Amasyalıdır. Sultân Fatih Mehmed Hân’a takdîm eylediği kasîdesi şerhinden müstefâd olduğu üzere Lütfûllah Çelebi bin Ebû Yûsuf Çelebi bin Abdülhalim Çelebi bin Ahmed Çelebi bin Ahî Mehmed Yegâne bin Mevlânâ Şemseddîn Ahmed bin Yûsuf bin Ahmed mahdûmudur.³⁹ Pederi ve ceddi Amasya’da medfûndur.

Amasya ulemâsından ve hâssaten Mevlânâ Cemaleddîn Yûsuf bin İbrâhim Tokâdî’den tahsîl-i ulûm edib ders-i âm oldu. Tûl-i müddet tedrîs-i ulûm ile iştigâl edib fevkâlade iştihâr etdi. Lugât-ı Farisiyye ve Arabiyye’de rüsûh-ı tâmmı olduğundan Sultân Bâyezîd-i Sânî muallimlerinden oldu.

Lâkin rukabâ-yı ikbâli kendisini Sultân-ı müşârün-ileyhe gamz etdiklerinden 878’de Sivas kâdısı olarak dâire-yi hümâyûndan uzaklaştırıldı. Sonra üzerine şer’iyye müfettişleri taslît edilerek 879 senesi zilka’desinde azl edilib Tokat zindanında bir müddet haps edildi.

881’de tahkîkat-ı amîkadan sonra beraati tahakkuk ederek mahbesten çıkıb İstanbul’a gitdi.

Kendisinin aleyhinde [228] sa’y eden sultân erkânını Fatih Sultâna şikâyet için gâyet mükellef bir kasîde-i Arabiyye tanzîm ve şerh ederek padişah-ı müşârün-ileyhe takdîm ve mağduriyetini beyân ve tafsil etdi.⁴⁰

Fatih Sultân derhâl Hamza Beyzâde Vezîr Mustafa Paşa’yı Amasya’ya gönderdi. Sultân Bâyezîd erkânını teftiş ve tahkîk ederek raporunu arz etdikden sonra Sultân Bâyezîd’in lalası ve müdebbir-i umûru olan Hızır Paşazâde Mahmûd Paşa gibi ba’zı erkânı i’dâm edildi. Bu esnâda Taci Bey Bağdad’a ve Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi İran’a firâr ederek i’dâm cezâsından kurtuldu.

Halîmî Mehmed Çelebi kasîdesinin tesirini görüb Edirne’de dârü’l-hadîs müderrisi oldu. 886’da Sultân Bâyezîd Hân’ın cülûsunda Çirmen kâdısı olup 891’de İstanbul’a geldi.

Bir müddet müderris olup kaldı. 896’da Sultân Bâyezîd’ın Şehzâdesi Sultân Mehmed’e muallim olarak Kefe’ye gitdi. Orada yıllarca kalıb 910’da şehzâdenin vefâtı üzerine İstanbul’a geldi. 912’de İstanbul’da [229] dâr-ı bekâya irtihâl etdi. Gerek o kasîde-i garrâsından ve gerek diğer âsârından malum olduğu üzere âlim, fâzıl, elsine-i selâseye bi-hakkın vâkıf, şâir-i kâmil, her fenne muttali’ bir zât-ı sütûde-simât idi.

Hayfâ ki rukabâsının buğz u hasedi yüzünden ilmi kadar riayet göremedi. “Lugât-ı Halimî” demekle meşhûr olan eseri yalnız lugât-ı Fârisiyyeyi ta’lîme mahsûs değildir. Belki Türk Lugatları içinde bir me’hazdır. “Bahrü’l-Garâib” nâmıyla diğer bir eseri de meşhûrdur.

Süreyya Bey Sicill-i Osmanî’de bunun için “Halimî Lütfullah Çelebi-Yûsuf oğludur. Diyâr-ı Acemden gelip Şehzâde Mehmed’e muallim oldu. 922’de vefât eyledi. Bahrü’l-Garâib Musannifidir” diyor ki, yanlışdır.

Fâzıl-ı müşârün-ileyhin ve eb ü ceddînin isimleri Lugat-ı Fârisiyyesinde ve kasîdesi şerhinde kendi tasrih ve imzâsıyla sâbitdir. Mevliden ve mevtınen Amasyalı olup ceddi ve sâir ecdâdı aslen Sivaslı olduğu da şerh-i kasîdesinde musarrahdır. Diyâr-ı Aceme tahsîl için gidip gelmiş olabilir.[230]