Saraç Oğlundan Şehzade Kâtibine

Kara Fazlî, Kanunî Sultan Süleyman devrinin şairlerindendir ve adı bugün daha çok tek bir eserle, Gül ü Bülbül mesnevisiyle anılır. Bu mesneviyi 960 (1553) yılında, on yıla yakın bir süre divan kâtibi olarak hizmet ettiği Amasya sancakbeyi Şehzade Mustafa adına tamamladı. Aynı yılın sonbaharında şehzade, Nahçıvan seferine giden babasının ordugâhında boğduruldu. Böylece Fazlî'nin hayatındaki en verimli dönem, Amasya'daki şehzade sarayında başlayıp orada yazılan bir eserle kapanmış oldu. İstanbul'da bir saraç dükkânında büyüyen, Bayezid Camii avlusunda Zâtî'nin fal dükkânında şiir öğrenen bu şair, ömrünü Kanunî'nin üç oğlunun divanlarında geçirdi: önce Manisa'da Şehzade Mehmed'in, sonra Amasya'da Şehzade Mustafa'nın, en son da Konya ve Kütahya'da Şehzade Selim'in yanında bulundu. Üç şehzadeden ikisinin ölümünü gördü, ikisine de mersiye yazdı.

Fazlî Amasyalı değildir; şehre, şehzade divanındaki görevi dolayısıyla gelmiştir. Fakat Fazlî'nin bugüne kalan kasidelerinin yarıya yakını, tarih manzumelerinin hepsi ve en tanınmış eseri bu görev yıllarında, Amasya'daki şehzade divanında yazılmıştır. Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi'nin üçüncü cildinde Şehzade Mustafa'nın Amasya'daki çevresini sayarken, nişancısı Hamdî Hamdullah Çelebi ve defterdarı Lutfî Bey ile birlikte "kâtib-i dîvânı Fazlî Çelebi"yi de şairler arasında anar. Bu kayıt, XVI. yüzyıl şair tezkirelerinin verdiği bilgiyle örtüşür ve Fazlî'yi Amasya'nın edebiyat tarihine bağlayan en açık belgedir.

Adı, Lakabı ve Doğumu

Tezkirelerin büyük çoğunluğu şairin adını Mehmed olarak verir. Gelibolulu Mustafa Âlî onu "bir sarrâcun oğlu" diye tanıtır ve İstanbul'da doğup büyüdüğünü, "Kara Fazlî" diye şöhret bulduğunu söyler. Âşık Çelebi aynı bilgiyi "Serrâc-zâde'dür, adı Mehemmed, mevlidi İstanbul idi" sözleriyle kaydeder. Kınalızâde Hasan Çelebi, Beyânî ve Riyâzî de İstanbullu olduğunda ve Kara Fazlî lakabıyla bilindiğinde birleşir. Buna karşılık Kâtib Çelebi Keşfü'z-zunûn'da ve Bursalı Mehmed Tâhir Osmanlı Müellifleri'nde adını Ali olarak verir. Şairin divanını şiir mecmualarından derleyen Mustafa Özkat, bir gazelin mahlas beytinde geçen "Murtazâ hakkı Alî olmasun adum Fazliyâ" sözüne dayanarak gerçek adının Mehmed Ali olabileceğini ileri sürer. Kınalızâde tezkiresinin bir nüshasında ise ad Mahmud diye geçer. Bu farklılıklar karşısında Mehmed Nâil Tuman, "Serrâc-zâde Fazlî" ile "Kara Fazlî"nin aynı kişi olup olmadığını tartışmış, ölüm tarihlerinin, hizmet ettikleri şehzadelerin ve eserlerinin aynı olmasından hareketle tek bir kişi olduklarına hükmetmiştir.

"Kara" sıfatı, şairin esmer, karayağız bir yüzü olmasından gelir. Fazlî bunu kendisi de bir na't kasidesinde, Peygamber'in kapısına "yüzü kara" bir günahkâr olarak geldiğini söylerken cinaslı biçimde kullanır. Onu Kütahya yıllarında yakından tanıyan Gelibolulu Âlî, "abûsü'l-veche bir cesîm ü zahîm-i hîre-celîs" diye tarif eder; yani asık yüzlü, iri yarı ve kendi içine kapanık bir adam. Latîfî ise başka bir tablo çizer: dış görünüşü sade gönüllü, derviş kılıklı, hatta biraz divanece olan bu adamın içinde, ona göre, Allah'ın lütfu sayılacak bir incelik ve zekâ saklıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi de Latîfî'ye dayanarak onu içe dönük, duygulu, derviş mizaçlı ve zeki bir kimse olarak tanıtır.

Doğum tarihi tezkirelerde yoktur. Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki bir mecmuada yer alan isimsiz bir not, Fazlî mahlasının doğumuna düşürülen "Bedâ Fazlî" tarihinden geldiğini ve bunun 927 (1521) yılını verdiğini söyler. Aynı not, şiire başlamasına Zâtî'nin 941 (1534-35) tarihini düşürdüğünü de ekler. Özkat bu kaydı inandırıcı bulmaz, çünkü 1521'de doğmuş bir gencin 1530 yılındaki sünnet düğününde padişaha kaside sunması pek mümkün görünmez. Ona göre yanlışlık doğum tarihindedir. Kesin bir doğum yılı bu yüzden bilinmemektedir; şairin 1530'da kaside sunacak yaşta olduğu, dolayısıyla XVI. yüzyılın ilk yıllarında doğduğu düşünülebilir.

Zâtî'nin Dükkânında Yetişmesi

Fazlî önce sarf ve nahiv okudu, sonra devrin Farsçasıyla tanınmış şairlerinden Üsküplü Riyâzî'nin yanında "vâfir Fürs", yani bol bol Farsça okudu. Fuad Köprülü, Riyâzî'nin Fazlî'nin edebî zevkinin gelişmesinde ve tasavvufa yönelmesinde ilk üstat olduğunu düşünür. Asıl şiir eğitimi ise Zâtî'nin yanında geçti. Zâtî, Bayezid Camii avlusundaki küçük dükkânında remil döküp fal bakarak geçinen yaşlı bir şairdi ve bu dükkân yarım asra yakın bir süre İstanbul'un genç şairleri için gayriresmî bir okul hizmeti gördü. Gençler önce fal baktırmak bahanesiyle gelir, şiirlerini okur, üstadın düzeltmelerini alırdı. Haluk İpekten'in tespitine göre Kara Fazlî, Bâkî ve Kudsî bu dükkânın öğrencileri, Âşık Çelebi de müdavimleri arasındaydı.

Tezkireler Fazlî'yi Zâtî'nin "hâssü'l-hâs şâkirdi", yani en gözde öğrencisi olarak tanıtır. Âşık Çelebi'ye göre Zâtî ondan söz ederken "mahsûs şâkirdümdür ve şi'r-perverdümdür" derdi; Fazlî de bütün öteki işlerini bırakıp vaktini bu dükkâna vermişti. Kınalızâde, onun hal ve sözünü şiire hasrettiğini, Zâtî'ye tamamen bağlanıp onun has öğrencisi geçindiğini söyler. Fazlî bu bağı kendisi de bir gazelinde dile getirir: zamanın şairlerine bu yolda üstün gelmesini sağlayan şeyin Zâtî'nin himmeti olduğunu söyler. Özkat'a göre Fazlî'nin bol deyimli, konuşma diline yaslanan Türkçesi de büyük ölçüde Zâtî'nin ve devrin "Türkî-i basit" eğiliminin etkisidir.

Fazlî bu yıllarda tasavvufa da yöneldi. Ahdî'nin Gülşen-i Şu'arâ'daki anlatısına göre zahirî ilimlerle uğraşırken bunları bırakıp Halvetiyye'nin Gülşenî koluna mensup Şeyh Zarîfî Hasan Efendi'nin hankahında itikâfa girdi, birçok halvet çıkardı ve tarikat terbiyesini tamamladı. Zarîfî Hasan Efendi, İbrahim Gülşenî'nin halifelerindendir ve İstanbul'da Lonca mahallesindeki zaviyede irşatta bulunmuştur. Özkat, Fazlî'nin divanındaki "Hâce-i Şân Efendi" adına yazılmış övgü kasidesinin bu şeyhe sunulmuş olabileceğini düşünür. Şairin ilk mesnevisi Hümâ vü Hümâyûn da bu dönemin ürünüdür. Âşık Çelebi, o vakte kadar şiirinin karışık ve orta seviyede olduğunu söylerken ilk dönem eserlerini kastetmektedir.

1530 Sünnet Düğünü ve Manisa Yılları

Fazlî'nin hayatını değiştiren olay, 29 Şevval 936 (27 Haziran 1530) tarihinde İstanbul'da At Meydanı'nda başlayıp üç hafta süren büyük sünnet düğünüdür. Kanunî bu düğünde oğulları Mehmed, Mustafa ve Selim'i sünnet ettiriyordu. Devrin şairleri padişaha kasidelerini sundu. Kınalızâde ve Beyânî olayı aynı biçimde anlatır: Zâtî, devrin büyük şairi sıfatıyla kasidesini herkesten önce okudu, bitirince de "Fazlî nâm bir şâkird-i be-nâmum vardur, icâzet virün gelsün" diyerek izin istedi ve öğrencisinin kasidesini kendisinden hemen sonra okuttu. Kanunî genç şairi beğendi. Özkat, Fazlî'nin divanında At Meydanı'ndaki "sûr-ı sultânî"yi anlatan ve "Demidür hurrem ol ey dil ki irdi sûr-ı sultânî" mısraıyla başlayan sûriyye kasidesinin o gün okunan şiir olabileceğini düşünür.

TDV'ye göre bu hadise, o zamana kadar sıkıntı içinde yaşayan şair için bir dönüm noktası oldu. Fazlî, Şehzade Mehmed Manisa'ya sancakbeyi olarak çıktığında onun divan kâtipliğine getirildi. Şehzade Mehmed 949 (1542) yılında, ağabeyi Mustafa'nın Amasya'ya gönderilmesiyle boşalan Manisa'ya atanmıştı ve bir yıl sonra, 8 Şaban 950 (6 Kasım 1543) tarihinde yirmi bir yaşında çiçek hastalığından öldü. Kanunî'nin en sevdiği oğlu olarak bilinen bu şehzadenin ölümü Fazlî'yi derinden sarstı. Âşık Çelebi onun bu ölüm üzerine "niçe mersiyeler" söylediğini kaydeder. Fazlî'nin bugüne ulaşan yedi bentlik terkib-bendi bu mersiyelerdendir. Rahmân suresinin yeryüzündeki her şeyin fâni olduğunu bildiren ayetine telmihle açılan şiirde şair, yerde ve gökte ne varsa şehzadenin yasına çağırır, sonunda feleğe sitem ederek duayla bitirir.

Amasya'da Şehzade Mustafa'nın Divan Kâtibi

Şehzade Mehmed'in ölümüyle Fazlî bir süre boşta kaldı. Âşık Çelebi bunu kendi süslü diliyle anlatır: şehzadenin ömür divanı dürülünce Fazlî "nısf-ı fazla gibi" dışarıda kalmış, etrafını gam kuşatmıştı. Gelibolulu Âlî ise şehzadenin hizmetkârlarının dağıtıldığını ve Kara Fazlî'nin Sultan Mustafa'nın kapısına gönderildiğini söyler. Kınalızâde de Fazlî'nin Mehmed'in ölümünden sonra Şehzade Mustafa'nın "âsitânesine" intisap ettiğini ve "niçe zemân ol gülistân-ı pür-safâda bülbül-i gûyâ" olduğunu yazar. Şehzade Mustafa o tarihte Amasya'daydı. 1541'de Manisa'dan Amasya sancağına nakledilmişti ve 1553'teki ölümüne kadar orada kaldı. Fazlî'nin divan kâtipliği de böylece 1543 sonlarından 1553 sonbaharına kadar, yaklaşık on yıl Amasya'da geçti.

Fazlî bu atamayı bir kasideyle karşıladı. "Müyesser oldı yine iltifât-ı sultânî" mısraıyla başlayan otuz yedi beyitlik kasidede, adının devlet defterine yazıldığını ve şehzadenin divanına intisabın kendisi için şerefin son mertebesi olduğunu söyler. Aynı kasidede Mustafa'yı "Sirâc-ı millet ü dîn Şâh Mustafâ" diye över. Özkat'ın derlediği divanda Şehzade Mustafa için yazılmış on üç kaside bulunur; bunlar arasında bir nevruziye, iki bayram kasidesi, bir hac mevsimi kasidesi, şehzadenin adaletini işleyen "adl" redifli bir kaside ve kılıç ile kalemi karşılaştıran bir kaside vardır. Bunlara şehzadenin övüldüğü ve her bendi "Âferîn ey iftihâr-ı Âl-i Osmân âferîn" mısraıyla biten bir muaşşer eklenir.

Kasidelerden ikisi, divan kâtibinin günlük hayatına küçük bir pencere açar. Birinde Fazlî, şehzadenin kendisine hediye ettiği bir atın ölümüne üzüldüğünü anlatarak yeni bir at ister. Ötekinde, Şeyhî'nin Harnâme'sini hatırlatan şakacı bir dille elindeki zayıf atı tarif eder ve şehzadeden daha güçlü bir binek talep eder. Bir başka kasidede şair, şehzadeyi övmek için yüz değil bin beyit söyleyebileceğini, fakat kafiyenin yetmediğini söyleyerek "Pâdişâhum hele ma'zûr buyur kâfiye az" diye özür diler. Şehzade Mustafa'nın oğlu Şehzade Mehmed'in doğumu için yazdığı kaside de bu dönemdendir; Özkat, atasözü ve sanatlı söyleyiş bakımından bu kasideyi şairin en zengin kasidelerinden sayar.

Fazlî'nin sekiz tarih manzumesinin hepsi 954-958 (1547-1551) yıllarına aittir ve Amasya'daki şehzade divanının hayatından kesitler verir. 957 (1550) yılında Şehzade Mustafa'nın oğluna bir hoca tayin edilmesine "İclâl ü ömr bâkî ilm ü edeb müyesser" mısraıyla tarih düşürdü. Aynı yıl şehzadenin maiyetindeki Behram adlı birinin silahdar olmasına "Şehe Behrâm-ı meh oldı silihdâr" diye tarih söyledi. 958 (1551) yılında Mîr Yahyâ adlı bir zatın Şehzade Mustafa şerefine Taşan dağında verdiği ziyafeti "Zihî atâ vü ni'met bârekallah" mısraıyla tarihledi. Şehzadenin vezirlerinden Sun'ullah Bey için bir övgü kasidesi yazdı; onun Mahmud adlı oğlu 955 (1548) yılında ölünce de biri Farsça üç tarih manzumesi ve dokuz bentlik bir mersiye kaleme aldı. Özkat ayrıca Şehzade Mehmed'in ölümü vesilesiyle yazılmış, manzum ve mensur karışık bir duanamede Ladik'i öven bir gazel bulunduğuna dikkat çeker. Amasya yakınlarındaki bu kasabanın övülmesinden ve Şehzade Mustafa'nın anılmasından hareketle eserin, Fazlî'nin Mustafa'nın divanına girmesinden hemen sonra Amasya'da yazıldığını düşünür.

Amasya'daki şehzade sarayı bu yıllarda canlı bir edebiyat muhitiydi. Hüsâmeddin, Şehzade Mustafa'nın edebiyata çok meylettiğini, başına ilim ve edebiyat erbabını toplayıp onlarla sohbet ettiğini anlatır. Özkat'ın İpekten'e dayanarak verdiği listeye göre şehzadenin Amasya meclisinde Fazlî'nin yanı sıra hocası Gelibolulu Sürûrî, Zârî, Edirneli Zemânî ve Amasyalı Edâyî de bulunuyordu. Hüsâmeddin, Sürûrî'nin Gülistan şerhini Amasya'da şehzadenin muallimi iken tamamladığını kaydeder. Fazlî'nin bu muhitteki yerini en iyi, her bendi "Sâkiyâ sun câmı Sultan Mustafâlılardanuz" nakaratıyla biten murabbaı gösterir. Şiirde şair, kendisini ve arkadaşlarını şehzadenin sohbetinde söz ustalığı kazanmış, her gece şaha dua eden, her sabah onu öven bir zümre olarak tarif eder ve "Bize Fazlî gibi medh itmek o şâhı kârdur" der.

Âşık Çelebi'ye göre Fazlî'nin bir şair ve münşi olarak olgunlaşması da bu Amasya yıllarına rastlar. Şehzade Mustafa'nın divanına kâtip olduktan sonra inşa ve şiire sıkı biçimde çalışmış, "nefîs nâmeler ve eyü kasîdeler" yazmış, şiir ve inşa fennini tamamlamıştır. Gül ü Bülbül'ü ve bin rubaiden oluşan rubailer mecmuasını da bu olgunluk döneminde yazdığını bildirir. Gelibolulu Âlî de onun "şi'r ü inşâda gerçekden meleke tahsîl" ettikten sonra kendi icadı olan Gül ü Bülbül'ü söylediğini kaydeder.

Gül ü Bülbül

Gül ü Bülbül, Fazlî'nin günümüze tam olarak ulaşan tek büyük eseridir. Hafif bahrinin "feilâtün mefâilün feilün" kalıbıyla yazılmıştır. Beyit sayısını TDV 2450, eserin tenkitli metnini hazırlayan Nezahat Öztekin ise 2444 olarak verir. E. J. W. Gibb'in tespitine göre son beyitteki tarih düşürmesi eserin 960 (1553) yılında bitirildiğini gösterir. Eser Şehzade Mustafa'ya ithaf edilmiştir. Gül ile bülbül arasındaki aşk teması İran edebiyatında eskiden beri işlense de Fazlî'nin mesnevisi kurgu bakımından özgün sayılır. Gibb, gül ve bülbül efsanesinin bu biçimde baştan sona bir alegorik hikâyeye dönüştürüldüğü hiçbir Farsça şiir bilmediğini söyler. TDV de eseri Türk edebiyatındaki gül ü bülbül mesnevilerinin en hacimlisi ve en başarılısı olarak değerlendirir.

Mesnevi, klasik düzene uygun olarak besmele, tevhid, münacat, na't ve miraciye bölümleriyle açılır. Sebeb-i telif bölümünde şair, bahar günlerinde bir köşeye çekilmiş otururken eski bir dostun onu bağa davet ettiğini anlatır. Dost, neden yeni bir eser yazmadığını sorar. Fazlî geçim derdinden ve zamanın kadir bilmezliğinden yakınır. Dost ona, bilgili ve nüktedan Şehzade Mustafa adına bir eser yazmanın değeceğini, böylece hem şehzadenin hem de şairin adının kıyamete kadar yaşayacağını söyler ve bülbülün güle aşkını konu olarak önerir. Bunun ardından gelen elli kadar beyitte Fazlî, eserini "dünya padişahının oğlu" diye andığı Şehzade Mustafa'ya sunar ve onu över.

Hikâye, Rum diyarında Bahar Şah adında âdil bir padişahın hüküm sürdüğünü anlatarak başlar. Öztekin neşrindeki ilk beyitler şöyledir: "Ki meger rûzgâr-ı mâzîde / Eltef ü eşref-i arâzîde / Ya'nî Rûm içre var idi bir şâh / Lutf-ı tab' ile hurrem ü dil-hâh". Bahar Şah'ın oğlu Gül Şah, babası tarafından Gülşen şehrine vali yapılır. Gül, suda aksini görüp kendi güzelliğine hayran kalır ve dünyada bir benzeri olup olmadığını öğrenmek için Nesim'i gönderir. Nesim yolda derviş kılıklı, yanık sesli Bülbül'e rastlar. Babasının devletini bırakıp aşk devletini arayan bu şehzade, Gül'ü duyar duymaz ona âşık olur. Bülbül'ün Gülşen'e varışı, Nergis eliyle kovuluşu, Sümbül'ün fitnesi, Diken'in hançeriyle yaralanması, avcılarca yakalanıp demir kafese kapatılması hikâyenin ilk yarısını oluşturur.

İkinci yarıda hikâye, mevsimlerin birbirine düşman hükümdarlar olarak kişileştirildiği bir savaş anlatısına dönüşür. Doğuda Temmuz Şah ortaya çıkar, Sam yeli ile Bahar Şah'a teslim çağrısı gönderir, sonra Güneş'i serdar yaparak Gülşen'i yakar. Ardından kuzeyden Hazan Şah gelip her yanı altın renklere boyar, onu da batıdan gelen soğuk nefesli Kış Sultanı kovar. Sonunda Bahar Şah, güneydeki akrabası Nevruz Şah'tan yardım ister. Nevruz Şah Kış Sultanı'nı yenince Bahar Şah tahtına, Gül de Gülşen'e döner. Gül, bir meclis sırasında Bülbül'ü hatırlar, onu kafeste ziyaret eder ve babasından affını diler. Hikâye iki sevgilinin bir sabah meclisinde kavuşmasıyla biter. Gibb, mevsimlerin düşman krallar olarak kişileştirilmesinin Lâmiî'nin bahar ile kışın münazarasını anlatan eserindeki ana fikirle aynı olduğuna dikkat çeker.

Fazlî eserin sonunda hikâyenin bir masal olarak okunmamasını ister ve alegorinin anahtarını kendisi verir. Bahar Şah akıl, Gül ruh, Gülşen insan vücudu, Bülbül gönüldür. Nesim nefes, Nergis basiret, Lâle sevgi, Servi doğruluk, Irmak gönül saflığı, Jâle şevk, Süsen yiğitlik, Menekşe tevazu, Sümbül haset, Diken kibir ve kindir. Temmuz Şah şehvet ve gazabı, Hazan Şah vücudun sararıp bozulmasını, Kış Sultanı vücudun soğumasını, Nevruz Şah ise yakîn nurunu temsil eder. Nefsin arzuları vücuda hâkim olunca akıl kaçar; yakîn nuru galip gelince şehvet ile gazap yenilir ve gönül vücut kafesinden kurtulup ruha kavuşur. Öztekin'e göre eserde hırs, kin, kıskançlık ve kibrin zararları gösterilirken tevazu, itidal ve nefis terbiyesi övülür. TEİS maddesinin yazarı Gencay Zavotçu ise mesnevide vahdet-i vücud düşüncesinin işlendiğini belirtir.

Eserin Şehzade Mustafa'nın eline geçip geçmediği bilinmemektedir. Mesnevi 960 yılında tamamlanmıştır. Şehzade Mustafa ise 26 Şevval 960 (6 Ekim 1553) tarihinde, Nahçıvan seferine çıkan Kanunî'nin Konya Ereğlisi yakınlarındaki ordugâhında idam edildi. Eserin yazma nüshalarından ikisi, Süleymaniye Kütüphanesi Âşir Efendi 314/1 ile Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi 951 numaradaki nüshalar, Özkat'a göre 960 yılında istinsah edilmiştir. Ancak ithafın şehzadeye bizzat sunulduğunu ya da sunulamadığını gösteren kesin bir kayıt bulunamamıştır. Fazlî'nin Mustafa'nın sağlığında bitirdiği eserin hamisi, kitabın yazıldığı yıl içinde hayatını kaybetmiş oldu.

Kaynaklarda küçük bir tarih sorunu da vardır. Latîfî tezkiresi 953 (1546) yılında tamamlanmıştır ve Gibb, Latîfî'nin bu yüzden Gül ü Bülbül'den söz etmediğini yazar. Rıdvan Canım'ın neşrettiği metinde ise Latîfî'nin eseri Hâcû-yi Kirmânî'nin Ravzatü'l-envâr'ı ve Hocendî'nin Bedâyiü'l-ashâr'ı tarzında yazılmış en seçkin eseri olarak andığı bir bölüm bulunur. Özkat bu bilginin tezkire tamamlandıktan sonra eklenmiş olabileceğini düşünür. Kınalızâde ise mesnevinin Fazlî'nin bütün eserleri içinde en meşhuru olduğunu, halk arasında çok sevildiğini kaydeder.

Gül ü Bülbül, Batı'da tanınan ilk Osmanlı mesnevilerindendir. Joseph von Hammer-Purgstall eserin Türkçe metnini Almanca çevirisiyle birlikte 1834'te Pest ve Leipzig'de yayımladı. Hammer eseri özgünlüğü ve kusursuz edebi nedeniyle Avrupa zevkine en uygun Türk mesnevisi saymıştır. Gibb bu görüşe katılmaz; ona göre şiir zarif ve okunması hoş olmakla birlikte fazla hayalî ve zorlamalıdır, Hüsrev ü Şîrîn ya da Leylâ vü Mecnûn'daki insanî ilgi burada yoktur. TDV, eserin İngilizceye de çevrildiğini belirtir. Türkiye'de eser üzerine ilk çalışmalardan biri Sülün Özkut'un 1949 tarihli mezuniyet tezidir. Nezahat Öztekin 1987'de Dokuz Eylül Üniversitesi'nde eserin tenkitli metnini doktora tezi olarak hazırlamış, metin 2002'de İzmir'de kitap olarak yayımlanmıştır. Gencay Zavotçu da Türk edebiyatındaki gül ü bülbül mesnevilerini karşılaştırmalı olarak incelemiştir.

Şehzade Mustafa'nın Ölümü ve Mersiyeleri

Şehzade Mustafa'nın idamı, Fazlî'nin hayatındaki ikinci büyük kırılmadır. Âşık Çelebi bunu "Sultan Mustafa-yı merhûmun zemânı dahı âhir oldı, anda dahı çerh-ı kîne-cûnun azârı zâhir oldı" diye anlatır. Gelibolulu Âlî de şairin "tâli'-i nâ-sâzkârında", yani uğursuz talihinde bu şehzadenin de divanının dürüldüğünü söyler. Mustafa'nın ölümü üzerine birçok şair mersiye yazdı ve Fazlî de bunların arasındadır. Özkat'ın derlediği divanda Şehzade Mustafa için iki mersiye yer alır.

Bunlardan biri, mersiyede alışılmamış bir biçim olan on bir bentlik bir murabbadır. Her bendi "Meded begler meded zulm oldı gâyet Mustafâ Hân'a" nakaratıyla biter. Mustafa İsen'in Acıyı Bal Eylemek adlı mersiye antolojisinde ve Ayhan Güldaş'ın "Bilinmeyen Şehzade Mustafa Mersiyeleri" başlıklı yazısında yayımlanan bu şiirde Fazlî, şehzadenin babasına sadık olduğu halde düşmanların iftirasıyla isyan töhmeti altında bırakıldığını söyler. İkinci bentte "Yolında pâdişâhun sâdık iken ol şeh-i a'lâ / Dirîgâ itdi isyân töhmetin bühtân idüp a'dâ" der. Başka bir bentte şehzadeyi saltanat sahrasında av peşindeki bir şahine benzetir ve sonunda tuzağa düştüğünü anlatır. Onuncu bentte ise şehzadenin Rum diyarında fitnelere karşı İskender seddi gibi durduğunu söyler. Son bentte kendi adını anarak şehzadenin kullarına, musibet görmüş Fazlî gibi kıyamete kadar ağlamalarını söyler.

İkinci mersiye üç bentlik bir terkib-benttir. İlk bentte şair feleğin vefasızlığından yakınır, ikinci bentte şehzadeyi över, üçüncüde ona kıyanlara sitem edip ağlar. Özkat, bent sayısının azlığında şehzadenin padişah emriyle öldürülmüş olmasının yarattığı çekingenliğin rol oynamış olabileceğini düşünür. Bu ihtiyatın yersiz olmadığı, aynı muhitten gelen Amasyalı Edâyî'nin başına gelenlerden anlaşılır. Hüsâmeddin'e göre Edâyî, Mustafa için yazdığı mersiyelerde Rüstem Paşa'yı kıracak sözler söylediği için daha sonra Divan-ı Hümayun kâtipliğinden azledilmiştir.

Şehzade Selim'in Hizmetinde

Mustafa'nın ölümünden sonra Fazlî, tahtın varisleri arasında kalan Şehzade Selim'in hizmetine girdi. Kaynaklar bu geçişin ne zaman olduğu konusunda aynı şeyi söylemez. Âşık Çelebi "niçe zemândan sonra" Selim'in kapısına intisap ettiğini söyler. Gelibolulu Âlî, bazı büyüklerin gösterdiği iyi terbiye ve etkili şefaat sayesinde onun Selim'in yanında da "debîr-i hâkânî" olduğunu belirtir. TDV, Selim'in divan kâtipliğine 969 (1562) yılında getirildiğini yazar. Gibb ise Selim'in onu 970 (1562) yılında yıllık 60.000 akçelik bir zeametle divan kâtibi yaptığını söyler. Özkat ise Fazlî'nin 1553'ten sonra Manisa'da Selim'in yanına geçtiğini, onun Konya ve Kütahya sancakbeyliklerinde de yanından ayrılmadığını düşünür.

Selim'in yanında geçen yıllar, Kanunî'nin iki oğlu arasındaki taht mücadelesinin en sert dönemine denk gelir. Şehzade Bayezid, 1559'da Konya ovasında Selim'e yenilince oğullarıyla birlikte İran'a, Şah Tahmasb'ın yanına sığındı. Özkat'ın Mevlânâ Müzesi Kütüphanesi'ndeki bir mecmuaya dayanarak bildirdiğine göre, Selim'in Konya savaşını anlatarak Kanunî'ye gönderdiği mensur cengnameyi Fazlî yazmıştır. Gelibolulu Âlî de Bayezid meselesiyle ilgili olarak İran şahına yazılan mektubun Fazlî'nin kaleminden çıktığını ve bu mektubun onun inşadaki mahareti için güneş gibi açık bir delil olduğunu söyler. TDV, Fazlî'nin son yıllarında Bayezid'in İran'dan istenmesiyle ilgili yazışmaları yürüttüğünü kaydeder.

Gelibolulu Âlî, Selim'in Kütahya'daki divanında Fazlî ile birlikte çalışmıştır ve onun hayatının son yıllarına tanıklık eder: "Bu hakîr ol âsitânede baş kâtib iken mezbûr Fazlî re'îs idi." Âlî'ye göre Fazlî uzun hizmetten sonra 970 (1562-63) dolaylarında altmış bin akçelik zeametle reisülküttap oldu, fakat işleri yoluna girdikten sonra ancak iki yıl yaşadı. Âlî, onun ömrünün sonlarında yeniden sarf ve nahiv okumaya başladığını, Arapça terkiplerdeki eksiklerini büyük bir gayretle gidererek bilgisini tamamladığını da anlatır.

Ölümü

Fazlî'nin ölüm tarihi konusunda kaynaklar bir yıl farkla ayrılır. Âşık Çelebi ve Kınalızâde, onun 970 yılı Ramazanında (Mayıs 1563) öldüğünü yazar. Kınalızâde bunu "hûr-ı maksûrât ile bayram itmege azm-i îdgâh-ı Dârü's-selâm eyledi" diye, yani Ramazan bayramını cennet hurileriyle kutlamaya gittiğini söyleyerek anlatır. Âşık Çelebi ölüm yerini de verir: Kütahya. Ahdî, Riyâzî ve Kâtib Çelebi ise ölüm yılını 971 (1564) olarak kaydeder. Riyâzî'ye göre Gelibolulu Âlî bu ölüme "Fazlî öldi" sözüyle tarih düşürmüştür ve bu sözün ebced değeri 971 eder. TDV ve TEİS ölüm yılını 971 olarak kabul eder. Özkat da onun maiyetinde çalışmış olan Âlî'nin ve bir süre Kütahya'da yaşamış Ahdî'nin verdiği tarihi daha güvenilir bulur ve iki tezkirecinin kaydettiği Ramazan ayıyla birleştirerek ölümü Ramazan 971 (Mayıs 1564) olarak belirler. Hammer ve Gibb de aynı tarihi verir.

Eserleri

Tezkireler Fazlî'ye birçok eser atfeder, fakat bunların çoğu bugün elde değildir. Latîfî, Hüsrev ü Şîrîn tarzında beş bin beyitlik bir Hümâ vü Hümâyûn mesnevisi yazdığını söyler ve bu eserden on beyit nakleder. Eser, Hâcû-yi Kirmânî'nin aynı adlı Farsça mesnevisinden ilham alınarak yazılmıştır. Âşık Çelebi ve Gelibolulu Âlî, Nizâmî'nin eserine nazire olarak yazılmış bir Lüccetü'l-esrâr'dan, Sa'dî'nin Gülistan'ı tarzında manzum ve mensur karışık Nahlistân'dan ve bin rubailik bir eserden söz eder. Özkat, Nizâmî'nin Matla'u'l-envâr adlı bir eseri olmadığını, söz konusu mesnevinin Mahzenü'l-esrâr'a nazire olması gerektiğini belirtir. Ahdî, Fazlî'yi mesnevide hamse sahibi bir şair olarak tanıtır. Bu eserlerin hiçbirinin bugüne kadar nüshası bulunamamıştır.

Fazlî'nin müretteb bir divanının bulunduğunu Latîfî ve Kafzâde Fâizî bildirir. Bu divanın tam bir nüshası ele geçmemiştir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndeki bir mecmuada 1149 (1736) yılında istinsah edilmiş ve "yarım kaldı" kaydı düşülmüş eksik bir nüsha bulunur. Mustafa Özkat, 2005 yılında Marmara Üniversitesi'nde hazırladığı doktora tezinde bu nüsha ile dönemin şiir mecmualarını tarayarak yaklaşık üç bin beyitlik bir divan oluşturmuştur. Bu derlemede 34 kaside, 38 musammat, 8 tarih, 153 gazel, 20 kıta ve 2 müfred bulunur. Kasidelerin dördü Kanunî'ye, on üçü Şehzade Mustafa'ya, dördü Şehzade Selim'e, dördü de Defterdar Ahmed Paşa, Vezir Sun'ullah, Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi ve Hâce-i Şân Efendi gibi devlet ve ilim adamlarına sunulmuştur. Özkat ayrıca 954 (1547) yılında Rumeli tımar defterdarlığına atanan Ahmed Çelebi için yazılmış bir tebriknameyi ve Şehzade Mehmed'in ölümü vesilesiyle yazılmış bir duanameyi Fazlî'nin mensur eserleri arasında tanıtır. Fazlî, divan kâtipliği boyunca çok sayıda mektup yazmış ve TDV'ye göre zamanının önde gelen münşileri arasında yer almıştır.

Edebî Kişiliği

XVI. yüzyıl tezkirecileri Fazlî hakkında birbirine uymayan hükümler verir. Latîfî onun şairlik yeteneğini çok över: şiir söylemede çabuk ve sonunda başarılıdır, sözün ruhunu bulmuştur, mesnevide çağdaşları ona yetişememiştir. Kınalızâde onun beyitlerinin gönle öd ağacı kokusu gibi yayıldığını söyler. Ahdî kasidelerini sanatlı, inşasını secili, gazellerini güzel, rubailerini beğenilen eserler olarak anar. Gelibolulu Âlî ise iki ayrı şey söyler. Bir yanda Fazlî'nin şiir ve inşada gerçekten meleke kazandığını ve kendi icadı olan Gül ü Bülbül'ü yazdığını kabul eder. Öte yanda şiirlerinin çoğunun "şütür-gürbe", yani uyumsuz olduğunu, inşasının da şiiri gibi dağınık olduğunu, yedi dokuz beyit söylese ancak birinin beğenildiğini yazar. Özkat bu sert değerlendirmede, Fazlî'nin emrinde çalışmış olan Âlî'nin kıskançlığının payı bulunabileceğini düşünür.

Fazlî'nin kendi şiirleri, kendi değeri hakkında hiç de alçakgönüllü olmayan bir şairi gösterir. Bir gazelinde kendini "nazm bâzârının sarrâfı" diye anar. Şehzade Mustafa için yazdığı bir kasidede söz sanatını, vezin elbisesi giymiş, sanat süsleri takınmış, gümüş baldırına kafiyeden altın halhal, başına güzel matladan mücevherli taç geçirmiş bir geline benzetir. Bir başka kasidesinde ise derviş tavrıyla "Mezheb ü câh istemez sultâna baş indürmezüz / Ne vezîrinde bu dünyânun ne pâşâsındayuz" der. Bütün memuriyet hayatı şehzade saraylarında geçmiş bir kâtibin ağzından çıkan bu beyit, Özkat'a göre şehzadeler arasındaki kavgalardan ve yaşadığı acılardan bıkmış bir adamın sesidir. TDV, Fazlî'nin konuşma diline dayanan, deyimlerle süslü bir Türkçe kullandığını, Arapça ve Farsça kelimelerin bu üslupta tabii bir biçimde yer aldığını belirtir ve onun Zâtî ile Bâkî'nin gölgesinde kalarak yalnız Gül ü Bülbül'le tanındığını söyler.

Fazlî kendi çağında aynı mahlası kullanan başka şairlerle de karıştırılmıştır. Tezkirelerde topal olduğu için Fazlî-i Leng diye anılan Edirneli Fazlullah ile Kara Fazlî ayrı kişilerdir. Kara Fazlî bir kıtasında bu iki Fazlî'den birinin İstanbullu, öbürünün Edirneli olduğunu söyler ve rakibinin topallığına göndermeyle onun şiirinin aksadığını ima eder. Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'nin yedinci cildinde de Amasyalı Edâyî'nin hocası olarak "Topal Hattâtzâde Fazlullah Fazlı Çelebi" adında bir başka şairden söz edilir. Hüsâmeddin onu da Şehzade Mustafa'nın şairleri arasında sayar ve Edâyî'nin şehzadeye onun aracılığıyla intisap ettiğini yazar. Tezkirelerde Kara Fazlî'nin topal ya da hattatzâde olduğuna dair bir kayıt bulunmadığından, bu Amasyalı Fazlı Çelebi'yi Kara Fazlî ile aynı kişi saymak için yeterli dayanak yoktur.

Amasya'daki İzi

Kara Fazlî'nin Amasya'da bilinen bir türbesi, vakfı ya da yaptırdığı bir yapı yoktur. Şehirle bağı, on yıl süren divan kâtipliği ve bu yıllarda yazdığı şiirler üzerinden kurulur. Şehzade Mustafa'ya sunulan on üç kaside, şehzadenin oğlunun doğumu ve hocası için yazılan şiirler, Taşan dağındaki ziyafete düşülen tarih, vezir Sun'ullah Bey'in oğlunun ölümüne yazılan mersiye ve tarihler, Amasya'daki şehzade divanının gündelik hayatına dair bugün elde bulunan en canlı kayıtlar arasındadır. Gül ü Bülbül de bu divanın son yılında tamamlanmış ve Amasya sancakbeyine ithaf edilmiştir. Böylece Amasya'nın edebiyat tarihinde Fazlî'nin adı, XVI. yüzyılın ortasında Şehzade Mustafa'nın etrafında toplanan şair ve kâtipler topluluğunun en verimli üyelerinden biri olarak yer alır.

Kronoloji

1530: 29 Şevval 936 (27 Haziran 1530) tarihinde başlayan şehzadeler sünnet düğününde Zâtî tarafından Kanunî'ye takdim edilir, kasidesini okur.

1542: Şehzade Mehmed Manisa sancağına atanır. Fazlî onun divan kâtibi olur.

1543: Şehzade Mehmed 6 Kasım 1543'te ölür. Fazlî mersiyeler yazar ve Amasya'daki Şehzade Mustafa'nın divan kâtipliğine geçer.

1547: Rumeli tımar defterdarlığına atanan Ahmed Çelebi için tebrikname ve tarih manzumesi yazar (954).

1548: Vezir Sun'ullah Bey'in oğlu Mahmud'un ölümüne mersiye ve tarihler söyler (955).

1550: Şehzade Mustafa'nın oğluna hoca tayin edilmesine ve Behram'ın silahdarlığına tarih düşürür (957).

1551: Mîr Yahyâ'nın Şehzade Mustafa şerefine Taşan dağında verdiği ziyafete tarih düşürür (958).

1553: Gül ü Bülbül'ü tamamlayarak Şehzade Mustafa'ya ithaf eder (960). Şehzade Mustafa 6 Ekim 1553'te Ereğli yakınlarında idam edilir. Fazlî mersiyeler yazar.

1559: Şehzade Selim'in Konya'da Bayezid'e karşı kazandığı savaşı anlatan cengnameyi kaleme alır.

1562: TDV'ye göre Şehzade Selim'in divan kâtibi olur (969); Gelibolulu Âlî'ye göre 970 dolaylarında reisülküttaplığa yükselir.

1563: Âşık Çelebi ve Kınalızâde'ye göre 970 Ramazanında Kütahya'da ölür.

1564: Ahdî, Riyâzî, Kâtib Çelebi ve TDV'ye göre ölüm tarihi Ramazan 971'dir (Mayıs 1564).

1834: Hammer-Purgstall, Gül ü Bülbül'ü Almanca çevirisiyle Pest ve Leipzig'de yayımlar.

Kaynakça

Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:

  • Hasan Aksoy, "Kara Fazlî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, İstanbul 2001, s. 360-361 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
  • Mustafa Özkan, "Gül ü Bülbül", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 14, İstanbul 1996, s. 222-223 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
  • Gencay Zavotçu, "Fazlî", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Ahmet Yesevi Üniversitesi (teis.yesevi.edu.tr), 2013, 2020 güncellemesi. teis.yesevi.edu.tr
  • Mustafa Özkat, Kara Fazlî'nin Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Divanı (İnceleme-Tenkitli Metin), doktora tezi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2005. katalog.marmara.edu.tr
  • Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 3 (Şehzade Mustafa'nın Amasya valiliği bahsi) ve c. 7 (Edâyî Receb Bey maddesi), yeni harfli neşir.
  • Âşık Çelebi, Meşâ'irü'ş-şu'arâ (haz. Filiz Kılıç), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2018 (e-kitap), "Fazlî-i Kâtib" maddesi.
  • Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ (haz. Aysun Sungurhan), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2017 (e-kitap), "Fazlî-i Diger" maddesi.
  • Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-Ahbâr'ın Tezkire Kısmı (haz. Mustafa İsen), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2017 (e-kitap), "Fazlî" maddesi.
  • Beyânî Mustafa, Tezkiretü'ş-şu'arâ (haz. Aysun Sungurhan), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2017 (e-kitap), "Fazlî-i Sânî" maddesi.
  • E. J. W. Gibb, A History of Ottoman Poetry, c. III, Londra 1904, s. 108-112.
  • Joseph von Hammer (çev.), Gül u Bülbül, das ist: Rose und Nachtigall, von Fasli. Ein romantisches Gedicht, Pest ve Leipzig 1834.
  • Bu kaynaklar üzerinden aktarılan çalışmalar: Latîfî, Tezkiretü'ş-Şu'arâ ve Tabsıratü'n-Nuzamâ (haz. Rıdvan Canım, Ankara 2000); Ahdî, Gülşen-i Şu'arâ; Riyâzî, Riyâzü'ş-şu'arâ; Nezahat Öztekin (haz.), Fazlî, Gül ü Bülbül, Akademi Kitabevi, İzmir 2002; Nezahat Öztekin, "Fazlî'nin Gül ü Bülbül'ü Üzerine Bir İnceleme", MÜTAD, sy. 4 (1988); Haluk İpekten, Divan Edebiyatında Edebî Muhitler, İstanbul 1996; Mustafa İsen, Acıyı Bal Eylemek: Türk Edebiyatında Mersiye, Ankara 1994; Ayhan Güldaş, "Bilinmeyen Şehzade Mustafa Mersiyeleri", Kubbealtı Akademi Mecmuası, 1989; M. Fuad Köprülü, "Fazlî", İslâm Ansiklopedisi (MEB), c. IV.

Çevrimiçi kaynaklar