Minyatür, avuç içi kadar bir sayfaya bir bahçeyi, bir meclisi ya da bir ameliyat odasını sığdıran, bunu yaparken gölgeye ve derinliğe değil anlatılan şeyin kendisine eğilen bir sanattır. Bizde bu işe tasvir, işi yapana nakkaş ya da musavvir denmiştir. Nakkaş kitabın sessiz ortağıdır; kelimenin bıraktığı yeri renkle doldurur. Amasya bu hikâyeye sanılandan erken girer. Şehzade sarayı kitapların ısmarlandığı bir meclis, dârüşşifâsı ise resimli bir tıp kitabının yazıldığı yer olmuştur.
Aşağıdaki sayfalarda bu iki damar bir arada izlenir: on beşinci yüzyılın başında Amasya'da hazırlanan resimli yazmalar ile şehzade saraylarına çekilen sanatçılar bir yanda, Sabuncuoğlu Şerefeddin'in 1465 tarihli Cerrâhiyye-i İlhâniyye'si öte yanda. Her iki konuda da kaynaklar her şeyi kesin söylemez; belgenin sustuğu yerde bunu açıkça belirtmek gerekir.
Minyatür Nedir, Nasıl Okunur
Minyatür sözcüğü Ortaçağ Avrupası'nda el yazmalarının bölüm başlarındaki ilk harfin çevresine kızıl-turuncu minyum boyasıyla yapılan süslemeden gelir. Zamanla Latince "minor", yani küçük sözcüğünün etkisiyle "küçük resim" anlamını kazanmıştır. İslam sanatında aynı iş için tasvir, yapana da musavvir veya nakkaş denir. Metni açıklamak üzere kitap sayfalarına, ya da albümlerde toplanmak üzere tek yaprak olarak yapılan bu resimler suluboya ve altın-gümüş yaldızla çalışılan küçük boyutlu işlerdir.
Minyatürde ışık-gölge oyunuyla derinlik duygusu verilmez. Bu yüzden minyatür bir pencereden bakılan dünyayı göstermez; sayfanın üzerine yeniden kurulmuş bir dünyayı gösterir. Önem ölçüyle anlatılır, uzaklık ise nesneyi küçültmekle değil sayfada yukarı yerleştirmekle. Osmanlı minyatürünün erken örneklerinde bu anlayış açıkça görülür. Külliyât-ı Kâtibî'deki bir hükümdar sahnesinde figürler iri tutulmuş, sultan resmin ortasında bağdaş kurarak diğerlerinden daha çok dikkat çekecek biçimde oturtulmuştur (Sever, 2020).
Edirne'de on beşinci yüzyılın üçüncü çeyreğinde hazırlanan Dilsûznâme, Külliyât-ı Kâtibî ve Ahmedî'nin İskendernâme'sinin Venedik nüshası erken Osmanlı minyatür üslubunu temsil eden eserler olarak sayılır. Bunların resimlenmesinde, 1440'tan sonra Timurlular'ın Şiraz şehrinden Edirne'ye geldiği sanılan bir grup sanatçının Türk asıllı nakkaşlarla birlikte çalıştığı belirlenmiştir. Amasya'da 1465'te hazırlanan Cerrâhiyye-i İlhâniyye'nin iki nüshası da aynı dönemin önemli eserleri arasında anılır. Yani Amasya, Osmanlı minyatürünün bu erken çağında başkent Edirne'nin yanında anılabilecek bir yerdedir.
Osmanlı Nakkaşlığı Amasya'da Başlar mı
Nakkaş maddesi bu konuda açık konuşur: Osmanlılar'da nakkaşlık önce Amasya ve Bursa'da başlamış, ardından Edirne Sarayı'nda gelişmiştir. Maddede bu iddia için ayrıca bir belge gösterilmez; yine de elimizdeki erken tarihli resimli yazmalar bu çerçeveyle çelişmez. Şiraz'dan Edirne'ye geldiği sanılan bazı nakkaşların yerli ustalarla beraber çalıştığı, İstanbul'un fethinden sonra ise Fâtih Sultan Mehmed'in resimlerini yapan Sinan Bey ile Bursalı Şiblîzâde Ahmed ve Abdullah Nakkaş gibi adların öne çıktığı da aynı maddeden öğrenilir.
Yazılı izler açısından Amasya'nın elinde somut bir ilk vardır. Ahmedî'nin İskendernâme'sinin resimli bir nüshası 819 (1416) yılında Amasya'da hazırlanmıştır. Bu nüsha bugün Paris Bibliothèque Nationale'dedir (Turc 309). Sever'in makalesi nüshanın II. Murad'ın şehzadeliği sırasında Amasya'da hazırlandığını belirtir. Dönem, Ankara Savaşı'nın ardından gelen fetret yıllarının bitip Osmanlı sancaklarının yeniden düzene girdiği yıllardır; Amasya'da kitap yaptırmak, şehzadenin çevresinde bir saray hayatının kurulmuş olduğunu gösterir.
Ahmedî (Tâcüddin İbrâhim b. Hızır) 1334-35 doğumludur. Mısır'da, Germiyan sarayında, Aydınoğulları ve Osmanoğulları çevresinde yaşamış, ömrünün sonlarında, seksen yaş civarında Amasya'da bulunmuştur. Ölüm yılı kaynaklarda 1413 ve 1416 olarak farklı verilir. İskendernâme, 8754 beyitlik özgün bir mesnevidir; önce Germiyanoğlu Süleyman Şah için yazılmaya başlanmış, sonra Yıldırım Bayezid'in büyük oğlu Emir Süleyman'a sunulmuştur.
1416 nüshasının tuhaf bir yanı vardır: 21 resmin yalnızca üçü bu kitap için yapılmıştır. Ötekiler başka yazmalardan kesilip yapıştırılmış, aradaki boşluklar iri bitkisel bezemelerle ya da basit manzaralarla doldurulmuştur. Resimlerin bir grubu Osmanlı tarihiyle ilgili ilk resimler olarak anılır. Büyük İstanbul Tarihi'ndeki ilgili bölüm bunu, 1416 gibi erken bir tarihte "en gözde şehzade sancağı" olan Amasya'da resimli el yazması üretimine ilgi duyulduğunun ipucu sayar. Ancak kesilip yapıştırılmış resimler, o günkü Amasya'da kendi nakkaş atölyesinin bulunup bulunmadığı sorusunu açık bırakır; belge bu noktada bir sonuca varmaya yetmez.
Şehzadeler Şehrinde Kitap ve Kalem
Amasya'nın sancakbeyleri arasında 1440'ta on beş yaşında atanan Şehzade Alâeddin (1443'te Karaman seferi dönüşü öldü), 1454'te Fatih'in oğlu Bayezid, daha sonra Bayezid'in oğlu Ahmed ve onun oğlu Murad vardır. Şehzade Bayezid yedi yaşında sancağa atanmış ve 1481'e kadar yirmi yedi yıl burada kalmıştır. Böyle uzun bir kalış, bir şehzade sarayının yalnızca bir idare merkezi olmadığını, kendi hocası, kâtibi, hattatı ve şairiyle küçük bir saray gibi işlediğini düşündürür.
Bayezid sancakbeyliği sırasında çevresindeki sanatkârları gözetmiş, onlara devletin imkânlarını sunmuştur. Çandarlı İbrahim ve Yahya Paşa gibi tecrübeli devlet adamlarını lala edinmiş, Amasyalı hat ustası Şeyh Hamdullah'tan yazı öğrenmiş ve genç hattattan icazetname almıştır. 1481'de tahta çıkmak için Amasya'dan ayrılırken hocasını da ailesiyle İstanbul'a çağırmıştır. Bu hikâye, Amasya sarayının kalem ve kitap çevresinin yalnız resimden ibaret olmadığını gösterir. Şehzade Bayezid'in oğlu Ahmed de babası gibi şair ve bilginlere sarayını açmış, Amasyalı kadın şair Mihrî Hatun kasidelerinin çoğunu ona sunmuştur.
Tebriz'den Amasya'ya Gelen Fırçalar
Büyük İstanbul Tarihi'ndeki bölüm, Akkoyunlu Sultanı Yakub'un (1478-1490) Tebriz nakkaşhanesinden Derviş Mahmud b. Abdullah adlı kâtip ve nakkaşın II. Bayezid'in şehzadeliğinde Amasya'ya, padişah olmasıyla da İstanbul sarayına geldiğinin sanıldığını yazar (Yoltar-Yıldırım'ın çalışmasına dayanarak). Bu "sanılır" ifadesi önemlidir. Elde kesin bir ferman ya da defter yoktur; bir akıl yürütme vardır ve metinde de öyle sunulur.
Bir başka iz Nakkaş Şahkulu'dur. Âşık Çelebi, Şahkulu'nun II. Bayezid döneminde Tebriz'den Amasya'ya gelip Şehzade Ahmed'in sarayında kaldığını, şehzadenin ölümünden sonra İstanbul'a geldiğini yazar. Osmanlı Arşivi'ndeki bir belgeye göre Yavuz Sultan Selim'in Şah İsmail'e karşı kazandığı zaferden sonra, 27 Safer 921'de (12 Nisan 1515) Tebriz'in seçkin âlim ve sanatçıları Amasya üzerinden İstanbul'a gönderilmiş, Şahkulu'nun adı bu listede geçmiştir. Rebîülâhir 932 (Ocak-Şubat 1526) tarihli bir mevâcib defterinde saray nakkaşları arasında Şahkulu, Melek Ahmed, Hasan b. Mehmed ve Hasan b. Abdülcelîl gibi ustaların başta yer aldığı yirmi dokuz nakkaş ve on iki şâkirt sayılır. Kanûnî Sultan Süleyman'ın Şahkulu'ya özel bir atölye tahsis ettiği, zaman zaman onu ziyaret edip çalışmasını seyrettiği de aktarılır. Bu konuların ayrıntısı sitemizdeki nakkaşlar ve nakkaşhane yazılarında anlatılır.
Bir Çeviri, Bir Yanlış Anlama
Amasyalı İbrahim adı sıkça "nakkaş" diye anılır. Oysa Büyük İstanbul Tarihi'ndeki bilgi farklıdır: Muhammed Assar'ın Farsça Mihr ü Müşterî'si muhtemelen II. Bayezid için 892 (1487) yılında Amasyalı İbrahim tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Yani belgelenen şey bir çeviridir, resimleme değildir. Eserin Akkoyunlu atölyelerinde, Şiraz'da 18 Ramazan 887'de (31 Ekim 1482) resimlenmiş Farsça bir nüshası da II. Bayezid'e ithaf edilmiştir. Çevirinin nerede yapıldığı bu kaynakta belirtilmez.
Bir Hekimin Kitabı: Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye
Amasya'nın minyatür tarihine en önemli katkısı, hekim Sabuncuoğlu Şerefeddin'in 1465'te (870) yazdığı Cerrâhiyye-i İlhâniyye'dir; yaygın yazımıyla Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye. Bu kitap, tıp tarihinde cerrahi müdahaleleri minyatür tekniğiyle gösteren ilk eserlerden biri olarak anılır ve sade bir Türkçeyle yazılmıştır. Hakkında tıp tarihi, Türk dili ve resim sanatı açısından pek çok çalışma yapılmış, ancak resimler uzun süre öncelikle tıbbi bilgiyi aktaran birer ek olarak değerlendirilmiştir. Ertunç ve Mazı'nın 2020 tarihli çalışması, Paris nüshasının birinci babındaki resimleri sanatsal açıdan ele alan çalışmalardan biridir.
Yazar: Bir Hekimler Ailesinden
Şerefeddin, 1465'te seksen üç, 1468'de seksen beş yaşında olduğunu belirttiği için 1386 dolaylarında doğmuş sayılır; doğum tarihi kaynaklarda farklı rivayetlerle geçer, ama 1386 en çok kabul göreni olarak anılır. Amasya'da bugün Sabuncuoğlu (Hacı İlyas) denilen mahallede adı yaşayan ünlü bir hekim ailesine mensuptur. Çelebi Sultan Mehmed'in hekimbaşısı Hacı İlyas Çelebi onun dedesidir; bir başka araştırmada aynı kişi Mehmed Çelebi'nin Amasya valiliği sırasındaki özel hekimlerinden biri olarak anılır. Aile Şerefeddin'le sınırlı kalmamıştır. Oğlu Sabuncuoğlu İbrahim'in, Yavuz Sultan Selim'in İran'a kaçan oğlu Şehzade Murad'ı tedavi ettiği aktarılır; Hekim Lütfullah da aynı aileye mensup sayılır.
Şerefeddin hekimliği Amasya Dârüşşifâsı'nda, muhtemelen Burhâneddin Ahmed en-Nahcuvânî'den usta-çırak usulüyle öğrenmiş, mesleğe on yedi yaşında başlamış ve orada on dört yıl çalışmıştır. Bir medresede okuyup okumadığına dair kesin bilgi yoktur. Klasik tıp kitaplarını okuyarak, gözlem ve tecrübeyle kendini geliştirdiği, Hacı Paşa ile Akşemseddin gibi Türk hekimlerini, ayrıca Hippokrates ve Galenos'u saygıyla andığı belirtilir. Mücerrebnâme'de geçen "ben bu nüshaı kitab-ı yunanîden istihrac itdüm" ifadesinden Yunanca bildiği de düşünülmüştür. Öğrencileri arasında II. Bayezid'e Mir'âtü's-sıhha'yı ithaf eden Gıyâs b. Muhammed İsfahânî ile Muhyiddin Mehî sayılır.
Daha sonra bir süre Kastamonu'da, Candaroğlu İsfendiyar Bey'in çevresinde bulunmuştur. Kitabını yazdığında İstanbul'a gidip Fatih Sultan Mehmed'e sunmuş, dönüşünde Bolu, Gerede ve Tosya'ya uğramıştır (Mücerrebnâme'deki ifadeye dayanır). Bu sunuşun gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda kesin bilgi bulunmadığını belirten araştırmacılar da vardır (Sever, 2020). Paris nüshası, Fatih'in merhametini kazanmak ve ona arz edilmek üzere hazırlanan nüsha olarak anılır.
Üç eseri bilinir, ayrıca dört de otografı vardır. Akrâbâzîn tercümesi ilaç formüllerini içerir. Cerrâhiyye-i İlhâniyye cerrahi kitabıdır. Mücerrebnâme ise 1468'de, Amasya'daki hekim çevresinin isteğiyle yazılmıştır; çeşitli hayvanlar, insanlar ve yazarın kendi üzerinde denediği ilaçların hazırlanışını ve kullanılışını on yedi bölümde anlatır ve bir hekimin kendi buluşu ilaç ve tedavi yöntemlerini tanıttığı ilk monografi olarak değerlendirilir. Kitabı ilk kez 1920'de Rusçuklu Hakkı İkdam gazetesinde tanıtmıştır. Müfîd (Nazmü't-teshîl) adlı eser bir dönem ona atfedilmiş, sonra öğrencisi Muhyiddin Mehî'ye ait olduğu anlaşılmıştır.
Akrâbâzîn tercümesi, TDV'nin aktardığına göre Şehzade Bayezid'in ikinci Amasya valiliği sırasında onun isteğiyle 1444'te yapılmıştır. Ancak Bayezid 1454'te yedi yaşında Amasya'ya atandığına göre bu tarihlerin birbiriyle nasıl bağdaştığı doğrulanamamıştır. Şerefeddin'in öldüğü yıl da bilinmez; Mücerrebnâme'den sonra, yani 1468'den sonra öldüğü kabul edilir. Mezarının yeri bilinmemektedir.
Adı, ölümünden yaklaşık yüz yirmi dört yıl sonra, cerrah İbrâhim b. Abdullah'ın 1505 tarihli Alâim-i Cerrâhîn'inde geçer. İbrâhim burada Mücerrebnâme'den aldığı, kadın hastalıklarında kullanılan bir fitilin formülünü verirken Sabuncuoğlu'nun adını anar. Yeterince tanınmamasının sebepleri arasında Amasya'da yaşaması, ilgisini yalnız tıbbi ilimlere hasretmesi ve eserlerini dönemin bilim dili Arapça ve Farsça yerine Türkçe yazması sayılır.
Kitap Ne Anlatır
Kitap, Endülüslü Ebü'l-Kâsım ez-Zehrâvî'nin (ö. 404/1013) Kitâbü't-Taṣrîf adlı eserinin 30. bölümünü, yani cerrahlık kısmını büyük ölçüde Türkçeye aktarır. Ondan iki fazladan fasıl ve bazı aletlerle hasta tedavilerine ait minyatürler içermesiyle ayrılır. Ertunç ve Mazı daha ileri gider: Cerrâhiyye'nin düzeni Zehrâvî'nin cerrahi bölümüyle paralel olsa da birebir bir çeviri değildir; temriye, uçuğun dağlanması ve akrâbâzîn bölümleri Sabuncuoğlu'nun kendi tecrübesinden çıkmıştır. Zehrâvî yalnız aletlerin resmini verirken, Sabuncuoğlu aletlerin nasıl kullanıldığını gösteren minyatürler de ekler. Resim burada süs olmaktan çıkar, tarifin bir parçası olur.
Üç babdan oluşur. Birinci bab hastalıkların dağlama yoluyla tedavisini, ikinci bab ameliyatları ve cerrahi aletleri, üçüncü bab kırık ve çıkıkların tedavisini anlatır. Fasıl ve minyatür sayıları kaynaklara göre biraz değişir. İkinci bab için TDV 96, Ertunç ve Mazı 98 fasıl verir; birinci bab için sayılar 56 ve 57'dir. Paris nüshasındaki resimleri tek tek sayan bir çalışmaya göre birinci babda 54 tedavi, 7 alet ve 4 kesi (inzisyon), ikinci babda 58 tedavi, 131 alet ve 10 kesi, üçüncü babda 24 tedavi ve 11 alet resmi vardır ve toplam 136 tedavi sahnesi çizilmiştir. Genel olarak yaklaşık 140 minyatürden söz edilir. Dağlama tedavisinde işaretlenen noktaların bir kısmının akupunktur noktalarıyla örtüştüğü de not edilmiştir; dağlamanın göz, diş, karaciğer ve akciğer hastalıklarında kullanılması kitabın dikkat çeken yanlarındandır.
Sabuncuoğlu kitabı Türkçe yazma sebebini Arapça ve Farsça bilmeyen hekim ve cerrahlara yararlı olmak olarak açıklar. Bu tercih kitabı Türk dili tarihi açısından da değerli kılar. Metin harekeli yazılmış ve dönemin Anadolu Türkçesinin özelliklerini yansıtır; bu nedenle eser Türkçenin gramer ve fonetiği için de kaynak durumundadır. Yazının kendisi de zamanına göre başarılı bir nesihtir ve kitabın hat yazılarını Sabuncuoğlu'nun kendisinin yazdığı kabul edilir.
Resimlerin Dili
Paris nüshasındaki minyatürler incelendiğinde belirli bir düzen göze çarpar. Fasılların çoğunun sonunda bir resim bulunur; resimler kırmızı (lâl) mürekkeple çift cetvel içine alınmıştır ve her birinin içinde hekimi, hastayı ya da aleti tek cümleyle açıklayan bir not yer alır. Notlar kırmızı mürekkeple yazılmış, siyahla harekelenmiştir. Alet çizimleri tedavi sahneleri kadar çok değildir ve çoğunlukla cetvelsiz biçimde metnin içine yerleştirilmiştir.
Figürlerin bedenleri kırmızı mürekkep renginde çizilmiş, sarık ve kıyafetler siyahla tahrir edilmiştir. Hekim, yardımcı hekim ve hasta figürlerinin sarıkları süslemeleri bakımından değişse de hep beyazdır. Tüm figürlerin gözleri ve tenleri aynı renkle boyanmıştır; yüzlerdeki pembelik yer yer yoğunlaşıp seyrelir. Hekim figürü neredeyse her sahnede sağ tarafta, oturur durumda resmedilir; hastanın duruşu ise uygulanacak tedaviye göre değişir. Birden fazla figürün bulunduğu sahnelerde metinde kimliği anılmayan ama duruşundan yardımcı hekim olduğu anlaşılan kişilere de rastlanır.
Ertunç ve Mazı, figürlerin anatomik olarak orantısız olduğunu da saklamaz. Eller ve ayaklar çok küçük ve gelişigüzel çizilmiş, bazı fasıllarda eller altı parmaklı verilmiş, ayakta duran figürlerin üst bedeni alt bedeninden iri tutulmuştur; gözler iri ve birbirine yakındır. Bu özellikler, resimlerin güzel bir tablo olmaktan çok anlatmak için yapıldığını gösterir. Aynı çalışma, resim ile metnin birebir örtüştüğünü, yani metinde anlatılan işlemin resimde olduğu gibi gösterildiğini saptar. Tam da bu nedenle minyatür burada bir süs olarak durmaz; bilgiyi taşıyan bir dildir.
Üç Nüsha, Üç Yol
Eserin üç nüshası vardır. Paris Bibliothèque Nationale'deki (Supplément Turc 693) ve İstanbul Millet Kütüphanesi'ndeki (Ali Emîrî, nr. 79) nüshalar Sabuncuoğlu'nun kaleminden çıkmıştır. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi'ndeki üçüncü nüsha ise 16.-17. yüzyıla tarihlenebilen, eksik ama sanat değeri yüksek minyatürleriyle tanınan bir nüshadır.
Paris nüshası, TDV'ye göre üçünün en mükemmeli, Fatih'e sunulan ve II. Bayezid'in mührünü taşıyan yazmadır. Yazmanın ilk ve son sayfasında II. Bayezid'in tuğrası bulunur. Kahverengi meşin, son derece sade bir ciltle korunur ve cildin kapaklarının ortasında eşkenar dörtgen biçiminde küçük bir süsleme bulunur. 18 x 26,5 cm ölçüsündedir, on yedi satırlık harekeli nesihle yazılmıştır ve 205 varaktır; üç sayfalık bir takdim, yarım sayfaya yakın beş satırlık manzum bir bölüm ve yirmi üç sayfalık bir fihrist içerir. Saraydan ne zaman çıkarıldığı bilinmez; 1860'ta Yâsincizâde İlmî Efendi tarafından bir Fransız hekime hediye edilmiş, 1871'de Bibliothèque Nationale'e geçmiştir.
Millet nüshası Paris nüshasıyla aynı tarihte, yine Amasya'da hazırlanmıştır. 199 varaktır, 16,4 x 25,3 cm ölçüsündedir ve yine on yedi satırlık harekeli nesihle yazılmıştır. Pek çok bölümü eksiktir; eksik resimlerin bir kısmı acemi bir elle, çalakalem tamamlanmaya çalışılmıştır. İstanbul Tıp Tarihi nüshası ise 188 varaktır; kimin ne zaman istinsah ettiği bilinmez ve Besim Ömer Akalın'ın özel kütüphanesinden müzeye geçmiştir. Takdim sayfası kayıp olduğu için minyatür sayısı bilinemez, günümüzde yalnızca 32 minyatür kalmıştır. Hemen hepsi yarım sayfa boyutundaki bu resimlerin klasik minyatür üslubuna daha yakın olması, usta bir nakkaşın elinden çıktıklarını düşündürür.
Minyatürlerin sanat değerine dair görüşler değişir. Literatürde Paris nüshasındaki resimlerin sanatsal değerinin pek yüksek görülmediği, İstanbul nüshasındakilerin ise daha usta bir nakkaşın işi gibi durduğu söylenir; Ertunç ve Mazı buna rağmen Paris nüshasının resim-metin bütünlüğünü önemli bir belge olarak değerlendirir. Resimleri Sabuncuoğlu'nun kendisinin yaptığı görüşü de ileri sürülmüştür (İlter Uzel). Kitabı bilim dünyasına 1927'de Ali Canip (Yöntem) tanıtmıştır. Sonraki yıllarda A. Süheyl Ünver (1939), P. Huard ve M. D. Grmek (1960), Vecihe Kılıcoğlu (1956) ve İlter Uzel (tıpkıbasım ve transkripsiyon, 1992) eseri yayımlamıştır.
Kitabın Doğduğu Yer: Amasya Dârüşşifâsı
Kitabı doğuran mekân, Yâkutiye mahallesinde, Yeşilırmak'a paralel uzanan caddenin kıyısındaki Dârüşşifâ'dır. Portal üzerindeki, portal nişini üç yönde tek satır halinde dolanan Arapça kitabeye göre yapı, 708'de (1308-1309), İlhanlı Hükümdarı Olcaytu Han'ın karısı İlduş (Yıldız) Hatun'un kölesi Anber b. Abdullah ile Anadolu Emîri Ahmed Bey tarafından yaptırılmıştır. Mimarı hakkında bilgi yoktur; günümüze ulaşmayan vakfiyesi 712'de (1312) düzenlenmiştir.
Yapı dıştan dışa 33,60 x 25,60 m ölçüsünde, doğu-batı doğrultusunda uzanan ve medrese plan şemasında, avlulu ve iki eyvanlı bir Anadolu Selçuklu yapısıdır. Dikdörtgen bir avlunun çevresinde iki sıra revak ve bunların gerisinde uzun salonlar yer alır. Ana eyvan içten içe 7,10 x 5,70 m ölçüsündedir ve sivri bir kemerle avluya açılır. Revaklar, birbirinden farklı başlıklar taşıyan sütunlara oturan sivri kemerlerle kurulmuştur; bazı başlıklar mukarnaslı, bazıları profillidir. Sütunlar da başlıklar da taştandır.
Caddeye açılan batı cephesi anıtsal etkisini bugüne kadar korumuştur. Muntazam kesme taştan örülen cephe üstten ince profilli bir taş frizle sınırlanır; cepheden üçte bir oranında yüksek ve taşkın portal onu yönetir, portalin iki yanındaki büyük pencereler ile köşelerdeki silindirik kuleler cepheyi dengeler. Böylece giriş cephesi geleneksel Anadolu Selçuklu yapı özelliklerini yansıtır. Doğu, batı ve kuzey duvarları ise gelişigüzel taşlarla örülmüş, payandalarla desteklenmiş ve özgün durumlarını yitirmiştir. Dış cephedeki başlıca süsleme taş işçiliği bakımından portalde ve iki yanındaki dikdörtgen pencerelerde toplanır. Gabriel'in restitüsyonu yapının özgün düzenini bugün görmemizi sağlayan çizimlerden biridir.
Kitabeye göre yapı genel anlamda bir hastane olarak kurulmuştur. "Bîmarhâne" adı, burada yalnız akıl hastalarının bulunduğu düşüncesinden kalmıştır; dârüşşifâ başlangıçta olduğu gibi sonraları da uzun süre bir tıbbi kurum olarak çalışmıştır. Sabuncuoğlu'nun burada hekimlik ve cerrahlık yaptığı kendi Mücerrebnâme'sinden öğrenilir. Bugün bina restore edilmiştir ve Amasya Belediyesi'nin Sabuncuoğlu Şerefettin Tıp Tarihi ve Cerrahi Müzesi olarak ziyarete açıktır; kitaptaki alet ve ameliyat tasvirleri burada sergi diliyle yeniden canlandırılır.
İstanbul Üslubu ve Amasya'nın İzi
Osmanlı resim sanatı ilerleyen yıllarda başkentle birlikte yön değiştirdi. Fatih, İstanbul'da Yeni Saray'da saray nakkaşhanesini kurdu; yerli ve yabancı sanatkârların usta-çırak ilişkisi içindeki kolektif çalışmasından 16. yüzyılda "İstanbul Üslûbu" doğdu (Derman'dan aktaran Sever). II. Bayezid döneminde saray nakkaşhanesinde Kelîle ve Dimne, Hüsrev ü Şîrîn gibi edebî eserlerin resimlendiği görülür; bu tür yazmalarda 15. yüzyıl Türkmen üslûbunun yanında Batı sanatının etkisi de seçilir. Yavuz Sultan Selim'in İran ve Mısır'dan getirdiği farklı gelenekleri temsil eden nakkaşlar ise Herat üslubunu hatırlatan yeni bir üslup geliştirmiştir ve nakkaşlar zamanla Osmanlı ehl-i hiref teşkilâtının en önemli bölüklerinden biri haline gelmiştir.
Fakat İstanbul'un bu geleneği sıfırdan doğmamıştır. Amasya'nın yazmaları, hekimleri, hattatları ve şehzade sarayına çekilen nakkaşlar, bu geleneğin hazırlık yıllarında rol oynamıştır. Şeyh Hamdullah'ın İstanbul'a çağrılması, Derviş Mahmud'un ve Şahkulu'nun Tebriz'den Amasya üzerinden saraya gelmesi, Sabuncuoğlu'nun kitabının Fatih'e arz edilmek üzere hazırlanması aynı yöne işaret eder: Amasya bir sanatçı ve kitap yetiştirme merkezi olarak başkentin ihtiyaç duyduğu birikimi sağlamıştır. Bunun ne ölçüde bilinçli bir siyaset olduğunu belgeler söylemez.
Ziyaret İçin Notlar
Dârüşşifâ ve müze, Amasya'nın yürüyerek gezilebilen çekirdeğinde, Yeşilırmak boyundadır; Bayezid Külliyesi gibi şehzadeler dönemi yapılarıyla aynı rota üzerinde değerlendirilebilir. Kitapların kendisi Amasya'da bulunmaz. Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'nin Paris nüshası Fransa Millî Kütüphanesi'nde, öteki nüshalar İstanbul'dadır. Amasya'da görülebilecek olan, onların doğduğu yapı ve müzedeki canlandırmalardır. Müze giriş saatleri ve ücretleri yıldan yıla değişebildiği için gitmeden önce Amasya Belediyesi ya da İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nden güncel bilgi alınması iyi olur.
Kronoloji
1308-1309: Amasya Dârüşşifâsı, Anber b. Abdullah ve Anadolu Emîri Ahmed Bey tarafından yaptırılır.
1386: Sabuncuoğlu Şerefeddin'in, yaşı üzerinden hesaplanan doğum yılı.
1416: Ahmedî'nin İskendernâme'sinin resimli nüshası Amasya'da hazırlanır.
1440: Şehzade Alâeddin on beş yaşında Amasya sancakbeyi olur.
1444: Sabuncuoğlu'nun Akrâbâzîn tercümesi (tarih, Bayezid'in valiliğiyle çelişir; doğrulanamamıştır).
1454: Şehzade Bayezid yedi yaşında Amasya sancakbeyliğine atanır.
1465: Sabuncuoğlu, Cerrâhiyye-i İlhâniyye'yi Amasya'da yazar.
1468: Sabuncuoğlu, Mücerrebnâme'yi yazar; bundan sonra öldüğü kabul edilir.
1481: Bayezid, Amasya'dan ayrılıp tahta çıkar; Şeyh Hamdullah'ı İstanbul'a çağırır.
1487: Amasyalı İbrahim, Mihr ü Müşterî'yi Türkçeye çevirir.
1505: Sabuncuoğlu'nun adı ilk kez Alâim-i Cerrâhîn'de anılır.
12 Nisan 1515: Tebriz'in seçkin sanatçıları Amasya üzerinden İstanbul'a gönderilir.
1860-1871: Paris nüshası bir Fransız hekime hediye edilir, ardından Bibliothèque Nationale'e geçer.
1927: Ali Canip, Cerrâhiyye'yi bilim dünyasına tanıtır.
Kaynakça
Akademik çalışmalar
- Seçil Sever, "15. Yüzyıl Osmanlı Dönemi Minyatür Sanatı Üzerine Bir Değerlendirme", Sanat Dergisi, 35, 2020, s. 153-166.
- Selim Özcan, "Amasya'da Sancak Beyliği Yapan Şehzadeler Döneminde Amasya Şehri", Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 5.
Resmî kaynaklar
- Amasya Belediyesi, Sabuncuoğlu Şerefettin Tıp Tarihi ve Cerrahi Müzesi.
Diğer kaynaklar
- Nuran Yıldırım, "Sabuncuoğlu Şerefeddin", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 35, 2008. islamansiklopedisi.org.tr
- Ali Haydar Bayat, "Cerrâhiyye-i İlhâniyye", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, 1993. islamansiklopedisi.org.tr
- "Nakkaş" ve "Minyatür" maddeleri, TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- Gönül Cantay, "Amasya Dârüşşifâsı", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, 1991. islamansiklopedisi.org.tr
- Çiğdem Önkol Ertunç - Lütfiye Depeler Mazı, "Sabuncuoğlu Şerefeddin'in Paris Bibliotheque Nationale'de Bulunan Cerrahiyyetü'l-Haniyye İsimli Eserinin Minyatür Özellikleri", İstem, 18/36, 2020, s. 305-323.
- "Görsel Sanatlar", Büyük İstanbul Tarihi (Osmanlı minyatür bölümü).
- Şahamettin Kuzucular, "Nakkaş Şahkulu Hayatı ve Sanatı", Edebiyat Sanat Akademisi, 2014.
Çevrimiçi kaynaklar








