Özgün Metin

Vezin: Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün

Olmasaydı mihr bir mâh ile elbet zâr subh
Ben gibi çekmezdi her bir lahza bin âzâr subh
Kayd-ı sevdâsın çeker bir meh-veşin ‘âlemde kim
Zâhir eyler sînede bin dâg-ı mihr-vâr subh
Derd-mend-i hasret-i dîdârdır kim her seher
Hâr-ı hicrân-ıla gül tek yakasın yırtar subh
Gün gibi güller açılmış bu ne gafletdir diyü
Âh-ı gayretle kılur bülbülleri bîdâr subh
‘Âşık-ı ser-bâzdır hûrşîde cân teslim ider
Muhlisâne eyler ol sâdıklığın izhâr subh
Muntazır olmaz tulû‘-ı şemse manzûr eyleyen
Pertev-i mihr-i cemâlin Ahmed-i Muhtâr subh
Sen de bir hûrşîde ey dil cân virürsün ‘âkıbet
Her seher kanlar döküp ölsen eger hem-kâr subh
Devlet ey Seyyid Nigârî bulmuş ol kim derd-nâk
Fikr-i dil-dâr ile oynar şâm tâ dîdâr subh

Günümüz Türkçesiyle

1. Sabahın bir ay yüzlüye sevgisi (mihr, aynı zamanda güneş) olmasaydı, elbette benim gibi inleyip her an bin incinme çekmezdi.

2. Sabah dünyada ay gibi bir güzelin sevdasının zincirini çeker; çünkü göğsünde güneş gibi bin yara izi gösterir.

3. Sabah, yüz görme hasretiyle dertlidir; çünkü her seher ayrılık dikeniyle gül gibi yakasını yırtar.

4. Sabah, "Güller gün gibi açılmış, bu ne gaflettir" diyerek gayret âhıyla bülbülleri uyandırır.

5. Sabah, başını ortaya koyan bir âşıktır, canını güneşe teslim eder; o, sadıklığını içtenlikle gösterir. ("Subh-ı sâdık", doğru sabah, gün ağarması demektir.)

6. Seçilmiş Ahmed'in (Hz. Muhammed'in) güzellik güneşinin ışığına bakan sabah, güneşin doğmasını beklemez. (Neşir beyti açıklamaz; anlam yaklaşıktır.)

7. Ey gönül, sen de sonunda bir güneşe can verirsin; sabahla bir iş tutup her seher kanlar döküp ölsen gerek. (Beyit yaklaşık anlaşılmıştır.)

8. Ey Seyyid Nigârî, akşamdan sabah yüzü görünceye dek sevgilinin düşüncesiyle oynayan dertli, bir devlete kavuşmuştur.

Edebî ve Tarihî Yorum

Bu gazelde âşık sabahtır. Nigârî gün ağarmasını, ay yüzlü bir güzele tutulmuş bir dertli gibi anlatır ve her beyitte şafağın bir görüntüsünü âşığın bir hâline bağlar. İlk beyitte "mihr" kelimesi iki anlamıyla çalışır: güneş ve sevgi. Sabahın bir aya mihri olmasaydı, yani sabah aya âşık olmasaydı, inleyip durmazdı; üstelik gökte ay ile güneşin buluştuğu saat de şafak vaktidir. İkinci beyitte sabahın göğsündeki "bin dâğ", âşıkların sevgili için bağırlarına yaktıkları yaralardır; doğu ufkunda beliren kızıllık bu yaralara benzetilmiştir.

Üçüncü beyit eski bir benzetmeyi kullanır. Şafağın sökmesi, divan şiirinde sabahın yakasını yırtması olarak anlatılır; karanlığın ortasında açılan ak çizgi yırtılmış bir yakadır. Gül de açılırken yakasını yırtar. Böylece sabah, gül ve âşık aynı jestte birleşir. Dördüncü beyitte sabah bülbülleri uyandırır, güller açmışken uyumak gaflettir.

Beşinci beyitteki "sâdıklık" kelimesinin arkasında bir terim vardır. Gece ile gündüz arasındaki aydınlık iki türlüdür: önce görünüp kaybolan "subh-ı kâzib", yalancı sabah; sonra gerçekten ağaran "subh-ı sâdık", doğru sabah. Şair, sabahın sadıklığını gösterdiğini söylerken bu ikinci şafağı anar ve onu canını güneşe teslim eden, başını ortaya koymuş bir âşık olarak görür.

Altıncı beyitte gazelin dünyasına Hz. Muhammed girer: "Ahmed-i Muhtâr", seçilmiş Ahmed. Onun güzelliğinin güneşini gören sabah, gökteki güneşin doğmasını beklemez. Nigârî'nin Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisi divanında sık görülür; burada aşk gazelinin ortasında beliren bu ad, şafağın ışığını Peygamber'in nuruna bağlar. Gazelin hâ bölümündeki yeri de redifinden gelir; "subh" kelimesinin son harfi "hâ"dır (ح).

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar