Karabağ'da Doğum, Soy ve İlk Yetişme

Seyyid Mîr Hamza Nigârî, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesinde, Zengezur kazasına bağlı Bergüşad kasabasının Cicimli köyünde doğdu. Doğum yılı kaynaklarda aynı değildir. TDV İslâm Ansiklopedisi 1212 (1797), 1220 (1805) ve 1230 (1815) yıllarının üçünü de kaydeder; Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü 1805'i esas alır. Onu yakından tanıyan Amasyalı tarihçi Hüseyin Hüsâmeddîn ise doğum yılını 1224 (1809-10) olarak verir. Babası ulemadan Seyyid Rükneddin Efendi, namıdiğer Mîr Paşa, annesi Hayrünnisâ (Kızhanım) Hanım'dır. Bölgede "Cicimli Seyyidleri" diye tanınan ocaklı aile, soyunu Hz. Hasan neslinden Seyyid Muhammed Şemseddin Akabâlî'ye bağlar; Nigârî'nin seyyid unvanı bu soy kütüğüne dayanır.

Bu silsilenin ayrıntısı daha Nigârî'nin sağlığında tartışma konusuydu. Hüsâmeddîn, şeyhin amcazadesinin torunu olan mektep arkadaşı Hâşim Efendi'nin gösterdiği ve nakîbüleşraf mührünü taşıyan silsilenameyi bizzat görüp istinsah ettiğini anlatır. Belgeyi vakfiyeler ve neseb kitaplarıyla karşılaştıran yazar bazı halkaların tarihen tutmadığını ileri sürer; kendi kanaatine göre Nigârî, 1086 (1675) yılında Safevî şahının emriyle Alamut Kalesi'nde hapiste ölen Nakşibendî şeyhi Seyyid İbrâhim el-Berküşâdî'nin kızından gelen bir koldandır. Hüsâmeddîn bu sonucu da kesin saymaz, "el-ilmü indallah" diyerek bilgisini Allah'a havale eder.

Çocukluğu erken bir kayıpla başladı. Babasını altı aylıkken yitirdi ve annesinin himayesinde büyüdü. Fatih Çınar'ın aktardığı bir rivayete göre babası, bir Dağıstanlı ile girdiği anlaşmazlık yüzünden Kızılbaş beylerinin bazı devlet adamlarını kışkırtması sonucu öldürülmüştür; kesin bir belge bulunmadığı için bu anlatımın ne ölçüde doğru olduğu söylenemez. TDV'ye göre çocukken okumaya ilgi göstermeyen Hamza, ata binmeyi ve silahla oynamayı tercih ediyordu. On beş yaşından sonra annesinin ısrarıyla köyünden ayrılıp Karakaş'ta Mahmûd Efendi'den ders aldı, ardından Şeki'nin Dehne köyünde oturan Şikest Abdullah Efendi'nin yanında okudu. Şamahı ve Şeki gibi ilim merkezlerinde Arapça ile Farsçayı iyice öğrendiği, Mutavvel'e kadar uzanan medrese kitaplarını okuduğu kaydedilir. Bu iki dil, ilerleyen yıllarda hem Türkçe hem Farsça divan yazmasının zeminini hazırladı.

Nigârî Mahlası

Mahlasın kaynağı konusunda üç ayrı anlatım vardır. TDV'ye göre Hamza bu adı, tahsili sırasında kendisine yardım eden Nigâr adlı bir hanıma şükran borcunu ödemek için almıştır. Encyclopaedia Iranica'daki maddede ise mahlasın bir rüyada gördüğü ideal sevgiliden (nigâr) geldiği, şiire de ancak tarikata girdikten sonra başladığı yazılıdır. Hüsâmeddîn'in anlatımı bunların ikisinden de ayrılır: ona göre genç talebe, Dehneli Şikestî Efendi'nin yanında okurken şiir yazmaya başlamış, Bergüşad'ın güzel hanımlarından Nigâr Hanım'a duyduğu aşk yüzünden bu mahlası seçmiştir. Nigâr Hanım'ı istemiş olsa vermeyecek kimse olmadığını, buna rağmen istemediğini ekleyen yazar, dipnotta bunun nedenini kendi tahminiyle açıklar: şair, ruhen büyük zevk duyduğu aşkını söndürmek istememiş olmalıdır. Nigâr Hanım daha sonra Nigârî'nin akrabası Seyyid Ahmed Efendi ile evlenmiş ve onun şehadetine kadar nikâhında kalmıştır. Divan'daki "Ne müdeddir Nigâr Nigâr dimekden / Kalmayubdur cânda ihtiyâr yeri" dizeleri, Hüsâmeddîn'in hece ile yazılmış en hazin şiirleri arasında saydığı parçalardandır.

Şirvânî'ye İntisap ve İlk Amasya Yılları

Medrese tahsilini belli bir noktaya getirdikten sonra Nigârî'nin ilgisi tasavvufa yöneldi. Şirvan bölgesinin şair ve sufileriyle tanınan Kürdemir'e giderek Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin halifelerinden İsmâil Sirâceddin Şirvânî ile görüştü. Asıl amacı, bu yolun büyük şeyhi Mevlânâ Hâlid'e intisap etmekti; bu niyetle Azerbaycan'dan Harput'a kadar geldiği, 1827'de Mevlânâ Hâlid'in vefatını öğrenince Sivas'a geçerek Şirvânî'ye bağlandığı anlatılır. TDV'de nakledilen bir menkıbeye göre Şikest Abdullah Efendi'nin talebesiyken rüyasında Hz. Ali ona Sivas'a gidip Şirvânî'ye intisap etmesini emretmiş, huzuruna çıktığında şeyh onu "Ne mutlu mürşidi şâh-ı velâyet olana" sözleriyle karşılamıştır. İntisabın tarihi ve yeri kesin değildir. Şirvânî 1827'de Anadolu'ya gelip dört yıl Amasya'da, ardından dokuz yıl Sivas'ta kaldığına göre TDV, intisabın 1830'dan sonraki bir tarihte olması gerektiğini düşünür.

Hüsâmeddîn'in kronolojisi daha erkene uzanır. Ona göre Nigârî, Şirvânî'nin derslerine katılmış ve 1243 (1827-28) yılında hocasıyla birlikte Şirvan'dan kalkıp Amasya'ya gelmiş, iki yıl kadar Fâtıma Hâtun Medresesi'nde kalarak ondan ders okumuştur. 1245'te hacca gitmiş, dönüşte 1247'de (1831-32) hocasıyla Sivas'a geçmiş, orada bir yandan tahsilini tamamlarken bir yandan da seyrüsülûkünü bitirmiştir. 1256'da (1840-41) yine üstadıyla Amasya'ya dönmüş, usulen icazet ve hilafet alarak 1257'de Bergüşad'a gitmiştir. TDV ve diğer çağdaş kaynaklar ise 1839'da mürşidiyle Amasya'ya giden Nigârî'nin Gümüşlü Saraçhane Medresesi'nde riyazete girdiğini, aynı yıl hacca gidip dönüşte Basra, Bağdat, Halep ve Şam'ı dolaştığını, Konya'da Mevlânâ'nın türbesinde erbain çıkardığını, İstanbul'dan Amasya'ya dönüp 1841'de irşat göreviyle Karabağ'a gönderildiğini yazar.

Şirvânî, Amasya tarihi için de önemli bir isimdir; bu şehirde medfundur. Kafkasya'da Rus yayılmasına karşı yürütülen direnişin manevî önderlerinden sayılan ve Şeyh Şâmil'in de mürşidi olarak bilinen bu şeyhin etrafındaki hareket, Batılı ve Rus tarihçilerce "müridizm" diye adlandırılmıştır. Nigârî'nin sonraki hayatındaki siyasî tavır bu çevrenin etkisinden ayrı düşünülemez. Şirvânî'nin ölüm yılı kaynaklarda 1848 ve 1853 gibi farklı biçimlerde geçer. Şeyhin öğrencisi hakkındaki sözü İbnülemin Mahmud Kemal'in Son Asır Türk Şairleri'nde kayıtlıdır: "Mîr Hamza ilâhî aşk ile kendini yok etmiştir, onun mürşidi aşktır." Bu söz Nigârî'nin tasavvuf anlayışının merkezini gösterir. Aşkla yanmak ve onun ateşinde erimek ona göre yolun asıl hedefidir; ibadet ve ahlâk ilkeleri ihlâsla desteklendiği ölçüde anlam taşır. İbnü'l-Arabî'nin vahdet-i vücûd anlayışını benimsemiş, aşk ile vahdet tecrübesi arasında bir bağ kurmuştur. Divan'ındaki bir beyit bu görüşü dile getirir: "Tâlibe gûşe-i vahdet gibi mekteb olmaz, / Perveriş eylemeğe aşk gibi âb olmaz."

Karabağ'da İrşat ve Anadolu'ya Göç

Halifelik aldıktan sonra Karabağ'a dönen Nigârî, yaklaşık 1852'ye kadar doğduğu Cicimli ve Mirler köyleri dahil olmak üzere bölgenin çeşitli yerlerinde, Kazah vilayetinin Hanlıklar köyündeki medreselerde ders verdi ve halkı irşat etti. Özellikle Karapapak (Terekeme) Türkleri arasında çok sayıda mürit edindi. Bu yıllarda evlendi; oğlu Sirâceddîn İsmâil, Hüsâmeddîn'e göre 1271'de (1854-55) Bergüşad'da doğdu. Dergâhına çok sayıda mürit toplandığı, sohbet ve zikir halkalarında kendi gazel, kaside ve muhammeslerinden yararlandığı bilinir. Ağa Rahim Ağa Dilbazi, Şahnigar Hanım Rencûr, Sadî Sânî Karabâğî ve oğlu Sirâcî gibi şair müritler bu çevrenin ürünüdür.

Hüsâmeddîn'e göre Dağıstan halkının ona biat etmesi ve emirlerine bağlanması, Rus yönetiminde Nigârî'nin Şeyh Şâmil'in mücahit yolunu diriltmek istediği kanaatini uyandırdı. Baskının arttığını gören Nigârî 1271'de (1854-55) Şirvan'dan çıkıp İran'a, oradan Van yoluyla Erzincan'a geçti; binlerce müridinin de arkasından Anadolu'ya geldiği söylenir. Erzincan'da Dördüncü Ordu müşiri Çırpanlı Abdülkerim Nâdir Paşa kendisine büyük hürmet gösterip beş yüz kuruş maaş bağlanmasını sağladı. Kırım Savaşı sırasında Rusların Kars'ı alması üzerine müritleriyle Kars'a geçerek Osmanlı ordusunun yanında Ruslara karşı savaştığı birçok kaynakta geçer. Çınar'a göre bu fiilî mücadele, Nigârî'yi şeyhi Şirvânî ve Şeyh Şâmil gibi bağımsızlık mücadelesinin simalarıyla aynı çizgiye yerleştirir.

Erzurum, İstanbul ve Bayburt Arasında

Savaştan sonraki on yıl, sürekli yer değiştiren bir hayatla geçti. Hüsâmeddîn'in sıralamasına göre 1272'de Erzurum'a gidip üç yıl kadar orada kaldı, 1275'te İstanbul'a geçti, birkaç ay sonra ikinci kez Amasya'ya gelerek Saraçhane Camii yakınındaki medresede oturdu. 1276'da Sivas'a, kırk sekiz gün sonra da Erzurum'a gitti. Erzurum'daki kısa ikameti sırasında müritlerinin taşkınlığıyla çıkan bir kavgaya öfkelenip Bayburt'a çekildi ve iki yıl orada yaşadı. 1278'de yeniden Erzurum'a dönüp birikmiş maaşlarını aldı, 1280'de (1863-64) Karabağ'a gitti. Kaynaklarda Erzurum'da Bakırcı Mahallesi'ndeki camide devlet görevlisi olarak hizmet ettiği de yazılıdır.

İstanbul yıllarının ayrıntısı azdır. TDV, 1855-1858 arasında İstanbul'da bulunduğunu, Mustafa Reşid Paşa ile görüştüğünü, kendisine Fatih'teki Emîr Buhârî Tekkesi'nin şeyhliği teklif edildiğini, kabul etmeyip yerine halifesi Mustafa Sabri Efendi'nin tayinini sağladığını kaydeder; bir şiirinde Mustafa Reşid Paşa'nın adı geçer. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü bu yılları 1859-1862 olarak verir ve Sultan Abdülmecid ile görüştüğünü yazar; başka anlatımlarda bu görüşme "söylenir" kaydıyla aktarılır. Ailesi için bu yıllar acılı geçti. Bir kısım kaynaklar oğlu Sirâcî'nin 1860-65 arasında yirmi iki yaşında öldüğünü yazar. Hüsâmeddîn'in verdiği bilgi ise farklıdır ve aşağıda ele alınmıştır.

Amasya'ya Yerleşmesi

Nigârî'nin Amasya'ya kesin olarak yerleştiği tarih de kaynaklarda farklıdır. Hüsâmeddîn'e göre, Şirvan'da bıraktığı ailesini alıp oradaki bağlarını tamamen keserek 1281 (1864-65) başlarında üçüncü kez Amasya'ya geldi ve bir süre Yakutiye Mahallesi'nde oturdu. Aynı yıl amcazadesi Mîr Hasan Efendi ile Dehneli Sirâceddîn Mehmed Efendi de, Rus baskısından ve "en çok sevdiği" Hacı Hamza Efendi'nin Amasya'da oturmasından dolayı şehre hicret etmişti. TDV ise 1866'da Amasya'ya gittiğini, kısa süre sonra Merzifon'a yerleşip 1883'e kadar orada tefsir ve hadis okuttuğunu yazar; başka bir anlatımda 1867'de ailesiyle Merzifon'a yerleştiği geçer. Hüsâmeddîn'in ayrıntılı kaydı Nigârî'nin Amasya ile Merzifon arasında birkaç kez gidip geldiğini gösterdiği için bu farklılıkların bir bölümü aynı dönemin farklı duraklarına işaret ediyor olabilir; bu bir çıkarımdır.

Şehrin ulema ve ileri gelenleri, sohbetinden yararlanmak için onu ziyarete başladı, talebeler ders halkasına katıldı. Hüsâmeddîn'in deyişiyle "meşhur fazılların ve âlim seyyidlerin" biri olduğu anlaşılınca herkesin özel hürmetini kazandı. Maaşını da Amasya'ya naklettirdi. 1853 savaşının ardından büyük kafileler halinde Anadolu'ya göçen ve Amasya'dan Muş ile Kars'a kadar geniş bir alana yerleşen Karapapak ve Kuzey Kafkasyalı müritler, şeyhin şöhret ve nüfuzunu daha da arttırdı. Gümüşlü Saraçhane Medresesi'ndeki çilesinden yıllar sonra aynı şehre bu kez mürşid olarak dönmüştü.

Mehmed Rüşdü Paşa'nın Himayesi

Nigârî'nin Amasya'daki konumunu belirleyen kişilerden biri, şeyhi Şirvânî'nin oğlu Mehmed Rüşdü Paşa'dır. Maliye ve Adliye nazırlıkları yapmış olan paşa, Hüsâmeddîn'in kaydına göre 1288 Receb'inde (Eylül 1871) Sadrazam Mahmud Nedim Paşa'nın aleyhindeki faaliyeti ve oğlunun kumar düşkünlüğü yüzünden görevden alınarak Amasya'ya gönderildi. Amasya'daki ikameti sırasında babasının halifesi Hacı Hamza Nigârî Efendi'nin sohbetinde vakit geçirdi, babasının yaptırmakta olduğu türbe ile camiyi tamamladı ve Nigârî'ye Pirinççi Mahallesi'nde, Osman Çelebi Darülhadisi yakınında muhteşem bir konak yaptırdı. 1289 Cemaziyelahir'inde (Ağustos 1872) İstanbul'a çağrılıp ayrılan paşa, kısa süre sonra sadrazam oldu. Hüsâmeddîn'e göre bu himaye ortadan kalkınca tartışma şiddetlendi.

Ali-Muâviye Meselesi ve Amasya'daki Tartışma

Paşanın Amasya'da bulunduğu sırada, Hüsâmeddîn'in "Ali-Muâviye meselesi" dediği tartışma ortaya çıktı. Nigârî vaazlarında ve şiirlerinde Hz. Ali ile Ehl-i Beyt sevgisini sürekli işliyor, Ehl-i Beyt'e zulmedenleri sert bir dille eleştiriyordu. Hüsâmeddîn'in anlatımına göre "cedd-i âlâsı" saydığı Hz. Ali'ye karşı ayaklanan Muâviye, Amr ibnü'l-Âs ve Mervân ile Cemel ve Sıffîn ashabına açıkça lanet ediyordu. Divan'ındaki bir manzumede "Siz Mervânî, biz Kur'ânî, siz bir taraf, biz bir taraf" nakaratıyla Muâviye taraftarlarını ve Yezid'i karşısına alır. Bazı çevreler onu Alevî, bazıları Şiî eğilimli saydı. Nigârî ise kendisini de müritlerini de mezhep sıfatlarından arınmış kimseler olarak tanımlıyordu; Divan'ında dört mezhebin görüşlerini terk ettiğini, Sünnî ya da Şiî olmayıp halis bir Müslüman olduğunu söyler.

Hüsâmeddîn'e göre şehrin ulema ve ileri gelenleri bu yüzden ondan soğudu, şeyhe ve müritlerine "Şîa-i Aleviyye" gözüyle bakmaya başladı ve halk arasında büyük bir ayrılık doğdu. Ulema Ehl-i Sünnet mezhebini savunuyor, iki taraf da aşırıya giderek halkın öfkesini arttırıyordu. Yazar, Hz. Ali'ye ve evladına yapılan zulmü hatırlatıp sövgüye karşılık verenleri anlayışla karşılamak gerektiğini, buna karşılık sövgü ve lanetin dinen ve ahlâken kötü bir şey olduğunu birlikte yazar. Ona göre şeyh ve müritleri bu sözlü karşılığı genel ahlâkı tehdit edecek ölçüde ileri götürmüş, ulema da kamu ahlâkını koruma kaygısıyla savunmayı taassuba kadar vardırmıştı. Konuyu inceleyen günümüz araştırmacıları da Nigârî'nin sert dilinin Ehl-i Beyt'e yapılan haksızlıklar karşısında sessiz kalınmasına duyduğu tepkiden doğduğunu belirtir.

Amasya Ulemasının Muhalefeti

Hüsâmeddîn'in biyografi ciltleri, bu tartışmanın şehrin ilim çevresinde ne kadar geniş yer tuttuğunu gösterir. Samsunlu Hocazâde İbrâhim Efendi, 1288'den itibaren şer'î usul ve kelam kaideleri çerçevesinde ashabı savunmayı ve "makâlât-ı Hamzaviyye"yi reddetmeyi kendine görev edindi ve bu yüzden halk ile ulema arasındaki itibarı arttı. Ava çok meraklı olan hoca 1295'te (1878) kış soğuğunun etkisiyle iki gözünü kaybedince bu durum halk arasında şeyhin bedduasına ve kerametine yoruldu. İbrâhim Efendi vaazında buna "Şeyhi rahatsız eden dilimdir, gözlerim değildir; kerameti varsa dilimi tutsun" diye karşılık verdi. Merzifon'da Hacı Bayramzâde Saîd Mehmed Efendi de yıllarca şeyhin iddialarına karşı halkı uyarmaya çalıştı. 1292'de Amasya'ya yerleşen Nakşibendî şeyhi Tireboluli Süleyman Efendi ise, Nigârî'nin başlattığı "ta'n ü la'net" tavrına karşı çıkarak bütün ashaba saygıyı öne çıkaran sessiz bir Nakşibendî halkası kurdu ve halkın gönlünü kazandı.

Nigârî'nin yakın çevresi bile bu konuda bölünmüştü. Hüsâmeddîn, şeyhinin damadı ve kendi ders arkadaşı Hacı İsa Efendi, Şirvânî'nin oğlu Seyyid Ahmed Hulûsî Efendi ve diğer ders arkadaşı Şirvânî Hacı Mustafa Efendi ile arasının açık olduğunu, bunların kimseye lanet etmediğini ve ashaba hürmet gösterdiğini yazar. Amcazadesi Mîr Hasan Efendi'nin de şeyhin sağlığında bu meselede ölçülü durduğu kaydedilir. 1291'de (1874) Pirinççi Mahallesi'ndeki konakta açıklanamayan olaylar başladı: geceleri ev taşlanıyor, gündüzleri sandıklardaki eşya ve elbiseler yanıyordu, yapanlar bir türlü bulunamıyordu. Nigârî konağı bırakıp Gümüşlüzâde Mahallesi'nde bir kira evine taşındı, aynı olaylar orada da sürünce 1293'te Merzifon'a gidip altı ay kaldı.

Şeyhin Hicivleri

Nigârî de karşı tarafa sessiz kalmadı. Hüsâmeddîn'e göre kürsülerden Ehl-i Sünnet mezhebini savunan vaazlar ona çok ağır gelir, o da ulemayı ağız dolusu hicvederek karşılık verirdi. Divan'da basılı olan şu dizeleri bu hicivlerdendir: "Dime şâir sözüdür sanma yalan / Vâ'ize yem gerek eşşege palân / Sûfiye lokma gerek zehr ide / Çerçiye pâra ılançıya ılan." Hüsâmeddîn, vaizin Yörgüç Paşa Camii vaizi Hocazâde İbrâhim Efendi, eşeğin zahitliğiyle tanınan Hacıoğlu Mahmûd Efendi, sofunun Amasya müftüsü Sofuzâde Mehmed Hulûsî Efendi, çerçi ve yılancının da Ehl-i Sünnet'i savunan ulema olduğunu açıklar. Yazarın bir karşılaştırması tartışmanın maddî arka planını da gösterir. Bu ulemanın en çok maaş alanı müftü olup müftülük ve müderrislikten toplam iki yüz elli kuruş alıyordu, diğerleri zekât ve fitreyle geçiniyordu. Onları çerçilikle hicveden şeyhin ise hazineden aldığı ayda beş yüz kuruşun dışında Şirvan'dan ve müritlerinden yüzlerce lira geliyor, evi bir vezir konağı gibi işliyordu.

Zikir Meclisi ve Müritleri

1294'te (1877) Amasya'ya dönen Nigârî, Eski Kethüdâ Mahallesi'nde Şirvânîzâde Ahmed Hulûsî Efendi'nin konağında, sonra Devehane Mahallesi'nde Payaslızâde Hacı Hakkı Efendi'nin evinde oturdu, en sonunda Çeribaşı Mahallesi'nde Sultan Bayezid imamı Mecdîzâde Hâfız Mehmed Şerîf Efendi'nin evine taşındı. Hüsâmeddîn'in ailesi de Çeribaşı'nda oturuyordu ve yazar, şeyhin bir süre kendilerine komşu olduğunu kaydeder. Bu komşuluk, Çeribaşı Camii'ndeki zikir meclisinin yakından gözlenmiş bir tasvirini bırakmıştır. Müritler ayakta bir halka kurar, mihrabın önünde yalnız iki kişilik yer boş bırakılırdı. Şeyh oraya gelip fes ve sarığını çıkarır, Nakşibendî külahını giyer, sağdan başlayarak her müridin sağ ayağının ucuna basıp kulağına bir şeyler okuyup üflerdi. Hüsâmeddîn'e göre mürit o anda vecde gelip haykırırdı. Ardından şeyh elinde uzunca bir tesbihle halkayı dolaşıp beyitler okur, kimi zaman yanık yanık ağlardı; müritlerin kuş ve hayvan seslerini andıran nidalarla haykırdığı, bayılanların olduğu bu zikir iki saat kadar sürerdi.

Müritlerin şeyhe bağlılığı da yazarın dikkatini çekmiştir. Şeyhin bastığı ve oturduğu yerleri, ayaklarının ucunu sıvazlayıp pabuçlarını öperler, onu uzaktan gören bir mürit yere kapanıp elleri ve ayaklarıyla yürüyerek gider, pabucunu öperdi; Hüsâmeddîn bunu çamurlu günlerde bile gördüğünü yazar. Divan'ı müritlerince Kur'an kadar kutsal bir kitap sayılır, başlarda gezdirilirdi. Parmak hesabıyla, yani heceyle yazılmış şiirleri özel nağmelerle okunur, vecd içinde coşulurdu. TDV de Nigârî'nin gazel, koşma ve kasidelerinin bugün hâlâ çeşitli meclislerde topluca, tempo tutularak söylendiğini kaydeder.

Amasya'daki mürit halkası şehrin farklı kesimlerinden insanları bir araya getiriyordu. Şekili Resul Sâmi Efendi 1284'te ailesiyle Amasya'ya gelip Nigârî'ye intisap etti ve ondan Arap ve Fars edebiyatı okudu. Dehneli Bahâeddîn Mehmed Efendi, Mîr Hasan Efendi'nin yanında tahsilini tamamladıktan sonra Nigârî'ye inabe edip bir süre zikirle meşgul oldu. Hüsâmeddîn ikisini de "Hamzavî-meşreb" diye niteler. Koca Vaizzâde Derviş Mehmed Efendi de ömrünün sonuna kadar ramazanlarda Sultan Bayezid Camii'nde vaaz verirken Nigârî'ye inabe etmişti. Osman Fevzi Olcay'ın hatıralarına göre şehirde onun adıyla anılan Mir Hamza Nigârî Mahallesi'nin sakinlerinin çoğu şeyhin müritleri ve sevenleri, akrabaları ve Şirvan'dan gelen hemşehrileriydi; şeyhe bağlı olmayan pek az kimse orada otururdu. Olcay, Maliye Muhasebe Dairesi başkâtibi Tayip Efendi'yi de Nigârî'nin müritleri arasında anar. TDV'nin saydığı başlıca halifeler arasında Maraşlı Gazi Osman Efendi, Erzurumlu Hacı Mustafa Efendi (Şaşı Hoca), Tokatlı Hacı Zekeriyyâ Efendi, Hacı Mahmud Efendi (Postlu Hoca), Taşovalı Hacı Mustafa Efendi, Rizeli Hacı Tayyib Efendi ve İstanbullu Yesârîzâde Ahmed Hulûsî Efendi bulunur.

Ev Hayatı ve Aile

Hüsâmeddîn, Nigârî'nin dış görünüşünü de kaydetmiştir: iri yapılı, uzunca boylu, kalın vücutlu, esmer benizli, saç ve sakalı kumral, heybetli, çekici bakışlı, ağırbaşlı ve çoğu zaman sessiz bir zat. Yazara göre üç dilde şairdi, tasavvufta derin bilgi sahibiydi, Hanefî mezhebinden ve Hâlidî tarikatındandı; bununla birlikte dostlarının ezasına tahammül edemeyen, hicvi şiddetli, âşık meşrepli bir kişiydi. İlk olarak Ali Paşazâde'nin kızı Şâhlık Hanım ile evlendi, onun ölümünden sonra kız kardeşi Zeyneb Hanım'la, bir yıl sonra da Emine Hanım'la evlendi. Erzurum'da Zeliha Hanım'ı, Amasya'da Kemerbaşı Mustafa Efendi'nin kızı Lütfiye Hanım'ı aldı. Son üç eşi vefatına kadar nikâhında yaşadı. Türbe haziresindeki mezarlar arasında hicrî 1328 (1910) yılında ölen eşi Amine Harülnisa ile hicrî 1327 (1909) yılında ölen eşi Lâtife Hanım'ın kabirleri bulunur; bu adların Hüsâmeddîn'in andığı Emine ve Lütfiye hanımlar olması kuvvetle muhtemeldir, ancak bu bir çıkarımdır.

Çocuklarının hiçbiri babasından uzun yaşamadı. Emine Hanım'dan Sirâceddîn İsmâil ile Hüsna adında bir kızı, Zeliha Hanım'dan Şemseddîn Mehmed adında bir oğlu, Lütfiye Hanım'dan Hayrünnisa ve Büşra adında iki kızı oldu; Hüsâmeddîn'in ifadesiyle "cümlesi kendisinden evvel vefat etti, bilâ-veled dünyadan gitti". Yazarın Nakşibendî şeyhi Süleyman Efendi'den ve müritlerden duyduğu bir rivayete göre şeyh, Lütfiye Hanım'dan doğacak çocuğun Mehdi olacak bir oğlan olduğunu haber vermiş, doğan kız Büşra ise üç yaşında ölmüştür.

Oğlu Sirâcî

Ailenin en çok anılan üyesi, babası gibi şair olan Sirâceddîn İsmâil Efendi, mahlasıyla Mîr Sirâcî'dir. Ölüm tarihi kaynaklarda farklıdır. Bir kısım kaynaklar onun 1860-65 arasında yirmi iki yaşında öldüğünü yazarken TDV yirmi yaşında öldüğünü belirtir. Hüsâmeddîn'e göre 1271'de (1854-55) Bergüşad'da doğmuş, 1281'de babasıyla Amasya'ya gelip rüştiye mektebinde okumuş, tahsilini babasının yanında sürdürmüştür. Bu sırada Amasya muhasebecisinin oğlu Fahrî Bey'e tutulmuş, aşkını şiirle dindirmeye çalıştıysa da ağır hastalanmış ve 1291 Safer'inin başlarında (Mart 1874) "Fahrî, Fahrî" diyerek ölmüştür. Bu kayıt TDV'deki yirmi yaş bilgisiyle örtüşür. Hüsâmeddîn onu çok zeki, hafızası güçlü, Fuzûlî divanını ezbere bilen, müritlerin kadın ve erkekleri arasında çok sevilen bir genç olarak tanıtır; ölüm günü Şirvanlılar için bir matem günü olmuş, herkes ağlamıştı. Bir divançesi ve meşhur bir Sâkînâme'si vardı, "badesi çay olup her yerde onunla dem sürmüştü". Şamlılar Mezarlığı'na gömülen Sirâcî'nin kemikleri 1314'te (1896-97) babasının türbesine nakledildi.

Amasya'dan Çıkarılışı

1297'de (1879-80) şehirde bir cinayet işlendi. Mahkeme başkâtibi ve Şirvânî'nin damadı Hacı İsa Efendi'nin evinin vekilharcı olan Şirvanlı Hâfız Zekeriyyâ Efendi, Kocacık Mahallesi'ndeki evinin önünde gece vakti şeyhin müritlerinden Rüstem Şirvânî'nin attığı kurşunla öldürüldü; Hüsâmeddîn olayı bir yerde 1296, bir yerde 1297 yılına koyar. Katil, Hacı Hamza Efendi'nin selamlığı civarında ata binip kaçacağı sırada yakalandı, idama mahkûm edildi, cezası müebbet küreğe çevrildi ve Meşrutiyet'in ilanından sonra serbest bırakıldı. Bu olay üzerine Nigârî yeniden Merzifon'a gitti, bir yıl kadar kalıp 1298'de Amasya'ya döndü. 1301 (1883) başlarında ise Hacı İsa Efendi'nin eşi, Şirvânî'nin türbesindeki camide yatsı namazından sonra çıkarken kimliği bilinmeyen birinin attığı kurşunla yaralandı. Hacı İsa Efendi ile eşinin kardeşi Seyyid Ahmed Hulûsî Efendi suikastı şeyhten bildiler ve tetiği çekenin müritlerden biri olduğundan şüphelendiler.

Bunun üzerine sıkı bir soruşturma başladı ve telgraflar her yöne işledi. Hüsâmeddîn'e göre şeyhin Rusya'dan yasak silah getirttiği, köylerdeki Alevîleri birliğe çağırmak için mektuplar yazdırdığı, bu mektuplardan bazılarının kendi mührüyle ele geçirildiği ve atası Mîr Haydar Şirvânî'nin davasıyla ayaklanacağı iddiaları Sultan II. Abdülhamid'e telgrafla arz edildi. Yazarın bu iddialar hakkındaki kendi kanaati ölçülüdür. Köylerdeki Şiîlere gönderildiği söylenen mektupları "herhalde efsane" sayar, silah getirtmeye de gerek olmadığını, çünkü Hamidiye devrinde Çerkeslerle Şirvanlıların zaten silahlı gezdiğini yazar. Öte yandan şeyhin hal ve sözlerinin müritlerin birlikte harekete geçmesini teşvik eder nitelikte olduğunu, bazı taşkın müritlerin "Silahlar işler, kamalar parlarsa şeyh efendimizin kerametlerini tasdik edersiniz" diye açıkça konuşmalarının boş olmadığını da ekler.

Bu sürecin arkasında kimin bulunduğu konusunda kaynaklar farklı yerlere bakar. TDV ve Çınar'ın anlattığına göre şeyhin ashaba küfrettiği, devlet ve millet aleyhine çalıştığı, uğrunda can vermeye hazır müritleriyle her an isyan edebileceği yolundaki söylentiler üzerine Amasya'dan çıkarılmasını isteyen bir mazbata Babıâli'ye gönderildi. Babıâli konuyu inceletip ortalığı yatıştırmak için Nigârî'nin ailesi ve yakın çevresiyle Amasya'dan çıkarılıp Samsun'a gönderilmesine, kendisine 1.500 kuruş maaş bağlanmasına karar verdi; karar Amasya mutasarrıflığına ve Merzifon kaymakamlığına bildirildi. Encyclopaedia Iranica ayrılığın nedenini yerel müftüyle yaşanan bir görüş ayrılığı olarak verir. Hüsâmeddîn ise başka bir maddede asıl sorumluyu açıkça adlandırır: 1298'de Amasya'da ikamete memur edilen eski kazasker Şirvânîzâde Ahmed Hulûsî Efendi, babasının talebesi ve halifesi olan Nigârî ile bir türlü anlaşamamış, 1301'de ona yapamayacağı şeyleri isnat ederek padişahı kuşkulandırmış ve şeyhin önce İstanbul'a, oradan Harput'a sürülmesinde tek başına etkili olmuştur. Yazara göre Ahmed Hulûsî Efendi bu sayede hem Amasya ulemasını kendisine minnettar etti hem de padişahın teveccühünü kazandı; 1303'te müftü Sofuzâde Mehmed Hulûsî Efendi ölünce de bu meselede kendisine yardım eden Batumlu Gürcü Osman Efendi'yi müftülüğe getirtti.

Harput Sürgünü ve Vefatı

Sürgünün tarihleri iki ayrı kronolojiyle aktarılır. Hüsâmeddîn'e göre iddialar üzerine Amasya'dan Merzifon'a geçen şeyh, 1301 Cemaziyelevvel'inin ortalarında kendisine saygı duyan mutasarrıf Mehmed Reşad Bey'in azledilip yerine Çeribaşı Hamdi Necib Paşa'nın gelmesinden sonra, Cemaziyelahir'de (Nisan 1884 dolayları) gelen şifreli bir emirle Merzifon'dan Samsun'a, oradan da İstanbul'a gönderildi. İstanbul'da kendisini vapurda karşılayan müritlerinden telgraf memuru Erzurumlu Mehmed İzzet Efendi'nin Fatih Sarıgüzel'deki evinde misafir kaldı. Yazar, Divan'ın bu sırada saray mabeynindeki Şirvanlı Mehmed Emin Bey ile akrabası Ahmed Hamdi Efendi'nin aracılığıyla bastırıldığını kaydeder. Şeyh sonra Şeyhülislam Uryânîzâde Ahmed Es'ad Efendi'nin huzuruna çıkarıldı ve Muâviye ile benzerlerine neden sövdüğü soruldu. Verdiği cevap Hüsâmeddîn'de şöyle geçer: "Ceddimin aleyhine kıyam eden adamlara buğz ü lanet etmek bana ait bir vazife-i nübüvvettir. Bu hususta halkın bana mutabaat etmesi doğru değildir." Cevap padişaha arz edilince 1302 Muharrem'inde (Ekim-Kasım 1884) Harput'a gönderildi.

TDV'nin daha ayrıntılı kronolojisi bir yıl sonrasını gösterir. Buna göre Nigârî 28 Şubat 1885'te ailesiyle Merzifon'dan ayrıldı, birkaç gün Samsun'da kaldıktan sonra, nüfuzlu bir mürit olduğu anlaşılan Erzurumlu İzzet Efendi'nin telgrafı üzerine İstanbul'a gitti. Mekālid-i Aşk yazarı Kâzım Paşa sürgünün durdurulması için Babıâli nezdinde girişimde bulunduysa da sonuç alamadı. 30 Nisan 1885'te vapura bindirilerek Samsun'a gönderildi, Amasya'ya uğrayıp kendisiyle birlikte sürgün edilen eşini, kayınbiraderini, yeğenini ve halifesi Mahmud Efendi'yi yanına aldı ve Tokat, Sivas, Malatya yoluyla 30 Mayıs 1885'te Harput'a ulaştı. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü yola çıkış tarihini 20 Mayıs 1885 olarak verir, sürgün kararının tarihi bazı kaynaklarda 1884'tür. Hüsâmeddîn, şeyhin Merzifon'dan Samsun'a giderken arabada yazdığı ve Divan'ın başına bastırdığı manzumeyi de aktarır: "Çıkmadı sâhib-i da'vâ ne 'aceb / Açmadı bayrak-ı bâlâ ne 'aceb / Çıkdı çün fırka-i Deccâl velî / Çıkmadı Mehdî Mesîhâ ne 'aceb." Yazar bu dizeleri şeyhin içinden geçen ümitlerin âdeta tercümanı olarak yorumlar; bu yorum Hüsâmeddîn'e aittir.

Harput'ta, Mustafa Kara'nın makalesinin başlığındaki ifadeyle "Karabağlı bir derviş şair" olarak yaşadı. Amcazadesi Mîr Hasan Efendi de sürgünde onunla birlikteydi. Vefat tarihi Hüsâmeddîn'de 1304 Muharrem'inin üçüncü pazartesi günü ikindi vakti olarak geçer; Çınar bu tarihi 17 Muharrem 1304, yani 16 Ekim 1886 olarak verir. TDV ise vefatı Eylül 1886'ya koyar. Amasya'ya gömülme vasiyeti, Hüsâmeddîn'e göre Mamuratülaziz valisi aracılığıyla padişaha arz edilip mabeyindeki Mehmed Emin Bey vasıtasıyla nakil fermanı alındı; TDV izni Harput Valisi Hasan Paşa'nın verdiğini yazar. Cenaze tahnit edilerek Amasya'ya getirildi ve Bayezid Paşa Mahallesi'nde önceden hazırlanmış bir evde, resmî tanıtım metninin ifadesiyle evin arka bahçesinde defnedildi. Böylece kendisini şehirden uzaklaştıran karar, ölümünden sonra geri alınmış oldu. Bazı kaynaklar onun oğlu Sirâcî'nin kabrinin yanına gömüldüğünü yazar; Hüsâmeddîn'in kaydına göre ise Sirâcî'nin kemikleri türbeye ancak 1314'te nakledilmiştir.

Türbe, Şirvanlı Camii ve Mîr Hasan Efendi

Kabrin üzerine yapılan külliyenin hikâyesi, şeyhin ölümünden sonraki mürit topluluğunun da hikâyesidir. Hüsâmeddîn'in birinci ciltteki kaydına göre Gâzi Bey Çeşmesi'nin batısında, dere kenarında, "Karabâğî eş-Şeyh el-Hâc Hamza-i Nigârî Efendi" adına yapılmış bir cami, ona bitişik türbe, batı tarafında ahşap bir medrese, önünde şadırvan ve kuzeyinde bir dershaneden oluşan özel bir daire vardı. Temeli 1304'te (1886-87) atılan yapılar, Şirvan'da yaşayan halifelerden Veysî Efendizâde Şeyh Hacı Mahmûd Efendi'nin toplayıp gönderdiği paralar, Mîr Hasan Efendi'nin nezareti ve bütün müritlerin emeğiyle her tarafı taştan olmak üzere 1310'da (1892-93) kısmen tamamlandı, öteki bölümler zamanla bitirildi. Mîr Hasan Efendi'nin ölümünden sonra tevliyet Şeyh Mahmûd Efendizâde Veysî ve Mehmed efendilere geçti; caminin cephesi 1326'da (1908) onların eliyle bitirildi ve külliyenin yaşaması için yeterli vakıflar düzenlendi. Hüsâmeddîn caminin ve türbenin binasını zarif, mermer minber ve mihrabını çok ince işçilikli bulur. Osman Fevzi Olcay ise hatıralarında Mir Hamza Nigârî adına yapılan medresenin banisi olarak Şirvânî Hacı Mahmut Efendizâdeleri gösterir; cami ve müştemilatı için gereken paranın aslında Şirvan'dan müritlerce gönderildiğinin söylendiğini, ancak bunun doğruluk derecesini bilmediğini de ekler. Olcay'ın saydığı medrese müdavimleri arasında Şirvanlı Mahmut, Şirvanlı Kör Yusuf, Şirvanlı İlyas Efendi ve aynı zamanda caminin müezzini olan Osman Faik Efendi vardı; türbe ve caminin kıble tarafına bakan evde de Mîr Hasan Efendi ile oğlu Mîr Sait Efendi otururdu.

Yapım tarihleri öteki kaynaklarda farklı verilir. TDV caminin 1894'te yapıldığını, kimi kaynaklar 1895'te Barok üslupta eklendiğini yazar. Resmî bir turizm tanıtım metni yapım sürecini 1873-1895 arasına yayar, bağışların Karabağ ve Şirvan'dan, bu iki yöreden gelip Amasya'da yaşayan göçmenlerden ve Şeyh Hacı Mahmut Efendi'den geldiğini belirtir; aynı metin Nigârî'nin ölüm yılını 1866 olarak yazar ki bu, öteki bütün kaynaklarla çelişen bir hatadır. Yapının mimarisi ayrı bir yazının konusudur; burada türbenin caminin doğu cephesine bitişik olduğunu, içeriden büyük bir kapıyla girildiğini ve kesme taştan, tek büyük kubbe ile dört yarım kubbeyle örtülü olduğunu belirtmek yeter. Hüsâmeddîn'e göre cami ile türbe arasında demir bir parmaklık vardır; içeride Nigârî, yanında oğlu Sirâceddîn İsmâil Efendi, onun yanında da halifelerden Mîr Hasan Efendi yatar.

Mîr Hasan Efendi, külliyenin ve Nigârî'den sonraki mürit topluluğunun merkezindeki kişidir. Hüsâmeddîn onu Bergüşad ulemasından Mîr Yûsuf Efendi'nin oğlu ve Nigârî'nin amcazadesi olarak tanıtır; kimi kaynaklarda yeğeni, kimilerinde Dağıstan kökenli bir akrabası olarak geçer. 1245'te (1829-30) Bergüşad'da doğmuş, 1281'de Hacı Hamza Efendi ile birlikte Amasya'ya hicret etmiş, akli ilimlerdeki derinliğiyle tanınmış, Mehmed Rüşdü Paşa'nın sadaretinin başında kendisine iki yüz kuruş maaş bağlanmıştı. 1302'de şeyhle birlikte Harput'a gitti, 1304 Muharrem'inde cenazeyle birlikte döndü. Şeyhin ölümünden sonra türbe ve cami inşaatına kimin emin olacağı tartışılırken Nigârî'yi rüyada gördüğünü ve ondan hilafet aldığını söyleyerek Hamzaviyye şeyhi olduğunu ilan etti. Şirvan'dan gelen büyük paralar kendisine teslim edildi ve inşaatı o yürüttü. Türbenin bitişiğinde ders vermeye devam eden Mîr Hasan, 1 Receb 1323 (Eylül 1905) Regaib gecesi akşam namazından sonra şeyhinin türbesi başında murakabe halindeyken vefat etti. Cenazesinin türbeye gömülmesine Şeyh Mahmûd Efendizâde Veysî, Mehmed ve Ahmed efendiler itiraz edince yeğeni Hâşim Efendi'nin tarafıyla hararetli bir tartışma çıktı; mutasarrıf Ahmed Cevdet Bey'in araya girmesiyle Sirâceddîn'in yanına, türbenin üçüncü kabri olarak defnedildi.

Ehl-i Beyt Risaleleri

Mîr Hasan Efendi'nin kaleminden çıkan ve Ehl-i Beyt meselesine ayrılan metinler, Nigârî'nin çizgisinin ölümünden sonra nasıl sürdüğünü gösterir. Fatih Çınar'ın incelediği risale, Nigârî'nin tavsiyesi üzerine yazılmış, Hz. Ali'ye karşı çıkanların eleştirisine ayrılmış, Milli Kütüphane'de kayıtlı olup 1889'da Amasya'da istinsah edilmiştir. Kütüphane kaydında yazarın adı "Mîr Hasan Nigarî" diye geçer; oysa risale onun isteğiyle halifesine aittir. Metin Nigârî'nin üslubunu yansıtır ve Beyzâvî tefsiri ile Rûhu'l-Beyân gibi büyük ölçüde Sünnî kaynaklara dayanır. Hüsâmeddîn ise Mîr Hasan'ın 1312'de (1894-95) türbe ve caminin bitişinde Hamzavî inançlarını açıklayan bir "Tevellâ vü Teberrâ Risâlesi" yazıp gizlice Şirvan'a gönderdiğini anlatır ve metnin Arapça tam metnini de kitabına alır. Yazarın bildirdiğine göre risalenin başında önce "Hasan bin Yûsuf eş-Şirvânî" adı yazılıyken bir uyarı üzerine ad çıkarılmış, yer boş bırakılmıştır. Talebelerine göre Mîr Hasan risaleyi Şirvan ulemasının ricası üzerine yazdığını söylemişti. Çınar'ın incelediği nüsha ile Hüsâmeddîn'in andığı risalenin aynı metin olup olmadığı tarihlerdeki farka bakılırsa belirsizdir; bu konuda kesin bir şey söylemek mümkün değildir.

Bu risale Amasya'da yeni bir çatışma doğurdu. 1314 Receb'inde mutasarrıf olarak gelen İstanbullu Mehmed Kemâl Bey tarikat ehlinden ve Âl-i Abâ muhibbi olduğundan Mîr Hasan'a büyük saygı gösteriyordu. Amasya müftüsü Gürcü Hacı Osman Efendi ise risaleyi bulup şer'î delillerle reddeden bir şerh yazdı ve bir nüshasını Mîr Hasan'a göndererek cevap istedi. Cevap yerine 21 Safer 1317'de (Haziran 1899) mutasarrıf tarafından müftülükten azli tebliğ edildi. Risalenin ulema arasında kötü bir etki bırakması üzerine Mîr Hasan adını metinden kaldırmak zorunda kaldı. Hüsâmeddîn bu risalenin Mîr Hasan'ın kalemine yakışmadığını, Nakşibendiyye'nin esasında Ali-Muâviye meselesinin bulunmadığını, Ali sevgisi yerine Peygamber sevgisi öne çıkarılsaydı halkın daha iyi bir yola yöneltileceğini yazar.

Şiiri ve Eserleri

Nigârî'nin en önemli eseri Türkçe Divan'ıdır. 1883-84'te İstanbul'dayken tamamlanıp matbaaya verilen eser hicrî 1301'de İstanbul'da Süleyman Efendi Matbaası'nda, 1326'da (1908) Tiflis'te basılmış, sonraki yıllarda Muzaffer Akkuş, Azmi Bilgin, Kurtuluş Altunbaş ve Nezaket Memmedli tarafından yeniden yayımlanmıştır. Azmi Bilgin'in neşrinde 644 gazel, 119 rubai, kırk sekiz kıta, on dört terci-bend, iki terkib-bend, üç müstezad, her biri on beyitlik yirmi sekiz bentten oluşan bir Sâkînâme, Fuzûlî'nin gazellerine yazılmış beş tahmis, bir mektup ve 521 beyitlik Çaynâme yer alır; başka sayımlarda gazel sayısı 650'ye, rubai sayısı 129'a kadar çıkar ve hece vezniyle yazılmış kırk dokuz şiirden söz edilir. Ölümünden sonra bulunup Tiflis baskısına eklenen 210 beyitlik Menâkıb-ı Seyyid Nigârî de bu külliyatın parçasıdır. Farsça Divan hicrî 1301 ve 1329'da (1911) İstanbul'da basılmış, bir kısmı yeğeninin oğlu Mustafa Fahreddin Akabâlî tarafından Türkçeye çevrilip şerh edilmiştir.

Eserlerinin en hacimlisi, 1305'te (1887-88) İstanbul'da basılan 4545 beyitlik Nigârnâme'dir. Şair burada kendi gönlünü rüyada gördüğü manevî âlemdeki nigâra âşık eder, gönlünü manevî meclislerde âşık ve âriflerle konuşturur. Eser Fuzûlî'nin Leylâ vü Mecnûn'una ve esrarlı tasvirleriyle Şeyh Gâlib'in Hüsn ü Aşk'ına benzemekle birlikte birçok yönden özgündür; tasavvufî mesnevilerin temel konularından "sefer" mazmunu burada ön plandadır. Çok az sayıda basılan kitabın kapağında Nigârî'nin adı bulunmaz, "Bir pîr-i kâmilin eser-i âlîleridir" ibaresi yer alır. Çaynâme'de ise semaver ve çaydan söz ederken tasavvufî yorumlar yapan şair, Karabağ'ı ve oradaki büyükleri anlatarak hem bir biladiye hem bir şehrengiz örneği verir; Encyclopaedia Iranica bu mesnevinin Fuzûlî'nin Beng ü Bâde'sini örnek aldığını belirtir. İbnülemin'in sözünü ettiği Fütûhât-ı Mekkiyye tavzihatına ve Hâtime-i Seyyid Nigârî adlı esere ait nüshalar tespit edilememiştir. Gazellerinden birinin matlaı doğduğu yöreyi anar: "Cânıma çekmiş felek Bergüşad'ın dâgını / Sönmez âteşi ursan Hekeri ırmağını."

Edebî açıdan Nigârî, Azerbaycan Türkçesi ile Anadolu Türkçesini bir arada kullanan, yeri geldikçe Karabağ ağzından sözcüklere yer veren bir şairdir. Fuzûlî'yi izlediği, Rûhî-yi Bağdâdî'yi beğendiği, çağdaşı Nebâtî'yi övdüğü, Hâfız, Hâcû-yi Kirmânî ve Sa'dî'yi üstat kabul ettiği bilinir; Nesîmî, Mevlânâ, Yunus Emre ve Molla Câmî de etkilendiği isimler arasında sayılır. TDV, mensup olduğu tarikatın seyrüsülûk terimlerine şiirinde hiç rastlanmadığını, ilâhî aşk, Ehl-i Beyt muhabbeti ve Melâmet neşvesinin şahsiyetinin temel öğeleri olduğunu belirtir. Hz. Peygamber'in hakikatini dile getiren "Sana Kur'an demese ben sana insan demezem" mısraı bu çizginin bilinen örneklerindendir. Kimi araştırmacılar onu Şeyh Gâlib'den sonra Divan tertip eden son büyük tekke şairlerinden biri olarak görür. Divan'ında dönemin toplumsal ve siyasî olaylarını açıkça yansıtır, Çarlık Rusya'sının Kafkasya'daki Müslüman halka yönelik baskısına ve buna karşı verilen mücadeleye şiirinde yer verir.

Çağdaşı Hüsâmeddîn'in şiir hakkındaki hükmü daha karışıktır. Divan'da güzel naatlar, yüksek gazeller, yanık ve derûnî elemleri dile getiren kıtalar bulunduğunu, şairin kendine has bir yolu ve âşıkane bir tavrı olduğunu, parmak hesabıyla da sağlam şiirler söylediğini kabul eder. Buna karşılık şiir kusurları ve dil kurallarına uymayan edebî tuhaflıklar da gördüğünü yazar. Şeyhin "şatahât-ı sûfiyye" denen coşkulu sözlerine örnek olarak da şu beyitleri aktarır: "'Aşkda bî-meselem vâhid-i bî-tâyem men / Bana mânend bulunmaz kime hem-tâyem men / Vahdete sıgmaz ene'l-Hak sözini söylemezem / Rabbi ernî dimezem matlab-ı Mûsâyam men." Kutbiyet makamında olduğunu söyleyen Nigârî'ye göre yaratılışın maksadı Allah'ı ve Ehl-i Beyt'i sevmektir.

Hamzavîler ve Sonraki Etkisi

Hüsâmeddîn, Nigârî hakkındaki uzun maddesini bir saygı ifadesiyle bitirir: "Hazret-i Mîr Hamza Nigârî şâyân-ı hürmet bir sîmâ-yı mübarektir. Kendisine has bir meslek-i tasavvuf sahibi olan fuzalâ-yı meşayihtendir. Bu meslek erbabına Hamzavî dendi." Aynı cümlenin devamında Muâviye ve Mervân'ın onun uğrunda feda edilecek kimseler olmadığını da ekleyerek tartışmadaki kendi tarafını gizlemez. TDV de Nigârî'nin Nakşibendî-Hâlidî şeyhi olmakla birlikte bu çizginin dışında ayrı bir şahsiyet olduğunu, bu yüzden mensuplarınca bir tarikat kurucusu, yani pîr olarak görüldüğünü yazar.

Nigârî gittiği her yerde çevresinde bir edebî ve tasavvufî halka oluşturmayı başarmıştır. Erzurum'daki etkisi Hâce Hüseyin Efendi ve Alvarlı Efe aracılığıyla sürmüş, İstanbul'daki etkisi Molla Mehemmed Hüznî, Sebatî ve Giryan Kazakî gibi şairlerce yaşatılmıştır. Çarlık Rusya'sı ve Sovyetler döneminde adı edebiyat tarihlerinden silinmiş, buna rağmen Azerbaycan'da unutturulamamıştır. Doğu Anadolu ve Kuzey Azerbaycan'da hakkında çeşitli menkıbeler anlatılır. Bugün hem Türkiye'de hem Azerbaycan'da yayın ve sempozyumlara konu olur; "Karabağ'dan Amasya'ya Gönül Köprüsü" başlıklı uluslararası Hamza Nigârî sempozyumu ile 2014'te yapılan ikinci sempozyum ve 2017'de Şamahı'da düzenlenen üçüncü sempozyum bunların başında gelir.

Kronoloji

1805: Karabağ'ın Zengezur kazasında Cicimli köyünde doğum (kaynaklarda 1797, 1809-10 ve 1815 gibi farklı tarihler de geçer).

1827: Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin vefatı; Şirvânî'nin Anadolu'ya gelişi. Hüsâmeddîn'e göre Nigârî 1243'te (1827-28) hocasıyla Amasya'ya geldi.

1831-32: Hüsâmeddîn'e göre hocasıyla Sivas'a geçişi.

1839: Şirvânî ile Amasya'ya gelişi ve Gümüşlü Saraçhane Medresesi'nde çile; aynı yıl hac.

1840-41: Halifelik alarak irşat göreviyle Karabağ'a dönüşü.

1854-55: Oğlu Sirâceddîn İsmâil'in Bergüşad'da doğumu; Rus baskısı üzerine Şirvan'dan İran ve Van yoluyla Erzincan'a geçiş.

1855-1863: Kars, Erzurum, İstanbul, Sivas ve Bayburt arasında geçen yıllar.

1864-65: Hüsâmeddîn'e göre ailesiyle üçüncü kez Amasya'ya gelip Yakutiye Mahallesi'ne yerleşmesi (başka kaynaklarda 1866-67, Merzifon).

1871: Mehmed Rüşdü Paşa'nın Amasya'ya gelişi; Pirinççi Mahallesi'nde Nigârî için konak yapılması.

1874: Hüsâmeddîn'e göre oğlu Sirâcî'nin vefatı; Pirinççi'deki konakta taşlanma ve yangın olayları.

1879-80: Hâfız Zekeriyyâ Efendi'nin bir mürit tarafından öldürülmesi; şeyhin Merzifon'a gidişi.

1883-84: Hacı İsa Efendi'nin eşine suikast, soruşturma ve Merzifon'dan Samsun ile İstanbul'a gönderiliş.

1885: TDV'ye göre 28 Şubat'ta Merzifon'dan ayrılış, 30 Mayıs'ta Harput'a varış (Hüsâmeddîn'e göre Harput'a gönderiliş 1302 Muharrem'i, yani 1884 sonu).

1886: Eylül ya da Ekim ayında Harput'ta vefat; cenazesinin Amasya'ya getirilip Bayezid Paşa Mahallesi'nde defni.

1886-87: Türbe ve caminin temelinin atılması.

1889: Mîr Hasan Efendi'nin Ehl-i Beyt risalesinin Amasya'da istinsahı.

1892-95: Türbe ve Şirvanlı Camii'nin kısmen tamamlanması.

1896-97: Sirâcî'nin kemiklerinin türbeye nakli.

1899: Müftü Gürcü Hacı Osman Efendi'nin risale tartışması yüzünden azli.

1905: Mîr Hasan Efendi'nin türbede vefatı ve Sirâcî'nin yanına defni.

1908: Cami cephesinin bitirilmesi ve vakıfların düzenlenmesi.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

  • Çınar, Fatih. "Nakşî-Hâlidî Şeyhi Hamza Nigarî'nin İsteğiyle Yazılan Bir Ehl-i Beyti Müdafaa Risalesi". Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, VII/1 (2019), 125-150.
  • Yerkazan, Hasan. "Ebü'l-Hasan el-Harakânî Silsilesinden Gelen Mîr Hamza Nigârî'nin Peygamber Tasavvuru". Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 4/Ek 1 (2017), 31-50.

Resmî kaynaklar

  • Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü. "Shirvanli Azerbaijanis Mosque". amasya.ktb.gov.tr.

Diğer kaynaklar

  • Yazıcı, Tahsin. "Hamza Nigari". Encyclopaedia Iranica, c. XI, fasikül 6, s. 648-649 (2003). https://www.iranicaonline.org/articles/hamza-nigari/
  • Bayram, Parvana. "NİGÂRÎ, Seyyid Mîr Hamza". Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (TEİS), Yesevi Üniversitesi. teis.yesevi.edu.tr
  • Bilgin, A. Azmi (haz.). Divan-ı Seyyid Nigârî. İstanbul: Kule İletişim Hizmetleri, 2003.
  • Kültür Envanteri. "Mir Hamza Nigârî Türbesi". kulturenvanteri.com.
  • Vikipedi. "Mir Hamza Nigârî". tr.wikipedia.org.

Çevrimiçi kaynaklar