Amasya'nın halk anlatıları arasında iki kardeşin hikâyesi ayrı bir yer tutar: İğneci Baba ile Serçoban. Biri şehrin çarşısında, Kocacık Çarşısı'ndaki küçük dükkânında iğnesiyle deri işleyen bir ayakkabıcı, öteki şehrin batısındaki Karasenir'de sürüsünün ardında ömür süren bir çobandır. Menkıbe, bu iki insanın karşılaşmasından tasavvufun en çok sevilen derslerinden birini çıkarır ve kerametin insanların arasında, gündelik hayatın sınavları içinde gönlü temiz tutmakta aranması gerektiğini anlatır. Hikâye kuşaktan kuşağa aktarılmış, şehrin evliya anlatılarının en bilinenlerinden biri olmuştur. Ancak bu iki adın ardında, halk anlatısının birbirine kardeş yaptığı iki ayrı tarihî şahsiyet de durur: Moğollar devrinde Tebriz'den gelip Karasenir'e çekilen bir âlim ile on beşinci yüzyılda Amasya'da yaşamış bir Halvetî şeyhi.

Amasya, evliyasının çokluğuyla bilinen bir şehirdir. Şehirde yüze yakın evliyanın yattığı, şehrin doksan dokuz evliyası bulunduğu ve bir evliyası daha olsa peygamber çıkaracağı yollu söz yerel halk arasında yaygındır. Kurtboğan, Pir İlyas, Seydi Halife, Bahşi Halife, Hicabi Baba ve Selamet Hatun gibi adlarla birlikte İğneci Baba ile Serçoban da bu manevi coğrafyanın ilk akla gelen isimleri arasında sayılır. Türbelerin bir kısmı zamanla şehrin ortasında kalmış, bir kısmı ise kır kenarlarında, tepelerde mesire yerleriyle iç içe yaşamaya devam etmiştir. İğneci Baba'nın türbesi birinci türün, Serçoban'ınki ikinci türün en tanınmış örneğidir.

Menkıbenin Anlatılışı

Rivayete göre Serçoban, şehir merkezine bağlı Karasenir Köyü'ne yerleşmiş, çobanlıkla geçinen, hâl ve hareketlerinin, ibadetinin sadeliğiyle tanınan bir adamdır. Ağabeyi İğneci Baba ise Amasya'da ayakkabıcılıkla, bazı anlatımlara göre ayakkabı tamiriyle geçimini sağlar. İki kardeş birbirinden uzak yaşar, ama aralarındaki bağ kopmamıştır. Bir gün Serçoban ağabeyini ziyarete gelmeye karar verir ve yanına bir armağan alır: koyunlarından sağdığı sütü bir mendile çıkılayıp getirir. Bu armağanın ardında bir niyet de yatar: mendile konan sütün bir damlasının bile dışarı sızmadığını göstermek ve böylece kendi gönlünün dünya kirinden ne ölçüde arındığını ağabeyine bir işaretle anlatmak ister. Halk arasında anlatılan bazı biçimlerde armağan sütten yapılmış peynir olarak da geçer, ama yazıya geçmiş derlemelerin hemen hepsi mendile bağlanmış sütten söz eder.

Serçoban kunduracı dükkânına girince mendili duvardaki bir çiviye asar. O sırada İğneci Baba dükkânında bir kadın müşterinin ayak ölçüsünü almaktadır. Serçoban'ın gözü kadının topuklarına, bazı anlatımlarda ayak bileğine ilişir ve içinden bir an "ne kadar da güzel" diye geçirir. Tam o anda, çiviye asılı mendilden süt yavaş yavaş damlamaya başlar. Derlemelerden birinde müşteri genç bir kız olarak anılır, öbürlerinde yalnızca bir kadındır, ama olayın akışı her anlatımda aynıdır. Kardeşinin niyetindeki bu incecik kırılmayı İğneci Baba hemen sezer, fakat müşterinin önünde hiçbir şey belli etmez, kardeşini mahcup etmekten kaçınır ve işini bitirmeyi bekler.

Kadın ayak ölçüsünü verip dükkândan ayrılınca İğneci Baba, durumdan utanmış olan kardeşine dönüp menkıbenin özünü oluşturan sözü söyler: "Keramet dağ başında ermekte değil, keramet burada, çıkındaki sütü damlatmamakta." Sözün yazıya geçmiş biçimleri arasında küçük farklar vardır. Kimi anlatımlarda cümle "Keramet dağ başında görünmez, asıl keramet buradadır" diye kurulur, kimilerinde süt bezden ya da mendilden damlar. Hepsinde ortak olan, iki ayrı hayatın yan yana konmasıdır: dağın yalnızlığında kolayca korunan bir iç temizliği ile çarşının kalabalığında, her gün türlü bakışlar ve hesaplar arasında korunmak zorunda olan iç temizliği.

Kerametin Anlamı

Menkıbe, Anadolu'daki pek çok evliya hikâyesinden farklı olarak kerameti göstermekten çok göstermemekle ilgilidir. Serçoban'ın getirdiği süt bir tür kanıt olarak hazırlanmıştır ve damlamaya başladığı an, kanıtın kendisinin bir sınav olduğu ortaya çıkar. Dağda sürü güden, insanlardan uzak duran derviş, kendini sınanmamış bir ortamda olgun sanmış, şehrin içindeki ilk küçük imtihanda sendelemiştir. Ağabeyinin cevabı ise bir azar olmaktan çok bir öğretidir. İğneci Baba kardeşini müşterinin önünde küçük düşürmez, uyarısını yalnız kaldıklarında yapar ve onu, kerameti uzak ve olağanüstü bir şey olarak düşünmekten, nefsin her an gözetilmesi gereken bir iş olarak görmeye çağırır.

Hikâyenin Amasya'da bu kadar sevilmesinin bir sebebi de kahramanının bir esnaf olmasıdır. Menkıbede İğneci Baba, tekkesine çekilmiş bir şeyh olarak anlatılmaz, geçimini elinin emeğiyle kazanan bir ayakkabıcıdır. Menkıbe üzerine yazan Amasyalı yazar İsa Çolaker, hikâyeyi bu yönüyle, halkın içinde çalışan bir dervişin ve ona yakışan esnaflık anlayışının örneği olarak yorumlar. Çarşının içinde, alışverişin, pazarlığın ve kalabalığın ortasında gönlü temiz tutmak, şehir hayatı süren her insana dokunan bir öğüttür. Halk anlatısının iki kardeşten büyük olanı şehirde, küçük olanı dağda konumlandırması da bu yüzden anlamlıdır. Olgunluk, dünyanın içinde kalarak ve onun sınavlarına katlanarak kazanılan bir mertebe olarak sunulur.

Aynı menkıbenin Amasya'ya özgü olmadığını da belirtmek gerekir. Amasya evliyası üzerine çalışan Abdülhalim Durma, birebir aynı hikâyenin Merzifon'da medfun Piri Baba ile kardeşi Çoban Baba hakkında da anlatıldığını kaydeder. Bir kardeşin şehirde, ötekinin kırda yaşadığı, şehirdekinin kırdakine ders verdiği bu kalıp, Anadolu menkıbe geleneğinde farklı yerlerde farklı adlarla yaşayan gezgin bir anlatı olarak görünür. Amasya'da bu kalıp, şehrin iki tanınmış ziyaret yerine, çarşıdaki türbe ile Karasenir'deki tepeye bağlanmış, böylece şehrin manevi haritasında iki uzak noktayı birbirine bağlayan bir hikâyeye dönüşmüştür.

Serçoban'ın Oğlağı ve Öteki Menkıbeleri

Serçoban'ın kendi adına anlatılan menkıbeler de aynı merhamet ve sadelik çizgisinde ilerler. En bilineni kaçan oğlak hikâyesidir. Serçoban bir gün dağda sürüsünü otlatırken sürüden bir oğlak kaçar. Peşine düşer, oğlak kaçar, o kovalar ve bu kovalamaca uzun sürer. İyice yorulan Serçoban öfkeyle "Seni yakaladığımda keseceğim" der. Sonunda oğlağı yakalar ve sözünü yerine getirmek için tam kesmek üzereyken hayvanın mahzun, yalvaran bakışlarıyla karşılaşır. Yüreği yumuşar, "Beni de çok yordun mübarek" diyerek oğlağı serbest bırakır. Anlatının daha önceki bazı aktarımlarında bu söz "Sen de beni yordun, kutlu olasın" biçiminde geçer.

Aynı menkıbenin başka bir biçimi misafir ağırlama üzerine kuruludur. Serçoban'a misafir gelecektir ve onları layıkıyla ağırlamak için bir koyun kesmek ister. Gözüne kestirdiği koyun ondan köşe bucak kaçar. Bunu gören köylüler Serçoban'ın çok kızacağını düşünürler, ama o koyunu yakalayınca "Seni yordum mübarek, gel seni gözlerinden öpeyim" der. Koyunu kesmek için kuytu bir yere götürdüğünde etrafını bir sürü yabani hayvan çevirir ve onu kesmesini isterler. Bunun üzerine Serçoban aralarından bir karaca seçer ve onu keser. Hikâyenin bu biçimi, evcil hayvana gösterilen merhametin dağın yabani hayvanları tarafından da tanındığı bir dünya tasavvuru çizer.

Yöre halkı Serçoban hakkında daha kısa menkıbeler de anlatır. Bunlardan birine göre sürüsünden bir koyun başkasının bahçesine girip ekinine ya da otuna dokunacak olsa, Serçoban o hayvanın sütünü üç gün içmez, köylülere parasız dağıtırmış. Başka bir menkıbeye göre bölgeden geçen bir komutanı ve binlerce askerini azıcık yemeğiyle doyurmuş, böylece bir kez daha kerametini göstermiştir. Bu küçük anlatılar Serçoban'ı, haram lokmadan titizlikle kaçınan, misafiri bereketle doyuran, hayvana ve insana aynı şefkatle yaklaşan bir halk velisi olarak resmeder.

Oğlak hikâyesi, Amasya'dan çok uzak olmayan Çorum'un Osmancık ilçesindeki Koyun Baba menkıbesini hatırlatır. Osmancık'ta anlatıldığına göre Koyun Baba, Adatepe eteklerinde koyun güderken sürüden bir koyun kaçar. Peşinden koşar ama bir türlü tutamaz. Koyun önde, Baba arkada Adatepe'yi dokuz kez dolaşırlar ve sonunda ikisi de yorgun düşer. Baba, "Ya mübarek, ben yoruldum amma beni de Eyüp Aleyhisselam sabrına nail ettin" diyerek koyunu kucaklar ve gözlerinden öper. İki anlatı arasındaki benzerlik, Orta Karadeniz'in iç kesimlerinde çoban velilerin ortak bir menkıbe dağarcığını paylaştığını gösterir.

Ağaca Dönüşen Sürü

Serçoban'ın en bilinen menkıbesi ölümüyle ilgilidir. Anlatıya göre Serçoban vefat ettiğinde sürüsündeki hayvanların her biri birer ağaca dönüşür ve mezarının çevresinde koca bir orman peyda olur. Kimi anlatımlarda koyunların ağaç olup türbenin etrafına dizildiği söylenir. Mezarın bulunduğu yer onun adıyla anılır, adak ve mesire yeri olarak ziyaret edilir. Yöre insanı oradaki ağaçları kesmenin kendisine kötülük getireceğine, uğursuzluk getireceğine inanır ve türbenin çevresinden ağaç kesilmez. Böylece bir menkıbe, kuşaklar boyunca bir korunun ayakta kalmasını sağlayan bir yasak hâline gelmiş, halkın inancı tabiatı koruyan bir gelenekle birleşmiştir.

Bu inancın bugüne nasıl taşındığını yerel tanıklıklar da gösterir. Çocukluğunda aileleriyle birlikte Serçoban'ı ziyarete gittiğini anlatan Amasyalılar, yeri hem bir ziyaretgâh hem de geniş bir mesire alanı olarak hatırlar ve ağaçların kesilmesinin insana sıkıntı vereceği hikâyesinin dilden dile anlatıldığını aktarır. Tepe, bugün de Amasya için öncelikle Serçoban Mesire Alanı olarak bilinir ve şehir halkının bayram ve tatil günlerinde toplandığı yerlerden biridir.

Tarihteki Serçoban: İbrahim Tebrizi

Halk anlatısının bir çoban olarak tanıdığı Serçoban'ın arkasında, kaynaklarda ilim ehli olarak geçen bir şahsiyet vardır. Amasya'nın en kapsamlı yerel tarihini yazan Hüseyin Hüsameddin Yasar, onu Ebû İshâk İbrâhim Tebrîzî, Mevlânâ Bahâeddîn Ser-Çoban adıyla kaydeder ve Hz. Hüseyin soyundan geldiğini belirtir. Hüsameddin'e göre bu zat Tebriz'de Şeyh Tâceddîn Ebû Hâmid Abdurrahman et-Tebrîzî'den şer'î ve edebî ilimleri okumuş, ardından şehir şehir dolaşarak Amasya'ya gelmiştir. İlmî silsilesi üç halkayla tefsir sahibi Hüseyin bin Mes'ûd el-Begavî'ye ulaşır: hocası Ebû Hâmid Tebrîzî ilmini dedesi Hoca Efdaleddîn Tebrîzî'den, o Mevlânâ Ebu'l-Kerem el-Mervezî'den, o da Begavî'den almıştır. Hüsameddin bu nesep ve ilim silsilesini, İstanbul kütüphanelerini teftişle görevli olduğu sırada tesadüfen bir kitabın zahriyesinde gördüğünü yazar.

Amasya'da uzun süre ilim yayan, beylerden ve halktan büyük saygı gören İbrâhim Tebrîzî'nin hayatı, Moğol idaresinin Anadolu'daki sert döneminde değişir. Hüsameddin'e göre Anadolu nâzırı sıfatıyla Amasya'da oturan Kongurtay'ın zulmü yüzünden Karasenir civarına çekilmiş, orada inzivaya girip çobanlıkla geçimini sağlamış ve bu yüzden "Ser-Çoban Dede" adıyla şöhret bulmuştur. "Ser" Farsçada baş anlamına gelir. Dolayısıyla ad, baş çoban ya da çobanların büyüğü manasını taşır. Daha sonra İlhanlı hükümdarı Mahmud Gazan Han'ın tahta çıkıp Müslüman olmasıyla, yani 1295'ten sonra, yeniden itibar görmüş ve Gazan Han'ın saltanatı sırasında vefat etmiştir. Hüsameddin onu ve kardeşini "ulemâdan ve sülehâdan adamlar" olarak niteler ve her ikisinin Cüneydî meşrepli olduğunu kaydeder.

Bu kayıt, halk anlatısına dikkate değer bir ayrıntı ekler. Hüsameddin'e göre Ser-Çoban Dede'nin kardeşi İğneci Baba değil, Seyyid Alâeddîn Ali Dede'dir ve bu zat Ser-Çoban'ın doğusunda, ırmağın öbür yakasındaki bir tepenin üzerinde medfundur. Yani kardeşlik motifi tarihî kayıtta da vardır, ama kardeşin adı ve yeri farklıdır. Yerel derlemelerin bir kısmı da Serçoban'ın, kardeşi kabul edilen İğneci Baba'dan yaklaşık yüz elli yıl önce yaşamış bir ilim adamı olduğunu açıkça belirtir. Kongurtay ve Gazan Han dönemine göre on üçüncü yüzyılın son çeyreğinde yaşadığı anlaşılan Serçoban ile on beşinci yüzyılın sonunda vefat eden İğneci Baba arasında gerçekten de en az bir buçuk asırlık bir zaman farkı bulunur.

Tarihteki İğneci Baba: Şeyh Safiyüddin Mahmud

Menkıbenin ayakkabıcısı İğneci Baba da kaynaklarda bir Halvetî şeyhi olarak karşımıza çıkar. Asıl adı İğnecizâde Şeyh Safiyüddîn Mahmûd Halvetî'dir ve Amasya'daki Halvetî silsilesinin önde gelen şeyhlerinden Pîr Zekeriyyâ Halvetî'nin halifesidir. Bazı çalışmalarda adı Safiyüddin Mahmud (Musa) olarak da verilir. Kadir Özköse'nin Amasya'daki Halvetiyye tekkeleri üzerine çalışmasında aktarıldığına göre şeyh, önce babasından ve çağının âlimlerinden ilim tahsil etmiş, ardından Şeyh Zekeriyyâ Halvetî'ye intisap ederek manevi eğitimini tamamlamış, onun halifesi olmuş ve vefatından sonra zaviyesinin şeyhliğine geçmiştir. Hicrî 893 yılında, yani 1487-88'de vefat ettiği kaydedilir.

İğneci Baba'nın hayatındaki en dikkat çekici ayrıntı, Şehzade Bayezid ile ilişkisidir. Bayezid, babası Fatih Sultan Mehmed döneminde uzun yıllar Amasya sancakbeyi olarak bulunmuş ve bu sırada şeyhin güvenini kazanmıştır. Kendisine son derece saygı gösteren ve itimat eden şehzade, 1481'de II. Bayezid olarak tahta çıkınca şeyhe pek çok üst düzey devlet görevi teklif etmiş, fakat Safiyüddin Mahmud bunların hiçbirini kabul etmemiş, zaviyenin şeyhliğiyle yetinmiş ve babasından kalan mirasla geçinmiştir. Saraçhane Camii'nde tefsir ve hadis dersleri okutmuş, irşat ve vaaz görevleriyle meşgul olmuştur. Kaynaklar onu âlim, zâhid, yüksek himmet sahibi ve keramet ehli bir zat olarak tarif eder. Devlet makamlarını geri çeviren bu şeyh ile çarşıda iğnesiyle geçinen, kerameti gösterişte değil gönül temizliğinde gören menkıbe kahramanı arasındaki yakınlık dikkat çekicidir.

Safiyüddin Mahmud'un bağlı olduğu silsile, Amasya Halvetîliğinin ana damarıdır. Hüsameddin, Pir İlyas'ın çilehanesine ait Çilehane Tekkesi'nin şeyhlerini sayarken şu sırayı verir: Pir İlyas'ın yerine damadı Gümüşlüzâde Pîr Abdurrahman Çelebi, ardından Pîr Şemseddîn Mehmed Buhârî, Pir İlyas'ın oğlu Pîr Celâleddîn Abdurrahman Çelebi, 843'te (1439-40) Saraçlar şeyhi Pîr Sun'ullâh Halvetî, ardından Pîr Zekeriyyâ Halvetî ve onun ardından İğnecizâde Pîr Safiyyüddîn Mahmûd Halvetî. Amasya halkı arasında "silsiletü'z-zeheb", yani altın silsile denen bu zincirde İğneci Baba'nın ardından Kubalı Çelebizâde Pîr Muhyiddin Mehmed Çelebi gelir. Şeyhi Zekeriyyâ Halvetî ise hocası Pîr Sun'ullâh ile birlikte Saraçhane Camii'nin bahçesinde yatmaktadır. Zekeriyyâ Halvetî'nin, burada cüz okunması için babasından kalan Hakala Köyü'ndeki çiftliğini vakfettiği kaydedilir.

İğnecizâdeler: Bir Amasya Ailesi

"İğneci" adı, menkıbedeki ayakkabıcının mesleğine işaret ediyor gibi görünse de, Amasya'da yüzyıllar boyunca bir aile adı olarak yaşamıştır. Hüsameddin, İğnecizâdeler diye anılan bu ailenin soyunu İğneci Mûsâ bin Hamza'ya kadar götürür. İğneci Mûsâ Çelebi'nin oğlu Mevlânâ Şemseddîn Ahmed Çelebi, "İğnecioğlu" diye tanınmış, Fahreddîn İlyâs bin Aksarâyî ve Şerefeddîn Mehmed bin Vecîh Erzincânî gibi âlimlerden ilim almış, Hacı Şadgeldi Paşa'nın yaptırdığı Saraçhane Camii'nin doğu bitişiğindeki medresede müderrislik yapmış ve 797 (1394-95) civarında vefat etmiştir. Aynı ailenin sonraki kuşaklarından Safiyüddin Mahmud'un da Saraçhane Camii'nde ders vermesi, ailenin bu caminin çevresiyle uzun süreli bağını gösterir.

Hüsameddin'in verdiği şecereye göre aile şu çizgiyle ilerler: İğneci Mûsâ bin Hamza, Seyyidüddîn Ahmed Çelebi, Pîr Şerefeddîn Hamza Çelebi, Şeyh Seyyidüddîn Ahmed Çelebi, Pîr Safiyyüddîn Mahmûd Çelebi, Pîr Ahmed Çelebi, Abdurrahman Efendi ve Mehmed Efendi. Mehmed Efendi'nin oğulları on yedinci yüzyılda ailenin en parlak dönemini yaşatmıştır. Büyük oğul İğnecizâde Ömer Efendi, Sultan II. Osman'ın hocası ve saltanat müşaviri olmuştur. 1031'de (1622) II. Osman'ın öldürülmesiyle sonuçlanan olaylarda onun da devleti sona ermiş, Hicaz'a gitmiş ve 1039'da (1629-30) vefat etmiştir. Ömer Efendi'nin küçük oğlu Hocazâde Şeyh Ahmed Efendi ise Ayasofya'da ders-i âm olmuş, 1051'de Ayasofya vaizliğine getirilmiş ve 1054'te vefat etmiştir.

Mehmed Efendi'nin küçük oğlu Hoca Ahmed Paşa ise ilmiye yolundan ümeraya geçmiş bir isimdir. Atabeg Gazi Medresesi müderrisliğinden hicrî 1027'de (1618) Sivas defterdarlığına, 1028'de Karaman beylerbeyiliğine yükselmiş, ağabeyinin düşüşüyle birlikte azledilip Amasya'ya dönmüş, sonraki yıllarda Batum ve Trabzon beylerbeyiliklerinde bulunmuştur. Sultan IV. Murad 1045'te (1635) Amasya'ya geldiğinde onun konağına inmiş, Ahmed Paşa'ya Sultan Bayezid evkafının tevliyeti verilmiştir. Hoca Ahmed Paşa, hicrî 1048, 1057, 1058 ve 1068 yıllarında defalarca Amasya mutasarrıfı olmuş, Girit seferine katılmıştır. Hüsameddin onu "Amasya'da medfun ve türbesi ziyaretgâh olan İğnecizâde eş-Şeyh Safiyyüddîn Halvetî ahfadından" diye tanıtır. Ailenin izleri on dokuzuncu yüzyıla kadar sürer ve Amasya'nın ilim çevrelerinde İğnecizâde lakabıyla anılan müderris ve kadılara rastlanmaya devam edilir.

İki Kardeşlik Rivayeti ve Tarih

Tarihî kayıtlarla halk anlatısı yan yana konduğunda, İğneci Baba ile Serçoban'ın kan kardeşi olmasının kronolojik olarak mümkün görünmediği açıktır. Serçoban on üçüncü yüzyılın sonlarında, İlhanlı idaresi altında yaşamış, İğneci Baba ise iki yüz yıla yakın sonra, II. Bayezid'in tahta çıkışından birkaç yıl sonra vefat etmiştir. Üstelik Hüsameddin Serçoban'ın kardeşini başka bir isimle kaydeder. Yerel bir derleme, Serçoban'ı doğrudan Şeyh Safiyüddin Mahmud'un çobanlıkla geçinen kardeşi olarak tanıtırken, aynı metnin devamında onun İğneci Baba'dan yaklaşık yüz elli yıl önce yaşamış bir ilim adamı olduğunu da kaydeder. Bu iki bilginin yan yana durması, halk anlatısının tarihî bilgiyle nasıl iç içe geçtiğini gösterir.

Kardeşlik, bu durumda soy bağından çok manevi bir yakınlığın ifadesi olarak anlaşılmalıdır. Halk muhayyilesi, şehrin iki sevilen velisini, biri çarşının ortasında, öteki şehir dışındaki bir tepede yatan iki adı, yaygın bir menkıbe kalıbı üzerinden birbirine bağlamıştır. Serçoban'ın kendi hayatındaki inziva ve çobanlık, bu kalıpta kırdaki kardeş rolüne kolayca yerleşmiş, Halvetî şeyhi İğnecizâde'nin adındaki iğne ise onu bir ayakkabıcıya dönüştürmüştür. Ortaya çıkan hikâye tarihî bir olayı aktarmaz, ama iki zatın halk gözündeki yerini ve Amasya'nın erdem anlayışını açıkça yansıtır. Menkıbenin Merzifon'da Piri Baba ile Çoban Baba adına da anlatılması, bu okumayı destekleyen bir başka ipucudur.

İğneci Baba Türbesi

İğneci Baba Türbesi, Amasya şehir merkezinde, bugünkü Dere Mahallesi sınırları içinde, Kocacık Çarşısı'nda, Çıtak İşhanı'nın karşısında yer alır. Hüsameddin onu "Kocacık Mahallesi önünde çarşı içinde bir türbe-i mahsusa" olarak tarif eder. Türbe, uzun süre yanındaki bir konakla birlikte yaşamıştır. Şeyhin torunu Ayşe Hatun, bu konağı türbeye vakfetmiş ve kadılara ve mahkemeye tahsis etmiştir. Böylece türbenin bulunduğu daire eskiden mahkeme olarak kullanılmış, Amasya kadılarının oturmasına ayrılmış ve yıllık kira geliri türbenin ihtiyaçlarına harcanmıştır. Hüsameddin'e göre 1115'te (1703-04) mahkeme, Burmalı Minare Camii yanındaki eski yerinden İğnecizâde Türbesi bitişiğinde mahkeme olarak kullanılan bu haneye nakledilmiştir. Türbenin arka tarafındaki sokakta ise 1228'de (1813) Benderli Hacı Hafız Feyzullah Ağa'nın yaptırdığı Benderli Medresesi bulunuyordu.

Türbenin kaderini 1893'te Amasya'yı saran büyük yangın değiştirmiştir. Hicrî 1311 yılına denk gelen bu yangında türbe, vakıf konakla birlikte yanmış ve mahkemeye ait eski sicillerin önemli bir kısmı da kül olmuştur. Yangından sonra Amasya Maarif Komisyonu bu geniş ve değerli arsaya el koymuş, yerine gelir getiren binalar yaptırmış ve türbe için tek bir dükkân bile bırakmamıştır. Hüsameddin bu el koymayı açıkça haksızlık olarak niteler ve komisyon üyelerinin sonradan uğradığı hâlleri vakıf malının gasbının dünyadaki karşılığı olarak yorumlar. Türbe yangından sonra yeniden yapılmış, 1983'te bina ve mezarlar özel bir şahıs tarafından onarılmıştır. Bugünkü yapı Cumhuriyet dönemine aittir ve üzerinde kitabe bulunmaz.

Kuzey-güney doğrultusunda uzanan dikdörtgen planlı yapının dış cephesi kemerlidir ve kemer aralıkları demir çerçeve ve renkli camla kapatılmıştır. Girişin alt kısmında çiçek bezemeli fayanslarla kaplı abdest alma yerleri bulunur. İçeride, kuzeydoğu köşesinde İğneci Baba ile oğluna ait iki sanduka yan yana durur. Güney cephede yivli bir minber ile çeşitli renk ve desende bezemeli çinilerle kaplı bir mihrap yer alır. Duvarların alt kısımları süpürgelikten itibaren yaklaşık bir metre yüksekliğe kadar çinilerle kaplanmıştır. Minber ve mihrap, yapının türbe olmanın yanında küçük bir mescit işlevi de gördüğünü düşündürür. Türbe, anıtsal koruma kapsamında tescilli bir yapıdır.

Ser Çoban Türbesi ve Mesire Alanı

Ser Çoban Türbesi, Amasya'nın güneybatısında, Yeşilırmak'ın batı yakasındaki bir tepenin üzerinde, bugün Karasenir Mahallesi sınırları içinde yer alır. Hüsameddin'e göre Karasenir şehre on bir kilometre kadar uzaklıkta, şehrin dışında olduğu hâlde şehirden sayılan iki mahalleden biridir. Adı, burasının Emir Seyfeddin Kara Sungur'un çiftliği olmasından gelir. "Kara Sungur Çiftliği" zamanla halk ağzında "Karasenir"e dönüşmüştür. Güneyindeki Kayabaşı Mahallesi ise Yeşilırmak ile Çekerek Irmağı arasında üçgen bir ada biçimindedir. Hüsameddin, bu iki mahallenin arasında "Serçoban" denen hoş bir tepe bulunduğunu ve tepenin doğusundaki Damlar Köyü'nün de Karasenir'den sayıldığını yazar. Bağları, bostanları, yağı, yoğurdu ve peyniriyle bilinen bu köy görünümlü mahalleler, Serçoban'ın çobanlık hikâyesi için de uygun bir zemin oluşturur.

Hüsameddin'e göre Serçoban vefat edince Kayabaşı ile Karasenir arasındaki bu tepenin üstüne defnedilmiş, mezarı uzun süre açık bir ziyaretgâh olarak kalmıştır. Mezarın üzerine ilk türbe, Hicaz komutanı Karasenirli Mirliva Hasan Paşa tarafından ahşaptan yaptırılmıştır. Hüsameddin bu inşayı 1292'ye (1875) tarihlendirir ve türbeyle birlikte bir hücre de yapıldığını belirtir. Diğer kaynaklar ise tarih olarak 1878-79'u verir. 1980'de Karasenir Köyü muhtarlığınca kısmi bir onarım yapılmış, 1984'te özel bir şahıs tarafından esaslı biçimde onarılmıştır. 2001'de Amasya Belediyesi türbeyi çevre düzenlemesiyle birlikte yenilemiş ve yapı bugünkü betonarme hâlini almıştır.

Bugünkü türbe tek katlı, dikdörtgen planlı, piramit çatılı sade bir yapıdır ve çatısı alafranga kiremitle örtülüdür. Yan cephelerde ikişer dikdörtgen pencere vardır. Yapı mescit olarak da kullanıldığından içinde bir mihrap ve ahşap bir minber bulunur. Kuzey duvarının dibinde betondan yapılmış dikdörtgen bir mezar yer alır ve mezarın baş ve ayak uçlarında sarıklar durur. Türbenin bahçesinde yemek pişirmek için basit ocaklar, ahşap yemek masaları ve yaşlı ağaçlar bulunur. Bu bahçe, türbeyi sıradan bir ziyaret yerinden çok, şehir halkının toplandığı, kurban kesip yemek pişirdiği bir buluşma yerine dönüştürür.

Ziyaret ve Adak Geleneği

Ser Çoban, şehre yakınlığı ve çevresinin mesire yeri olarak kullanılması sebebiyle Amasya'nın en çok ziyaret edilen adak yerlerinden biridir. Türbe özellikle hayır duası için ziyaret edilir. Her türlü hastalık ve dilek için gelenler vardır. Ziyaretçilerin bir kısmı özellikle Cuma günleri gelir, namaz kılar ve Kur'an okur. Diğer ziyaretçiler haftanın her günü gelerek türbenin etrafında yedi kez döner, mum adar, türbeyi değişik yerlerinden öper. Çocuk sahibi olamayan kadınların dilekleri türbedarla birlikte yapılır. Adaklar genellikle kurban adağıdır ve türbenin dışında bu iş için ayrılmış kurban ve pişirme yerleri bulunur.

Bu gelenek eski bir geçmişe sahiptir. Hüsameddin, yirminci yüzyılın başında civar halkının bayramlarda tepede toplandığını, kurbanlar kestiğini, yemekler yapıp herkese dağıttığını kaydeder. Ağaçları kesmeme inancı, kurban ve ikram geleneği ve mesire kültürü, Serçoban tepesinde birbirine karışmış, menkıbe ile gündelik hayat arasındaki sınırı belirsizleştirmiştir. İğneci Baba'nın türbesi ise çarşının içinde, esnafın her gün önünden geçtiği bir köşede, daha sakin ve gündelik bir ziyaret geleneğini sürdürür. İki türbe, menkıbenin iki kardeşi gibi, biri şehrin ortasında, öteki şehrin dışında, Amasya'nın manevi coğrafyasının iki ucunu tutar.

Kronoloji

1295: Gazan Han İlhanlı tahtına çıkar ve Müslüman olur. Hüsameddin'e göre Serçoban bu tarihten sonra yeniden itibar görür ve Gazan Han'ın saltanatı sırasında vefat eder.

797 (1394-95): İğneci Mûsâ Çelebi'nin oğlu Mevlânâ Şemseddin Ahmed Çelebi, Saraçhane Camii yanındaki medresenin müderrisiyken vefat eder.

843 (1439-40): Saraçlar şeyhi Pîr Sun'ullâh Halvetî, Çilehane Tekkesi şeyhliğine geçer. Ardından Pîr Zekeriyyâ Halvetî ve İğnecizâde Safiyüddin Mahmud gelir.

1481: İğneci Baba'ya Amasya sancakbeyliği sırasında güven duyan Şehzade Bayezid, II. Bayezid olarak tahta çıkar ve şeyhe devlet görevleri teklif eder.

893 (1487-88): İğnecizâde Şeyh Safiyüddin Mahmud Halvetî vefat eder ve Kocacık Çarşısı'ndaki türbesine defnedilir.

1622: II. Osman'ın hocası İğnecizâde Ömer Efendi, sultanın öldürülmesiyle gözden düşer ve Hicaz'a gider.

1635: Sultan IV. Murad Amasya'ya gelir ve İğnecizâde Hoca Ahmed Paşa'nın konağına iner.

1115 (1703-04): Amasya mahkemesi, İğnecizâde Türbesi bitişiğindeki vakıf haneye taşınır.

1875 / 1878-79: Karasenirli Mirliva Hasan Paşa, Serçoban'ın mezarı üzerine ahşap bir türbe yaptırır. Hüsameddin tarih olarak 1292'yi (1875), diğer kaynaklar 1878-79'u verir.

1893: Büyük Amasya yangınında İğneci Baba Türbesi ve vakıf konak yanar.

1980: Ser Çoban Türbesi, Karasenir Köyü muhtarlığınca kısmen onarılır.

1983: İğneci Baba Türbesi'nin binası ve mezarları özel bir şahıs tarafından onarılır.

1984: Ser Çoban Türbesi özel bir şahıs tarafından esaslı biçimde onarılır.

2001: Ser Çoban Türbesi, Amasya Belediyesi tarafından çevre düzenlemesiyle birlikte betonarme olarak yenilenir.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 1-4 ve 6-8 (İğnecizâde Türbesi, Karasenir ve Kayabaşı mahalleleri, Çilehane Tekkesi, Ebû İshâk İbrâhim Tebrîzî ve İğnecizâde ailesi maddeleri).
  • Abdülhalim Durma, Evliyalar Şehri Amasya, Amasya 2003 (aktaran: "Serçoban", amasya-abdulhalim.blogspot.com). amasya-abdulhalim.blogspot.com
  • "İğneci Baba", Evliyalar Ansiklopedisi, ehlisunnetbuyukleri.com.

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Kitaplar

  • Rahime Özdoğan, Amasya'da Adak Yerleri ile İlgili Halk Anlatıları, 2006.

Diğer kaynaklar

  • Vikikaynak, "İğneci Baba Efsanesi" ve "Serçoban Efsanesi".
  • İsa Çolaker, "Amasya'nın Manevi Sahipleri", 30 Haziran 2014. https://www.isacolaker.com/amasyanin-manevi-sahipleri/
  • Taylan Köken, "Ser Çoban Türbesi / Amasya, Merkez, Karasenir Mahallesi", Sosyo Denemeler, 2013.

Çevrimiçi kaynaklar