Amasya, Yeşilırmak'ın açtığı dar vadide, iki yanı yüzlerce metre yükselen kayalıkların arasına sıkışmış bir şehirdir. Suyun bu şehirdeki yeri yalnızca geçim ya da ulaşım meselesi olmamış, halkın anlatılarına da yön vermiştir. Dağı delip su getiren âşık, bir mendilin içinde damlayan süt, tufandan önce ayaklarının ıslaklığıyla haber veren inekler, taştan sızan sular ve bir sağanağın ardından Çakallar Deresi'nden inen sel, Amasya'nın hafızasında hep suyla bağlantılı yerlere oturur. Bu anlatıların bir kısmı edebî bir geleneğin Amasya'ya uyarlanmış hâlidir, bir kısmı bir velinin hayatına dayanır, bir kısmı da gerçek bir mühendislik eserinin, yani antik su yolunun çevresinde doğmuştur.

Su yollarının kendi tarihi, Yeşilırmak vadisinin coğrafyası ve kıyı düzenlemeleri başka yazılarda ele alındığı için burada konu, suya bağlanan hikâyelerdir. Hikâyelerle birlikte onları doğuran ya da onlara malzeme olan yerler de anılacaktır, çünkü Amasya'da her efsane, ayakta duran bir kaya, bir çeşme, bir türbe ya da bir köprünün yanında yaşar.

Ferhat ile Şirin Anlatısının Amasya Kolu

Ferhat ile Şirin hikâyesinin kökü Amasya'nın dışındadır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre konu, Nizâmî-i Gencevî'nin Hüsrev ü Şîrîn mesnevisinden çıkmış ve zamanla başlı başına bir anlatı olmuştur. Nizâmî'de Ferhad, Hüsrev ile Şîrin arasındaki aşka sonradan giren üçüncü kişidir. Sonraki mesnevilerde ise hikâyenin ağırlık merkezi Ferhad'a kayar. Konuyu Ferhâd ü Şîrîn adıyla ilk kez Ali Şîr Nevâî ele almıştır (1484). Osmanlı sahasında II. Bayezid'in oğlu Şehzade Korkut'un (Harîmî) Ferhâd ü Şîrîn'i, Lâmiî'nin Ferhâdnâme'si ve Kanunî devrinde Şâmî'nin Ferhâdnâme'si bu çizgiyi izler. Hikâye divan edebiyatından halk edebiyatına geçince Anadolu'ya uyarlanmış, tarihî ve coğrafî çerçevesi değişmiştir. Anadolu ve Azerbaycan'da anlatılan halk hikâyesinde olay Horasan'da başlar, sonra Amasya'da sürer. Klasik mesnevide Mehmene Bânû'nun yeğeni olan Şîrin, bu anlatıda onun kız kardeşidir. Şîrin'in öbür talibi de İran hükümdarı Hüsrev olmaktan çıkar, Amasya hükümdarı Hürmüz Şah'ın oğlu olur.

Halk hikâyesinin bilinen özetinde Mehmene Bânû, kız kardeşi için bir köşk yaptırır ve süsleme işini nakkaş Ferhad'a verir. Ferhad köşkü bezerken Şîrin'e âşık olur, Şîrin de ona gönül verir. Şîrin köşkün önünden bir dere akmasını ister. Ferhad, yakındaki dağı delip ötedeki pınarın suyunu getirmeyi üstlenir ve bunu kırk günde yapacağını söyler. Anlatıya göre işi otuz dokuz günde bitirir. Bu ayrıntı Amasya'daki söylentiye de geçmiştir, Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi'nde halkın su yolunun otuz dokuz günde yapıldığını söylediğini özellikle kaydeder. Hikâyenin sonraki aşamasında Amasya hükümdarı Hürmüz Şah devreye girer. Oğlu da Şîrin'e âşık olduğundan Ferhad'a ağır bir şart konur: karşıdaki dağı delip suyu şehre getirirse Şîrin'i alacaktır. Ferhad dağı deler. Suyun şehre akmasına az kalmışken bir dadı, kocakarı kılığında yanına gelir ve Şîrin'in öldüğünü söyler. Ferhad külüngünü havaya fırlatır, düşen külüngün altında kalarak ölür. Haberi alan Şîrin, hançerle kendini öldürür.

Amasya'da dolaşan biçimde ayrıntılar biraz değişir. Yerel anlatımda Mehmene Banu şehrin sultanıdır, Şirin onun kız kardeşidir, su ise Şahin Kayası denen uzak bir yerdedir. Sultan, kız kardeşini vermemek için imkânsız bir iş ister ve şehre suyu getirmesini şart koşar. Başka bir anlatımda dağın adı Elma Dağı olarak geçer, Ferhad'ın külüngü yerine künk ya da gürz anılır. Bu uyarlamalarda ortak olan, suyun şehre gelmesi ile âşığın ölümünün aynı ana denk düşmesidir. Su sonunda bütün coşkusuyla akar, ama onu getiren artık yoktur. İki sevgili yan yana gömülür. Rivayete göre her bahar mezarların üzerinde birer gül açar, aralarına da bir karaçalı çıkar. TDV'deki özet bu karaçalıyı, sevgilileri ayıran dadının kendisi olarak aktarır.

Aynı kaynak, hikâyenin Anadolu'da özellikle Amasya ve Erzurum'da birtakım yer adlarına bağlanarak yaşadığını söyler. Yazılı metin olarak ilk taş baskısı 1854'te İstanbul'da yapılmış, Latin harfli ilk yayını 1930'da çıkmıştır. Hikâye Karagöz ve orta oyununa da girmiştir. Karagöz uyarlamasında olay İstanbul'a taşınır, Amasya'daki Elmadağı bir toprak tümseği olarak sahnede durur, Ferhad susuzluk çeken şehre su getirmek için dağı deler ve oyun facia yerine mutlu bir sonla biter.

Hüsâmeddin Yasar'ın Ferhad Kayası Yorumu

Amasya'nın bu hikâyeyi nasıl benimsediğini en ayrıntılı gösteren belge, Hüseyin Hüsâmeddin Yasar'ın Amasya Tarihi'nin birinci cildindeki Ferhad Kayası bölümüdür. Yasar'ın anlatımına göre Karakaya'nın güneybatısındaki yüksek ve sarp kayaya Ferhad Kayası, doğuya uzanan sıradağ silsilesine Ferhad Dağı denir. Kayanın yüksekliği yaklaşık üç yüz metredir, batıya bakan yüzü diktir, üstü düzdür, kuzey eteği bağ ve bostanla kaplıdır. Güneybatı eteğinde, yerden üç metre kadar yüksekte, yay biçiminde bir oyuk görülür. Yasar bu oyuğun genişliğini altı kadem, derinliğini iki buçuk metre olarak verir ve dün oyulmuş gibi taze durduğunu yazar. Kayanın bulunduğu boğaza Ferhad Arası denir. Halk, hem kayanın adından hem bu oyuktan hem de su yolunun Ahır Önü'ne kadar uzanmasından hareketle hikâyeyi kurmuş, kayanın üstündeki beş metre boyunda, iki buçuk metre eninde bir mezarı da Âşık Ferhad'a bağlamıştır. Bu mezar, eski insanların boylarının uzun olduğu düşüncesine de dayanak yapılmıştır.

Yasar bu söylentiye dönemin bilginlerinden bazılarının da inandığını belirtir. Amasyalı müverrih Kara Müftüzâde Mustafa Vâzıh Efendi, kayanın sırrını soran bir soruya "Şîrin'e âşık olan Ferhad delmiştir" diye fetva vermiştir. Yasar bu hükmü yanlış bulur ve nedenini sayar. Ona göre oyuk iki yönde izlendiğinde, Amasya'ya on beş kilometre kadar uzaktaki Şahin Kayası'nın önünden başlayan, bir metre kadar genişliğinde, iki metre kadar derinliğinde bir su yoluna çıkar. Su yolu Ferhad Arası'ndan, Memi Dede'nin önünden geçer. Gökmedrese, Şamlıca, Receb, Çeribaşı, Acem Ali, Uzun Mustafa, Gümüşlüzâde, Mehmed Paşa ve Sevâdiye mahallelerini dolaşır, Bayezid Mahallesi'nde Kibrithane'nin güneyindeki bir kayada, dört metre kadar çapında, kare biçiminde oyulmuş bir deliğe varır. Yasar'ın hesabıyla bu kârgir su yolunun toplam uzunluğu on sekiz kilometre kadardır. Şahin Kayası eteğindeki derelerin sularını toplamıştır. İçinde görülen on santimetre kalınlığındaki tortular ve kuru yosunlar, suyun yüzyıllarca aktığını gösterir. Yasar, Şamlıca Mahallesi'ne düşen kısmın iri olduğunu, Mehmed Paşa Mahallesi'ne düşen kısımda suyun hâlâ aktığını, baharda arttığını, yazın azaldığını yazar. Bu değişim, şehre girdikten sonra su yoluna başka kaynakların da karıştığını düşündürür.

Yasar'ın itirazı mühendisliğe dayanır. Bu kadar büyük bir eserin ne kadar masrafla ve kaç yılda yapılabileceği düşünülürse, bir Ferhad'ın tek başına otuz dokuz günde, hatta otuz dokuz yılda bitiremeyeceğine şüphe yoktur. Üç saatlik bir mesafe boyunca uzanan su yoluna harcanan kireç bile otuz dokuz günde yakılamaz, dört beş yerde tünel biçiminde kayaya açılmış işleri tek kişiye yüklemek ise saflıktır. Su yollarını yaptıranların büyük bir mülkî ve mali güce sahip olması gerektiği açıktır. Yasar bu noktada Pont krallarına, özellikle Zile'de büyük su yolları yaptırdığı kaydedilen Mihridad'a (Mithridates) ya da selefine dikkat çeker ve Amasya'yı ziyaret eden Alman, Fransız ve İngiliz seyyahların da eserleri Pont hükümdarlarına bağladıklarını yazar.

Ferhad Adının Kökeni Üzerine Tartışma

Yasar, adın nereden geldiğine dair başka açıklamaları da değerlendirir. İlki, Ferhad-Şirin hikâyesinin Nizâmî'nin Kisrâ-Şîrîn anlatısının bozulmuş biçimi olduğu görüşüdür. Kisrâ, İran şahı Husrev-i Pervîz'dir, Şîrin ise Bizans imparatoru Moris'in kızı Marya'dır. Yasar'ın aktardığı bir Arapça ibareye göre Gîlân'daki Bîsütûn Dağı'nın bir yüzü yukarıdan aşağı düzdür, arkasında bir mağarada su gözü ve üzerinde Kisrâ ile Şîrin'in suretleri vardır. Yasar, Pont dağları zincirinin batı ucunun Ferhad, doğu ucunun Bîsütûn olduğunu hatırlatır ve Bîsütûn adının Pontus'un bozulmuş biçimi olabileceğini, bu benzerliğin Amasya'daki söylentiyi doğurmuş olabileceğini düşünür. Hikâyenin zamanını da sorgular. Kisrâ-Şîrîn kıssası hicretten otuz yıl öncesine aittir, oysa Amasya'nın su yolları hicretten yedi yüz yıl öncesinden beri vardır.

İkinci açıklama, yazarı ve yazılış tarihi bilinmeyen bir tarih mecmuasındaki rivayettir. Buna göre Husrev-i Pervîz Küçük Asya'yı işgal ettiği yıllarda Ferhad bin Efrûhte adlı komutanı Amasya valisi atamış, su yollarını bu vali onarmış, kaya da bu yüzden Ferhad Kayası adını almıştır. Yasar mecmuayı, eski Çorum müftüsü el-Hâc Ahmed Efendi'nin elinde görmüş, onun Çorum'da yaptırdığı kütüphaneye koyduğunu öğrenmiştir. Husrev'in işgalinin doğru olması hâlinde bile Ferhad bin Efrûhte'nin Amasya valisi olduğunu ve su yollarını onardığını tarihen şüpheli bulur. Ayrıca bu işgalden sonra Amasya yaklaşık dört yüz yetmiş yıl Rumların yönetiminde kaldığına göre, Rumların can düşmanı olan bir İranlı komutanın adının İslam fethine kadar nasıl korunduğu da sorulması gereken bir noktadır.

Üçüncü açıklamayı Yasar en makul bulur. Tarih-i Âl-i Dânişmend'e göre Melik Ahmed Dânişmend Gazi, hicri 467 dolaylarında (yaklaşık 1074-75) Harcene'yi, yani Amasya'yı kuşattığında, emirlerden Ferhad Gazi'nin Helvacı Pınarı'ndan hareketle Pont dağını aşıp güneyden şehre inmesi uygun görülmüştür. Ferhad Gazi savaşçılarıyla dağa çıkmış, çarpışmada şehit düşmüş ve oraya gömülmüştür. Yasar, dağın üzerindeki büyük mezarın bu Danişmendli emire ait olabileceğini, adının da dağa kaldığını düşünür. Mezarın sonradan büyütülüp Âşık Ferhad'a bağlandığını tahmin eder.

Aynı bölümde dağın eteğindeki iki çeşme de kaydedilir. Güney eteğindeki Helvacı Pınarı, hicri 1064'te ölen eski Amasya mütesellimi Helvacı Mehmed Ağa'nın yaptırdığı çeşmeden adını almıştır. Amasya ayanından el-Hâc İbrahim Ağa hicri 1210'da pınarı onarmış, mecrasını temizleyip suyu akıtmış ve birkaç dükkân vakfederek yeniden canlandırmıştır. Ferhad Arası'ndaki Bey Pınarı'nı ise hicri 1164'te eski Mısır mirlivası el-Hâc Osman Bey yaptırmış, suyunu akıtmış ve vakıflarını düzenlemiştir. Yasar, kendi zamanında ikisinin de harap olduğunu yazar. Bu çeşmeler, su yolunun yanındaki gündelik hayatın izleridir ve efsane ile tarih arasındaki mesafeyi gözle görülür kılar.

Antik Su Yolunun Bugünkü Bilgisi

Yasar'ın bir asır önce tarif ettiği yapı, bugün Ferhat Su Kanalı adıyla tescilli bir kültür varlığıdır. Kültür Portalı envanterine göre kanal, ana kaya bloğunun kenarına, kayanın oyulmasıyla yapılmış bir su kanalıdır. Geç Hellenistik ve Erken Roma döneminde, Yeşilırmak'ın güney kıyısındaki antik yerleşmenin su ihtiyacını karşılamak için inşa edilmiştir ve envanter yapım tarihini M.Ö. 1. yüzyıl olarak gösterir. Kanalın bilinen uzunluğu yirmi ile yirmi beş kilometre arasındadır. Başlangıcı, Amasya merkeze bağlı Meşeli Çiftliği Köyü'ndeki Kırkgöz Mevkii'ndeki su kaynağıdır, yer yer tonozlu biçimde yeraltından devam eder ve Mehmet Paşa Mahallesi'nde son bulur. Kentin içindeki kısmı yaklaşık altı kilometredir, en iyi izlenen bölüm ise karayoluna paralel uzanan, iki kilometre kadar olan Ferhat Arası'dır. Bazı kaynaklar toplam uzunluğu on sekiz kilometre olarak yazar, bu da Yasar'ın ölçüsüyle uyuşur. Başka bir kaynak ise yapıyı İmparator Hadrianus dönemine (117-138) bağlar. İki tarihleme arasındaki fark, yapının hangi evrelerde kullanıldığı ve onarıldığı sorusunu açık bırakır.

Kanalın teknik özellikleri, halkın tek bir ustaya bağladığı işin aslında bir ekip tarafından, çağın ölçü bilgisiyle yapıldığını gösterir. Araştırmalara göre su terazisi kullanılmış, hattın eğimi binde yedi olarak saptanmıştır ve bu eğimin Çekerek Çayı'nın taban eğimiyle örtüştüğü kabul edilir. Kireçtaşına oyulmuş bölümlerin yüksekliği ortalama 120 santimetre, genişliği 87-97 santimetre arasındadır. Duvar tepesinde iki yanda ortalama 20 santimetrelik setler oyulmuştur, bunlar kanalı örten örtünün oturduğu yerlerdir. Kanal yer yer tonozla örtülmüştür. Kayanın girinti çıkıntılarını izleyen hat, bazı yerlerde 360 dereceye yaklaşan dönüşler yapar. Dağ tarafındaki duvar, üzerine moloz düşmesin diye 1,5 ile 3 metre kadar fazladan tıraşlanmıştır. Suyun yüzyıllarca akmasıyla tabanda kireç tortuları oluşmuştur. 1997'de Amasya Müzesi, Ferhat Arası'ndaki oyma bölümde temizlik ve kurtarma kazısı yapmıştır. Çevredeki alanlar Bizans döneminde yerleşime açılmış, kayıtlara göre 12. yüzyıldan sonra su yolu işlevini yitirmiştir. Kanalın bir bölümü bugün taş ocakları ve karayolu yüzünden kesintiye uğramıştır.

Edebiyatta ve Sahnede Amasya Suyu

Ferhat ile Şirin hikâyesi sahneye de uzanmış ve bu yolculukta da su motifi korunmuştur. Nâzım Hikmet, 1948'de Bursa Cezaevi'nde, haziran ile ekim ayları arasında Ferhad, Şirin, Mehmene Banu ve Demirdağ Pınarının Suyu adlı üç perdelik oyunu yazmıştır. Oyunda kişisel aşk toplumsal bir ülküye dönüşür ve olaylar Mehmene Banu, Şirin ve Ferhad üçgeninde gelişir. Geleneksel hikâyenin ikinci yarısını oluşturan Hüsrev ve Hürmüz'e ait olaylar oyunda yer almaz. Eserin dünyadaki ilk sahnelenişi, Ekim 1953'te Moskova Dram Tiyatrosu'nda Bir Aşk Masalı adıyla yapılmıştır. Arif Melikov'un müziği ve Yuri Grigoroviç'in koreografisiyle 1961'de Kirov Balesi'nde Aşk Efsanesi adıyla bale olarak sahnelenmiştir. Türkiye'de oyun 1965'te De Yayınevi tarafından yayımlanmış ve aynı yıl Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu'nda oynanmıştır. Sonraki yıllarda hikâye başka yazarlarca yeniden yorumlanmış, Ertan Akman'ın 2004 tarihli oyunu Bir Su Masalı adını taşımıştır.

Bu geniş edebî serüven içinde Amasya, hikâyenin geçtiği yer olarak özel bir konuma sahiptir. Hikâyedeki en önemli unsur, yani dağı delerek şehre su getirme şartı, Amasya'da elle tutulur bir karşılık bulur. Başka yerlerde Ferhad'ın dağı bir yer adı olarak kalır, Amasya'da ise içinde yürünebilen bir kaya kanalı vardır. Yasar bu benzerliği ve yanlışlığı birlikte görmüş, halkın hikâyeyi yaşayan bir yapıya bağlamasının nedenlerini sorgulamıştır.

Ser Çoban ve Damlayan Süt

Amasya'nın bir başka su hikâyesi, Ferhad'ınki kadar geniş bir çerçeveye sahip olmasa da ağızdan ağıza daha kolay dolaşır. Halk menkıbesinde Serçoban, Karasenir köyüne yerleşmiş, geçimini çobanlıkla sağlayan, sade ibadetiyle tanınan bir zattır. Kardeşi İğneci Baba ise Amasya'da ayakkabıcılık eder. Bir gün Serçoban, koyunlarından sağdığı sütü bir mendile bağlayıp kardeşini ziyarete getirir. Amacı, mendile koyduğu sütün sızmadığını göstermektir. Mendili dükkânın duvarındaki bir çiviye asar. O sırada İğneci Baba, bir kadının ayak ölçüsünü almaktadır. Serçoban kadının topuklarını görüp içinden "ne kadar güzel" diye geçirince, çiviye asılı mendilden süt yavaş yavaş damlamaya başlar. İğneci Baba kardeşinin niyetinde bozulma olduğunu sezer, ama bir şey belli etmez. Kadın ayrılınca "Keramet dağ başında ermekte değil, keramet burada, çıkındaki sütü damlatmamakta" der. Anlatıldığına göre İğneci Baba'nın mezarı Kocacık Çarşısı'ndadır.

Aynı derlemede Serçoban'a bağlanan ikinci bir menkıbe de vardır. Dağda sürüsünü otlatırken kaçan bir oğlağı kovalar, yakaladığında keseceğini söyler. Yakaladığında oğlağın mahzun bakışlarıyla karşılaşır, duygulanır ve "Beni de çok yordun mübarek" diyerek hayvanı serbest bırakır. Serçoban öldüğünde sürüdeki hayvanların her birinin ağaca dönüştüğü, böylece bir orman oluştuğu anlatılır. Mezarın bulunduğu yer adak ve mesire yeri olarak ziyaret edilir, yöre insanı oradaki ağaçları kesmenin kötülük getireceğine inanır.

Hüsâmeddin Yasar'ın anlatısı, bu menkıbenin altındaki tarihî kişiyi gösterir. Yasar'a göre Mevlânâ Bahâeddin Ser-çoban, Tebriz'de Şeyh Tâceddin Ebû Hâmid Abdurrahman et-Tebrîzî'den şer'î ilimler ve edebiyat okumuş, Hazret-i Hüseyin'in soyundan gelen bir âlimdir. Ülke ülke dolaşarak Amasya'ya gelmiş, burada uzun süre ilim yaydığı için emirlerden ve halktan saygı görmüştür. Anadolu nazırı sıfatıyla Amasya'da oturan Kongurtay'ın zulmü yüzünden Karasenir civarında inzivaya çekilmiş ve çobanlık yaparak geçindiğinden Ser-Çoban Dede diye anılmıştır. Mahmud Gazan Han'ın tahta çıkıp İslam'la şereflenmesinden sonra yeniden saygı görmüş, Gazan Han zamanında ölmüştür. Kabri Kayabaşı ile Karasenir arasındaki tepededir. Mezar başlangıçta açık bir ziyaretgâhtı. Hicri 1292'de (1875) Hicaz kumandanı Karasenirli mirliva Hasan Paşa üzerine ahşaptan bir türbe ve hücre yaptırmıştır. Yöre halkı bayramlarda oraya toplanıp kurban keser, yemek yapar ve herkese dağıtır. Kardeşi es-Seyyid Alâeddin Ali Dede, Ser-Çoban Dede'nin doğusunda, ırmağın öbür yakasındaki bir tepede yatar. Yasar ikisini de Cüneydî meşrepli âlim ve sâlihlerden sayar.

Suyla ilgisi coğrafyadan gelir. Çekerek Irmağı, Amasya'nın güneybatısında Kayabaşı Mahallesi'nin batı yanını dolanıp Serçoban Tepesi'nin önünde Yeşilırmak'a karışır. Yasar, Çekerek'in çay gibi küçük olduğunu, baharda coştuğunu, bazen tamamen kesildiğini, akarsa yararının çok, coşarsa zararının az olduğunu söyler. Serçoban Tepesi böylece iki suyun birleştiği yerde durur. Süt menkıbesi, bir velinin sınanışını anlatan sade bir hikâyedir. Yasar'ın anlattığı tarihî Ser-Çoban ise zulümden kaçıp ırmak kıyısındaki bir tepede çobanlığı seçen bir âlimdir. İki anlatı birbirine karıştırılmamalıdır, çünkü süt menkıbesinin bu tarihî kişiye ait olduğu kaynaklarda doğrudan belgelenmiş değildir.

Veng'in Damlayan Kayası

Amasya'nın yer adlarına bağlanan başka bir su anlatısı Veng mevkiindedir. Yasar'a göre Veng, Ferhad Kayası'nın kuzey eteğinin adıdır. Tokat yoluna giden şosenin solunda, Memi Dede Önü Mezarlığı'nın sonunda, Hacılar Meydanı'nın üstündeki bir sırtın ismidir. Her iki yanı Rum ve Ermeni Hristiyanların mezarlığıdır. Sırtın sonunda kil topraktan oluşmuş, kaya biçiminde bir kütle vardır. Menfezlerinden kesintisiz su damlar, çevresi çoraktır. Damlayan suyu toplamak için kayanın altına siyah taştan küçük bir havuz yapılmıştır. Yasar suyun parlak ama tatsız ve ağır olduğunu yazar. Hristiyanlar için burası saygın bir yerdir. Pazar günleri toplanıp eğlenir, dönerken çevredeki çorağı "cevher" diye yüzlerine ve alınlarına sürerler.

Yer hakkında iki ayrı rivayet vardır. Rumlar, Havarilerden Petrus'un öğrencisi Yovannis'in Amasya halkını dine çağırmak için buraya geldiğini, Hristiyanlığın doğruluğuna delil olarak taştan su akıttığını ve yerin Yovannis adıyla anıldığını, sonra kısalarak Veng olduğunu söyler. Ermeniler ise Revan'daki Açmiyazin'de yaşamış Havari Ohannis'in Kayseri'ye giderken Amasya'da düşmanlarından kaçıp oraya saklandığını, birkaç gün sonra susayınca arkasını dayadığı taşa emredip suyu akıttığını, yerin bu yüzden Ohannis adını aldığını, sonra Veng'e dönüştüğünü anlatır. Yasar iki rivayetin aynı kaynaktan çıktığını belirtir. Ad ve kısalma konusunda aynıdırlar, kökende ise ayrışırlar. Tarihî bakımdan Hristiyanlığın Amasya'da ancak M.S. dördüncü yüzyıl başında belirdiğini, Ermenilerde üçüncü yüzyılda yayıldığını, dolayısıyla birinci ve ikinci yüzyılda Yovannis ve Ohannis adlı rahiplerin Amasya'da din yaymasının mümkün olmadığını yazar. Kaydettiğine göre mezarlığın kullanımı da zamanla değişmiştir. Hicri 1300 dolaylarına kadar Rumlar ve Ermeniler buraya yalnız ölü ziyareti için seyrek gelirken, bu tarihten sonra önce Ermeniler, ardından Rumlar pazar günleri toplanma yeri yapmıştır. Hikâyeler de büyük ölçüde bu yeni âdeti açıklamak için çıkmıştır. Torumtay Camii ve Halifet Gazi Medresesi taşlarındaki Rumca yazılara bakarak Yasar, Veng denen yerin doğusunda eskiden bir kilise ve patrikhane bulunduğunu belirtir.

İnekler Türbesi ve Nuh Tufanı Rivayeti

Amasya'da su, büyük bir felaketin hatırasında da yaşar. Mehmed Paşa İmareti'nin önünde, yol üzerinde, Dugrâkiye Medresesi'ne bitişik, sağlam temelli, balık sırtı biçiminde kârgir kubbeyle örtülü uzun bir türbe vardır. Yasar'ın kaydına göre içinde Selçuklu emirlerinden Amasya valisi Nûreddin Tugrak, oğlu Şemseddin İnâc, torunu İzzeddin Balaban ve diğer torunları yatar. Türbe İnâc Türbesi diye bilinirken, orada yatanların kim olduğu unutulmuş, civarda Selâmet Hatun adında bir kadının bulunması yüzünden de bir hikâye kurulmuştur. Türbeye İnekler Türbesi denmesi buradan gelir.

Halk arasında dolaşan hikâye şöyledir. Nuh Peygamber'in beddualarıyla tufan olduğu sırada, ona iman eden ve tufandan haberi olmayan Selâmet Hatun'un inekleri, yağmurun yağmadığı bir günde ayakları ve diz kapakları ıslak olarak gelir. Hatun buna şaşırır, nedenini sorar ve tufanın koptuğunu öğrenir. İneklerinin telef olmadığına ve kendisinin kurtulduğuna şükreder. Kendisine Selâmet Hatun denir, türbesinin yakınına da ineklerinin hatırası için bir türbe yapılır. Yasar bu hikâyeyi yalan sayar ve gerekçesini tarihe dayandırır. İnâc Bey'in hicri yedinci, Selâmet Hatun'un hicri dokuzuncu yüzyıl şahsiyetleri olduğunu, İnâc'ı ve çocuklarını inek sanmanın, Selâmet Hatun'u da Nuh devrinden kalma biri saymanın gülünç olduğunu söyler. Başka bir bölümde aktardığına göre Selâmet Hatun, Molla Beylik diye tanınan Amasya kadısı Nizâmeddin Abdurrahman Çelebi'nin kızıdır. Hicri 857'de bir zâviye yaptırmış, zâviye sonradan Şefik Paşa'nın haksız yere el koymasıyla bahçeye çevrilmiş, türbesi ise korunmuştur. Tarihî Selâmet Hatun, on beşinci yüzyıl Amasya'sında yaşamış bir kadı kızı ve vakıf sahibidir.

Çakallar Deresi ve Sel Hatırası

Amasya'da su yalnızca bereketle anılmaz. Şehrin içinden geçen üç dere vardır: Savakça Deresi, Çakallar Deresi ve Karakaya Deresi. Yasar bunların en korkuncunun Çakallar Deresi olduğunu, Selağzı'ndan ırmağa indiğini ve pek çok felakete yol açtığını yazar. Hicri 1271'de (1854-55) yağan şiddetli yağmurun ardından büyük bir sel inmiş, üstündeki köprüleri ve evleri yıkarak önüne katmış, küçük kubbe taşlarından birini Selağzı'nın batısındaki Sinan Hamamı'nın kubbesi üzerine bırakmış, çok sayıda hayvanı, arabayı, keresteyi ve insanı ırmağa dökmüştür. Hamamın kubbesi üzerinde kalan taş, çok uğraşılarak ve büyük zorlukla indirilebilmiştir. Bu hamam, Hızır Paşa'nın azatlılarından eski Sivas beylerbeyi Sinan Paşa tarafından hicri 917'de (1511-12) yaptırılıp vakfedilmiştir. Derenin ağzı ırmak üzerindeki şose yoluna denk geldiği için tehlike sürekli olmuş, bu yüzden Amasya mutasarrıfı Ahmed Cevdet Bey hicri 1325'te (1907-08) şose yolunun altına bir tünel yaptırarak derenin ağzını yoldan ayırmıştır.

Bu kayıt aynı suyun öfkesini belgeleyen bir tarih notudur. Halkın su hikâyelerinde sık beliren bereket ve tehlike ikiliği Yasar'ın yazdığı ırmaklarda da görülür. Tersakan Irmağı yazın azalır, baharda çoğalır, coştuğunda çevreye taşıp hasar verdiği için Deliçay adıyla da anılır. Yasar kıyısındaki fabrikaların, değirmenlerin, bağların ve bahçelerin bu çaydan yararlandığını da ekler.

Anlatıların Kaynakları ve Sınırları

Amasya'nın su hikâyeleri farklı kaynaklardan beslenir. Ferhat ile Şirin, Nizâmî'den Nevâî'ye uzanan yazılı bir geleneğin yerel kolu olarak Amasya'ya yerleşmiştir. Serçoban ve İğneci Baba menkıbeleri bir velilik anlatısıdır ve gerçek bir kişinin hayatına bağlanır. Veng'deki damlayan kaya, iki cemaatin aynı yere farklı hikâye bağlamasının örneğidir. İnekler Türbesi'ndeki tufan hikâyesi bir yanlış adlandırmanın sonucudur. Çakallar Deresi'nin seli ise belgeli bir olaydır.

Anlatıların bir kısmı kanıtlanmış bilgiye dayanır, bir kısmı yalnızca halk hafızasında vardır. Kayaya Ferhad adının neden verildiği konusunda kesin bir sonuç yoktur. Danişmendli Ferhad Gazi'nin mezarı, Husrev-i Pervîz'in valisi ve Pontus-Bîsütûn adlandırma benzerliği ayrı ayrı ileri sürülmüş açıklamalardır. Yöre anlatılarında Şirin Tepe ve Ferhat Deresi gibi yer adlarından da söz edilir, ancak bunların konumu ve kaynağı doğrulanamamıştır. Kanalın yapımına ait kesin bir kitabe ya da belge de yoktur. Kültür Portalı envanterinde kitabe ve vakfiye "yok" olarak kayıtlıdır.

Kronoloji

M.Ö. 1. yüzyıl: Ferhat Su Kanalı'nın yapımı için Kültür Portalı envanterinin verdiği tarih. Yapı Geç Hellenistik ve Erken Roma dönemine bağlanır.

117-138: Kanalın İmparator Hadrianus dönemine ait olduğunu ileri süren görüş.

12. yüzyıl sonrası: Kayıtlara göre kanalın işlevini yitirdiği dönem.

Hicri 467 (yaklaşık 1074-75): Danişmendli Ferhad Gazi'nin Amasya kuşatması sırasında şehit düştüğü anlatılan olay (Tarih-i Âl-i Dânişmend'e dayanan aktarım).

1484: Ali Şîr Nevâî'nin Ferhâd ü Şîrîn'ini telif ettiği tarih.

Hicri 917 (1511-12): Sinan Paşa'nın Selağzı yakınındaki hamamı yaptırıp vakfetmesi.

1854: Ferhâd ü Şîrîn hikâyesinin İstanbul'da ilk taş baskısı.

Hicri 1271 (1854-55): Çakallar Deresi'nden inen büyük sel.

Hicri 1292 (1875): Ser-Çoban Dede'nin mezarı üzerine ahşap türbe ve hücre yapılması.

Hicri 1325 (1907-08): Ahmed Cevdet Bey'in Çakallar Deresi'nin ağzını yoldan ayıran tüneli yaptırması.

1930: Hikâyenin Latin harfleriyle ilk yayını.

1948: Nâzım Hikmet'in Bursa Cezaevi'nde Ferhad ile Şirin oyununu yazması.

1953: Oyunun Moskova Dram Tiyatrosu'nda ilk gösterimi.

1961: Kirov Balesi'nde Aşk Efsanesi adlı bale.

1965: Oyunun Türkiye'de yayımlanması ve sahnelenmesi.

1997: Amasya Müzesi'nin Ferhat Arası'ndaki oyma kanal bölümünde temizlik ve kurtarma kazısı.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi, 1. cilt (Ferhad Kayası, Veng, İnekler Türbesi, dereler ve ırmaklar bölümleri) ve 6. cilt (Ser-Çoban Dede maddesi).

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar