Elektriğin, radyonun ve ekranların henüz evlere girmediği çağlarda Amasya'da bir evin en kıymetli varlıklarından biri, iyi masal anlatan bir nine ya da nüktedan bir dede idi. Uzun kış geceleri, soba çıtırdarken ya da tandırın başında anlatılan masallar ve fıkralarla kısalır; çocuklar bu anlatılarla uykuya dalar, büyükler ise aynı sözlerin içinden hayata dair bir ders, bir teselli ya da bir iğne çıkarırdı. Masal hayal gücünü besleyen uzun bir yolculuk, fıkra ise birkaç cümlede biten keskin bir gözlemdi. İkisi de yazıya geçirilmeden, ağızdan kulağa, kuşaktan kuşağa aktarıldı ve bir topluluğun ortak aklını, ahlak anlayışını, gülme biçimini yüzyıllar boyunca taşıdı.

Amasya'nın sözlü kültürü bu bakımdan Anadolu'nun genel birikiminden ayrı düşünülemez. Burada anlatılan masalların büyük kısmı başka illerde de bilinen tiplerin yerel söyleyişleridir; fıkraların bir bölümü de bütün Türk dünyasında dolaşan Nasreddin Hoca ve benzeri tiplerin hikâyeleridir. Yine de anlatıcının ağzı, kullandığı kelimeler, masalın içine kattığı düğün ve gelenek ayrıntıları, efsanelerle kurduğu bağ anlatıyı bu şehre ve köylerine mal eder. Yöredeki bilmece, tekerleme ve alkış sözleri ile kış gecelerinin sohbet meclisleri ayrı yazılarda ele alındığından, burada ağırlık masal, fıkra ve bunlara karışan efsane anlatılarına verilmiştir.

Masal, Fıkra ve Efsane Arasındaki Sınır

Halk edebiyatı araştırmacıları sözlü anlatıları, anlatanın ve dinleyenin anlatılana bakışına göre ayırır. Masal baştan sona hayal ürünüdür; zamanı belirsiz, mekânı çoğu kez gerçekte bulunmayan bir "masal ülkesi"dir ve anlatımında duyulan geçmiş zaman, yani "-mış" kipi hâkimdir. "Bir varmış bir yokmuş" diye açılan bir anlatının olağanüstülüğüne kimse gerçekten inanmaz; bu açılış sözü, anlatılacakların inandırma amacı taşımadığını baştan haber veren bir işaret gibidir. Masal kişileri de adsız ve yersizdir: bir padişah, bir tüccar, bir kocakarı, bir Keloğlan. İnsanların yerini kimi masallarda hayvanlar alır, kimilerinde maceraya devler, periler ve ejderhalar karışır. Masalların büyük çoğunluğu mutlu sonla biter ve dinleyene kendiliğinden bir ders bırakır.

Fıkra ise nükte içeren, düzyazıyla anlatılan kısa bir hikâyeciktir. Az sözle çok şey anlatması, güldürürken düşündürmesi ve mizah yoluyla toplumsal aksaklıklara dokunması onu öteki türlerden ayırır. Fıkrada uzun tasvire, ayrıntıya, süslü anlatıma yer yoktur; olay birkaç cümlede kurulur, bir karşılıklı konuşmayla düğümlenir ve çoğu zaman tek bir cevapla çözülür. Fıkralar genellikle bir tipe ya da bir zümreye bağlı olarak anlatılır: Nasreddin Hoca, Bektaşi, Bekri Mustafa, İncili Çavuş ya da bir yörenin insanı.

Efsane bu iki türün arasında, ama onlardan belirgin biçimde ayrı bir yerde durur. Efsaneyi aktaran da dinleyen de anlatılanın gerçek olduğuna inanır. Belirli bir yere, bir türbeye, bir kayaya, bir pınara ya da tarihî bir kişiye bağlanır ve çoğu zaman "rivayete göre" diye söze girer. Halkbilimci Linda Dégh'in sözüyle masallar gerçeklerden kaçıştır, efsaneler ise gerçeklerle yüzleşmek demektir. Pertev Naili Boratav efsaneyi "düz konuşma diliyle ve her türlü üslup kaygısından yoksun, hazır kalıplara yer vermeyen kısa anlatılar" diye tanımlar. Türler arasındaki çizgi her zaman keskin değildir; Aarne-Thompson kataloğundaki pek çok masalın aslında efsane olduğu, bir noktadan bakıldığında masal denen şeyin başka bir noktadan efsane sayılabileceği araştırmacılarca da kabul edilir. Amasyalı anlatıcı bu iki türü ustalıkla harmanlar, bir kış gecesi içinde birinden ötekine tatlı geçişler yapardı.

Masalın Anlatıldığı Ortam

Anadolu'da masal, geleneksel olarak ev içinde, "masal anası", "masal ebesi", "masal ninesi" ya da "masalcı" denilen kişilerce anlatılırdı. Anlatma zamanına dair kesin bir yasak bulunmamakla birlikte, masalın asıl mevsimi kıştı. Soba başları, tandır başları ve köy odaları bu anlatıların doğal sahnesiydi. Masal araştırmacısı Saim Sakaoğlu bu durumu yerinde bir gözlemle anlatır: yorucu bir yaz gününün gecesinde anlatılan masal, fazla yorucu olmayan bir kış gününün gecesinde anlatılan masal kadar tatlı olmaz. Tarlanın, bağın ve bahçenin işi bittiğinde, kışlık erzak kilere girip kar yolları kapadığında Amasya köylerinde de geceler uzar, masala ayrılan vakit genişlerdi. Halk hikâyesinin anlatımı iki üç geceye, kimi zaman bir haftaya yayılabilirken masal tek oturuşta biter; bu yüzden bir gece içinde birkaç masal art arda anlatılabilirdi.

Masal anlatıcılığı, âşıklık ya da meddahlık gibi usta-çırak ilişkisi içinde öğrenilen bir sanat sayılmaz. Anlatıcı, masalı çoğu zaman annesinden, babasından, dedesinden ya da ninesinden dinleyerek öğrenir ve bir gün aynı masalı kendi torunlarına anlatır. Bu yolda hafıza kadar yetenek de belirleyicidir. Usta bir anlatıcı ana çatıyı bozmadan bir motifi uzatabilir, kısaltabilir, hatta bilerek atabilir; dinleyicinin ilgisine, gecenin havasına göre anlatıyı yeniden kurar. Kendi yöresinin örf ve âdetleri de masala kendiliğinden yansır. Kahramanın doğumundan düğününe kadar pek çok ayrıntı, anlatıcının yaşadığı köyün ya da mahallenin geleneklerinden izler taşır.

Masal anlatıcılarının cinsiyeti de araştırmacılar arasında tartışılmış bir konudur. Sakaoğlu masalın başlıca yaşatıcılarının kadınlar olduğunu, dilde "masal anası" diye bir terim bulunduğu hâlde "masal babası" gibi bir karşılığın yerleşmediğini belirtir. Mustafa Gültekin ise bu kabulün bir ön yargı olarak kalabileceğini söyler; Türkiye'de yayımlanmış derlemelerde kaynak kişileri belli olan 497 masalın 305 masalcıdan derlendiğini, bunların 171'inin erkek, 134'ünün kadın olduğunu aktarır. Amasya'daki tablo da bu çeşitliliği yansıtır. Masal araştırmacısı Oğuz Tansel'in Amasya'da masal dinlediği usta anlatıcılar arasında Emine Uyaroğlu, Menşur Dülger ve Zakire Aytaç'ın adları geçer. Yöreden derlenen efsanelerin kaynak kişileri arasında da ev hanımlarından rençberlere, köy muhtarlarından genç bahçıvanlara kadar farklı yaş ve meslekten insanlar bulunur.

Döşeme, Geçiş ve Bitiş Sözleri

Bir masal hiçbir zaman birdenbire başlamaz. Anlatıcı önce dinleyicisini masal dünyasına hazırlar ve bunu "döşeme" de denilen kalıp sözlerle yapar. Halkbilimciler bu kalıplaşmış ifadelere "formel" adını verir; Boratav ise aynı unsurları tekerleme diye anar ve masalbaşı tekerlemesini, Karagöz oyunu başlamadan önce perdeye konan "göstermelik"e benzetir. Sade bir giriş "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde" diye açılır. Daha süslü girişlerde "kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken" gibi olmayacak şeylerin sıralandığı iç kafiyeli cümleler gelir. Bu yalanlama ağırlıklı sözler hem dinleyenin dikkatini toplar hem de birazdan anlatılacak olağanüstü olaylara onu hazırlar.

Türk masallarında en çok bilinen döşemelerden birinde Amasya'nın adı da geçer. Uzunca bir tekerleme, "Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, altı ayı bir güz gittik" diye ilerledikten sonra şöyle devam eder: "Var varadan, sür süreden. Amasya'dan Tire'den. Sulu yerde peynir ekmek, susuz yerde kavun karpuz yiyerekten, vardık varacağımız yere. Geldik masala…" Bu kalıp ders kitaplarına kadar girmiş, masalın yolculuk duygusunu Anadolu'nun iki ucundaki şehirlerin adıyla somutlaştırmıştır. Tekerlemenin Amasya'da doğup doğmadığı bilinmez; adın burada iki uzak menzilden biri olarak, ses uyumu ve yol hissi için seçildiği anlaşılmaktadır.

Masalın ortasında da kalıp sözler bulunur. Anlatıcı sahneden sahneye geçerken "Biz haberi kimden verelim" diye sorar, ardından "Gelelim padişahın küçük oğluna" diyerek dinleyicinin dikkatini yeni olaya çevirir. Uzun bir zamanın geçmesi gerektiğinde "Hikâyeler geç kavuşur, üstadlar tez kavuşturur" sözüyle yılları birkaç kelimeye sığdırır. Yolculuklar "Az gitmişler, uz gitmişler" diye anlatılır; yolcular bazen altı ay bir güz yürüdükten sonra dönüp bakar ve ancak bir çuvaldız boyu yol aldıklarını görürler. Bu formelleri yerinde kullanmak, anlatıcının dil ustalığının en açık göstergesi sayılırdı.

Masalın sonu da en az başı kadar özenle bağlanırdı. Kahraman devleri yenip sevdiği kıza kavuşur, kırk gün kırk gece düğün yapılır, kötüler cezalarını bulur. Ardından gelen bitiş sözü dinleyiciyi gerçek dünyaya geri getirirdi. Amasyalı ninelerin dilindeki "Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine" sözü bu dönüşün tatlı bir işaretiydi. Anadolu'nun pek çok yerinde olduğu gibi burada da "Gökten üç elma düştü" diye başlayan bitişler bilinirdi; elmalar kimi zaman söyleyene, dinleyene ve anlatıcının kendisine, kimi zaman da dinleyenlerle "söyleyen boşboğaz"a paylaştırılırdı. Usta anlatıcı bitiş sözünün uzunluğunu dinleyicinin dikkatine göre ayarlar; masalın bittiğini anlayıp gülüşmeye başlayan bir topluluk karşısında hiçbir formele başvurmadan sözünü kesiverirdi.

Masal Dünyasının Kahramanları

Amasya'da anlatılan masalların kişi kadrosu, Anadolu masallarının ortak kadrosudur. Dev anaları, Keloğlanlar, padişah kızları, üç kardeşin en küçüğü, cadı kocakarılar ve konuşan hayvanlar bu dünyanın yerleşik sakinleridir. Bu dünyada iyilik sonunda kazanır, sabır meyvesini verir, kibir ve hırs cezasız kalmaz. Masal kişileri bir yere ya da bir zamana bağlanmadığı için aynı kahraman Amasya'da da Trabzon'da da Konya'da da küçük farklarla yeniden doğar; anlatıcı yalnızca ayrıntıları kendi çevresinin renkleriyle boyar.

Türk masallarının tiplerini ilk kez sistemli biçimde ortaya koyan çalışma, Pertev Naili Boratav ile Wolfram Eberhard'ın 1953'te yayımladıkları Typen türkischer Volksmärchen adlı katalogdur. Bu katalog 378 Türk masal tipini sınıflandırmış, Anadolu'nun farklı yörelerinden derlenen anlatıların hangi ortak iskeletlere dayandığını göstermiştir. Daha yakın tarihte Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığının yürüttüğü Türk Masal Külliyatı projesinde erişime açılan masallar ise "Sihirli/Olağanüstü", "Gerçekçi", "Hayvan", "Mizahi" ve "Zincirlemeli" gibi başlıklar altında kümelenmiştir. Bu sınıflamada mizahi masalların ayrı bir grup oluşturması, masal ile fıkra arasındaki yakınlığı da gösterir. Bir kış gecesi masalın arasına sıkıştırılan kısa ve güldürücü bir anlatı, çoğu zaman bu iki türün sınırında dururdu.

Masallar, anlatıcıya ve dinleyiciye görünürde yalnızca eğlence sunar. Ancak Amasyalı ninelerin dilinde masal, aynı zamanda örtülü bir ahlak dersiydi. Tekerlemelerle süslenen anlatılar, çocuğun hayal gücünü beslerken ona doğruluğu, cesareti ve merhameti de öğretirdi. Büyüklerin dinlediği masallarda ise adalet, kader, yoksulluk ve zenginlik üzerine daha derin bir düşünce sezilirdi. Masalların yerini ve zamanını belirsiz bırakması, onlara her dinleyicinin kendi hayatından bir parça bulabileceği geniş bir alan açardı.

Oğuz Tansel ve Amasya Masalları

Amasya masallarının yazılı kültüre geçmesinde önemli payı olan isimlerden biri şair, öğretmen ve halk kültürü araştırmacısı Oğuz Tansel'dir. 1915'te Konya'nın Meyre köyünde doğan, 1994'te Ankara'da ölen Tansel, masallarla erken yaşta annesi sayesinde tanışmış, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde öğrenim görürken ünlü masal araştırmacısı Pertev Naili Boratav'ın öğrencisi olmuştur. Anadolu'nun çeşitli yörelerinde masal derleyen Tansel, Amasya'da Emine Uyaroğlu, Menşur Dülger ve Zakire Aytaç gibi usta masalcılardan dinlediği masalları da derlemiş, bunları çocuklar için kendine özgü bir üslupla yeniden yazmıştır.

Tansel'in 1959 ile 1974 yılları arasında derlediği masallar sırasıyla Altı Kardeşler (1959), Yedi Devler (1960), Üç Kızlar (1963), Mavi Gelin (1966) ve Al'lı ile Fırfırı adlı kitaplarda yayımlandı. Bu son kitapla 1977'de Türk Dil Kurumu Çocuk Yazını Ödülü'nü alan ilk yazar oldu. Kitaplarını 9-15 yaş arasındaki okurlar için düzenlediğini, daha küçüklere sadeleştirerek dinletilebileceğini kendisi belirtmiştir. Tansel derlediği masalları "iskeletini değiştirmeden, kendi dünya görüşüne göre yeniden yazdığını" söyler. Hocası Boratav'ın bu yeniden yazma işini benimsemediği, ancak "her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır" diyerek de karşı çıkmadığı aralarındaki mektuplaşmalardan anlaşılmaktadır.

Tansel'in masallara bakışı, geleneksel anlatıcının bakışından bilinçli olarak ayrılır. Halk arasında masal çoğu zaman çocukları uyutmak ya da avutmak için anlatılırdı. Tansel ise "Ben masalları uykudan önce çocukları uykuya daldırsın diye yazmıyorum. Çocukları uyutmak için masal anlatılır. Ben onları uyandırmak için masal yazıyorum" der. Masallarını "Gökten altın elmalar düştü, hepsi de çocuklara" ya da "Mavi elmalarım çocuklara" gibi kendi bitiş sözleriyle bağlaması da geleneksel "üç elma" formelinin bilinçli bir yeniden yorumudur. Amasyalı masalcıların dilinden derlenen anlatılar, böylece hem bir halkbilim belgesi hem de Türkçe çocuk edebiyatının kalıcı metinleri arasına girmiştir.

Fıkra Geleneği ve Halk Mizahı

Amasya'nın sözlü geleneğinde fıkraların ayrı bir yeri vardır. Az sözle çok şey anlatan, güldürürken düşündüren bu kısa anlatılar, toplumsal aksaklıkları iğneleyen bir mizah kalkanıydı. Bir kahve köşesinde, bir düğün sohbetinde ya da kış gecesi bir oda toplantısında anlatılan fıkralar, çoğu zaman zeki bir tiplemenin ağzından haksızlığa, cimriliğe ya da bönlüğe nazikçe çatardı. Halkın gülüşü bu fıkralarda hem bir teselli hem de sessiz bir eleştiriydi.

Anadolu'nun her yerinde olduğu gibi Amasya'da da fıkra repertuvarının merkezinde Nasreddin Hoca bulunur. Hoca'nın fıkralarını ihtiva eden en eski yazma eser, 1480 tarihli Saltuknâme'dir ve burada ona ait iki fıkra yer alır. Yazılış tarihi bilinen en eski müstakil derleme 1571 tarihli Hikâyât-ı Kitâb-ı Nasreddin'de kırk üç fıkra vardır; ilk resimli baskı ise 1883'te Mehmed Tevfik tarafından Letâif-i Nasreddin adıyla yapılmıştır. Fıkra kitaplarında Hoca'ya mal edilen anlatıların sayısı 500'ü aşsa da benimsenmiş ölçülere göre gerçekten ona ait sayılabilecekler 300 civarındadır. Bu fıkralarda alay ve eleştiri okları evden sokağa, aileden yargıya, ekonomiden otoriteye kadar hayatın her alanına yönelir; Hoca'nın mizahı hiciv gibi yıkıcı olmayıp yapıcıdır.

Fıkranın kökleri, Osmanlı şehirlerinde hikâye anlatmayı meslek edinen meddah ve kıssahanların geleneğine de uzanır. Kıssahanlar XV. yüzyıldan itibaren başta büyük şehirler olmak üzere Türk toplumunda çokça görülür; zaman içinde dinî konulardan uzaklaşarak hayvan ve insan seslerini taklit etmeye, anlatılarının arasına fıkralar yerleştirmeye başlarlar. XIX. yüzyıl meddahları hikâye anlatmanın yanında orta oyununda ve Karagöz oynatmada da ustalaşmış, çeşitli tipleri kahvehanelerde canlandırmıştır. Fakîrî'nin Risâle-i Ta'rîfât'ında meddah için söylenen "Bilir misin nedir âlemde meddâh / Biribiriyle halkı ede ıslâh" beyti, bu anlatıcıların toplumdaki yerini açıkça dile getirir. Şehzade sancağı olarak uzun süre canlı bir saray ve medrese hayatı yaşayan Amasya'da da bu türden anlatıcıların bulunduğu düşünülebilir; ancak şehre özgü bir meddah ya da kıssahan adına dair belgeye ulaşılamamıştır.

Yöre insanını konu alan fıkralar, bir şehrin kendine ve komşularına nasıl baktığını da gösterir. Amasya'nın sert kışı, bu türden bir fıkraya da konu olmuştur. Anlatıya göre cehenneme sırayla farklı şehirlerden insanlar atılır; her biri kendi ağzıyla yandığını haykırır. Sıra Amasyalıya geldiğinde yarım saat ses çıkmaz. Kapıyı açıp baktıklarında Amasyalı bağırır: "Aman gardaş gapat, gapat. Börüm yeni yeni ısındı heri." Aynı fıkranın başka illere de uyarlandığı bilinmektedir. Amasya söyleyişinde fıkranın tadını veren de yöre ağzının "gapat" ve tek başına bir anlam taşımayan, çevre illerde de sıkça duyulan "heri" gibi unsurlarıdır.

Efsaneyle İç İçe Geçen Anlatılar

Amasya efsane bakımından Anadolu'nun en verimli şehirlerinden biridir. Ferhat ile Şirin'in sevdası, kayalara oyulmuş su yollarının hikâyesi, mağaralara ve türbelere dair kerametler halkın dilinde masalla iç içe geçer. Yerel kayıtlarda en çok anılan efsaneler arasında Ferhat ile Şirin, Aynalı Mağara ile bağlantılı Güzelce Kız, Kurtboğan, İğneci Baba, Serçoban ve Lokman Hekim sayılır. Bu anlatıların çoğu bir yere, bir kayaya ya da bir yatıra bağlanır ve anlatıcısı onların gerçekliğine inanır. Masalın olağanüstülüğüne kimse inanmazken efsane, dinleyenin yaşadığı coğrafyaya kök salan, o coğrafyayı açıklayan bir anlatıdır.

Yörenin efsaneleri iki önemli akademik çalışmada derlenip incelenmiştir. Tuğrul Balaban'ın Atatürk Üniversitesinde doktora tezi olarak hazırladığı ve 2014'te Amasya Valiliği tarafından yayımlanan Amasya Efsane, Menkabe ve Memoratları, il genelinde yapılmış geniş bir alan derlemesine dayanır. Ahmet Dağlı ise 2012'de Ondokuz Mayıs Üniversitesinde doktora tezi olarak savunduğu, 2023'te Yapısalcı Açıdan Amasya Efsaneleri adıyla kitaplaştırdığı çalışmasında Amasya'dan derlediği on efsaneyi yapısalcı yöntemle çözümlemiştir. Dağlı'nın derlediği metinler, kaynak kişileriyle birlikte verildiği için yöredeki anlatma geleneğinin kimler tarafından sürdürüldüğünü de gösterir. Derebaşalan köyünden elli beş yaşında bir ev hanımı, Aydınca kasabasından otuz dört yaşında bir muhtar, Taşlıyurt köyünden yetmiş altı yaşında bir rençber ve Kızılkışlacık köyünden yirmi altı yaşında bir bahçıvan bu anlatıcılar arasındadır.

Bu metinlerden bazıları, masalın kalıplarıyla efsanenin inancının nasıl kaynaştığını açıkça gösterir. Resul Dede'ye dair anlatıda evliyanın köye bir cami ve hamam yapmaya karar verdiği, malzemeleri geyiklerin boynuzlarında gece yarısından sonra taşıdığı anlatılır. Savaş zamanlarında kaybolup kanlı olarak geri geldiğine inanılan bastonu da efsanenin bugüne uzanan parçasıdır. Şeyh Sadi Baba anlatısında Kanuni Sultan Süleyman'ın İran seferi sırasında ordusuyla Ezinepazar ovasında kışladığı, geceleri geyik kılığında gezen bu zatı yanına çağırttığı, onu sınamak için oturduğu obanın kapı eşiğine Kur'ân-ı Kerîm koydurduğu ve ermişin emanet kaldırılmadan içeri girmediği aktarılır. Bir başka anlatıya göre namazlarını Amasya İmaret Camii'nde kırk gün aksatmadan kılana Hızır görünür. Bunu duyan bir genç kırk gün namazını orada kılar; şadırvan başında karşısına çıkan yeşil sarıklı bir ihtiyar ona Hızır'ın, avucuna aldığı su parmaklarını açtığı hâlde dökülmeyen kişi olduğunu söyler ve aynı şeyi gözünün önünde yapar. Genç, ihtiyar uzaklaştıktan sonra "Hızır oydu ya" diyerek peşinden koşar, ama onu bulamaz.

Şehrin tarihî kişileri de efsane ile masal arasındaki bu bölgede yaşar. Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun Türk-İslam Efsaneleri içinde yer verdiği ve Dağlı'nın da incelediği bir anlatıda, Amasya'da sancakbeyliği yapan Şehzade Bayezid'in, sonradan II. Bayezid adıyla tahta çıkacak olan şehzadenin, gençliğinde eğlenceye ve içkiye daldığı, babası Fatih Sultan Mehmed'in onu bu yoldan döndüremediği anlatılır. Bir mehtaplı gecede ırmak kıyısında karşısına kaya oyuklarında yaşayan yoksul bir "deli" çıkar, Yeşilırmak'a bir taş atar ve taşın düştüğü yerdeki suyun artık aynı su olmadığını, zamanın da bu su gibi akıp gittiğini söyler. Anlatıya göre şehzadenin "deliliği" o gece gider, "veliliği" kalır. Efsaneyi aktaran yaşlı Amasyalı, Yeşilırmak kıyısındaki bir kahvede anlatıcıya bu hikâyeyi ninesinden, ninesinin de kendi ninesinden dinlediğini söyler. Bu zincir, sözlü anlatının aileden aileye, kuşaktan kuşağa nasıl taşındığının küçük ama açık bir örneğidir. Anlatıdaki olaylar tarihî belgelerle doğrulanamaz; ancak II. Bayezid'in sonradan halk arasında "Veli" lakabıyla anılması, efsanenin bu lakabı açıklamaya çalışan bir halk yorumu olduğunu düşündürür.

Anlatının Töreni ve Toplumsal İşlevi

Masal anlatmanın kendine göre bir edebi vardı. Çocuklar susar, büyükler dinler, anlatıcı sesini alçaltıp yükseltir, kahramanları sesiyle ve yüz ifadesiyle canlandırırdı. Dinleyiciyle anlatıcı arasındaki bu etkileşim masalın gidişatını da belirlerdi; ilgi canlıysa anlatı uzar, yeni maceralar eklenir, dikkat dağılırsa anlatıcı olayları çabucak birbirine bağlayıp sözünü bitirirdi. Bir masal biterken bir başkası istenir, gece böylece hikâyeden hikâyeye uzardı.

Bu meclisler, aslında bir toplumun kendini yeniden ürettiği, değerlerini tazelediği birer okuldu. Çocuk, okula başlamadan önce dilin inceliklerini, kafiyeli söyleyişin tadını, bir olayı baştan sona anlatmanın düzenini masal dinleyerek öğrenirdi. Büyükler için fıkra, doğrudan söylenemeyecek bir eleştiriyi gülümseterek dile getirmenin yoluydu. Efsane ise insanı yaşadığı yere bağlar, kayaya, pınara ve türbeye bir anlam yüklerdi. Halkbilimciler bu türlerin her birinde bir topluluğun çaresizliklerini, umutlarını ve dünya görüşünü bulur; Boratav efsaneleri bu bakımdan halk edebiyatının bütün türleri arasında halkın iç dünyasını en iyi dile getiren ürünler sayar.

Günümüzde Masal ve Fıkra

Bugün ekranlar o soba başlarının yerini büyük ölçüde almış durumdadır. Sanayileşme ve köyden kente göç, sözlü anlatıların doğal ortamını daraltmış; usta masalcılar birer birer kaybolurken pek çok masal kayda geçirilmeden unutulmuştur. Halkbilimi araştırmacıları bu yüzden derlemeyi en öncelikli görevlerden biri olarak görür. Masal, UNESCO'nun 2003'te 32. Genel Konferansı'nda kabul ettiği Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi'nde "sözlü anlatımlar ve sözlü gelenekler" başlığı altında değerlendirilebilecek türlerden biridir. Bu çerçevede masalın okullarda, kütüphanelerde ve eğitimli anlatıcılar aracılığıyla yeniden canlandırılması yönünde çalışmalar artmıştır.

Amasya'da bu alandaki en kapsamlı girişimlerden biri, Amasya Valiliği ile İl Millî Eğitim Müdürlüğü işbirliğiyle Nisan 2018'de başlatılan "Masallarda Amasya" projesidir. Şehrin tarihî, turistik, kültürel ve manevi değerlerini çocukların anlayacağı bir dille masallara dönüştürmeyi amaçlayan proje kapsamında 3. ve 4. sınıf öğrencileri için sekiz masal kitabı hazırlandı. Sekiz bin basılı kitabın yanında engelli çocuklar için ses ve işaret dili destekli beş bin sesli kitap DVD'si ve görme engelliler için Braille alfabesiyle basılmış kitaplar üretildi. Projenin kapanış programı Haziran 2019'da Saraydüzü Kışla Binası Millî Mücadele Müzesi ve Kongre Merkezi'nde yapıldı; serinin son kitabı olan "Büyük Hazine: Amesia Bitiyor" burada animasyon film olarak gösterildi. Bu kitaplar geleneksel masal derlemesi olmayıp yeni yazılmış eğitim metinleridir; yine de masal biçiminin bir şehrin kendini çocuklarına anlatmak için hâlâ en etkili yollardan biri sayıldığını gösterirler.

Ülke çapında ise Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığının Ocak 2019'da başlattığı Türk Masal Külliyatı projesi, 21 Aralık 2022'de, yılın en uzun gecesinde, 1252 masalı genel erişime açtı. Bunların 300'ü Karadeniz Bölgesi'nden, 385'i İç Anadolu'dan derlenmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Türk Dil Kurumu arşivlerindeki yüzlerce masal da bu külliyata kazandırılmış, sisteme 6.000'i aşkın masal yüklenmiştir.

Kronoloji

1480: Nasreddin Hoca'ya ait fıkraları içeren en eski yazma eser olan Saltuknâme tamamlandı; eserde Hoca'ya ait iki fıkra bulunur.

1571: Yazılış tarihi bilinen en eski Nasreddin Hoca derlemesi Hikâyât-ı Kitâb-ı Nasreddin (43 fıkra) kaleme alındı.

1883: Nasreddin Hoca fıkralarının ilk resimli baskısı Letâif-i Nasreddin Mehmed Tevfik tarafından yayımlandı.

1953: Pertev Naili Boratav ile Wolfram Eberhard'ın 378 Türk masal tipini sınıflandıran Typen türkischer Volksmärchen adlı kataloğu yayımlandı.

1959-1974: Oğuz Tansel, Amasya'daki usta masalcılardan dinlediği masallar da dahil olmak üzere Anadolu masallarını derleyip yayımladı (Altı Kardeşler 1959, Yedi Devler 1960, Üç Kızlar 1963, Mavi Gelin 1966).

1977: Oğuz Tansel, Al'lı ile Fırfırı ile Türk Dil Kurumu Çocuk Yazını Ödülü'nü alan ilk yazar oldu.

2003: UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi kabul edildi.

2012: Ahmet Dağlı'nın Amasya efsanelerini yapısalcı yöntemle inceleyen doktora tezi Ondokuz Mayıs Üniversitesinde savunuldu.

2014: Tuğrul Balaban'ın Amasya Efsane, Menkabe ve Memoratları adlı derlemesi Amasya Valiliği tarafından yayımlandı.

2018: Nisan ayında "Masallarda Amasya" projesi başlatıldı.

2019: Ocak ayında Türk Masal Külliyatı projesi başladı; Haziran ayında "Masallarda Amasya" projesinin kapanış programı yapıldı.

2022: 21 Aralık'ta Türk Masal Külliyatı kapsamında derlenen 1252 masal genel erişime açıldı.

2023: Dağlı'nın tezi Yapısalcı Açıdan Amasya Efsaneleri adıyla kitap olarak yayımlandı.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

  • Uslu, Esra, "Oğuz Tansel'in Masallarının Sosyal Beceriler Açısından İncelenmesi", Buca Eğitim Fakültesi Dergisi, sayı 53, 2022, s. 341-360.

Resmî kaynaklar

  • Balaban, Tuğrul, Amasya Efsane, Menkabe ve Memoratları (Derleme-İnceleme-Metin), Amasya Valiliği Yayınları, Amasya 2014.
  • Oğuz, M. Öcal ve diğerleri, Anadolu Masalları Tanıtım Programı, Millî Eğitim Bakanlığı Öğretmen Yetiştirme ve Geliştirme Genel Müdürlüğü - UNESCO Türkiye Millî Komisyonu, Ankara 2019.

Kitaplar

  • Dağlı, Ahmet, Yapısalcı Açıdan Amasya Efsaneleri, Paradigma Akademi, Çanakkale 2023.
  • Sepetçioğlu, Mustafa Necati, Türk-İslam Efsaneleri, İrfan Yayınları, İstanbul 2005 (Dağlı'dan naklen).
  • Editör Yayınevi, 9. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı öğretmen kitabı, masal tekerlemesi örneği.

Diğer kaynaklar

  • Nutku, Özdemir, "Meddah", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 28, Ankara 2003, s. 293-294. islamansiklopedisi.org.tr
  • Altunel, İbrahim, "Kıssahan", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 25, s. 501.
  • Albayrak, Nurettin, "Nasreddin Hoca", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 32, İstanbul 2006, s. 418-420.
  • Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, "Türk Masal Külliyatı Halkımızın Erişimine Açıldı", 2022.
  • Amasya İl Millî Eğitim Müdürlüğü, "Masallarda Amasya Projesi'nin Kapanış Programı Gerçekleştirildi", 27 Haziran 2019.
  • Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Efsaneler" (Kültürel Detaylar derlemesi).
  • "Oğuz Tansel" maddesi, Vikipedi (yardımcı kaynak).
  • "Elmayı soya soya, Amasya'yı doya doya", Gazete Duvar (Amasya'ya uyarlanan cehennem fıkrası).
  • "Anonim Halk Edebiyatı", YKS Edebiyat.
  • Doğan Kaya, "Efsane-Masal-Hikâye-Fıkra" derlemesi.
  • Uşak İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Anlatmalar: Destanlar, Efsaneler, Halk Hikâyeleri, Masallar, Fıkralar".

Çevrimiçi kaynaklar