Seyyid Mîr Hamza Nigârî, XIX. yüzyılda Karabağ'dan Anadolu'ya göç eden, hayatının son otuz yılının büyük bölümünü Amasya ve Merzifon'da geçiren, vasiyeti üzerine Amasya'ya gömülen bir Nakşibendî-Hâlidî şeyhi ve şairdir. Türkçe ve Farsça iki divanı, Nigârnâme ve Çaynâme adlı mesnevileri vardır. Şiirlerinde Azerbaycan Türkçesi ile Anadolu Türkçesini bir arada kullanır, aruzun yanında hece ölçüsüyle de yazar. Müritleri onun şiirlerini zikir meclislerinde ezgiyle okumuş, divanını kutsal bir kitap gibi başlarında taşımıştır.

Nigârî'nin hayatı sitemizin Tarihî Şahsiyetler bölümünde ayrı bir yazıda ayrıntısıyla anlatılmıştır. Bu sayfa onun şairliğine, eserlerine ve şiirlerinin Amasya'daki yerine ayrılmıştır. Kaynaklarda metni bulunan şiirleri, bu kategoride her biri ayrı bir sayfada özgün metin, günümüz Türkçesi ve yorumla verilmiştir.

Hayatı

Nigârî, Karabağ'ın Zengezur bölgesinde, Bergüşad kasabasına bağlı Cicimli köyünde doğdu; doğum yılı kaynaklarda 1797, 1805, 1809-10 ve 1815 olarak farklı verilir. Şikest Abdullah Efendi gibi Şirvan âlimlerinden okuduktan sonra Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin halifesi İsmâil Sirâceddin Şirvânî'ye intisap etti ve hocasıyla birlikte birkaç kez Amasya'ya geldi. Karabağ'da irşat faaliyetinde bulunduktan sonra Rus baskısı yüzünden 1850'lerin ortalarında Anadolu'ya geçti; Erzurum, İstanbul ve Bayburt arasında geçen yıllardan sonra 1860'ların ortasında ailesiyle Amasya'ya yerleşti, bir süre Merzifon'da da yaşadı. Ehl-i Beyt sevgisini sert bir dille dile getirmesi Amasya ulemasıyla büyük bir tartışmaya yol açtı ve 1884-1885'te Harput'a sürüldü. 1886'da Harput'ta öldü; cenazesi Amasya'ya getirilerek bugün Şirvanlı Camii'nin bitişiğindeki türbesine gömüldü. Hayatının ayrıntıları için Mîr Hamza Nigârî: Karabağ'dan Amasya'ya Bir Nakşibendî Şairi yazısına bakılabilir.

Hüsameddin'in Değerlendirmesi

Amasyalı tarihçi Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Nigârî'yi yakından görmüş, ailesi bir süre onunla komşu olmuştur. Amasya Tarihi'nin dokuzuncu cildindeki uzun maddesinde şeyhin şiiri hakkında şunları yazar:

Şiir ve edebiyyâtda kendisine hâss bir mesleki, bir tavr-ı âşıkânesi vardı. Parmak hesâbıyla da metîn şiirler söylerdi. Dîvânında güzel na'tlar, âlî gazaller, yanık ve derûnî elemleri terennüm eden kıt'alar vardır. Fakat bunların içinde sakatât-ı şi'riyyesi, kavâid-i lisanımıza uymayan edebi gariplikler de vardır. Bunlar da kendisine hâs olan sözlerdir. Hazretin dîvân-ı eşârı müritleri tarafından Kur'ân-ı Kerîm kadar kudsî bir kitâb sayılır. Başlarda gezdirilirdi. Parmak hesâbıyla yazılmış eşârı terennümât ve teganniyât-ı mahsûse ile okunur. Vecd ü şevk içinde cûş u hurûş edilirdi.

Günümüz Türkçesiyle: Şiirde ve edebiyatta kendine özgü bir yolu, âşıkane bir tavrı vardı. Hece ölçüsüyle de sağlam şiirler söylerdi. Divanında güzel naatlar, yüksek gazeller, yanık ve içten acıları dile getiren kıt'alar vardır. Fakat bunların arasında şiir kusurları, dilimizin kurallarına uymayan edebî tuhaflıklar da bulunur; bunlar da ona özgü sözlerdir. Divanı müritlerince Kur'an kadar kutsal bir kitap sayılır, başlarda gezdirilirdi. Hece ölçüsüyle yazılmış şiirleri özel nağmelerle okunur, vecd ve coşku içinde terennüm edilirdi.

Hüsameddin aynı maddede Nigârî'yi "üç dilde şair", tasavvuf ilminde çağının tek kişisi olarak anar; ama onun "şatahât-ı sûfiyye" denen coşkulu sözlerini, Amasya ulemasına yönelttiği sert hicivleri ve Ehl-i Beyt meselesindeki aşırılığını da açıkça yazar. Değerlendirmesi hem hayranlık hem eleştiri taşır ve maddenin sonunda şu cümleyle sona erer: Nigârî hürmete değer, mübarek bir simadır, kendine özgü bir tasavvuf yolunun sahibi olan fazıl şeyhlerdendir ve bu yolun mensuplarına Hamzavî denmiştir. Hüsameddin'in maddesinin tam metni sitemizin ansiklopedi bölümünde Hamza Nigârî Efendi-eş-Şeyh el-Hâc Mîr başlığıyla yer alır.

Eserleri

Türkçe Divan. Nigârî'nin en önemli eseridir. Hüsameddin'e göre şeyh İstanbul'a gönderildiği 1884 yılında, saray çevresindeki Şirvanlı Mehmed Emin Bey ile akrabası Ahmed Hamdi Efendi'nin aracılığıyla bastırılmıştır; basım tarihi hicrî 1301 (1884) olarak bilinir. Divan 1326'da (1908) Tiflis'te yeniden basılmış, Tiflis baskısına şairin ölümünden sonra bulunan 210 beyitlik Menâkıb-ı Seyyid Nigârî eklenmiştir. Günümüzde Muzaffer Akkuş, A. Azmi Bilgin (2003), Kurtuluş Altunbaş (2004) ve Nezaket Memmedli (2010) tarafından yayımlanmıştır. Bilgin neşrinde 644 gazel, 119 rubai, kırk sekiz kıta, on dört terci-bend, iki terkib-bend, üç müstezad, yirmi sekiz bentlik bir Sâkînâme, Fuzûlî'nin gazellerine yazılmış beş tahmis, bir mektup ve 521 beyitlik Çaynâme bulunur. TEİS'teki sayım biraz farklıdır: 644-650 gazel, 129 rubai, 49 kıta, beş kaside ve hece ölçüsüyle yazılmış 49 şiir. Divanın biri Konya'da, biri Millî Kütüphane'de iki yazma nüshası da vardır.

Farsça Divan. Mürettep bir divan olup 1329'da (1911) İstanbul'da basılmıştır; Encyclopaedia Iranica bu baskıdan önce 1301'de (1884) yapılmış bir baskıyı da anar. Bir bölümü şairin yeğeninin oğlu Mustafa Fahreddin Akabâlî tarafından Türkçeye çevrilip şerh edilmiştir. TEİS'e göre divanın sonunda Heştbehiştnâme adlı bir risale de bulunur.

Nigârnâme. 1305'te (1887-88) İstanbul'da basılan 4545 beyitlik tasavvufî bir mesnevidir. Şair kendi gönlünü rüyada gördüğü manevî âlemdeki "nigâr"a âşık eder, onu manevî meclislerde âşıklar ve ariflerle konuşturur. TDV İslâm Ansiklopedisi eseri tasavvufî düşüncelerin işlenişiyle Fuzûlî'nin Leylâ vü Mecnûn'una, esrarlı tasvirleriyle Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşk'ına benzetir. Kitabın kapağında Nigârî'nin adı yoktur, yalnız "Bir pîr-i kâmilin eser-i âlîleridir" ibaresi yer alır.

Çaynâme. 521 beyitlik alegorik bir mesnevidir. Tevhid, münacat ve naatla başlar, ardından şairin mürşidi İsmâil Şirvânî'den söz eder; semaveri ve çayı tasavvufî yorumlarla anlatırken Karabağ'ın güzelliklerini ve oradaki büyükleri de tasvir eder. TEİS bu yönüyle eseri hem biladiye hem şehrengiz türünün bir örneği sayar; Encyclopaedia Iranica ise Fuzûlî'nin Beng ü Bâde'sini örnek aldığını belirtir.

Kaynaklarda adı geçen el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye tavzihatı ile Hâtime-i Seyyid Nigârî adlı manzume bugün elde değildir.

Edebî Kişiliği

Nigârî'nin şiiri tek bir yönüyle tanımlanamaz. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde A. Azmi Bilgin, onun Türkçe divanındaki şiirlerin mutasavvıf şairlerinkinden muhteva ve üslup bakımından oldukça farklı olduğunu, Nigârî'nin ilahî aşkı terennüm eden klasik bir divan şairi hüviyetiyle ortaya çıktığını ve en çok Fuzûlî'ye benzediğini yazar; mensup olduğu tarikatın seyrüsülûk terimlerine şiirinde hiç rastlanmaz. İlahî aşk, Ehl-i Beyt muhabbeti ve Melâmet neşvesi şiirinin temel öğeleridir. Fuzûlî'nin gazellerini tahmis etmiş, Rûhî-i Bağdâdî'yi beğenmiş, çağdaşı ve kendisi gibi Azerbaycanlı olan Nebâtî'yi övmüş, Hâfız, Hâcû-yi Kirmânî ve Sa'dî'yi üstat saymıştır.

Dil bakımından Nigârî, Azerbaycan Türkçesi ile Anadolu Türkçesini bir arada kullanır ve yeri geldikçe Karabağ ağzına özgü kelimelere başvurur. "Men" (ben), "odlar" (ateşler), "ılan" (yılan), "barmak" (parmak), "görgeç" (görünce), "teki" (gibi) gibi biçimler şiirlerinde sık görülür. Hüsameddin'in "dilimizin kurallarına uymayan edebî tuhaflıklar" dediği söyleyişlerin bir bölümünün bu ikili dilden doğduğu düşünülebilir; ancak Hüsameddin hangi beyitleri hangi gerekçeyle kusurlu bulduğunu ayırmaz. Encyclopaedia Iranica ise onun Farsça şiirini Mevlânâ, Câmî ve Hâfız'ın etkisinde ve vasat bulur, Türkçe şiirini Fuzûlî etkisiyle değerlendirir.

Nigârî'nin şiirinde hece ölçüsünün ayrı bir yeri vardır. TEİS'e göre onun halk edebiyatındaki önemi daha çok heceyle yazdığı şiirlerinde, türkü ve koşmalarında kullandığı dil ve üslupta görülür; şair hece şiirlerini kafiyelerine göre alfabetik olarak da sıralamıştır. Bu şiirler zikir meclislerinde ezgiyle okunmak üzere yazılmış gibidir; Hüsameddin'in tanıklığı ve TDV'nin, Nigârî'nin gazel, koşma ve kasidelerinin bugün de meclislerde topluca, tempo tutularak söylendiği kaydı bunu gösterir.

Nigârî, şiirinde yaşadığı çağa da ayna tutmuştur. TEİS, onun Rus baskısını, Çarlık Rusyası'nın Kafkasya'daki Müslüman halka yönelik zulmünü ve buna karşı direnişi şiirlerine taşıdığını yazar. Ehl-i Beyt sevgisi ise şiirinin en tartışmalı yanıdır. Fatih Çınar'ın aktardığı "siz bir taraf biz bir taraf" nakaratlı manzume, Ehl-i Beyt'e zulmedenleri en sert sözlerle anar; Hüsameddin'in kaydettiği hicivler de Amasya ulemasını hedef alır. Kendini aşkta benzersiz sayan, "Ene'l-Hak" sözünü bile vahdete dar bulan şatahatları ise onun şeyh kimliğinin şiire yansımasıdır. TEİS'in deyişiyle Nigârî, klasik tarzda başarılı bir divan şairi, ahenkli zikirleri ve çağına göndermeleriyle hem şeyh hem mücahit hem de tekke şairi izlenimi bırakır.

Amasya'daki Çevresi

Nigârî'nin Amasya'daki yılları şehirde bir edebî ve tasavvufî halka doğurmuştur. Oğlu Sirâceddîn İsmâil Efendi, mahlasıyla Mîr Sirâcî, babası gibi şairdi. Hüsameddin'e göre 1271'de (1854-55) Bergüşad'da doğmuş, Amasya'da rüştiyede okumuş, Fuzûlî divanını ezbere bilmiş; bir divançesi ve meşhur bir Sâkînâme'si vardı. 1291'de (1874) genç yaşta ölmüş, kemikleri sonradan babasının türbesine nakledilmiştir. Amcazadesi Mîr Hasan Efendi, şeyhin ölümünden sonra Hamzavî topluluğunun başına geçmiş, türbe ve caminin yapımını yürütmüş ve Ehl-i Beyt üzerine risaleler yazmıştır. Şekili Resul Sâmi Efendi Nigârî'den Arap ve Fars edebiyatı okumuştur. Hüsameddin'in ailesinin Çeribaşı Mahallesi'nde şeyhle komşu olması ise bize Nigârî'nin zikir meclislerinin ve şiirlerinin yakından gözlenmiş bir tasvirini bırakmıştır.

Nigârî'nin şiirleri Amasya ile sınırlı kalmamıştır. TEİS, onun Erzurum'daki etkisinin Hâce Hüseyin Efendi ve Alvarlı Efe aracılığıyla, İstanbul'daki etkisinin Molla Mehemmed Hüznî, Sebatî ve Giryan Kazakî gibi şairler aracılığıyla sürdüğünü, Azerbaycan'da da Ağa Rahim Ağa Dilbazi, Şahnigar Hanım Rencûr ve Sadî Sânî Karabâğî gibi şair müritler yetiştirdiğini yazar. Türbesi bugün Amasya'da Şirvanlı (Azeriler) Camii'nin bitişiğindedir; yapı için Şirvanlı (Azeriler) Camii ve Mîr Hamza Nigârî Türbesi yazısına bakılabilir.

Bu Bölümdeki Şiirler

Nigârî'nin Türkçe divanında sekiz yüzü aşkın şiir vardır ve divan tam metniyle çevrimiçi olarak erişilebilir değildir. Bu kategoride yalnız incelenen kaynaklarda metni yayımlanmış şiirleri yer alır. Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nde aktardığı on beş parça şunlardır: Merzifon'dan sürgüne giderken arabada yazdığı "Çıkmadı sâhib-i da‘vâ ne ‘aceb" gazeli, Amasya ulemasına yönelttiği "Dime şâir sözüdür sanma yalan" hicvi, "‘Aşkda bî-meselem" şatahatı, Nigâr adını andığı "Ne müdeddir Nigâr Nigâr dimekden" dörtlüğü, Hüsameddin'in "meselâ" diye sıraladığı dokuz beyit ve parça ile şiirinin vahiy ve ilham olduğunu söylediği "Vahy-i İlâhîdir ehl-i Hak bilür" kıtası ve "Saldı hayrânlıga" beyti. TEİS'teki örneklerden dört şiir alınmıştır: Bergüşad'ı ve Karabağ'ı anan "Cânıma çekmiş felek" gazeli, "olmayan bilmez" redifli gazel, "Sana Kur'an dimese ben sana insân dimezem" mısraıyla bilinen terci-bend bendi ve sekiz heceli bir semai. Fatih Çınar'ın makalesinden ise üç beyit ile Ehl-i Beyt sevgisini anlatan iki manzume parçası eklenmiştir. Her biri ayrı bir sayfada yer alır.

Kronoloji

1805: Karabağ'da Cicimli köyünde doğum (kaynaklarda 1797, 1809-10 ve 1815 de geçer).

1854-55: Oğlu Sirâcî'nin doğumu; Rus baskısı üzerine Anadolu'ya göç.

1864-67: Ailesiyle Amasya'ya ve Merzifon'a yerleşme (kaynaklarda farklı tarihler).

1871-74: Amasya'da Ali-Muâviye tartışmasının başlaması; 1874'te Sirâcî'nin ölümü.

1301 (1884): Türkçe divanın İstanbul'da basılması.

1884-85: Merzifon'dan Samsun ve İstanbul yoluyla Harput'a sürgün.

1886: Harput'ta ölüm; cenazenin Amasya'ya getirilip defni.

1305 (1887-88): Nigârnâme'nin İstanbul'da basılması.

1326 (1908): Türkçe divanın Tiflis baskısı.

1329 (1911): Farsça divanın İstanbul'da basılması.

2003: A. Azmi Bilgin'in Türkçe divan neşri.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Kitaplar

Çevrimiçi kaynaklar