Özgün Metin

Vezin: Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün

Kanı bir küstâh-ı sevdâ söyleye kim ey habîb
Var mı ‘âlemde sen tek bir güzel bir dil-firîb
Gülşen-i kûyunda feryâdımladır lezzet bana
O sebebdendir ki bî-feryâd olmaz ‘andelîb
Zulmet-i gamda firâkın kan içirmişdir bana
Hamdü li'l-Mevlâ ki aldım bahr-i cândan bir nasîb
Böyle kim hicrân odı sîne-i sûzânımda var
Ni ‘aceb yanmış karârım târ-mâr olmuş şekîb
Derdim ifrât eylemiş her dem ki efgãn eylerem
İhtiyârımla degül âh ey tabîb vâh ey tabîb
Gör nice bî-‘akldır bilmez ki düşvâr olduğın
Dil-rübâlardan beni döndürmek istermiş rakîb
Sabr kıl âteş kim firkat hücûm itmiş yakar
Perde-i dîdârı ey Seyyid Nigârî ‘an karîb

Günümüz Türkçesiyle

1. Ey sevgili, şunu söyleyecek cüretli bir sevdalı nerede: dünyada senin gibi bir güzel, bir gönül çelen var mı?

2. Mahallenin gül bahçesinde benim lezzetim feryadımdadır; bu yüzdendir ki bülbül feryatsız olmaz.

3. Ayrılığın gam karanlığında bana kan içirmiştir; Mevlâ'ya hamd olsun, can denizinden bir nasip aldım.

4. Yanan göğsümde böyle bir hicran ateşi varken kararımın yanması, sabrımın darmadağın olması şaşılacak şey mi?

5. Her an figan ettiğim için derdim aşırı gitmiş; ah ey hekim, vah ey hekim, bu benim elimde değil.

6. Gör rakip ne akılsızdır, bunun ne kadar güç olduğunu bilmez; beni gönül çelenlerden döndürmek istermiş.

7. Ey Seyyid Nigârî, sabret; ayrılık ateşi hücum etmiş, yakıyor, ama yüzün perdesi yakında (açılacak).

Edebî ve Tarihî Yorum

İlk beyit bir cesaret sorusuyla açılır: "küstâh-ı sevdâ", sevdanın küstahı, sevgilinin tekliğini açıkça söyleyecek cüretkâr âşık nerededir? Divan şiirinde sevgilinin karşısında konuşmak bir edep meselesidir ve âşık çoğu zaman susar. Nigârî bu susuşu kırabilecek birini arar gibi konuşur, ama sorunun kendisi zaten o sözü söylemiş olur: dünyada sevgili gibi bir güzel yoktur.

İkinci beyit bülbül mazmununa bir gerekçe ekler. Bülbül feryatsız olmaz, çünkü gül bahçesindeki lezzet feryadın kendisindedir. Âşık için de durum aynıdır: sevgilinin mahallesinde ondan aldığı tat, inlemenin içindedir. Üçüncü beyit acıyı bir nimete çevirir: ayrılık ona gam karanlığında kan içirmiştir, ama şair bundan "bahr-i cân", can denizinden bir nasip aldığı için Allah'a hamd eder. Beşinci beyitte bu acının aşırılığı bir özürle söylenir; âşığın figanı kendi elinde değildir. "Âh ey tabîb, vâh ey tabîb" tekrarı, birkaç sayfa önceki "ey tabîb" redifli gazeli hatırlatır.

Altıncı beyitte rakip yine akılsızdır, çünkü âşığı güzellerden döndürmeye çalışır. Son beyitte ise bir teselli vardır: ayrılık ateşi yaksa da yüzün perdesi "‘an karîb", yakında açılacaktır. Bu Arapça söz divanın bu bölümünde başka bir gazelde de geçer ve orada ölümün yakında geleceğini söylüyordu; burada vuslatın yakınlığını haber verir. Matladaki habîb ile başlayan "-îb" kafiyesi bu son karîb'e kadar kesintisiz sürer: habîb, firîb, ‘andelîb, nasîb, şekîb, tabîb, rakîb, karîb.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar