Yeşilırmak kıyısındaki Amasya, yüzyıllar boyunca şehzadelerin, hattatların ve şairlerin şehri olduğu kadar hastaların da başvurduğu bir şifa merkeziydi. Nehre paralel uzanan caddede, kesme taş cephesi ve iki yanındaki silindirik köşe kuleleriyle yükselen Amasya Darüşşifası, on dördüncü yüzyılın başından beri bu işlevin simgesi olarak durur. On beşinci yüzyılda bu binada çalışan bir hekim, yaptığı ameliyatları ve tedavileri sözle anlatmakla yetinmeyip resmetti. Ortaya çıkan kitap, cerrahi müdahaleleri minyatürlerle gösteren ilk Türkçe eser olarak tıp tarihine geçti.

Şerefeddin Sabuncuoğlu'nun hayat hikâyesi, kaynaklarda dağınık ve çoğu zaman yaklaşık tarihlerle verilir. Bu yazı hekimin ayrıntılı biyografisinden çok, adıyla anılan resimli cerrahi geleneğine odaklanır: Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'nin yapısına, Zehrâvî ile ilişkisine, minyatürlerine, dil tercihine, öteki eserlerine ve nüshalarının izlediği yola. Hekimin yaşamına ise kitabı anlamaya yetecek ölçüde yer verilir.

Hekimin Hayatı

Sabuncuoğlu Şerefeddin, adı bugün Amasya'da Sabuncuoğlu (Hacı İlyas) mahallesinde yaşayan ünlü bir hekim ailesine mensuptu. Tam adı bazı çalışmalarda Sabuncuoğlu Şerefeddin b. Ali b. el-Hâc İlyas b. Şa'bân el-Amâsî olarak verilir. Doğum yılı kesin değildir. Cerrâhiyye'yi yazdığında seksen üç yaşında olduğunu söylediği için doğumu 1386 (788) dolayına yerleştirilir; kimi araştırmacılar 1385 civarını tercih eder. Mücerrebnâme'yi kaleme aldığı 1468'de yaşı için kaynaklarda seksen iki ile seksen beş arasında değişen rakamlar geçer, dolayısıyla doğum tarihi yaklaşık bir değer olarak kalır.

Dedesi Hacı İlyas Çelebi Bey, Çelebi Sultan Mehmed'in (1413-1421) hekimbaşısıydı ve kimi çalışmalara göre Bursa'daki sarayda görev yapmıştı. Babası Ali Çelebi de hekimbaşılık yapmış, ailede 1426'da ölen Hekim Lütfullah (Hekim İsa) gibi başka hekimler yetişmişti. Şerefeddin'den sonra da hekimlik soyda sürdü; Yavuz Sultan Selim döneminde İran'a kaçan Şehzade Murad'ı orada tedavi eden Sabuncuoğlu İbrahim bunlardan biridir. Şerefeddin tıp eğitimini muhtemelen Burhâneddin Ahmed en-Nahcuvânî'nin yanında aldı. Bir anlatıya göre hekimliğe on yedi yaşında başladı. Amasya Darüşşifası'nda on dört yıl hekimlik yaptıktan sonra Candaroğlu İsfendiyar Bey'in hüküm sürdüğü yıllarda (1392-1440) bir süre Kastamonu'da bulundu. Cerrâhiyye'yi tamamladığında İstanbul'a giderek kitabı Fâtih Sultan Mehmed'e sundu ve dönüşte Bolu, Gerede ve Tosya'ya uğradı; bu yolculuğu kendi Mücerrebnâme'sinde anlatır. Son kitabını 1468'de yazdığına göre ölümü bu tarihten sonradır. Kesin ölüm yılı bilinmez; bazı çalışmalar onun Amasya'da vefat ettiğini belirtir. Bazı derleme yazılar Şerefeddin'in darüşşifada başhekimliğe kadar yükseldiğini ve altmış sekiz yaşında İstanbul'un fethine tanık olduğunu da söyler; ilk bilgiyi doğrulayan bir belge gösterilmez, ikincisi ise 1386 doğumlu kabul edilirse yaklaşık bir yaş hesabından ibarettir.

Sabuncuoğlu'nu çağdaşlarından ayıran özelliklerden biri sanatçı kimliğidir. Kitaplarının hat yazısını ve minyatürlerini kendisi hazırladığı belirtilir. İyi bir hattat olduğu, öğrencisi Muhyiddin Mehî'nin Nazmü't-teshîl adlı manzum tıp kitabını ve Halîmî'ye ait Farsça manzum bir tıp kitabını istinsah etmesinden anlaşılır. Araştırmacılar onu mütevazı bir araştırmacı, usta bir klinisyen ve etik kaygıları güçlü bir hoca olarak tanımlar. Bir başka dikkat çekilen nokta mesleki kimliğidir: Sabuncuoğlu yalnızca cerrahlıkla uğraşan bir uzman olmayıp cerrahi ve dâhilî her türlü rahatsızlığa, ruhsal bozukluklara bile bakabilen genel bir hekimdi.

Amasya Darüşşifası

Sabuncuoğlu'nun çalıştığı yapı, Yâkutiye mahallesinde medrese plan şemasında inşa edilmiştir. Portalın üzerindeki Arapça kitâbeye göre 1308-1309 yılında İlhanlı hükümdarı Olcaytu Han'ın eşi İlduş (Yıldız) Hatun'un kölesi olan Anber b. Abdullah ile Anadolu Emîri Ahmed Bey tarafından yaptırılmıştır. Mimarı bilinmez. Günümüze ulaşmayan vakfiyesinin 1312'de düzenlendiği, başka kayıtlardan anlaşılır. Yapı doğu-batı doğrultusunda, yaklaşık 33,60 × 25,60 metrelik bir alana yerleştirilmiş, dikdörtgen bir avlu çevresinde iki sıra revak ve bu revakların gerisinde sıralanan uzun tonozlu salonlardan oluşmuştur. Avlulu ve iki eyvanlı bu plan, giriş eyvanı ile karşısındaki ana eyvanın karşılıklı durmasıyla kurulur. Revaklar, taçlarında zar, mukarnas ve profil gibi çeşitli biçimler gösteren sütun başlıkları üzerinde yükselen sivri kemerlerle örülmüştür.

Darüşşifa yalnızca hasta bakılan bir yer olarak anlaşılmamalıdır. Hekimler burada yetişir, bilgi usta çıraklık ilişkisiyle bir kuşaktan ötekine aktarılırdı. Sabuncuoğlu'nun hocası, kendisi ve öğrencileri bu geleneğin birbirine bağlı halkalarıdır. Kitâbeden anlaşıldığı kadarıyla yapı genel anlamda bir hastane işlevi görüyordu. Binanın bîmarhane diye anılması, burada yalnızca akıl hastalarının tedavi edildiği düşüncesinden doğmuştur ve sonraki yüzyıllarda kurumun uzun süre bu alanda hizmet verdiği anlatılsa da başlangıçtaki işlev geniş kapsamlı bir tıp kurumunun işleviydi. Sabuncuoğlu'nun burada hekimlik ve cerrahlık yaptığı, kendi Mücerrebnâme'sinden öğrenilir. Yapı sonraki yüzyıllarda farklı amaçlarla kullanıldı; Amasya Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi üzerine yapılan bir araştırma, darüşşifa ve medrese olarak başlayan bu yapının ardından müze olarak sürdürdüğü yolu kentin kültürel dokusunun da hikâyesi sayar ve hekim kadar müzikle tedavi geleneğine de dikkat çeker. Bugün yapı restore edilmiş, çevresi yeşil alana dönüştürülmüştür ve hekimin adını taşıyan Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi olarak ziyaretçiye açıktır.

Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye

Kitabın adı kaynaklarda iki biçimde geçer: Cerrâhiyye-i İlhâniyye ve Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye. İkincisi hükümdara sunulan cerrahi kitabı anlamında yorumlanır. Eser 1465'te (870) Fâtih Sultan Mehmed adına yazılmış ve ona ithaf edilmiştir. Yazar o sırada seksen üç yaşındaydı. Sonsözde sultanın bilimi sevip desteklediğini, kitabı hükümdarın dikkatini çekmek amacıyla da kaleme aldığını söyler. Eserin Türkçe yazılması, harekelenmiş olması ve minyatürlerle donatılması, ona tıp tarihi, Türk dili ve resim sanatı bakımından ayrı ayrı çalışmalara konu olma niteliği kazandırmıştır.

Kitap 1927'de Ali Canip'in (Yöntem) Hayat mecmuasındaki yazısıyla bilim dünyasına tanıtıldı. A. Süheyl Ünver 1931'de Belediye Mecmuası'nda, 1939'da ise kitap halinde eseri tanıttı; Vecihe Kılıcıoğlu 1956'da Türk Tarih Kurumu'ndan bir çalışma çıkardı. Paris Bibliothèque Nationale'deki nüshaya dayanan ve 140 minyatürü anan Huard ile Grmek'in çalışması 1960'ta yayımlandı. İlter Uzel'in iki ciltlik tıpkıbasım ve transkripsiyonu ise 1992'de Türk Tarih Kurumu tarafından basıldı.

Zehrâvî'den Ayrılan Yönler

Eserin çekirdeği, Endülüslü hekim Ebü'l-Kâsım ez-Zehrâvî'nin Kitâbü't-Tasrîf adlı tıp külliyatının otuzuncu bölümünü oluşturan cerrahi kısımdır. Zehrâvî'nin ölüm tarihi kaynaklarda 1013 ya da 1036 olarak verilir. Sabuncuoğlu bu bölümü olduğu gibi aktarmadı. Metne iki yeni fasıl ekledi, kendi klinik gözlemlerini ve ameliyat tecrübesini kattı, Yunan, Arap ve Fars tıp kitaplarına atıfta bulunarak hastalıkların nedenlerini açıkladı. Dönemin hâkim görüşü olan dört sıvı (humoral) patolojisini benimsedi ve bu bağlamda Hipokrat, İbn Sînâ, Galen ve Zehrâvî gibi otoritelere başvurdu. Fikirlerinden bazılarının Orta Asya Türk-Moğol tıp geleneğine ve Uzak Doğu tecrübesine uzandığı da ileri sürülür. Birçok tıp tarihçisi eseri Tasrîf'in bir tercümesi saymış, iki kitap yan yana konduğunda ise temel bilgilerin aynı, ayrıntıların önemli ölçüde farklı olduğu görülmüştür. Zehrâvî'nin yaklaşık dört yüzyıl önce çizdiği aletlerle Sabuncuoğlu'nun çizimleri arasındaki benzerlik açıktır ve ondan yararlandığı yadsınamaz. Bu yüzden kitap, Yunan, Arap ve Türk cerrahi birikiminin Anadolu'da buluştuğu bir sentez olarak değerlendirilir ve İslam dünyasının son büyük tıp ansiklopedilerinden biri sayılır.

Bölümleri ve Konuları

Günümüze ulaşan nüshalarda kitap üç bab ve toplam 193 başlıktan oluşur; bazı araştırmacılar buna dördüncü bir bölüm olarak hekimin kendi hazırladığı ilaç terkiplerini de ekler. Paris nüshasının tarifine göre eser üç sayfalık bir önsözle, beş beyitlik bir şiirle ve yirmi üç sayfalık bir fihristle açılır. Birinci bab çeşitli hastalıkların dağlama yoluyla tedavisini anlatır, elli altı minyatür ve on bir cerrahi alet çizimi içerir. İkinci bab doksan altı fasıldır; çeşitli ameliyatları elli sekiz minyatür ve 146 alet çizimiyle gösterir. Otuz altı fasıllık üçüncü bab kırık ve çıkıkların tedavisine ayrılmıştır ve yirmi dört minyatürle on bir alet şekli taşır. Bu rakamlar toplandığında 138 minyatüre ulaşılır; genel olarak anılan 140 sayısıyla arasındaki farkı kaynaklar açıklamaz.

Konu çerçevesi geniştir. Göz hastalıkları ve göz ameliyatları, diş hekimliği, kadın hastalıkları ve doğum, çocuk cerrahisi, sinir sistemi, damar cerrahisi ve kemik-eklem tedavileri aynı kitabın içinde yer alır. Dağlamayla ilgili tedavi noktalarının bir kısmının akupunktur noktalarıyla örtüştüğü saptanmış, bu karşılaştırma Ali Haydar Bayat ve Nil Sarı gibi araştırmacıların çalışmalarına konu olmuştur. Metin ayrıca anatomi bölümleri ve Türkçe tıp terminolojisinin zenginliği bakımından da önem taşır.

Resimli Cerrahi

Cerrâhiyye'yi sıradan bir tıp kitabından ayıran şey, yaklaşık 140 minyatürüdür. Zehrâvî'nin kitabında cerrahi aletlerin çizimleri bulunuyordu. Sabuncuoğlu buna hastaların tedavi ve ameliyat sahnelerini ekledi. Kaburga, diz, sırt ve omuz gibi bölgelerin kırık ve çıkık tedavileri, kadın hastalıkları ve doğum, idrar yolu ameliyatları, apselerin delinmesi ve açık yaraların dikilmesi bu resimlerle anlatılır; hastanın işlem sırasında hangi konumda tutulacağı bile çizilir. Kesinin nasıl atılacağı, aletin nasıl tutulacağı, dağlamanın hangi noktalara uygulanacağı okurun gözü önüne serilir. Minyatürler renklidir ve kesi teknikleriyle alet çizimlerinin yazarın kendi elinden çıktığı belirtilir. İslam tıbbının önceki döneminde tıp metinlerini insan bedenini gösteren resimlerle donatmak yaygın bir uygulama değildi, bu yüzden kitap Türk-İslam tıp edebiyatının ilk resimli cerrahi ders kitabı, kimi araştırmacıların deyişiyle ilk resimli cerrahi atlası sayılır.

Sonraki araştırmalar, minyatürlerin ayrı ayrı alanlarda öncü olduğunu gösterdi. Büyükünal ve Sarı kitabı en eski çocuk cerrahisi atlası olarak değerlendirdi. Ceninin çıkarılması için gereken aletlerin ve doğum müdahalelerinin çizimleri obstetrik açıdan, plastik cerrahi teknikleri ise Doğan ve arkadaşlarının çalışmasında ayrıca ele alındı. Başağaoğlu ve arkadaşları on beşinci yüzyıldaki anestezi uygulamalarını incelerken Bademci, kitaptaki kadın figürlerinin "ilk kadın nöroşirürjenler" olarak yorumlanabileceğini ileri sürdü. Kitabın bu yorumlardan bağımsız olarak, hidrosefalinin ters T biçimli bir kesiyle boşaltılmasını, sürekli gözyaşı akıntısının tedavisini, sırt omurlarının çıkığının yerine oturtulmasını gösteren sahneleri de içerdiği bilinir.

Kimi yapraklar çiçek, vazo, bitki motifleri ve seramik kaplarla süslenmiştir (Paris nüshasında örneğin 26a, 32a ve 60a yaprakları); bu ayrıntılar Osmanlı resim sanatı, süsleme programları ve dönemin gündelik eşyası bakımından ayrıca incelenmesi gereken bir alan olarak görülür. Minyatürlerin sanat tarihi açısından incelenmesi görece geç başlamıştır. Gönül Güreşsever, İstanbul nüshasının minyatürlerini 1973'te Türkoloji Kongresi'nde ele aldı. Paris nüshasının dağlama bölümü üzerine yapılan yakın tarihli bir çalışma, metin-resim ilişkisini ve minyatürlerin tasarım özelliklerini inceleyerek kitabın o zamana dek ağırlıkla tıp tarihi açısından değerlendirildiğine, sanatsal yönünün ise kısıtlı sayıda çalışmaya konu olduğuna dikkat çekmiştir.

Kadın Hekimler ve Hemşireler

Minyatürlerin yaklaşık 56'sında kadın figürleri bulunur. Figürlerin bir bölümü kadın hastadır; kimi sahnelerde kadınlar hekim ve hemşire olarak resmedilir. Dönemin dinî, toplumsal ve kültürel koşulları düşünüldüğünde bu tercih dikkat çekicidir ve bazı sahnelerde kadın cerrahların ilk kez resmedildiği söylenir. Gençel Efe ve Süngü'nün çalışması, bu tasvirlerin hayatın her alanında bulunan kadınların on beşinci yüzyıl tıbbında da yer aldığını gösterdiğini savunur ve metindeki tedavi işlemlerinin tasvirlere ne ölçüde yansıdığını da sorgular. Burada bir ayrım yapmak gerekir: bu sahneler dönemin sağlık hizmetinde kadınların bulunduğuna dair görsel bir kanıttır, ancak her figürün gerçek bir hekimi mi yoksa yardımcı bir hemşireyi mi temsil ettiği ayrı bir tartışma konusudur.

Ruhsal Bozukluklar ve Anestezi

Kitabın ilgi çekici kısımlarından biri ruhsal rahatsızlıklara ayrılan bölümlerdir. Sabuncuoğlu, "mâlihülyâ" denen çeşitli sinirsel bozukluklar ile "unutsaklık" (unutkanlık) için dağlama anlatır ve bu alanda bilinen en eski renkli resimleri kendi eliyle çizer. Önerdiği tedavi aşamalıdır: önce bitkisel ilaç, sonra tepe bölgesine ılık kuyruk yağı sürülmesi, hepsi sonuçsuz kalırsa belirli noktalarda dağlama; ancak deriye zarar verme riskine karşı da uyarır.

Anestezi konusunda verdiği bilgi de dikkat çekicidir. Sabuncuoğlu, kimi hastaların kesiye ve dağlamaya dayanabildiğini, kimilerinin dayanamadığını belirtir ve bu durumda "mürkid" denen uyuşturucu bir ilaç hazırlamayı önerir. Taze lüffah (adamotu, mandragora) köklerini dövüp badem yağıyla karıştırır, bir gün bir gece bekletir ve ameliyattan önce bir dirhem (yaklaşık dört gram) yedirir. Hasta uzanır, uyur ve yapılan işlemi hissetmez. Çocuklara yalnızca gereken miktarın verilmesini, hataya yer kalmaması için ekler ve bu ilacın ömrü boyunca kullandığı tek uyuşturucu olduğunu söyler. Adamotu kökü, alkaloidleri olan mandragorin, hiyosiyamin ve skopolamin yüzünden eskiden uyuşturucu ve yatıştırıcı olarak kullanılan bir bitkidir. İslam hastanelerinde ilaç hazırlayan görevliler saydalan ya da ispengiyar adıyla anılırdı.

Türkçe Yazma Tercihi

Sabuncuoğlu Arapça ve Farsça biliyordu, buna rağmen bütün eserlerini Türkçe yazdı. Nedenini Cerrâhiyye'nin sonsözünde açıkça söyler: "Bu kitabı Türkî yazdum. Türkî yazdugum sol ecilden oldu kim Kavm-i Rûm Türkî dilin söylerler..." Anadolu halkı Türkçe konuşmakta, okuyanlar da Türkçe kitap okumaktadır. Arapça bilmeyen cerrahlar o dildeki kitapları okuyamadığı için tıptaki gelişmeleri izleyemez, bu da ameliyatlarda hatalara yol açabilirdi. Akrâbâzîn tercümesinin sonsözünde de aynı gerekçeyi yazar: tıp kitapları Farsça ve "Tâzî" dillerinde yazılmıştır, Anadolu halkının çoğu Arapça ve Farsça bilmediğinden bu kitaplar işe yaramaz hâle gelmiştir.

Bu tercihin iki sonucu oldu. Kitap, on beşinci yüzyıl Anadolu Türkçesinin söz varlığını, kök yapısını ve dil bilgisini gösteren değerli bir kaynak haline geldi; harekeli yazılması, dönemin ses özelliklerinin saptanmasını kolaylaştırır. Türkçe tıp terminolojisinin gelişmesinde de önemli bir halka oldu. Öte yandan hekimin Amasya'da yaşaması ve eserlerini o günün bilim dili olan Arapça yerine Türkçe yazması, yeterince tanınmamasının başlıca nedenleri arasında sayılır. Adı ilk kez 1505 tarihli Alâim-i Cerrâhîn adlı eserde geçer; cerrah İbrâhim b. Abdullah, Mücerrebnâme'den aldığı kadın hastalıklarında kullanılan bir fitil (süpozituvar) formülünü onun adını vererek aktarmıştır.

Öteki Eserleri

Cerrâhiyye'yi tek başına düşünmek eksik olur; Sabuncuoğlu'nun üç eseri birbirini tamamlar.

Akrâbâzîn Tercümesi. Akrâbâzîn kelimesi Grekçe "kitapçık" anlamındaki grafidion sözcüğünün Süryânî diline geçmiş biçiminden gelir ve bugünkü codex ile pharmacopoeia terimlerinin karşılığıdır. Hekimlerin sürekli başvurduğu bu kitaplar, cebe, kuşağa ya da çantaya girebilsin diye dar, uzun ve küçük boyutta yazılırdı; mürekkep ilaçların hangi maddelerden, hangi miktarda ve hangi yöntemle hazırlanacağını, nerede ve hangi dozda kullanılacağını gösterirdi. Sabuncuoğlu'nun çevirisi 1444'te, İsmâil b. Hasan el-Cürcânî'nin Farsça Zahîre-i Hârizmşâhî adlı kitabının "Akrâbâzîn" başlıklı son bölümünden yapılmıştır. Otuz bir bab olan bölümü ilavelerle otuz üç baba çıkarmış, Arapça, Farsça ve Türkçe tıp terimlerini eklemiştir (Süleymaniye Kütüphanesi, Fâtih, nr. 3536, 239 yaprak). İlaçların hazırlanma usulleriyle başlayan kitap, ardından müfred ve mürekkeb ayrımıyla macun, eyâriç, cevâriş, ıtrıfil, kurs, süfûf, laûk, şurup, perverde, gargara, yağ ve merhem sırasıyla formülleri verir. Osmanlı dönemi akrâbâzînleri arasında Geredeli İshak b. Murad, Halepli Sâlih b. Nasrullah, Ömer Şifâî ve Bursalı Ali'ninkiler de ünlüdür; Sabuncuoğlu'nun eseri bu kolun en tanınmış örneklerinden biridir. Kenan Süveren, 1991'de GATA Tıp Fakültesi'nde bu eserle İbn Sînâ'nın aynı adlı kitabını karşılaştıran bir doktora çalışması hazırlamıştır.

Çevirinin tarihi konusunda kaynaklar arasında bir tutarsızlık görünür. Çeviri, "Şehzade Bayezid'in ikinci Amasya valiliği sırasında" onun hekiminin isteğiyle yapıldı denir, ama Şehzade Bayezid (II. Bayezid) 1447 doğumludur ve Amasya valiliği çok sonradır. Verilen 1444 tarihiyle şehzadenin kimliği birlikte doğru olamaz; hangisinin hatalı olduğu açık bırakılmalıdır.

Mücerrebnâme ("Denenmiş Şeyler Kitabı"). 1468'de, Amasya'daki hekim arkadaşlarının "şimdiye dek edindiğin tecrübeyi yaz, başka kitaplara bakmayalım" isteği üzerine yazılan bu eser, hekimin kendi tecrübesine dayanır. İlaçlar hayvanlar, insanlar ve yazarın kendisi üzerinde denenmiş, hazırlanışı ve kullanılışı anlatılmıştır. On yedi bölümden oluşur; ilaçlar çok kullanılandan az kullanılana doğru sıralanır ve metinde bugünkü vaka sunumlarına benzeyen ifadeler yer alır. Sabuncuoğlu deneyciliği kendi bedenine kadar götürdü: zehirlere karşı panzehir formülleri geliştirdi, zehir verdiği hayvanlar üzerindeki gözlemlerini aktardı ve Mücerrebnâme'nin 4b yaprağında anlatıldığına göre zehirli bir yılana parmağını ısırtıp ardından kendi hazırladığı tiryağı içerek etkisini sınadı. Hekimin kendi buluşu ilaç ve tedavi yöntemlerini anlattığı ilk monografi olduğundan Türk tıp tarihinde ayrı bir yeri vardır. Kitabı ilk kez 1920'de Rusçuklu Hakkı İkdam gazetesinde tanıttı. Yazmanın bulunduğu kütüphane ve numarası kaynaklarda farklı verilir: bir kaynak Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki Fâtih 3619 numaralı nüshayı anar, bir başkası Ayasofya 3720 numaralı, 106 yapraklık nüshayı. Bu yüzden elde birden fazla yazma bulunuyor olabilir.

Yanlış atıf. Bursalı Mehmed Tâhir, Müfîd (Nazmü't-teshîl) adlı eseri Sabuncuoğlu'na bağlamıştır. Sonraki incelemeler kitabın hekimin öğrencisi Muhyiddin Mehî'ye ait olduğunu göstermiştir.

Nüshaların Öyküsü

Cerrâhiyye'nin günümüze üç nüshası ulaşmıştır. Paris Bibliothèque Nationale'deki (Supplément Turc, nr. 693) nüsha ile İstanbul Millet Kütüphanesi'ndeki (Ali Emîrî, Tıp, nr. 79) nüsha Sabuncuoğlu'nun kaleminden çıkmıştır. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi kütüphanesindeki üçüncü nüsha (kaynaklara göre nr. 35 ya da TY nr. 263) birçok sayfası eksik olmasına rağmen minyatürlerinin sanat değeri yüksek bulunduğu için tanınır.

Eserin yaprak sayısı kaynaklarda farklı verilir: Paris nüshası için 205 yaprak anılırken kimi yazılar kitabı 199 yapraklı olarak tanıtır; farkın hangi nüshadan veya sayım yönteminden doğduğu belirtilmez. Bu üç yazmanın en mükemmeli, Fâtih'e sunulan ve II. Bayezid'in mührünü taşıyan Paris nüshasıdır. 18 × 26,5 cm ebadındaki bu nüsha, her biri on yedi satırlık harekeli Türk nesihle yazılmış 205 yapraktan oluşur; vurgulanmak istenen başlıklar kırmızı mürekkeple yazılmış, cetvellerle çevrilmiştir. Nüshanın bilinmeyen bir tarihte saraydan çıktığı, 1860'ta Yâsincizâde İlmî Efendi tarafından bir Fransız hekime hediye edildiği ve 1871'de Bibliothèque Nationale'e geçtiği anlatılır. Eser ilk olarak A. Süheyl Ünver tarafından 1939'da yayımlanmış, ardından Uzel'in 1992 tarihli tıpkıbasımı ve transkripsiyonu bu yayınlara eklenmiştir.

Hekimlik Anlayışı ve Öğrencileri

Sabuncuoğlu'nun kitaplarında tıbbın teknik yönü kadar etik yönü de öne çıkar. Hekimin hastaya karşı sorumluluğunu, dikkatli ve ölçülü davranmayı vurgular. Uzel'in aktardığına göre meslektaşlarına tavsiyesi, şefkatini şöhretinden ve hırsından ayrı tutmalarıdır; bu söz bugün de hekimlere hitap eder.

Öğrencileri bu mirası sürdürdü. Öğrencilerinden Gıyâs b. Muhammed el-İsfahânî, II. Bayezid'e ithaf ettiği Mir'âtü's-sıhha adlı Farsça kitabında hocasının tıptaki başarılarını över ve onu örnek aldığını yazar. Hekim Adıvar da Sabuncuoğlu'nu Fâtih devrinin ikinci önemli hekimi sayar. Bu satırlar, Amasya Darüşşifası'nın bir hekim yetiştirme geleneği olduğunu gösteren belgelerdendir. Muhyiddin Mehî'nin Nazmü't-teshîl'i de aynı çevrenin ürünüdür.

Sık Tekrarlanan Bazı İddialar

Bu hekim hakkında sıkça dolaşan bazı ifadeler, başvurulan kaynaklarda ya bulunmaz ya da farklı biçimde geçer. Kitabın "altmış yıllık hekimlik tecrübesinin özeti" olduğu söylenir; oysa bu sayıya kaynaklarda rastlanmaz. Belgeli olan, on dört yıllık Darüşşifa hizmeti ve ömür boyu edinilen tecrübedir. Kitabın Amasya'da yazıldığı da kesin değildir; kaynaklar yazım yerini belirtmez, yalnızca yazarın eseri sultana sunmak için İstanbul'a gittiğini bildirir. Batı'da aynı dönemde bu denli renkli ve ayrıntılı cerrahi resim bulunmadığı yargısı ise bir değerlendirmedir ve belgeye dayanmaz.

Bugün Amasya'da Sabuncuoğlu

Sabuncuoğlu'nun adı bugün Amasya'da bir mahallede, bir müzede ve şehrin tıp tarihi anlatılarında yaşar. Eski darüşşifada dolaşan ziyaretçi, altı asır önce burada bir hekimin bilgiyi yazıyla olduğu kadar resimle de aktarmaya karar verdiğini hatırlar. Bu karar, bilgiyi okurun anlayacağı dille ve gözle izleyebileceği biçimde sunmanın erken bir örneğidir. Kitabın yazıldığı dil, çizildiği sahneler ve ilaçlar üzerine tuttuğu notlar, Amasya'nın şifa geleneğini hem bir yapıya hem bir kitaba bağlar.

Kronoloji

1308-1309: Amasya Darüşşifası, Anber b. Abdullah ve Anadolu Emîri Ahmed Bey tarafından Olcaytu Han ve eşi Yıldız Hatun adına yaptırılır.

1312 (712): Darüşşifanın günümüze ulaşmayan vakfiyesi düzenlenir.

1385-1386 civarı: Şerefeddin Sabuncuoğlu Amasya'da doğar.

1444: Akrâbâzîn Tercümesi yazılır (tarih ile şehzade kimliği arasındaki çelişki yukarıda belirtilmiştir).

1465 (870): Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye yazılır ve Fâtih Sultan Mehmed'e ithaf edilir.

1468 (873): Mücerrebnâme yazılır; hekim bu tarihten sonra vefat eder.

1505 (911): Sabuncuoğlu'nun adı ilk kez Alâim-i Cerrâhîn'de anılır.

1860-1871: Paris nüshası, Yâsincizâde İlmî Efendi'nin hediyesiyle bir Fransız hekime geçer, 1871'de Bibliothèque Nationale'e girer.

1920: Rusçuklu Hakkı, Mücerrebnâme'yi İkdam gazetesinde tanıtır.

1927: Ali Canip (Yöntem), Cerrâhiyye'yi bilim dünyasına tanıtır.

1939: A. Süheyl Ünver, Cerrâhiyye'nin ilk modern yayınını yapar.

1960: Huard ve Grmek, 140 minyatürlü Paris nüshasını tanıtan çalışmayı yayımlar.

1992: İlter Uzel'in tıpkıbasım ve transkripsiyonu iki cilt hâlinde yayımlanır.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

  • Emine Kef, "Kentten Dünyaya Yayılan Bilim ve Sanat: Amasya Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi'nin Hikâyesi", Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 24/3 (2024), s. 1065-1082 (DergiPark).
  • Nuran Yıldırım, "Sabuncuoğlu Şerefeddin", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 35, İstanbul 2008, s. 358-359 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
  • Ali Haydar Bayat, "Cerrâhiyye-i İlhâniyye", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, Ankara 1993, s. 420 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
  • Gönül Cantay, "Amasya Dârüşşifâsı", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991, s. 5-6 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
  • "Akrâbâzîn", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 2, İstanbul 1989, s. 287-288 (islamansiklopedisi.org.tr).
  • Zehra Gençel Efe - Merve Süngü, "15. Yüzyıl Osmanlı'da Kadın Hekim ve Hemşire Tasvirleri: Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye Örneği", Türkiye İlahiyat Araştırmaları Dergisi, 8/4 (2024), s. 641-664 (DergiPark).
  • Çiğdem Önkol Ertunç - Lütfiye Deperler Mazı, "Sabuncuoğlu Şerefeddin'in Paris Bibliotheque Nationale'de Bulunan Cerrahiyyetü'l Haniyye İsimli Eserinin Minyatür Özellikleri", İSTEM, sy. 36, 2020, s. 305-323 (DergiPark).

Diğer kaynaklar

  • Habibe Çalışkan, "Sabuncuoğlu Şerafeddin ve Cerrahiyetü'l-Haniyye", Tarih-i Kadim, 23 Kasım 2017 (tarihikadim.com). tarihikadim.com
  • Osman Sabuncuoglu - Salim Ayduz, "The 15th Century Turkish Physician Serefeddin Sabuncuoglu Author of Cerrahiyetu 'l-Haniyye", Muslim Heritage, 30 Aralık 2010 (muslimheritage.com).

Çevrimiçi kaynaklar