp Amasya'ya ilticâ eden halîfezâde Ebân bin Mu'âviye ile oğlu Abdullah'ın mezârları olmalıdır. Bunların Rûm idâresinde nasıl muhâfaza olunabildiği istib'âd olunamaz. Çünkü Rûmlar bunları birer mefâhir-i milliyeden add ederek muhâfaza etmiş oldukları mümkündir. Hattâ kendilerinin yapdırmaları bile ihtimâlden uzak değildir.
Amasya'da cereyân eden şu vak'a-i fecî'aya hiddet eden halîfe Ebû Ca'fer el-Mansûr, tertîb eylediği yetmiş bin neferden mürekkeb bir orduyu birâderzâdesi Abdülvehhâb bin el-İmâm İbrâhim el-Abbâsî'nin idâresine verip meşâhîr-i ümerâdan Hasan bin Kahtabe, Ca'fer bin Hanzala el-Mihrânî, Ma'bûf bin Yahyâ el-Hâcûnî gibi ümerâyı terfîk ederek bilâd-ı Rûm'a irsâl eyledi.
139'da hareket eden Emîr Abdulvehhâb, ibtidâ Malatya'yı, ba'dehû Kayseriyye ve Elbistân beldelerini birer hamlede feth edib Ca'fer bin Hanzala'yı [229] Kayseriyye emâretine nasb eyledikden sonra Hasan bin Kahtaba'yı Tarende ve Harşene taraflarına göndermekle Hasan bin Kahtaba ma'iyyet-i mevcûdesiyle ibtidâ Tarende'yi, ba'dehû Harşene'yi harben zabt edib münhezim olan Amasya vâlîsi Covanis (Yovanis) firâr etmişdir.
139 zilhiccesinde Emîr Hasan bin Kahtaba, muzafferen Harşene'ye girip vâlî Yovanis'i ta'kîb ve taharrî etdiyse de tutamayıp Emîr Abdülvehhâb'dan aldığı emir üzerine Amasya emâretini Ma'bûf bin Yahyâ el-Hacûnî'ye tevcîh ve mikdâr-ı kâfî mücâhid bırakıp Emîr Abdülvehhâb'ın nezdine avdet etmişdir.
Amasya emîri Ma'bûf bin Yahyâ el-Hacûnî, havâlî-i Mekke-i Mükerreme'de "Hacûn" nâm mevki'de sâkin bir kabîleden olup 140 muharreminde Amasya emîri oldu. Hasan bin Kahtaba'nın avdetini müte'âkib general Yovanis, aldığı kuvvetle avdet ve mükerreren Amasya'yı hücûm, Emîr Ma'bûf dahi fedâkârâne müdâfa'a ederek hâl-i harbin iki sene kadar devâm etmesi tarafeyni zâyi'ât-ı külliyeye dûçâr etmekle 142'de sulh ve istifdâ edilmiş idi.
Fakat bu sene imparator Kostantin bin Le'on İsori vefât edib oğlu Hazer Le'on Rûm imparatoru oldukda, sulh-ı sâbıkı nakz edib general Yovanis kumandasında gönderdiği kuvve-i külliye ile 143'de nâgehânî bir sûretde Amasya'yı harben zabt edib hudûd-ı İslâmiyyeyi tecâvüz ve pek gaddârâne hareket etmekle Emîr [230] Ma'bûf avdet eyledi.
Rûmlar'ın nakz-i ahd ederek gaddârâne hareketi halîfe Ebû Ca'fer el-Mansûr'u fevkalâde igzâb etmekle birâderi Abbâs bin Muhammed'i şark vâlîliğine nasb edib bilâd-ı Rûm'a i'zâm ve meşâhîr-i ümerâdan amcası Sâlih bin Alî'yi ba'dehû Mâlik bin Abdullah el-Has'amî'yi yek-diğerini müte'âkib birer kuvve-i imdâdiyye ile emîr-i müşârün-ileyhin arkasından irsâl etdi.
Emîr Abbâs, Malatya'yı merkez-i ikâmet ittihâz ederek orada tevakkuf edib Sâlih bin Alî bir kuvve-i külliye ile Tarende (Dârende) şehrine vusûlünde Mâlik bin Abdullah'ı pîş-dâr olmak üzere bir kuvve-i kâfiye ile Harşene'ye gönderdi. Emîr Mâlik, 144 evâ'ilinde Harşene önünde harb edib Rûmlar'ı perîşân ve ekserîsini esîr eyledi. General Yovanis bu muhârebede maktûl oldu.
El-Kâmil, Ikdu'l-Cümân, Nihâyetü'l-Ereb, Zehrü'l-Âdâb gibi kütüb-i târîhiyye ve edebiyyede mestûr olduğu üzere Emîr Mâlik, Harşene'ye muzafferen girdikden sonra pek çok ganâ'im, üserâ, sebâyâ almış idi. Sebâyâdan biri, kiliseden alınan gâyet güzel, tenâsüb-i endâmı mükemmel Hayzürâne olup Emîr Mâlik, bunu halîfe Ebû Ca'fer el-Mansûr'a takdîm eyledikde halîfe dahi Rey vâlîsi bulunan oğlu Muhammed el-Mehdî'ye hibe ve irsâl etmekle halîfe Mûsâ el-Hâdî ile halîfe-i meşhûr Hârûn Reşîd bu Hayzürâne'den tevellüd etmişlerdir.
Emîr Mâlik bin Abdullah el-Has'amî, bu hizmeti mukâbilinde 144 târîhinden [231] i'tibâren Harşene ve avâsım-ı Rûmiyye muhâfızı olarak Amasya'da dokuz sene kadar kalmış, imparator Le'on dâhilen ve hâricen İslav, Bulgar milletleriyle fevkalâde meşgûl olmuşdur.
Harşene emîri Mâlik bin Abdullah 153 sene-i hicriyyesinde Bağdâd'a avdet edib ümerâ-yı sâlifeden Emîr Ma'bûf el-Hacûnî, ba'dehû 153'de Züfer bin Âsım el-Hilâlî, ba'dehû 156'da Yezîd bin Üseyd es-Sülemî Harşene emîri olarak yek-diğerini müte'âkib Amasya'ya geldiler.
158 zilhiccesinde Ebû Ca'fer el-Mansûr Mekke-i Mükerreme'de vefât edib oğlu Muhammed el-Mehdî halîfe-i müslimîn oldukda Rûm imparatoru Le'on, bilâd-ı Rûm'un istirdâdına kıyâm edib Manil (Manu'il) nâmında bir kumandânı asâkir-i külliye ile gönderdi. Amasya emîri Yezîd bin Üseyd es-Sülemî, buna mukâvemet edemediği cihetle 159'da Bağdâd'a avdet ve General Manu'il dahi Amasya'ya duhûl etmişdir.
Rûm imparatorluğu tarafından Pon vâlîliğine nasb olunan General Manu'il, Amasya'da üç sene kadar ikâmet ederek İslâm mücâhidlerinin savletlerinden Pon kıt'asını muhâfazaya çalışıyor, hilâfet-i İslâmiyyenin teşebbüsâtını ta'kîb ederek kuvâ-yı mu'âvenesini teksîr ediyordu.
Fakat Emîr Yezîd bin Üseyd'in Bağdâd'a avdet ederek, nâgehânî bir hücûma ma'rûz olduğunu ve Rûmlar'ın tecâvüzâtını arz etmekle halîfe Muhammed el-Mehdî seksen bin asâkir-i mürtefika (muvazzafa ve muntazama) ve bu mikdârda asâkir-i mutatavvı'adan (gönüllü) mürekkeb yüz altmış [232] bin mevcûdlu olarak tertîb eylediği bir orduyu meşâhîr-i ümerâdan Hasan bin Kahtaba'nın idâresine verip pek çok ümerâyı terfîk ederek bilâd-ı Rûm'a irsâl eyledi.
Emîr Hasan 162'de ma'iyyet-i mevcûdesiyle Bağdâd'dan hareket edib Malatya üzerinden bilâd-ı Rûm'a dâhil ve ba'dehû Elbistân, Sivas, Tarende cihetlerini harben çiğneyip Harşene'ye kadar vâsıl olduğu esnâda Pon vâlîsi General Manu'il münhezimen sevâhil-i bahre doğru firâr ediyordu.
Sâbık Amasya emîri Yezîd bin Üseyd es-Sülemî, Harşene'den sâhil-i bahra kadar bilâd-ı Harşene'yi istîlâ ve Rûmlar'ın hudûd-ı İslâmiyyede irtikâb etdikleri mezâlim ve seyyi'âtın bir kısmına mukâbele-bi'l-misl olmak üzere tahrîb ve yağmâ ederek General Manu'il'i ta'kîb etmekle Manu'il mağlûben İstanbul'a firâr eyledi.
163'de imparator Le'on vefât edib küçük oğlu beşinci Kostantin vâlidesi Rihi (İren)'in vesâyeti altında Rûm imparatoru oldu. İren, İslâm mücâhidlerinin bilâd-ı Rûmiyye'de savletini tahfîf için akd-i sulha mecbûr olarak Harşene bilâdı devlet-i Abbâsiyye idâresinde kaldığı cihetle Yezîd bin Üseyd es-Sülemî sâniyen Amasya vâlîsi oldu.
Amasya vâlîsi Yezîd bin Üseyd es-Sülemî 163'de sevâhil-i bahriyye muhâfızı dahi olup hâl-i harbin hitâmına binâ'en emîrü'l-asker Hasan bin [233] Kahtaba Amasya'da bir mikdâr mücâhid bırakdıkdan sonra ma'iyyetiyle avdet ve Yezîd es-Sülemî Harşene'de beş sene kadar ikâmet ederek Rûm ahvâline nezâret etmekde idi.
Rûm imparatoriçesi İren, hevâ-yı saltanat uğurunda oğlunu ber-taraf ederek idâre-i umûra başlayıp 168'de baş kumandan olan Tekfûr (Nikefor)'u bilâd-ı Rûm'un istirdâdına me'mûr ve nakz-i ahd ederek bir kuvve-i külliye ile Anadolu'ya irsâl eyledi. Harşene emîri Yezîd bin Üseyd es-Sülemî bu kuvve-i külliyeye mukâvemet edemeyip Bağdâd'a avdet etmeğe mecbûr oldu.
169 muharreminde Muhammed el-Mehdî irtihâl-i dâr-ı bekâ edib büyük oğlu Mûsâ el-Hâdî taht-ı hilâfete câlis olduğu esnâda Yezîd bin Üseyd'in avdeti ve Rûmlar'ın bilâd-ı İslâmiyyeye tecâvüzü anlaşılmakla Mûsâ el-Hâdî, cezîre vâlîsi Alî bin Süleyman el-Abbâsî idâresine bir ordu tevdî' ve Kansarîn vâlîsi Yezîd bin el-Münzir bin el-Battâl Ebi'l-Hüseyn el-Antâkî'yi terfîk ederek bilâd-ı Rûm'a gönderdi.
169'da Emîr Alî bin Süleyman el-Cezîre'den ve Emîr Yezîd bin el-Münzir dahi Haleb'den hareketle Malatya önünde ictimâ' ederek bilâd-ı Rûm'a girdiler. Tesâdüf etdikleri birkaç muhârebeyi kazanıp Harşene'ye kadar geldikleri hâlde Rûmlar bir kuvve-i imdâdiyye alarak ikinci hücûmu icrâ etdikleri esnâda Yezîd bin el-Münzir ekser-i etbâ'ıyla şehîd ve emîrü'l-asker [234] Alî bin Süleyman dahi ric'ate mecbûr olmakla Rûmlar ta'kîb edib el-Cezîre'ye kadar bilâd-ı İslâmı tahrîb etdiler.
Muharrir-i âciz, İstanbul'da tahsîlde iken 1312'de Çakallar'ın aşağı taraflarında Köşk Kayası'nın şark-ı cenûbîsinde kâ'in bir bâg içinde siyâha mâ'il bir mermer çıkdığını ve üzerinde hatt-ı kûfî ile "Yezîd bin el-Münzir bin Ebi'l-Hüseyn el-Antâkî" ibâresi mahkûk olduğunu istimâ' etmiş idim. Amasya'ya vürûdumda ta'rîf edilen mermeri bulamadım. Ancak birkaç zâtın mezkûr taşı kırâ'at ve bâlâdaki ibârenin mahkûk olduğunu beyân etmeleri beni müte'essir etdi. Öyle bir âbide-i târîhiyyenin zayâ'ına meydân verildiği şâyân-ı hayretdir.
170 rebî'ulevvelinde Mûsâ el-Hâdî vefât edib birâderi Hârûn Reşîd halîfe-i müslimîn oldukda bilâd-ı Rûmiyye'ye vukûfuyla temeyyüz eden ümerâ-yı sugûrdan Ma'bûf bin Yahyâ el-Hacûnî'yi emîrü'l-asker nasb edib ma'iyyetine bir kuvve-i kâfiye terfîk ederek bilâd-ı Rûm'a irsâl etmiş idi. Emîr Ma'bûf harben Rûmlar'ı tard edib Harşene'ye kadar geldi. Burada mahbûs olan üserâ-yı İslâmı tahlîs ve bilâd-ı Rûm'u tahrîb ederek avdet eyledi.
Bir sene mukaddem Rûm imparatoru olan Tekfûr (Nikoforos) selefi imparatoriçe İren'in halîfe Hârûn Reşîd'e verdiği cizyeyi i'âde etmesini 187'de taleb ve tehdîd etmekle Hârûn Reşîd fevkalâde hiddet edib ma'iyyetine aldığı kuvve-i azîme ile derhâl hareket eyledi. [235] Bilâd-ı Rûm'u yakıp yıkarak Üsküdâr'a kadar geldiği esnâda emîrü'l-avâsım nasb eylediği üçüncü oğlu Kâsım el-Mü'temen dahi Harşene'ye gelip ma'iyyetinde bulunan ümerâdan Abbâs bin Ca'fer bin Muhammed bin el-Eş'as el-Kindî Karadeniz sevâhilini istîlâ ve tahrîb eyledi.
İmparator Nikofor, cizye-i maktû'a i'tâsını ta'ahhüd ve teklîf edilen sulhu kabûl etmekle şiddet-i şitânın hulûlüne binâ'en Hârûn Reşîd ma'iyyet-i mevcûdesiyle avdet etmişdi. Henüz Bağdâd'a vâsıl olduğu bir zamânda imparator Nikofor, tekrâr nakz-i ahd ederek hudûd-i İslâmiyyeye tecâvüz etdiği anlaşılmakla 188'de ümerâdan İbrâhim bin Cibrîl kumandasında diğer bir kuvve-i külliye i'zâm ve mükerreren dûçâr-ı inhizâm olan imparator, ta'ahhüd-i sâbıkını îfâya icbâr edildi.
193 cemâziyelâhiresinde Hârûn Reşîd vefât edib oğlu Muhammedü'l-Emîn ve 198 muharreminde diğer oğlu Abdullah el-Me'mûn makâm-ı hilâfete geçdikleri gibi 194'de vefât eden imparator Nikofor yerine oğlu İstavrakiyus, iki ay sonra birâderi Birinci Mihâ'il, iki sene sonra "Patrîk" demekle meşhûr Beşinci Le'on ve 203'de maktûl olarak İkinci Mihâ'il ve 212'de vefâtıyla oğlu Te'ofilus Rûm imparatoru oldular.
Fakat Rûm imparatorluğu idâresinde kalan Pon ve Kapadokya kıt'alarında meskûn olan ehl-i İslâmın muhâfaza-i hukûku, Rûmlar'ın ta'ahhüdü altında olduğu [236] hâlde Te'ofilus imparator oldukda ehl-i İslâmı iz'âc ve bunlar da hilâfet-i İslâmiyyeden istimdâd ediyorlardı.
Halîfe Abdullah el-Me'mûn, bu gibi hilâf-ı ahd-i sâbık hâlâtdan müte'essir olarak 214'de aldığı bir kuvve-i külliye ile bilâd-ı Rûm'a dâhil olup birkaç husûnu feth ederek Herşene (Amasya) önüne kadar geldi. 215 muhareminde harben Harşene'ye duhûl edib Rûmlar'ı îfâ-yı ta'ahhüde icbâr ederek bir ay sonra avdet eyledi.
Ba'dehû mükerreren bilâd-ı Rûm'a duhûl ederek Rûmlar'ı tazyîk eden Abdullah el-Me'mûn 218 recebinde vefât edib makâm-ı hilâfete birâderi Muhammed el-Mu'tasım geçdi. Bu tebeddülden Rûmlar'ın iz'âcâtı yine tezâyüd edib eski hâlini aldı.
Hattâ 223 evâ'ilinde "Bâbek Haremî" vak'asında makâm-ı hilâfetin serdâr-ı âliyetbârı olan Afşin Cündüz (Gündüz Hân) bin Kâvus Hân gâyet meşgûl olduğu esnâda imparator Te'ofilus dahi hudûd-ı İslâmiyyeyi gâret ederek aldığı üserâ-yı İslâmiyyenin burunlarını, kulaklarını kesip âteşlere yakdığı ve Ankara'da bir esîrin ta'zîbden cânı yanıp "Vâ Mu'tasımâh" diye makâm-ı hilâfetden istimdâd etdiği haberi Muhammed el-Mu'tasım Billâh'a vâsıl oldukda fevkalâde müte'essir oldu.
Derhâl Mu'tasım Billâh, techîz etdiği büyük bir orduyu alıp 223 cumâde'l-ûlâsında hareket ve bilâd-ı Rûm'a duhûl eylediği esnâda ordusunu üç kola tefrîk edib her koldan bilâd-ı Rûm'a şiddetli bir sûretde hücûm [237] emrini verdi. Kendisi de âteş-i sûzân ve seyl-i revân gibi doğruca Amûriyye (Ankara) tarafına gidip ilk hamlede Ankara'yı aldıkdan sonra tâlân ve ba'dehû hâk ile yeksân eyledi.
Ba'dehû Ankara'dan şarka dönüp Harşene üzerine hareket ve şa'bân-ı şerîfin evâhirinde Harşene önüne muvâsalat ederek Rûmlar istîmân etmekle şehre dâhil olup Kitâbu'l-Ma'ârif'de mestûr olduğu üzere ramazân-ı şerîf orucunu Harşene (Amasya)'da edâ eylediği esnâda Rûmlar ile akd-i sulh ederek bütün üserâ-yı İslâmiyyeyi tahlîs ve şevvâlin evâ'ilinde Bağdâd'a avdet etmişdir.
280'de pederi Vasilus yerine Rûm imparatoru olan Le'on devrinde Rûmlar'ın hudûd-ı İslâmiyyeye tecâvüzâtı ehl-i İslâmı dil-hûn etmekle emîrü'l-avâsım ya'nî hudûd-ı Rûmiyye muhâfızı olup Tarsûs'da ikâmet ve 270'de Rûmlar'ı fenâ hâlde perîşân eden emîr-i meşhûr Ebû Ca'fer Ahmed bin İnâc et-Türkî bir kuvve-i külliye ile Elbistân ve Tarende gibi bilâdı çiğneyerek Harşene (Amasya) şehrine cebren girmiş, burada bir müddet ikâmet edib ba'dehû Trabzon'a kadar Karadeniz sevâhilini istîlâ ve gâret ederek Rûmlar'ı akd-i sulha icbâr etmişdir.
Emîr-i müşârün-ileyhin Harşene'den aldığı üserâ içinde hüsn ü cemâli bî-bedel, tenâsüb-i endâmı pek güzel olan bir genci halîfe Ahmed el-Mu'tazıd Billâh tarafına takdîm etmiş idi. İşte bu genç, mu'ahharan hüsn-i terbiye görüp meşâhîr-i ümerâdan Bedrü'l-Harşenî demekle meşhûr olduğu [238] bütün tevârîh-i Arabiyye'de mezkûrdur. Hattâ Ebû Bekir el-Hatîb el-Bağdâdî târîhinde bunun evlâdını ümerâdan ve muhaddisînden olmak üzere zikr etmişdir.
289 rebî'ulevvelinde Ahmed el-Mu'tazıd vefât edib oğlu Alî el-Müktefî halîfe-i müslimîn olduğu esnâda Karâmite dâhilen, Rûmlar hâricen bilâd-ı İslâmiyyeyi tehdîd etmekle Şâm vâlîsi olan Ahmed bin Kîlîg et-Türkî ma'iyyetine aldığı bir kuvve-i kâfiye ile 294 muharreminde Tarsûs üzerinden bilâd-ı Rûm'a duhûl ve birâderi İbrâhim Bey'i pîş-dâr olarak irsâl edib Kayseriyye, Elbistân, Tarende bilâdını çiğneyerek Harşene üzerine hareket etdi.
Emîr Ahmed bin Kîlîg et-Türkî, Harşene önüne gelip şehri iki tarafdan hasr ve tazyîk ederek Rûmlar'ı bozdukdan sonra 294 zilka'desinde muzafferen Harşene'ye girdi. Harşene zindânlarında mevcûd olan iki yüz kadar üserâ-yı İslâmiyyeyi tahlîs edib pek çok üserâ ve ganâyim aldıkdan sonra 295 muharreminde avdet etdi.
Aldığı üserâdan biri şehrin kumandânı, diğeri de patrîki olup Amasya patrîki kabûl-i İslâm etmekle i'tâk edilmişdir. Me'hazlarda müşârün-ileyhin esîr eylediği kumandânın ve kabûl-i İslâm eden patrîkin isimleri tasrîh edilmemişdir. İmparator Le'on, üserâ-yı Rûmiyye'yi kurtarmak için Ahmed bin Kîlîg'ın arkasından bir fırka gönderdiyse de bunlar da münhezimen avdete mecbûr oldular. Bu fırkanın kumandânlarından biri Laven el-Harşenî olup ta'kîbâtda ibrâz-ı cür'et etmekle iştihâr etmişdi. [239]
Amasya vâlîsi Laven (Le'on) Amasyalı olup esîr olan kumandânın yerine 295 evâ'ilinde Pon vâlîliğine nasb olunup ta'kîbâtdan avdetle Amasya'da ikâmet ve müddet-i medîde icrâ-yı vilâyet etdikden sonra 315 hudûdunda vefât etmişdir. Buna "Laven Foka" dendiğine nazaran esbak Rûm imparatorlarından Amasyalı Fokas'ın evlâdından olmalıdır.
Pon vâlîsi Karkas (Yovanis Kurkuas) 315'de vefât eden Le'on Fokas'ın yerine Pon vâlîliğine nasb olunarak hudûd-ı İslâmiyyede bulunan ve bilâd-ı Rûmiyye'de meskûn olan ehl-i İslâmı son derece tazyîk eden budur. 324'de ma'iyyetine aldığı elli bin asker ile Malatya, Harbrût beldelerine hücûm ederek ehl-i İslâmı katliâm, sıbyân ve nisvânı âteşlere ihrâk ve uğradığı bilâd-ı İslâmı tahrîb etmekle bütün İslâmı dil-hûn etmişdir.
Bunun vâlîliği zamânında bilâd-ı Rûmiyye'de bir tek nefer müslim kalmayıp ekserîsi ifnâ edilmiş, bir kısmı da firâr ederek ancak cânlarını kurtarabilmişlerdir. Tevârîh-i Arabiyye, bunun menâkıb-ı seyyi'âtıyla meşhûndur. Nizib mevki'-i müstahkemini zabt edib Hazret-i Îsâ'ya âid olduğu iddi'â olunan beyâz kumâşı bularak İstanbul'a getirmekle iştihâr etmişdir. Hattâ "Karkas" nâmı, ba'zı tevârîhde telmîhen "Kara Kâsî" şeklinde kayd edilmişdir.
Hulâsa Pon vâlîsi Karkas (Yovanis Kurkuas) bu harbden [240] avdetini müte'âkib Amasya'da helâk olduğu cihetle kendisinin yetişdirdiği Rûm generallerinden Tekfûr Foka (Nikofor Fokas) Pon vilâyeti vâlîliğine nasb olunarak general Kurkuas'ın her vechile halefi olduğunu ehl-i İslâm aleyhinde icrâ eylediği ta'zîbatıyla isbât etmişdir.
Pon vâlîsi Nikofor Fokas, Câmiu'd-Düvel'de akrabâsından Mardus Foka tercemesinde mestûr olduğu üzere Amasya'da evlâd-ı mülûkdan olup esbak Rûm imparatorlarından Amasyalı Fokas'ın evlâdından ve birâderi Manu'il olup sâbık Pon vâlîsi Laven Foka'nın oğlu olmalıdır.
Bu esnâda hudûd-ı Rûmiyye üzerinde bulunan bi'l-cümle bilâd-ı İslâmiyye ümerâsı yek-diğerinin kanlarına susamış gibi hareket ederek bir herc ü merc-i dâhilî içinde bulunuyorlar, Rûm imparatoru İkinci Romanos dahi bundan istifâde etmek için 331'de Rûm generalleri içinde cür'et ve cesâretle iştihâr eden Pon ve Kapadokya vâlîsi Nikofor Fokas'ı Anadolu, Yani Zimiskis'i Kilikya ya'nî Adana ve Mardus Foka'yı da Pon ve Kapadokya vâlîliklerine nasb ederek bilâd-ı İslâmiyyeyi istîlâ etmeğe azm ediyordu.
Pon vâlîsi olan Mardus Foka (Bardas Fokas) Câmiu'd-Düvel'de mestûr olduğu üzere Amasya'da evlâd-ı mülûkdan olup Tekfûr Foka'nın akrabâsındandır. Buna "Varda Foka" dahi denir. [241] Bardas Fokas, Amasya'da mahallesi olan esbak Rûm imparatorlarından Fokas'ın evlâdından olup Amasyalıdır.
333 saferinde İbrâhim el-Müttekî hal' olunarak Abdullah el-Müstekfî halîfe-i müslimîn olduğu esnâda Âl-i Hamdân'ın kahramânı, hükümdâr-ı âlî-şânı Seyfü'd-Devle Ebu'l-Hasan Alî bin Abdullah bin Hamdân dahi Haleb vâlîsi Yanis el-Mûnisî'yi harben def' edib diyâr-ı Halebiyye'yi zabt etdikden sonra i'lân-ı istiklâl ve diyâr-ı Şâmiyye ve Mısriyye ümerâsıyla harb ederek kuvâ-yı mâddiyesini beyhûde yere ihlâl ediyordu.
Binâ'en-aleyh 334'de Seyfü'd-Devle'nin diyâr-ı Şâmiyye üzerine gitmesinden bi'l-istifâde Kilikya vâlîsi Yani Domestik bir tarafdan, Pon ve Kapadokya vâlîsi Mardus Foka diğer tarafdan hudûd-ı İslâmiyyeyi tecâvüz ederek Haleb şehrine kadar bilâd-ı İslâmiyyeyi vîrâneye döndürdüler. Binlerce ehl-i İslâmı boğazlıyorlar, pek çok a'yân-ı İslâmiyyeyi esîr ediyorlar, uğradıkları yerleri cehennem yerine çevriyorlardı. Diğer tarafdan Anadolu vâlîsi Tekfûr dahi Mısır idâresinde bulunan Girid'i ehl-i İslâm elinden almak için bütün kuvvetiyle Girid üzerine yükleniyordu.
Seyfü'd-Devle, ahâlînin feryâdı üzerine Haleb'e avdet eyledikde, müdârâdan başka bir çâre olmadığını anlamakla Rûmlar ile akd-i sulh edib 335'de üserânın mübâdelesi esnâsında iki yüz otuz aded Rûm [242] esîrine karşı iki bin dört yüz seksen aded üserâ-yı İslâmiyyeyi tahlîs eyledi. Fakat teseyyübü zâhir olan kâtib-i dîvânı, ya'nî vezîri Ebû İshak Muhammed el-Karârîtî'yi azl ve habs edib yerine Ebû Abdullah Muhammed el-Mevsılî'yi kâtib-i dîvân nasb etdi.
Seyfü'd-Devle, bu felâketlerden pek ziyâde müte'essir oluyor, hilâf-ı insâniyyyet bu kadar vahşetlerin müsebbibleri Tekfûr, Yani, Mardus olduklarını tahkîk ederek bunlardan ahz-ı intikâma ahd ediyor, bunların vatanı olan Harşene beldesini hedef ittihâz ederek tâm on iki sene kadar muttasıl Harşene üzerine hücûm ediyor, bu mezâlim-i fecî'anın intikâmını Harşene şehrinde almak istiyordu. İşte Seyfü'd-Devle'nin mükerreren Harşene'ye hücûm etmesi, bu esbâbdan neş'et eylemişdir.
Ahbâru'd-Düvel, Câmiu'd-Düvel, Ikdu'l-Cümân, El-Aylemü'z-Zâhir, Kenzü'd-Dürer, Nihâyetü'l-Ereb gibi müdevvenât-ı târîhiyyeden müstebân olduğu üzere akd-i sulhü müte'âkib Rûmlar'ın harekâtı tevakkuf etmeyip bir tarafdan Girid'i zabt, diğer tarafdan Tarsûs etrâfını gâret etmeğe başladıkları tahakkuk etmekle Haleb hükümdârı Seyfü'd-Devle'nin sabrı tükenip kuvâ-yı askeriyyesini cem' eyledi.
Günümüz Türkçesiyle
Bu Şamlı mağdurların Amasya'da oturduklarına dair tarihî bilgiler bundan ibarettir. Bunların Amasya'da hangi yerde yaşadıkları bilinmemektedir. Ancak Şamlar Mahallesi'nde oturmuş olmaları muhtemeldir. Bazı mevcut belirtiler bu ihtimali güçlendirmektedir.
Çünkü bu mahallede, Alagöz Baba'nın türbesinin yakınında, yol üzerinde yan yana iki eski mezar vardır. Bu mezarların her biri eski zaman tuğlalarıyla, üstü deve hörgücü biçiminde yapılmıştır ve Şam'da ziyaret ettiğim eski mezarların görünüşüne çok benzer. Bunlar, Amasya'ya Şam toprağı getiren iki devenin mezarları olarak gösterilmektedir.
Bu efsanenin Amasya'da böyle yayılması, mezarların biçimi ve ikisinin de yan yana bulunması incelenirse, bunların Şam'dan kaçıp Amasya'ya sığınan halifezade Ebân bin Muâviye ile oğlu Abdullah'ın mezarları olması gerekir. Bunların Rum yönetiminde nasıl korunabildiği akla uzak görülemez. Çünkü Rumlar bunları millî övünç kaynaklarından sayarak korumuş olabilirler. Hatta kendilerinin yaptırmış olmaları bile ihtimalden uzak değildir.
Amasya'da geçen bu elim olaya öfkelenen halife Ebû Ca'fer el-Mansûr, kurduğu yetmiş bin kişilik ordunun komutasını kardeşinin oğlu Abdülvehhâb bin el-İmâm İbrâhim el-Abbâsî'ye verdi. Ünlü emirlerden Hasan bin Kahtaba, Ca'fer bin Hanzala el-Mihrânî ve Ma'bûf bin Yahyâ el-Hacûnî gibi komutanları da ona katarak Rum diyarına gönderdi.
139'da [756-57] yola çıkan Emir Abdülvehhâb önce Malatya'yı, ardından Kayseri ve Elbistan şehirlerini birer hamlede fethetti. Ca'fer bin Hanzala'yı Kayseri emirliğine atadıktan sonra Hasan bin Kahtaba'yı Darende ve Harşene taraflarına gönderdi. Hasan bin Kahtaba, yanındaki kuvvetle önce Darende'yi, sonra Harşene'yi savaşarak ele geçirdi. Yenilen Amasya valisi Covanis (Yovanis) kaçtı.
139 zilhiccesinde Emir Hasan bin Kahtaba zaferle Harşene'ye girdi, vali Yovanis'i izleyip aradıysa da yakalayamadı. Emir Abdülvehhâb'dan aldığı emir üzerine Amasya emirliğini Ma'bûf bin Yahyâ el-Hacûnî'ye verdi, yeterli sayıda mücahit bırakıp Emir Abdülvehhâb'ın yanına döndü.
Amasya emiri Ma'bûf bin Yahyâ el-Hacûnî, Mekke-i Mükerreme dolaylarında "Hacûn" denilen yerde oturan bir kabileden olup 140 muharreminde [757] Amasya emiri oldu. Hasan bin Kahtaba'nın dönüşünün ardından general Yovanis aldığı kuvvetle geri gelip Amasya'ya defalarca saldırdı. Emir Ma'bûf da fedakârca savundu. Savaş hâli iki yıl kadar sürüp iki tarafa da büyük kayıplar verdirince 142'de [759-60] barış yapıldı ve esirler karşılıklı olarak kurtarıldı.
Fakat aynı yıl imparator Kostantin bin Le'on İsori öldü, oğlu Hazar Le'on Rum imparatoru olunca önceki barışı bozdu. General Yovanis'in komutasında gönderdiği büyük kuvvetle 143'te [760-61] ansızın Amasya'yı savaşarak ele geçirdi, İslam sınırlarını aştı ve çok zalimce davrandı. Bunun üzerine Emir Ma'bûf geri çekildi.
Rumların antlaşmayı bozup zalimce davranması halife Ebû Ca'fer el-Mansûr'u son derece öfkelendirdi. Kardeşi Abbâs bin Muhammed'i doğu valiliğine atayıp Rum diyarına gönderdi. Ünlü emirlerden amcası Sâlih bin Alî'yi, ardından Mâlik bin Abdullah el-Has'amî'yi birbiri ardınca yardımcı kuvvetlerle adı geçen emirin arkasından yolladı.
Emir Abbâs Malatya'yı karargâh edinip orada durdu. Sâlih bin Alî büyük bir kuvvetle Darende (Dârende) şehrine ulaşınca öncü olarak Mâlik bin Abdullah'ı yeterli bir kuvvetle Harşene'ye gönderdi. Emir Mâlik, 144'ün başlarında [761-62] Harşene önünde savaşıp Rumları dağıttı ve çoğunu esir aldı. General Yovanis bu savaşta öldürüldü.
El-Kâmil, Ikdu'l-Cümân, Nihâyetü'l-Ereb, Zehrü'l-Âdâb gibi tarih ve edebiyat kitaplarında yazıldığı üzere Emir Mâlik, Harşene'ye zaferle girdikten sonra çok sayıda ganimet, esir ve tutsak kadın aldı. Tutsaklardan biri, kiliseden alınan, çok güzel ve endamı kusursuz Hayzürâne idi. Emir Mâlik onu halife Ebû Ca'fer el-Mansûr'a sunduğunda halife de Rey valisi olan oğlu Muhammed el-Mehdî'ye hediye olarak gönderdi. Halife Mûsâ el-Hâdî ile ünlü halife Hârûn Reşîd bu Hayzürâne'den doğmuşlardır.
Emir Mâlik bin Abdullah el-Has'amî bu hizmetinin karşılığında 144'ten itibaren Harşene ve Rum sınırındaki İslam kalelerinin (avâsım) koruyucusu olarak Amasya'da dokuz yıl kadar kaldı. Bu sırada imparator Le'on içeride ve dışarıda İslav ve Bulgar milletleriyle çok meşguldü.
Harşene emiri Mâlik bin Abdullah 153 hicrî yılında [770] Bağdat'a döndü. Önceki emirlerden Emir Ma'bûf el-Hacûnî, ardından 153'te Züfer bin Âsım el-Hilâlî, sonra 156'da [772-73] Yezîd bin Üseyd es-Sülemî, birbiri ardınca Harşene emiri olarak Amasya'ya geldiler.
158 zilhiccesinde [774-75] Ebû Ca'fer el-Mansûr Mekke-i Mükerreme'de ölüp oğlu Muhammed el-Mehdî Müslümanların halifesi olunca Rum imparatoru Le'on, Rum diyarını geri almak için harekete geçti ve Manil (Manu'il) adında bir komutanı büyük bir orduyla gönderdi. Amasya emiri Yezîd bin Üseyd es-Sülemî buna karşı koyamadığı için 159'da [775-76] Bağdat'a döndü, General Manu'il de Amasya'ya girdi.
Rum imparatorluğu tarafından Pon valiliğine atanan General Manu'il, Amasya'da üç yıl kadar kalarak Pon bölgesini İslam mücahitlerinin saldırılarından korumaya çalışıyor, halifeliğin girişimlerini izleyerek yardımcı kuvvetlerini çoğaltıyordu.
Fakat Emir Yezîd bin Üseyd Bağdat'a dönüp ansızın bir saldırıya uğradığını ve Rumların saldırılarını bildirince halife Muhammed el-Mehdî, seksen bini maaşlı düzenli asker (muvazzaf ve muntazam), bu kadarı da gönüllü askerden oluşan yüz altmış bin kişilik bir ordu hazırladı. Bu orduyu ünlü emirlerden Hasan bin Kahtaba'nın komutasına verdi, çok sayıda emiri de ona katarak Rum diyarına gönderdi.
Emir Hasan, 162'de [778-79] yanındaki kuvvetle Bağdat'tan çıkıp Malatya üzerinden Rum diyarına girdi. Ardından Elbistan, Sivas ve Darende yönlerini savaşarak çiğneyip Harşene'ye kadar vardığı sırada Pon valisi General Manu'il yenilmiş olarak deniz kıyılarına doğru kaçıyordu.
Önceki Amasya emiri Yezîd bin Üseyd es-Sülemî, Harşene'den deniz kıyısına kadar Harşene topraklarını ele geçirdi. Rumların İslam sınırında işledikleri zulüm ve kötülüklerin bir kısmına karşılık olarak yıkıp yağmalayarak General Manu'il'i kovaladı, Manu'il de yenilip İstanbul'a kaçtı.
163'te [779-80] imparator Le'on öldü, küçük oğlu beşinci Kostantin annesi Rihi (İren)'in vesayeti altında Rum imparatoru oldu. İren, İslam mücahitlerinin Rum diyarındaki saldırılarını hafifletmek için barış yapmaya mecbur kaldı. Harşene toprakları Abbâsî devletinin yönetiminde kaldığından Yezîd bin Üseyd es-Sülemî ikinci kez Amasya valisi oldu.
Amasya valisi Yezîd bin Üseyd es-Sülemî, 163'te deniz kıyılarının da koruyucusu oldu. Savaş hâli sona erdiği için ordu komutanı Hasan bin Kahtaba, Amasya'da bir miktar mücahit bıraktıktan sonra yanındakilerle geri döndü. Yezîd es-Sülemî ise Harşene'de beş yıl kadar kalıp Rumların durumunu gözetledi.
Rum imparatoriçesi İren, saltanat hevesi uğruna oğlunu bertaraf edip yönetimi eline aldı. 168'de [784-85] baş komutan olan Tekfûr'u (Nikefor) Rum diyarını geri almakla görevlendirdi, antlaşmayı bozarak büyük bir kuvvetle Anadolu'ya gönderdi. Harşene emiri Yezîd bin Üseyd es-Sülemî bu büyük kuvvete karşı koyamayıp Bağdat'a dönmek zorunda kaldı.
169 muharreminde [785-86] Muhammed el-Mehdî öldü, büyük oğlu Mûsâ el-Hâdî halifelik tahtına geçti. Tam bu sırada Yezîd bin Üseyd'in dönüşü ve Rumların İslam topraklarına saldırısı anlaşılınca Mûsâ el-Hâdî, Cezîre valisi Alî bin Süleyman el-Abbâsî'nin komutasına bir ordu verdi. Kınnesrîn valisi Yezîd bin el-Münzir bin el-Battâl Ebi'l-Hüseyn el-Antâkî'yi de ona katarak Rum diyarına gönderdi.
169'da Emir Alî bin Süleyman Cezîre'den, Emir Yezîd bin el-Münzir de Halep'ten hareket edip Malatya önünde birleşerek Rum diyarına girdiler. Karşılaştıkları birkaç savaşı kazanıp Harşene'ye kadar geldikleri hâlde Rumlar yardımcı kuvvet alıp ikinci saldırıyı yaptılar. Yezîd bin el-Münzir adamlarının çoğuyla şehit düştü, ordu komutanı Alî bin Süleyman da geri çekilmek zorunda kaldı. Rumlar kovalayarak Cezîre'ye kadar İslam topraklarını yıktılar.
Bu âciz yazar, İstanbul'da öğrenciyken 1312'de Çakallar'ın aşağı taraflarında, Köşk Kayası'nın güneydoğusundaki bir bağın içinde siyaha çalan bir mermer çıktığını ve üzerinde kûfî yazıyla "Yezîd bin el-Münzir bin Ebi'l-Hüseyn el-Antâkî" ibaresinin kazılı olduğunu duymuştum. Amasya'ya geldiğimde tarif edilen mermeri bulamadım. Ancak birkaç kişinin söz konusu taşı okuduklarını ve yukarıdaki ibarenin kazılı olduğunu söylemeleri beni etkiledi. Öyle tarihî bir eserin yok olmasına göz yumulması şaşılacak şeydir.
170 rebîülevvelinde [786] Mûsâ el-Hâdî ölüp kardeşi Hârûn Reşîd Müslümanların halifesi olunca, Rum diyarını bilmesiyle öne çıkmış sınır emirlerinden Ma'bûf bin Yahyâ el-Hacûnî'yi ordu komutanı atamış, yanına yeterli bir kuvvet katıp Rum diyarına göndermişti. Emir Ma'bûf Rumları savaşarak sürüp Harşene'ye kadar geldi. Burada tutuklu bulunan Müslüman esirleri kurtardı, Rum diyarını yıkıp geri döndü.
Bir yıl önce Rum imparatoru olan Tekfûr (Nikoforos), kendisinden önceki imparatoriçe İren'in halife Hârûn Reşîd'e verdiği cizyeyi geri vermesini 187'de [802-03] isteyip tehdit edince Hârûn Reşîd son derece öfkelendi. Yanına aldığı büyük kuvvetle hemen yola çıktı. Rum diyarını yakıp yıkarak Üsküdar'a kadar geldiği sırada, sınır bölgesi emiri (emîrü'l-avâsım) atadığı üçüncü oğlu Kâsım el-Mü'temen de Harşene'ye geldi. Yanındaki emirlerden Abbâs bin Ca'fer bin Muhammed bin el-Eş'as el-Kindî, Karadeniz kıyılarını ele geçirip yıktı.
İmparator Nikofor, belirlenen cizyeyi ödemeyi üstlenip önerilen barışı kabul edince, kış şiddetini bastırdığı için Hârûn Reşîd yanındaki kuvvetle geri dönmüştü. Henüz Bağdat'a vardığı sırada imparator Nikofor'un antlaşmayı yeniden bozup İslam sınırını çiğnediği anlaşıldı. 188'de [803-04] emirlerden İbrâhim bin Cibrîl'in komutasında bir başka büyük kuvvet gönderildi. Defalarca yenilen imparator önceki taahhüdünü yerine getirmeye zorlandı.
193 cemâziyelâhiresinde [808-09] Hârûn Reşîd ölüp oğlu Muhammedü'l-Emîn, 198 muharreminde [813] da diğer oğlu Abdullah el-Me'mûn halifelik makamına geçti. Rum tarafında ise 194'te [809-10] ölen imparator Nikofor'un yerine oğlu İstavrakiyus, iki ay sonra kardeşi Birinci Mihâ'il, iki yıl sonra "Patrîk" diye ünlü Beşinci Le'on geçti. Le'on'un 203'te [818-19] öldürülmesiyle İkinci Mihâ'il, onun 212'de [827-28] ölümüyle de oğlu Te'ofilus Rum imparatoru oldu.
Fakat Rum imparatorluğunun yönetiminde kalan Pon ve Kapadokya bölgelerinde yaşayan Müslümanların haklarının korunması Rumların taahhüdü altında olduğu hâlde, Te'ofilus imparator olunca Müslümanları rahatsız etti. Müslümanlar da halifelikten yardım istiyorlardı.
Halife Abdullah el-Me'mûn, önceki antlaşmaya aykırı bu gibi durumlara üzülerek 214'te [829-30] büyük bir kuvvetle Rum diyarına girdi, birkaç kaleyi fethedip Herşene (Amasya) önüne kadar geldi. 215 muharreminde [830] savaşarak Harşene'ye girdi, Rumları taahhütlerini yerine getirmeye zorlayıp bir ay sonra geri döndü.
Bundan sonra defalarca Rum diyarına girip Rumları sıkıştıran Abdullah el-Me'mûn, 218 recebinde [833] öldü, halifelik makamına kardeşi Muhammed el-Mu'tasım geçti. Bu değişiklikten sonra Rumların rahatsız edici davranışları yine arttı, eski hâline döndü.
Hatta 223'ün başlarında [837-38] "Bâbek Haremî" olayında halifelik makamının ünlü komutanı Afşin Cündüz (Gündüz Han) bin Kâvus Han çok meşgulken imparator Te'ofilus da İslam sınırlarını yağmaladı. Aldığı Müslüman esirlerin burunlarını, kulaklarını kesip ateşlerde yaktı. Ankara'da bir esirin işkenceden canı yanarak "Vâ Mu'tasımâh" (Ey Mu'tasım, yetiş) diye halifelik makamından yardım istediği haberi Muhammed el-Mu'tasım Billâh'a ulaştığında çok etkilendi.
Mu'tasım Billâh hemen büyük bir ordu hazırlayıp 223 cemâziyelûlâsında hareket etti. Rum diyarına girdiği sırada ordusunu üç kola ayırıp her koldan Rum diyarına şiddetle saldırma emri verdi. Kendisi de yakıcı bir ateş ve akıp giden bir sel gibi doğruca Amûriyye (Ankara) tarafına gitti. İlk hamlede Ankara'yı aldıktan sonra yağmaladı, ardından yerle bir etti.
Sonra Ankara'dan doğuya dönüp Harşene üzerine yürüdü, şabanın sonlarında Harşene önüne vardı. Rumlar aman dileyince şehre girdi. Kitâbu'l-Ma'ârif'te yazıldığı üzere Ramazan orucunu Harşene'de (Amasya) tuttuğu sırada Rumlarla barış yaptı, bütün Müslüman esirleri kurtardı ve şevvalin başlarında Bağdat'a döndü.
280'de [893-94] babası Vasilus'un yerine Rum imparatoru olan Le'on devrinde Rumların İslam sınırlarına saldırıları Müslümanları üzünce, Rum sınırının koruyucusu yani "emîrü'l-avâsım" olup Tarsus'ta oturan ve 270'te [883-84] Rumları perişan eden ünlü emir Ebû Ca'fer Ahmed bin İnâc et-Türkî, büyük bir kuvvetle Elbistan ve Darende gibi şehirleri çiğneyerek Harşene (Amasya) şehrine zorla girdi. Burada bir süre kaldıktan sonra Trabzon'a kadar Karadeniz kıyılarını ele geçirip yağmalayarak Rumları barışa zorladı.
Adı geçen emirin Harşene'den aldığı esirler arasında benzersiz güzellikte, endamı çok düzgün bir genç vardı. Bu genci halife Ahmed el-Mu'tazıd Billâh'a sunmuştu. İşte bu genç, sonradan iyi bir terbiye görüp ünlü emirlerden "Bedrü'l-Harşenî" diye tanındı; bütün Arap tarihlerinde anılır. Hatta Ebû Bekir el-Hatîb el-Bağdâdî tarihinde bunun çocuklarını emirlerden ve hadis âlimlerinden olarak anmıştır.
289 rebîülevvelinde [902] Ahmed el-Mu'tazıd öldü, oğlu Alî el-Müktefî Müslümanların halifesi oldu. Bu sırada içeriden Karmatîler, dışarıdan Rumlar İslam topraklarını tehdit ediyordu. Şam valisi Ahmed bin Kîlîg et-Türkî, yanına aldığı yeterli bir kuvvetle 294 muharreminde [906] Tarsus üzerinden Rum diyarına girdi. Kardeşi İbrâhim Bey'i öncü olarak gönderip Kayseri, Elbistan ve Darende bölgelerini çiğneyerek Harşene üzerine yürüdü.
Emir Ahmed bin Kîlîg et-Türkî Harşene önüne gelip şehri iki taraftan kuşattı ve sıkıştırdı, Rumları bozguna uğrattıktan sonra 294 zilkadesinde [907] zaferle Harşene'ye girdi. Harşene zindanlarında bulunan iki yüz kadar Müslüman esiri kurtardı, çok sayıda esir ve ganimet aldıktan sonra 295 muharreminde [907-08] geri döndü.
Aldığı esirlerden biri şehrin komutanı, diğeri de patriğiydi. Amasya patriği İslam'ı kabul ettiği için azat edilmişti. Kaynaklarda adı geçen emirin esir ettiği komutanın ve İslam'ı kabul eden patriğin adları belirtilmemiştir. İmparator Le'on, Rum esirleri kurtarmak için Ahmed bin Kîlîg'ın arkasından bir birlik gönderdiyse de bunlar da yenilip geri dönmek zorunda kaldı. Bu birliğin komutanlarından biri Laven el-Harşenî olup takipte gösterdiği cesaretle ün yapmıştı.
Amasya valisi Laven (Le'on), Amasyalı olup esir olan komutanın yerine 295'in başlarında Pon valiliğine atandı. Takipten dönünce Amasya'da oturdu, uzun süre valilik yaptıktan sonra 315 dolaylarında [927-28] öldü. Buna "Laven Foka" denmesine bakılırsa, önceki Rum imparatorlarından Amasyalı Fokas'ın soyundan olmalıdır.
Pon valisi Karkas (Yovanis Kurkuas), 315'te ölen Le'on Fokas'ın yerine Pon valiliğine atandı. İslam sınırında bulunan ve Rum diyarında yaşayan Müslümanları son derece sıkıştıran odur. 324'te [935-36] yanına aldığı elli bin askerle Malatya ve Harbrût yörelerine saldırarak Müslümanları kılıçtan geçirdi, çocukları ve kadınları ateşte yaktı, uğradığı İslam diyarlarını yıktı ve bütün Müslümanları üzdü.
Bunun valiliği sırasında Rum diyarında tek bir Müslüman kalmamış, çoğu yok edilmiş, bir kısmı da kaçarak ancak canlarını kurtarabilmiştir. Arap tarihleri bunun kötülüklerinin anlatımıyla doludur. Nizip'in sağlam kalesini ele geçirdi, Hz. İsa'ya ait olduğu iddia edilen beyaz bir kumaşı bulup İstanbul'a getirmesiyle ün yaptı. Hatta "Karkas" adı bazı tarihlerde ima yoluyla "Kara Kâsî" diye de kaydedilmiştir.
Kısacası Pon valisi Karkas (Yovanis Kurkuas) bu savaştan döndükten sonra Amasya'da öldüğü için, kendisinin yetiştirdiği Rum generallerinden Tekfûr Foka (Nikofor Fokas) Pon eyaleti valiliğine atandı. Müslümanlara uyguladığı işkencelerle general Kurkuas'ın her bakımdan halefi olduğunu kanıtladı.
Pon valisi Nikofor Fokas, Câmiu'd-Düvel'de akrabası Mardus Foka'nın biyografisinde yazıldığı üzere Amasya'da krallar soyundan olup önceki Rum imparatorlarından Amasyalı Fokas'ın soyundandır. Kardeşi Manu'il'dir; önceki Pon valisi Laven Foka'nın oğlu olmalıdır.
Bu sırada Rum sınırı üzerindeki bütün İslam beldelerinin emirleri birbirlerinin kanına susamış gibi davranarak iç karışıklık içindeydiler. Rum imparatoru İkinci Romanos da bundan yararlanmak için 331'de [942-43] Rum generalleri arasında cesareti ve yiğitliğiyle ün yapan Pon ve Kapadokya valisi Nikofor Fokas'ı Anadolu valiliğine, Yani Zimiskis'i Kilikya yani Adana valiliğine, Mardus Foka'yı da Pon ve Kapadokya valiliğine atayıp İslam diyarını ele geçirmeye karar veriyordu.
Pon valisi olan Mardus Foka (Bardas Fokas), Câmiu'd-Düvel'de yazıldığı üzere Amasya'da krallar soyundan olup Tekfûr Foka'nın akrabasıdır. Ona "Varda Foka" da denir. Bardas Fokas, Amasya'da mahallesi bulunan önceki Rum imparatoru Fokas'ın soyundandır ve Amasyalıdır.
333 saferinde [944-45] İbrâhim el-Müttekî tahttan indirilip Abdullah el-Müstekfî Müslümanların halifesi olduğu sırada, Hamdânîler'in kahramanı, şanlı hükümdar Seyfü'd-Devle Ebu'l-Hasan Alî bin Abdullah bin Hamdân da Halep valisi Yanis el-Mûnisî'yi savaşla uzaklaştırıp Halep diyarını ele geçirdikten sonra bağımsızlığını ilan etti. Şam ve Mısır emirleriyle savaşarak maddî gücünü boşuna harcıyordu.
Bunun üzerine 334'te [945-46] Seyfü'd-Devle'nin Şam üzerine gitmesinden yararlanan Kilikya valisi Yani Domestik bir yandan, Pon ve Kapadokya valisi Mardus Foka öbür yandan İslam sınırını aşıp Halep şehrine kadar İslam topraklarını harabeye çevirdiler. Binlerce Müslümanı boğazlıyor, çok sayıda İslam ileri gelenini esir ediyor, uğradıkları yerleri cehenneme çeviriyorlardı. Öbür yandan Anadolu valisi Tekfûr da Mısır yönetimindeki Girit'i Müslümanların elinden almak için bütün gücüyle Girit'e yükleniyordu.
Seyfü'd-Devle, halkın feryadı üzerine Halep'e döndüğünde yumuşak davranmaktan başka çare olmadığını anlayıp Rumlarla barış yaptı. 335'te [946-47] yapılan esir değişiminde iki yüz otuz Rum esire karşılık iki bin dört yüz seksen Müslüman esiri kurtardı. Fakat görevini savsakladığı belli olan divan kâtibini, yani veziri Ebû İshak Muhammed el-Karârîtî'yi görevden alıp hapsetti, yerine Ebû Abdullah Muhammed el-Mevsılî'yi divan kâtibi atadı.
Seyfü'd-Devle bu felaketlerden çok etkileniyordu. İnsanlığa aykırı bu kadar vahşetin sorumlularının Tekfûr, Yani ve Mardus olduklarını araştırıp öğrenince bunlardan öç almaya yemin ediyor, onların yurdu olan Harşene beldesini hedef seçerek tam on iki yıl kadar aralıksız Harşene üzerine saldırıyor, bu elim zulümlerin öcünü Harşene şehrinde almak istiyordu. İşte Seyfü'd-Devle'nin defalarca Harşene'ye saldırması bu sebeplerden doğmuştur.
Ahbâru'd-Düvel, Câmiu'd-Düvel, Ikdu'l-Cümân, El-Aylemü'z-Zâhir, Kenzü'd-Dürer, Nihâyetü'l-Ereb gibi tarih derlemelerinden anlaşıldığı üzere barıştan sonra Rumların hareketleri durmadı. Bir yandan Girit'i ele geçirdikleri, öbür yandan Tarsus çevresini yağmalamaya başladıkları anlaşılınca Halep hükümdarı Seyfü'd-Devle'nin sabrı tükendi ve askerî güçlerini topladı.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- mağdûr: haksızlığa uğramış kimse
- karâ'in-i hâliye: eldeki belirtiler, ipuçları
- mefâhir-i milliyye: millî övünç kaynakları
- Rûm, bilâd-ı Rûm: Bizanslılar ve Bizans toprakları
- ma'iyyet: komutanın yanındaki birlik
- nakz-i ahd: antlaşmayı bozma
- esîr, sebâyâ: tutsak erkekler, tutsak kadınlar
- ganâ'im: savaş ganimetleri
- istîmân: aman dileme, teslim olma
- emîrü'l-avâsım: Bizans sınırındaki İslam kalelerinin (avâsım) komutanı
- cizye: gayrimüslimlerden alınan vergi; burada Bizans'ın Abbâsîler'e ödediği haraç
- münhezim: bozguna uğramış, yenilmiş
- tâlân: yağma
- sâlâr: ordu başkomutanı, iş yöneten komutan
- Mukaddime: Hüsameddin'in eserinin giriş bölümü
Şamlar Mahallesi
Hüsameddin'in Şamlı sığınmacıların oturduğunu düşündüğü Şamlar Mahallesi bugün de bu adla anılır. Şehirdeki en eski Türk yapısı olarak, Dânişmendli Melik Gazi'nin kalenin hemen doğusunda, bugünkü Şamlar Camii'nin yerinde yaptırdığı cami gösterilir. Mahalledeki iki eski mezar hakkında okuduğum kaynaklarda bilgi bulunmuyor.
Rum Sınırında Abbâsîler
Bu bölüm, Abbâsî halifeleri ile Bizans arasındaki yüzyıllık sınır savaşını Amasya merkezli bir olaylar silsilesi olarak anlatır. Sınır bölgesine ilişkin çağdaş çalışmalara bakıldığında, Abbâsîler'in yönetimi ele geçirdikten sonra Maraş, Hades, Tarsus, Malatya gibi sınır kalelerini onarıp askerle doldurdukları, halife Mansûr'un amcası Sâlih bin Alî'yi bu bölgeye gönderdiği, 778-779'da Hasan bin Kahtaba'nın seksen bin askerle Anadolu'ya sefere çıktığı bilinir. Hüsameddin'in 162 [778-79] yılına yerleştirdiği Hasan bin Kahtaba seferi bununla örtüşür. Kitapta Amasya'nın ele geçirildiği 139 [756-57] seferi ise okuduğum kaynaklarda doğrulanamadı. Ayrıca bu çalışmalarda Abbâsî ordularının güzergâhı Elbistan, Malatya, Maraş ve Hades hattı olarak çizilir; Amasya'ya ulaşan bir kol anılmaz.
Hârûnürreşîd dönemi için de benzer bir tablo vardır. Halife bu bölgeye her yıl iki sefer yapılmasını emretmiş, 797'de komutanlarından Abdülmelik bin Sâlih Ankara'ya kadar ilerlemiş, imparatoriçe İrene barış istemiş, Nikephoros'un tahta çıkmasıyla antlaşma bozulmuş, 806'daki büyük seferde Herakleia (Ereğli), Konya ve Niğde (Tyana) alınmıştır. Hüsameddin'in İren ve Nikefor anlatısı olay örgüsü bakımından bununla uyuşur, ancak Amasya'ya yönelik harekâtlar kaynaklarda öne çıkmaz.
Hayzürân Kimdi
Hüsameddin, Hârûn Reşîd ile Mûsâ el-Hâdî'nin annesi Hayzürân'ın Amasya'daki bir kiliseden alınan tutsak olduğunu yazar. Hayzürân hakkında bilinenler ise farklıdır. Halife Mehdî'nin Yemen asıllı cariyesiydi, babasının adı Atâ olarak geçer. Güzelliğinin yanında kültürü ve edebî yeteneğiyle halifenin gözdesi olmuş, Mûsâ, Hârûn ve Abbâse'yi dünyaya getirerek ümmüveled sayılmış, Mehdî tarafından 159'da [775-76] azat edilmiştir. Devlet işlerine de sık sık karışan güçlü bir kadın olduğu kaydedilir. Hüsameddin'in aktardığı Harşene hikâyesi okuduğum kaynaklarda yer almıyor; bu nedenle rivayet olarak değerlendirmek gerekir.
Mu'tasım Seferi ve Amûriyye
Hüsameddin, Mu'tasım'ın 223 [837-38] seferinde "Amûriyye (Ankara)" şehrini yerle bir ettiğini, ardından Amasya'ya yönelip Ramazan'ı burada geçirdiğini yazar. Bu seferin bilinen ayrıntıları şöyledir: Halife 838'de Tarsus'ta toplanan büyük bir orduyla yola çıkmış, ordusunu kollara ayırmış, Ankara'ya gelindiğinde şehri boşalmış bulmuştur. Asıl hedef Amûriyye, yani Amorium'dur. Bu şehir bugünkü Afyonkarahisar'ın Emirdağ ilçesi çevresindedir ve Ankara'dan ayrı bir yerleşimdi. Şehir Ağustos 838'de kuşatılıp düşürülmüş, yağmalanmıştır. Hüsameddin'in "Amûriyye (Ankara)" parantezi bu nedenle iki ayrı şehri karıştırmış görünür. Halifenin Amasya'da Ramazan geçirdiğine dair bilgi okuduğum anlatımda yer almıyor.
Hangi Harşene
Bölümün en dikkat çekici sorunu, Arap kaynaklarındaki "Harşene" adının neresi olduğudur. Hüsameddin bu adı Amasya sayar ve Seyfüddevle'nin on iki yıl boyunca Amasya'ya saldırdığını yazar. Hamdânîler ve Bizans hakkındaki çağdaş çalışmalar ise Harşana ya da Harşene adını, Bizans'ın Kapadokya ile Sivas arasında kurduğu savunma hattındaki Kharsianon bölgesi ve kalesi için kullanır. Seyfüddevle'nin 950, 956 ve 960 seferleri Hades geçitlerinden girip Elbistan ve Zamantı üzerinden Kayseri bölgesine ulaşır; 956'da Kızılırmak kıyısındaki Harşana kalesi kuşatılır ama alınamaz. Başka bir deyişle sefer güzergâhı Amasya'ya değil, Kayseri çevresine işaret eder.
Ebû Firâs el-Hamdânî'nin esareti de aynı yöne bakar. Seyfüddevle'nin yeğeni olan bu şair 962'de (351) Menbic civarında Bizanslılar'a esir düşmüş, önce Malatya yakınlarında Fırat kıyısındaki Harşana kalesine, oradan İstanbul'a götürülmüştür. 966'da (355) yapılan esir değişimine kadar İstanbul'da tutulmuş, en güzel şiirlerinden bir bölümünü, Rumiyyât adıyla anılan topluluğu esaret yıllarında yazmıştır. Hüsameddin ise Ebû Firâs'ın 344'te [955-56] Amasya'da esir düştüğünü ve 345'te [956-57] kurtulduğunu söyler. Tarihler de yer de çağdaş verilerle ayrılıyor.
Seyfüddevle'nin kendisi için de bilinenler şunlardır: 916'da Meyyâfârikîn'de doğdu, Halep'e yerleşerek kendini Bizans'la mücadeleye adadı, 950'de Kapadokya'ya yaptığı seferde dönüşte pusuya düşürüldü, 962'de Halep, Bizans imparatoru Nikephoros Phokas tarafından yağmalandı. 8 Şubat 967'de Halep'te öldü, Meyyâfârikîn'de annesinin türbesine gömüldü. Hüsameddin'in verdiği ölüm günü (356 safer ayının 24'ü) ve gömüldüğü yer bununla birebir uyuşur. Sarayında Mütenebbî, Fârâbî ve Ebû Firâs gibi isimleri barındırması da doğrudur.
Fokas Ailesi ve Amasya
Hüsameddin, Bizans'ın ünlü Fokas ailesini Amasyalı sayar; Bardas Fokas'ı da Amasya'da "Pon krallığı" ilan etmiş biri olarak anlatır. Fokas ailesi kaynaklarda Kapadokya kökenli, X. yüzyılın en nüfuzlu Bizans aristokrat ailesi olarak geçer. Bardas Phokas (yaklaşık 940-989), imparator Nikephoros Phokas'ın yeğeniydi. Amcasının 969'da ölümünün ardından imparator Ioannes Tzimiskes'e isyan etti. Kayseri'de bulunan birlikler tarafından imparator ilan edildi, ama Bardas Skleros tarafından bastırılıp ailesiyle birlikte Sakız adasına sürüldü; orada yedi yıl kaldı. Hüsameddin'in Sakız adası ve Sıklarus (Skleros) bilgisi bu kısımla örtüşür. Yalnız isyanın merkezi okuduğum anlatımlarda Kayseri'dir, Amasya'dan söz edilmez.
Fokas, 978'de Basileios II'nin amcası Basil Lekapenos tarafından hapisten çıkarılıp doğuda Skleros'un isyanına karşı görevlendirildi ve onu yendi. Skleros ise Hüsameddin'in yazdığı gibi Hazar Türkleri'ne değil, Bağdat'a, Abbâsî halifesinin yanına sığındı; orada altı yıl kaldı. 987'de Fokas kendini imparator ilan etti, Skleros'u hapsetti ve Abydos önlerinde ilerledi. Basileios II'nin Rus prensi Vladimir'in gönderdiği Varenk askerleriyle ona karşı yürümesi üzerine, 13 Nisan 989'da Abydos'ta atından düşüp öldü; kaynakta bunun bir kriz olduğu belirtilir. Hüsameddin ise Fokas'ın 367'de [977-78] Skleros'un adamı eliyle zehirlendiğini yazar. Tarih de ölüm nedeni de çağdaş anlatımdan ayrılır.
Benzer bir kronoloji sorunu Nikephoros Phokas'ın ölümünde görülür. Hüsameddin, Nikefor'un 354'te [965-66] Zimiskis tarafından öldürüldüğünü yazar; Bardas Phokas maddesi ise amcasının ölümünü 969 olarak verir. Kitaptaki Hicrî tarihlerin bir bölümünün diğer kaynaklarla uyuşmadığı, bu bölümü okurken akılda tutulması gereken bir noktadır.
Komnenos Ailesi
Hüsameddin, Komnenos ailesini Amasya'da yerleşen Hristiyan Peçenek ya da Koman kökenli sayar. Bizans kaynaklarına dayanan çağdaş anlatımda aile, Trakya'daki Komne köyünden gelir ve Paflagonya'da Kastamonu çevresinde arazilere sahiptir. Ailenin başına yükselen ilk imparator I. İsaakios Komnenos 1007 civarında doğmuştur, babası Manuel Erotikos Komnenos'tur. 1057'de Kastamonu yakınlarındaki arazisinde imparator ilan edilmiş, 1059'da hastalanarak tahtı bırakmış, 1 Haziran 1060'ta İstanbul'daki Stoudios manastırında bir keşiş olarak ölmüştür. Babası Manuel, Skleros'un isyanı sırasında İznik'i savunan komutan olarak anılır.
Hüsameddin'in Komnenos'u Amasya valisi yaptığı bilgi bu anlatımda geçmez. İsaakios'un ölüm nedeni de farklıdır: kaynağa göre 1059'da Peçenekler'e karşı seferden dönerken yıldırım çarpmış bir ağaç yanına devrilmiş, imparator ölümden zor kurtulmuş, ardından hastalanarak tahtı bırakmıştır. Hüsameddin'in ava çıkıp yıldırımla öldüğü anlatısı, bu olayın değişik bir hâlini yansıtıyor olabilir.
Satuk Buğra Han ve Türklerin İslam'ı Kabulü
Metnin son bölümlerinde, kimi tarihlerde 349 [960] yılında binlerce çadırlık Oğuz'un bir günde Müslüman olduğu anlatılır. Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han, Karahanlı Devleti'nin ilk Müslüman hükümdarı olarak anılır; ayrıca 960 yılında yaklaşık iki yüz bin çadırlık Türk topluluğunun Müslüman olduğu kaynaklarda anılır ve bu olay Karahanlılar'la ilişkilendirilir. Hüsameddin ise bu kitleyi Oğuz Han'ın soyundan Türkmenler sayar ve bu kitlenin Müslüman olmasını Selçuklu hanedanının atası sayılan Dukak (Togâk Bây) üzerinden anlatır. Ayrıca sayıyı bir yerde iki yüz bin, bir yerde üç milyon verir. Bu iki rakam arasındaki fark, kitabın okurunu uyaran bir noktadır.
Çakallar'da Kaybolan Kitabe
Hüsameddin, 1312'de İstanbul'da öğrenciyken Çakallar'da, Köşk Kayası'nın güneydoğusundaki bir bağda kûfî yazılı siyah bir mermer bulunduğunu duyduğunu, ama Amasya'ya geldiğinde aradığı taşı bulamadığını yazar. Bu taşın bugün nerede olduğuna dair bilgiye rastlanmadı.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 2. Cilt, s. 297–301. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- Abdülkerim Özaydın, "Seyfüddevle el-Hamdânî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 37, İstanbul 2009, s. 35-36. https://islamansiklopedisi.org.tr/seyfuddevle-el-hamdani
- Mustafa Kılıçlı, "Ebû Firâs el-Hamdânî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 10, İstanbul 1994, s. 125-126. https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-firas-el-hamdani
- Kasım Kırbıyık, "Hayzürân", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 17, İstanbul 1998, s. 106-107. https://islamansiklopedisi.org.tr/hayzuran
- Nahide Bozkurt, "Hârûnürreşîd", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 16, İstanbul 1997, s. 258-261. https://islamansiklopedisi.org.tr/harunurresid
- İlyas Gökhan, "Arapların Fethinden Selçuklular Zamanına Kadar Maraş", Belleten, c. 73, sy. 266, Nisan 2009. https://belleten.gov.tr/tam-metin/84/tur
- Amasya maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya
Diğer kaynaklar